Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə39/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   35   36   37   38   39   40   41   42   ...   112

SAİD (135) "

7-Bid'atların icra edildiği câmi ve cemaatlara gidilip gidilemiyeceği meselesi:

Hazret-i Üstad bu meseleye de gerek Barla Lahikası'nda, gerekse Kastamonu lahikalarında zaman-zaman temas etmiş.. ve kalben değil, amelî olarak, din hizmeti ve niyeti namına iştirâkine ve amel edilmesine izinler vermiştir. Emirdağ hayatında da yine bazı sualler münasebetiyle bu husus’a temas etmiştir. İşte bir numunesi:

"...Risale-i Nur dairesi içinde yeni ezan okuyanlar müezzin ve imamIar çoklar var... Bid'alara kalben taraftar olmamak yeter. Umum İslâm'ın ma'bedi olan câmiler ehl-i bid'aya bırakılmaz. Gerçi İmam-ı Rabbanî gibi zatlar demişler ki: "Bid'a olan yerlere girmeyiniz! "Fakat o zaman hususî idi. Böyle taammum eden yerlerde, câmi'ler ehl-i sünneti içinde bulmak ister. Bid'aya iştirâk ile değil, belki câmiin ve cemaatın faziletini kazanmak iktiza eder. Ben de burada camiye hâlî vakitte gidip, o manevi emre tevfik-i hareket ediyorum. Bizim de câmiimizdir. Kalben ehl-i bid'aya yardım etmemekle, bu mübarek aylarda camilere mümkin olduğu kadar sünnet-i seniye dairesinde faziletinden istifade etmek, hafızları dinlemek, inşaallah mecburî bid'alara karşı gelebilir, zararı dokunmaz.

ferman-ı ilâhî teminat verir... (136)"

1164


(135)Emirdağ-1 "Zübeyr"-2 S: 208

(136)Elyazma Emirdağ-1 aslı S: 81

1165

1456


8- Cuma Namazı... ve bir sünnet olan sakal meselesi:

Evvelâ: Cuma'a namazı hususunda, Hazret-i Üstad'ın mensub olduğu Şâfiî mezhebine göre: "En az kırk adamın imam arkasında Fatiha okuması şartı" varken, yine de Hazret-i Üstad bir çok zaman cuma namazına iştirak ettikleri olmuştur. Bilhassa 1949'da Afyon hapsinden sonra, bunu daha da sıklaştırdığını bütün yakın talebeleri şehadet etmektedirler. Buradaki sual ise; Üstad'ın her zaman hiç kaçırmadan gitmediğine dair bir tenkiddir. İşte Bediüzzaman'ı dinliyoruz:

"...Risale-i Nur'un nurlarına perde çekmek, intişarına rakabet etmek için derler: " Said Cumâ cemaatına gelmiyor?. Sakal bırakmıyor?.. "

Elcevab: Ben çok kusurları kabul ile beraber derim: Bu iki meselede büyük ma'zeretlerim var.

Evvela: Ben şâfiî'yim. Şâfiî mezhebinde cum'anın bir şartı, kırk adam imam arkasında fatiha okumaktır. Daha başka şartlar da var. Onun için burada bana cuma farz değil. Ben mezheb-i A'zamiyi takliden bazen sünnet olarak kılıyordum.

Saniyen: Yirmi senedir(137)haksız olarak beni insanlarla görüştürmekten men ettikleri için, hem bu ahirde resmen dört ay evvel perde altında insanlarla temas ettirmemek için tenbihât olmuş... Hem yirmibeş senedir ben münzevi yaşadığım için, kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum ve herkesin arkasında mezhebimce iktida edip namaz kılamıyorum.. Ve okumakta yetişemiyorum.. Ve daha fatihanın yarısını okumadan imam rukû'â gidiyor. Bizde fatiha okumak farzdır.

SAKAL MESELESİ İSE: Bu bir sünnettir(138)hocalara mahsus değil.. bu millette yüzde doksan sakalszı olanların içinde küçüklüğümden beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmi hücumlarda bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle; Benim sakal bırakmadığım, bir hikmet bir inayet-i ilâhiye olduğunu ispat etti. Eğer sakal olsaydı, traş edilseydi; Risale-i Nur'a büyük bir zarar olurdu. Çünki ölecektim, dayanamıyacaktım.

1166


Bazı âlimler "Sakalı traş etmek câiz değildir" muradları: Sakalı bıraktıktan sonra traş etmek haramdır demektir. Yoksa hiç bırakmıyan bir sünneti terk etmiş olur.

(137)Hazret-i Üstad'ın bu mektubunda; "Yirmi senedir" ifadesinden ve Emirdağ mektuplarının tertip ve sırasından anladığımıza göre, bu mektubu,1945 yılı içerisinde yazmıştır. Bu tarihten az sonra, zaten Emirdağ kaymakamı onu resmen camiye gitmekten men' etmiştir. A.B.

(138)Sakalın sünnet olduğu bütün me'haz hadis kitaplarında yazılıdır. Misvak gibi, sünnet olmak gibi, bıyıkların ağza girmemesini muhafaza etmek gibi, koltuk altlarını ve âne yerlerini, tırnağını kesmek gibi sakal da o ayarda bir sünnettir. Mesela: Avn-ül ma'bud, şerh-i sünen-i, Ebi Davud C: 2, S: 252. keza Tuhfet-ül ahvazî bi-şerh-i cami-it tirmizi C: 8, S: 46'da yazılı olduğu gibi... A.B.

1167


1457

Fakat bu zamanda dehşetli pek çok günah-ı kebaireden çekilmek için, bu terk-i sünnete mukabil, Risale-i Nurun irşadıyla yirmi sene heps-i münferid hükmünde işkenceli bir hayat geçirdim. İnşaallah o sünnetin terkine bir keffarettir... (139)”

9- Seferilik ve Namazın kasrı meselesi

"...Sordukları mes'ele-i şer'iye ise; şimdiki mesleğimiz ve halimiz o mes'elelerle meşgul olmaya müsade etmiyor. Yalnız bu kadar var ki; ruhsat-ı şer'iye olan kasr-ı namaz ve takdim-te'hir,(140)vesâit-i nakliye bir kararda olmadığı için, onlara bina edilmez. Belki kaide-i şer'iye olan kasr-ı namaz, sâbit olan mesafeye bina edilebilir.

Eğer denilse ki: Tayyere ile veya şimendiferle bir saatte giden zahmet çekmiyor ki, ruhsata müstehak olsun?

Elcevab: Tâyyare ve şimendiferde abdest alıp, