Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə28/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   112

Adalet terazisinin bir tarafındaki hukuk-u devlet addedilince, artık diğer tarafta kalan ferd için hiç bir hak tanımamak, bütün müzaheretleri devlet hesabına ve devlet lehine kullanmak ve bu durum sebebiyle hakkının müdafaası güçleşen ferdi ve ona bağlı ailesinin mukadderatını kurban etmek, adaletten anlaşılan mana ve hikmet-i idare icabatından mı oluyor?

AHMET FEYZİ KUL(135)

Denizli hapis hadisesinde bulunmuş Nur talebelerinden müdafaa yazan on beş kişiden yalnız altısının numunelik müdafaalarından bölümler aldık. Geri kalan ve müdafaaları buraya alınmıyan Nur talebeleri de şunlardır:

1- İnebolu'lu Ahmet Nazif Çelebi

2- İnebolu'lu Selahaddin Çelebi

486

(136) Denizli Kastamonu Lahikası S: 74



487

1326


3- Milaslı Halil İbrahim

4- Kastamonulu İhsan Sırri

5- İstanbul'lu Emin Hoca

6- Çaycı Emin

7- Kastamaonu'lu Hilmi

8- Atabeyli Abdullah Çavuş

9- Savlı Mustafa Çavuş...!

Sadedimize dönüyoruz:

Evet, bütün bu cerhedilmez ilmî, ispatlı ve delilli müdafaalar.. ve başta Hazret-i Üstad olmak üzere bütün Nur talebelerinin samimî, halis hal ve durumları ve hapis içindeki çok azim ve şayan-ı takdir irşadkâr hizmet ve faaliyetleri.. Ve Ankara ehl-i vukufunun müsbet yönde ağırlıklı raporları.. Ve ondan bir buçuk sene önce Isparta Ağır Ceza Mahkemesinin vermiş olduğu beraet ve iaede kararı nazara alınarak; Denizli Mahkemesi adaletperver Hâkimleri kendi vicdanlarının sesine kulak vererek; hârici tazyik, propaganda ve gizli direktiflere rağmen; neticesi neye patlasa patlasın, hukuk ve adaleti rehber alarak 15 Haziran 1944 perşembe günü tarihî kararını verdi.

488


BERAET VE BÜTÜN NUR RİSALELERİNİN SAHİBLERİNE

489


İADESİ!..

Bu beraet, din düşmanı gizli zındıkların başlarında patlıyan bir bomba te’siri yapmıştır.Çünkü kanun, hukuk ve adalete göre artık Risale-i Nur eserleri ve onun talebeleri tamamen serbestti..Ve bu beraet kararı, onu takib edecek umum beraet kararlarına yol açmış olacaktı.Nitekim öyle oldu da...Fakat nerede?.. Hukuk ve adalet de ne imiş?.. Herşey kendi keyf ve arzularına göre olan altı okçu zihniyeti bu beraet kararına hiç de saygı duymadı.Saygı şöyle dursun, hiç tanımadı bile... Üstad Hazretleri ve Nur talebeleri bu tarihten sonra daha çok takib ve tecessüslere maruz kaldılar...

Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin âdil hâkimler heyeti şu zatlardan müteşekkildi:

1- Reis: Muğla'Iı Ali Rıza Balaban

2- Birinci Aza: Isparta- Senirkent kazasından ve uzaktan Tola ailesine akraba, Hâkim Hasna Şener Hanım

3- İkinci Aza: Hakkı Tüzüner

490

1327


Üstad Bediüzzaman Hazretlerinden "Hâkimi-i Adil" Unvanını kazanan Denizli Ağır Mahkemesi Reis ve azalarının ittifakla verdikleri gerekçeli tarihi kararlarını şöyle yazmışlardır:

"DENİZLİ AĞIR CEZA MAHKEMESİ

15. 6. 1944 gün ve 199-136 sayılı karar.

Şâhidlerin ifadeleri de, maznunlara atf ve isnad olunan suçu işledikleri hakkında adem-i ma'lumat beyan etmişler. Bilhassa Ankara Ağır Ceza Mahkemesi a'zasından Emin Böke'nin riyaseti altında ehl-i vukuf intihab olunan; Ankara Diyanet İşleri müşavere heyeti a'zasından ders-i amm ve profesör Yusuf Ziya Yörükân.. ve Ankara Dil Târih Fakültesi Şarkiyat Enstitüsû müdürü Necati Lugal.. ve Türk Tarih Kurulu ve Türk İslâm kitapları derleme hey'eti azasından Yusuf Aykut tarafından tanzim kılınan, evrak arasında mevcut raporlarından "Said-i Nursi'nin yekân-yekân tetkik olunan risale ve kitaplarında: Halkı dini ve mukaddesatı alet ederek devletin emniyeti ihlâle teşvik etmek veya cem'iyet kurmak kasdında olduğunu gösterir bir sarahat ve emare olmayıp, kendisini yegâne âlim mahiyetinde göster

491

1328 meye meraklı bir tavır takındığı, mevkuflardan Said-i Nursi'nin mensuplarına gelince: Onlar Said-i Nursi'nin zihnen normal olduğu bir zamanda ilmî ve ekseriye vakıfane eserlerine kapılarak cezbeli ve ruhî heyecan halinde yazdığı gayr-i ilmî eserlerine aldanmışlar ve onlardan dahi din mes`elelerini ve Kur'an hakikatlarını öğreneceğiz diye sâfiliklerinden peşine düşmüşler ve bunlar hüsn-ü niyet sahipleri olup, sırf dinî itikad yönünden Said'e ve okudukları risalelere bağlılık göstermekte, bu maksadla yaptıkları muhabere mektuplarının münderecatı da hükûmete karşı kötü maksad beslemedikleri ve bir cem'iyet veya tarikat kurmak fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmış olduğuna" mütedair olduğu görülmüş...



Ve her ne kadar evrak arasında mevcut sorgu hâkimliğince, Denizli ehl-i vukuf raporunda Said-i Nursi'nin bazı âsarından istidlâl tarikiyle ve mesnedsiz olarak kendisinin ve mensublarının hükûmete karşı kötü bir maksad besledikleri beyan olunmakta ise de, evrak-ı tetkikiye münderecatına ve şuhudun, maznunlara atfen ve isnad olunan ef'al hakkında gayr-ı sahih malumat beyan etmelerine.. Ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesiyle yaptırılan ehli vukuf raporu, mahiyet ve münderecatına göre, şayan-ı ihticac ve iltifat görülmemiş ve esasen maznunların ekseriyeti azimesi okumak -yazmaktan aciz bulunmuş.. Diğer kısmı da kendilerini ibadet ve taate vermiş oldukları... Binaenaleyh, devletin emniyetini ihlâl edecek mahiyet arzeden şerait ve evsafı haiz kimselerden olmadıkları tezahür ve tahakkuk etmiş.. Ve Mahkemenin kanaât-ı vicdaniyesi de bu merkezde tecelli ve tahassüs etmiş olmakla; müdde-i umuminin tecziyeleri hakkındaki mütalâası, yukarda zikri tadat olunan delâile karşı gayr-i varid görüldüğünden reddi ile; zan altına alındıkları ef'alden BERAETİNE ve başka sebeple mevkuf değillerse TAHLİYELERİNE müttefikan karar verildi.15. 6.1944

Denizli Ağır Ceza Mahkemesi ittifakla verdikleri beraet kararlarına hükümleriye imza ediyorlar:

Reis A'za: A’za Ali Rıza BALABAN Hasan Şener Hakkı Tüzüner

ŞAYAN-I TAACCÜB SİRİN BİR TEVAFUK

492

Denizli hadisesinin başlangıcında ve sonunda iki Ali Rıza, ikisi de Muğla'lı, Bediüzzaman Hazretleri'nin ma'ruz kaldığı zulüm ve tecavüzün karşısına dikilmiş ve Üstad Bediüzzaman'ı maddeten ve manen müdafaa etmişlerdir.



BİRİNCİ ALİ RIZA: Osmanlı Devleti son devrinin yetiştirdiği mümtaz âlimlerinden ve ilm-i şeriat ve ulüm-u İslâmiyede söz sâhibi olanlaınndan olarak Darül-Hikmet-il İslâmiye Reis muavinliği ve Meşihat-i İslâmiye'nin Fetva Eminliği vazifelerinde bulunmuş, Muğlalı Ali Rıza Efendi, Üstad'ın Denizli hapis hadisesinden bir sene kadar önce, İstanbul'da Şarklı ihtiyar bir hoca ve şeyhin; Din düşmanı çevrelerin kandırmalarına ve evham vermelerine gelerek, Hazret-i Üstad Bediüzzaman hakkında çok nâseza, galiz ve hiç ehl-i ilim ve tasavvufa yakışmıyacak bir

493


1329 tarzda gıybetli sözler sarfetmeye başladığı hengâmda; Eski Fetva Emini âllâme Ali Rıza Efendi, ona mukabil cevablar ve fetvalar vererek; Çok iyi bildiği ve ilminin derecesine vakıf olduğu ve yakından tanıdığı Bediüzzaman Hazretlerinin şahsiyetini ve mevhibe-i İlâhiyye olan ilmini müdafaa etmiştir. Bu zatın müdafaaları üzerine İstanbul'un diğer Uleması da Ali Rıza Efendi'yi te'kiden o ihtiyar zata cevab vermişlerdir. Bunlar vaiz Ahmed Şirvanî, Vaiz Mahmud Kâmil, Ali Haydar, Gönenli Hafız Mehmed ve Seyyid Şefik gibi zatlardır. Bu mesele Kastamonu hayatında tafsilatlı olarak geçmiştir.

İKİNCİ ALİ RIZA İSE: İşte şu Denizli Mahkemesi hey'etinde Reis olup, zamanın şart ve icablarına bakmadan, vicdanının sesine kulak verip, Mahkemenin reisi olarak beraet kararına en evvel imzasını koyan ve Hâkim-i Adil Unvanını kazanan Muğla'lı Hâkim Ali Rıza Balaban'dır. Allah rahmet eylesin.Amin

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN DENİZLİ ŞEHİR OTELİNDE

Yukarıda tafsili geçtiği üzere; Denizli Ağır Ceza Mahkemesi karara vardığı

494

1330 gün,15 Haziran 1944 perşembe günü, hapiste o güne kadar yatan Nur talebelerinden ellisekiz kişi, başta Üstad olmak üzere hepsi mahkemenin kararı gereğince aynı günde tahliye edilmişlerdir. Denizli şehri o günü bayram yapmış ve onun dindar ve hamiyetkâr insanları bu garip misafirlere ve mücahid Nur talebelerine kucak açmış, üçer beşer evlerine götürüp misafir etmişlerdir. Hatta Denizli şehrinin eşrafından olan tüccar Hafız Mustafa Efendi, musibetzede misafirleri için ehl-i hamiyetten topladığı büyük meblağ paraları bu mücahidlerin fakir olanlarına dağıtmak istemişse de, hiç birisi o paradan almamıştır.



HAZİN BİR HAL

Nur talebeleri hapisten tahliye olduktan sonra, iki üç gün içerisinde herkes memleketine ve evine dönmüştür. Amma evi barkı, yeri yurdu olmayan; ve fakat memleketin her tarafı onun öz evi ve Müslüman halkı da onun öz kardeşinden daha çok samimî mü'min kardeşleri olan birisi var idiki, kendi re'yi ile serbest olarak bir yere gidememiş, Denizli'de bir otelde kalmıştı. Zahirde ve sebeb dünyasında hükûmetin ona mesken olarak ta'yin edeceği mıntıka ve yer için karar ve emrini bekliyordu. Amma hakikatte ise, Rahman ve Rahim, Hakîm ve Müdebbir olan Rabbisinin, onun hakkında vermiş olduğu hükmüne ve kaderinin kararına muntazırdı. Denizli Şehrinin o zamanki havadar ve güzel manzaralı şehir palas otelinin üst katında kalmaya başlamıştı. Kendilerinin kurmuş oldukları bir adalet mahkemesinde Üstad sözde beraet etmiş ve herşeyden kurtulmuştu. Lâkin heyhat! Nerede o kanunperest adaletli hükûmet? Nerede o adlî bir merciin vermiş olduğu karara saygılı hakperest idare?..

495

1331 HÜKÜMETİN TAKTİĞİ



Evet, mahkemeden beraet etmesine rağmen yine Hazret-i Üstad sımsıkı ta'kip ve mürakebelere ma'ruzdu. Otele, Üstad'ın Denizli'deki talebeleri yanına hergün gidip geliyorlardı. Fakat gelen gidenlerin gizlice tesbitleri yapılmakta idi. Hasan Feyzi Efendi, Hafız Mustafa, Muharrem ve Yakub Cemal gibi zatlar Üstad'ın yanına devam ediyorlardı. Bilhassa Veliy-i Âşık olan Hasan Feyzî Efendi Üstad'ına pervana kesilmiş, pür-aşk ile ona ve nurlara hizmet etmişti. Bu arada tabi MİT'in de raporları Ankara'ya gidiyordu. Üstad Hazretleriyle görüşenler ve Denizli Şehrinde beraetten sonra inkişaf eden fevkalâde dinî hayat, tek tek, raporlanıp Ankara'ya gönderilmekteydi. Ankara ise, daha çok evhama kapılmıştı. Hangi çareye başvurdularsa, netice alamamış, bilâkis gittikçe inkişaf edip parlamış olan Hazret-i Bediüzzzaman'ın Kur'anî ve İmânî hizmetinde, zahirde bir müsalâha kılığına bürünerek, belki onu artık elde eder, kandırırız, plânıyla ona bazı iyilikler teklif etmek ve konuşarak müsalâha etmek taktiği ile; Üstad'ın yanına siyasî yüksek memurlar ve müfettişlerini göndermişlerdi. Hazret-i Bediüzzaman'ın azametli, vete'sirli nüfûz sahasını ve hizmetini takdir şeklinde şöyle bir sual tevcih etmişlerdi: (Üstad'ın kaleminden:)

"Büyük memurlardan işimizle alâkadar olanlar sordular, dediler ki:

Mustafa Kemal sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan'a ve vilâyat-i şarkiyeye Şeyh Sinûsî yerine seni vâiz-i umumî yapmak teklifini ne için kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin Kürdün canlarını kurtaracaktın?

Ben de onlara cevabımda dedim ki: Yirmişer, otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi yüzbin adam hakkında kurtarmadığıma bedel, yüzbin vatandaşa, her birisine milyonlar senelik hayatlarını kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur o zâyiatın yerine binler derece fevkinde iş görmüş. Eğer ben o teklifi kabul etseydim, hiç bir şeye alet olmıyan ve tabi' olmıyan ve sırr-ı ihlâsı taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. En mahrem kardeşlerime yazmışım ki; Ankara'ya giden Risale-i Nurun şiddetli tokatları için, beni idam eden zatlar, eğer Risale-i Nur ile imanlarını kurtarıp i'dam-ı ebediden necat bulsalar, ben ruh-u canımla onları helâl ediyorum.

Beraetimizden sonra, beni tarassud ile ta'ciz eden polis müdürüne ve iki mülkiye müfettişine ve başka büyûk arkadaşlarına karşı dedim: Risale-i Nurun kabil-i inkâr olamıyan bir karametidir ki; yirmi sene mazlumiyet

496


hayatımda yüzer risale ve mektuplarımda ve binler şâkirtlerinde hiç bir cereyan ile ve hiç bir cem'iyet ile dâhili ve hârici hiç bir komite

497


1332 ile, hiç bir vesika ve hiç bir alâka, dokuz ay tetkikatta bulunmamasıdır. Hiç bir fikrin ve tedbirin haddimidir ki; o harika vaziyeti versin. Bir tek adamın bir kaç senedeki mahrem esrarı meydana çıksa, elbette onu mes'ul edip mahcub edecek yirmi madde bulunacak.

Madem hakikat budur, ya diyeceksiniz ki; pek harika ve mağlub olmaz bir deha bu işi çeviriyor.. Veya diyeceksiniz ki: inayetkârane bir hıfz-ı ilâhidir. Elbette böyle bir deha ile mübareze hatadır, millete, vatana büyük bir zarardır... ve böyle bir hıfz-ı ilâhiye ve inayet-i Rabbaniyeye karşı gelmek firavunane bir temerrüddür.

Eğer deseniz, sizi serbest bıraksak ve tarassud ve nezaret etmesek; derslerinle ve gizli esrarınla hayat-ı içtimaiyemizi bulandırabilirsin?

Ben de derim: Benim derslerim bilaistisna bütünü hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş, bir gün cezayı mucib bir madde bulunmamış. Kırk elli bin nüsha Risale ve dersler dahi milletin ellerinde dikkatle ve merakla gezdiği halde, menfaatten başka hiç bir zararı hiç bir kimseye olmadığına, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mucib-i mesuliyet bir madde bulamamaları cihetiyle; yenisi ittifakla beraetimize, eskisi bir büyük adamın hatırı için yüzotuz Risaleden beş on kelimeyi bahane edip, yalnız kanaât-ı vicdaniye ile yüzyirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız onbeş adama altışar ay ceza vermesi kat'î bir hüccettir.. Hem daha yeni bir dersim kalmadı ki nezaretle ta'diline çalışsanız... Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi senedenberi lüzumsuz ve haksız ve faydasız tarassudlar artık yeter. Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık zaafiyetinden şimdiye kadar yapmadığım bedduayı yapmak ihtimalim var.. "Mazlumun ahı arşa kadar gider" kuvvetli bir hakikattır.

Sonra, o zalim ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlar dediler: "Sen yirmi senedir bir tek defa tâkiyemizi başına giymedin ve eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetinle bulundun. Halbuki, onyedi milyon bu kıyafete girdi?..

Ben de dedim: Onyedi milyon değil, belki rızasıyla ve kalben kabulü ile ancak yedi bin Avrupaperest sarhoşların kıyafetlerine, ruhsat-ı şer'iye ve cebr-i kanunî cihetiyle girmektense; âzimet ve takvay-ı şer'iye haysiyetiyle yediyüz milyar zatların kıyafetlerine giren, benim gibi otuz senedenberi hayat-ı içtimaiyeyi terk eden adama: "İnad ediyor, bize muhaliftir" denilmez.

498

Haydi inad dahi olsa, madem Mustafa Kemal o inadı kıramadı.. ve iki mahkeme kırmadı.. ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadı... siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin hem hükûmetin zararına o inadı kırmaya çalışıyorsunuz?..



Haydi siyasî muhalif de olsa, madem tasdikinizle yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve manen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, ye

499


1333 niden dirilip faydasız, kendisine çok zararlı olarak hayat-ı siyasiyeye girerek, sizin ile uğraşmaz. Bu halde onun muhalefetinden tevehhüm etmek divaneliktir. Divanelerle ciddî konuşmak dahi bir divanelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terk ediyorum. Ne yaparsanız yapınız, minnet çekmem... dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu.

Son sözüm: SAİD-İ NURSİ(137)

DENİZLİ'DE KALDIĞI GÜNLER VE BAZI HATIRALAR

Böylece ehl-i dünya Üstad Bediüzzaman'ı güya hizmetinden vazgeçirip elde etmeye matuf çabalarının boşa gitmesi ve sinsice sordukları suallerine elmas kılınç gibi cevablar gelmesiyle beraber, tamamen o sahte yaklaşımdan ümidini kesmiyen zamanın hükûmet adamları, bu defa ikinci bir yaklaşım ve müsalâha taktiğini göstermişlerdir ki; Üstad Hazretlerini Emirdağ'ına gönderirlerken, o zamana göre büyük bir meblağ olan dörtyüz banknotu harcırah için tahsis etmişlerdi.

Bu mevzuda Denizli eşrafından tüccar Hafız Mustafa Kocakaya'nın, bilâhere Hazret-i Üstad Emirdağı'na gönderildiğinde Taşköprülü Sadık Bey'e yazdığı bir mektubunda şöyle kaydeder:

“30.7.1944

"Sevgili ve muhterem Sadık Bey kardeşimize,

25.7.1944 tarihli iltifatkâr mektubunuzu aldım. Üstadımız efendimiz Hazretlerine aid olan kısmını takdim ettim. Pirinci de aldım. Merak etmeyiniz, efendimizin sıhhati ve âfıyeti yerindedir. Yapılması lâzım gelen hürmeti halk yaptı. Çok memnun ve mesrûr olarak, bugün Afyon vilâyetine ikamete memur olarak gönderildi. Kendisi de memnundur. Hükûmet büyük iltifat gösterdi, dörtyüz lira harcırah gönderdi. Bir komiserin refakatinde hareket etti. İki defa hapishaneye, bir defa da kabristanda Hafız Ali Efendi merhumun kabrini ziyarete gitti. Başka tarafa gitmedi. Pirinç torbasını eşyalarının içine koyduk gönderdik.

Alelusul evrakınızı müdde-i umumilik temyize gönderdi. İnşaallah tasdik edilir. Bu yüzde yüz tasdiki muhakkak biliniz.(*)Merak etmeyiniz. Neticesi bildirilecektir...

Kardeşiniz

HAFIZ MUSTAFA (138)"

(137)Osmanlıca Şualar S: 319

500

(*) Ankara Temyiz mahkemesine giden dosya ve mahkemenin berat kararının tasdiki için, ciddi şekilde alakadar olup meşğul olanlardan biriside, eski Alay Müftülerinden Ankaralı Osman Nûrî Efendidir. (Bkz.Son Şahitler-4.sh.270)



(138)Son Şahitler-2 S: 143

501


1334

502


1335

Hafız Mustafa'nın mektubu hükûmetin müsalâha tavrı içindeki yaklaşımını bildirdiği gibi, Üstad'ın Denizli'den ayrılma tarihini de bildirmektedir. Buna göre Üstad'ın Denizli Şehrinde ikamet müddeti tam tamına kırkbeş gündür.

Daha sonraları, Üstad Emirdağına gitiği ilk günlerinde, üçüncü kez bir yaklaşım gösternıişlerdi. Bunu Emirdağ hayatında ayrıca ele alacağız.

BİR KAÇ HATIRA

Şimdi Hazret-i Üstad'ın Denizli-Şehir Palas otelinde geçirdiği bu kısacık hayatına aid bir iki hatırayı da kaydettikten sonra; Emirdağ kasabasına gidişini ve orada Afyon hapsine kadar geçirmiş olduğu üç buçuk senelik çok sıkıntılı hayat şeridini temaşa etmek üzere, tarih teleskopu denilen belge, vesika ve hatıraları inceleyeceğiz.

HATIRALAR

Birinci Hatıra: Hazret-i Üstad Denizli'den ayrılmadan bir gün önce yazıp, Sıddık, vefakâr, âlî-cenap talebesi olan Sadık Beye gönderdigi mektubudur:

"Aziz Sıddık Hakikatlı kardeşim Sadık!

Yarın Afyon'a beni gönderiyorlar. Merak etmeyiniz. İnayet-i İlâhiyyenin himayeti devamdadır. Senin ettiğin hizmet, tam makbul olmasına ve her gün bir ay kadar kıymetli olduğuna bende şüphe kalmadı. Sen yüzümüzü ak ve kalbimizi mesrur eyleyen, halisane hizmetinle; Gavs'ın (K.S.)

fıkrasında seni de Said'e Sadık bir kardeş olduğuna kerametkârane işaret ediyor diye kanaâtım geldi.

Başta muhterem hemşirem valideniz olarak, kardeşim olan kardeşinize ve hanenizdekilerine çok selâm ve dua ederek, bu mübarek aylarda dualarını istiyorum. Benim yanımda kıymettar ve isimlerini söylemek münasib görmediğim zatlara çok selâm ederim.

S.A.N. (139)"

(139)Son Şahitler-2 S: 145

503


1336

Üstad'ın bu mektubu, 29.7.1944'de yazılmış olup, Hafız Mustafa'nın

mektubuyle beraber Sadık Bey'e gönderildiği anlaşılmaktadır.

İkinci Hatıra: Yine Üstad'ın kaleminden... Üstad Emirdağı'na geldikten bir müddet sonra kaleme almış olduğu "Meyvenin Onuncu Meselesi'nin Haşiyeleri" diye yazılan ikinci haşiyenin başında şöyle der:

"Denizli Hapsinden tahliyemizen sonra, meşhur şehir otelinin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerdeki kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet lâtif, tatlı bir surette hem kendileri hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbedarane ve cazibekârane haraketle rakslarını; kardeşlerimin müfarakatından ve yalnız kaldığımdan, hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hatıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemal-i neşe ile cilvelenen o nazenin kavaklara ve zihayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinatın süslü perdesi altındaki ademleri, firakları ihtar ve ihsas ile; kâinat dolusu firakların, zevallerin hüzünleri başıma toplandı...

Birden hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.)'nin getirdiği Nur imdada yetişti. O hadsiz hüzünleri ve gamları, sürurlara çevirdi. Hatta o nurun herkese ve her ehl-i iman gibi, benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte, o vaziyete temas eden imdad ve tesellisi için zat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) karşı ebediyyen minettar oldum...(140)"

ur Bediüzzaman'ın odasına girdiler. Yarım saat kadar içerde kaldılar. Sonra çıkıp gittiler. Onlar gittikten sonra, ben yine yanına girdim." Bazı sorularını cevaplandırdığını (141)" söyledi bana...

Ertesi günü yine yatsıyı arkasında kıldım ve yattım. Sabah namazına o beni çağırdı. Bu namazlarda bambaşka bir heyecan duyuyordum. Namaza başlarken sanki kemikleri çatırdıyordu.

- Herkes kerametinden bahsediyordu

Gerek otelci, gerekse civarda vazifeli kimseler Üstadın hep kerametlerini anlatıyorlardı. Bediüzzaman'ın menkıbeleri halkın arasına çok yayılmıştı.

Kadınhan'dan bazıları Üstad'ı ziyaret için, Denizli'ye gelmişlerdi. Bunlardan Haydar Özarslan ismindeki adam sar'alı idi. Otuz senedir hasta idi. Hergün

504


sokakta düşer, bayılır ve çırpınırdı. Bu adam gelip halini Bediüzzaman'a anlatmak, dua ve nüsha yaptırmak istemiş.

Bediüzzaman ona: ' `Biz nüsha ve saire yapmayız. Yalnız ben sana dua edeceğim, sen de âmin diyeceksin. Belki Allah şifa verir" Sonra, Bediüzzaman ellerini kaldırmış şöyle duaya başlamış: "Ya Rab! Bu kulun zaif, dayanamıyor. Bunun hastalığını bana ver. Bu adama da şifa ver!.."

Bizim memleketli olan bu adam (Üstad'ın duasından sonra) yirmialtı sene sar'a hastahğı görmedi, iyileşip şifa buldu. Fakat (yirmi altı seneden sonra) son günlerinde yine bazen sar'ası tutuyordu... (142)"

Dördüncü hatıra: Doç Dr.Nureddin Topçu'dan... Bu zat 1944'de Hazret-i Üstad Denizli Şehir otelinde iken, birkaç kez görüşmüş... daha sonraları 1952'de Üstad Gençlik Rehberi mahkemesi dolayısıyla İstanbul'da Akşehir Palas otelinde iken de görüşmeleri olmuştur.1944 yılındaki Üstad Bediüzzaman'la görüşmelerini şöyle anlatır:

(140) Şualar-Envar Neşriyat S: 203

(I41)Herhalde Üstad'ın yanına gelen memurlar, yukarda izahı geçen ve cevabları kaydedilen kimselerdir .A.B.

(142)Son Şahitler-1 S: 236

"...1944'de İstanbul'dan Denizli'ye (Muallim olarak) tayin edildim. İmtihan ayı olan Haziranda Denizli'ye gittim, Şehir oteline indim. Halen Ödemiş'de Savcı olan Müslihuddin Sönmez ve ablası Seher Sönmez vasıtasıyla Bediüzzaman Said-i Nursi'yi tanıdım. Otelin üst katında kalıyordu. Bütün şehirde onun ismi dolaşıyor, herkes ondan bahsediyordu. O günlerde Denizli'de devam eden muhakemesi neticelenmiş ve beraet etmişti. Beraetten sonra Şehir otelinin üst katında bir odaya yerleşmiş orada kalıyordu. Sıkı bir kontrol altındaydı. Yanına gidip gelen ziyaretçiler de aynı şekilde ta'kib ediliyor ve tesbit ediliyordu. Ziyaretçiler yanında çok az kalabiliyor, hemen çıkıyorlardı. Akşam yemeklerinde herkes çekilip gidiyor, otelde kimse kalmıyordu. Hatta kâtibi de yemeğe çıkıyordu. Ben de o sıralarda yanına çıkıyordum. Yarım saat kadar kalıp, ziyaret edip görüşüyordum. Din, iman, ahlâk, gençlik ve cemiyet mes`eleleriyle alâkalı konuşuyordu.

505

Denizli Ağır Ceza Mahkemesi eserlerini bilirkişiye havale etmiş, liseden iki kişiyi bilirkişi tayin etmişler(143) zannediyorum. Bunlardan biri edebiyat, diğeri de tarih hocasıydı. Bunlar çok dinsiz adamlardı. Hele biri büsbütün yılandı. Sonradan feci' şekilde ölüp gitti. Ben Bediüzzaman'ı ziyaret ettiğimde kendisi bana:



"Onları bana gönder de, ben onları dine davet edeyim" dedi. Ben de: "Efendim onlar çok fenadırlar, vazgeçin." dedim.

Bunun üzerine: "Peki öyle ise, ehvenini getir, az fena olanı çağır. Ben onları dine davet edeceğim. Ben onları affettim." diyordu. Bediüzzaman'daki büyüklüğe bak! Biz olsak, "başını ezmeli" deriz. "Ben onları affettim" diyor. İşte büyüklük budur. Ruhî bir ışıktır bu...

Hakikaten onlardan birisi diğerine kıyasla biraz daha mu'tedil idi. Fakat Tahir ismindeki çok fena bir adamdı. Mehmet Akif'in: "Acırım tükrüğe billah, tükürsem yüzüne" dediği gibi birisiydi. Rahatsız ederler, kim bilir ne söylerler, canını sıkarlar diye ben onları çağırmadım.

Bediüzzaman çok büyük bir insandı. "Ben onları affettim" diyordu. İnsanın idamına sebep olacak şekilde aleyhinde olanları af edebilmesi, büyük bir fazilettir.

-Ben muallimlere dargınım

Hareket adamıydı. Girişkendi. Herkesle konuşurdu. Davasını anlatırdı. Pısırıklığa ve miskinliğe taraftar değildi.

Otelin kaldığı odadaki penceresi genişti. Bir gün ziyaretine gittiğimde, oraya oturmuştu. Dışarıya bakarak: "Denizli'de bir zamanlar altmış iki medresenin bulunduğunu, bunların hepsinin kapatıldığını üzülerek anlattı. "Bu sebepten ben muallimlere dargınım" dedi.



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə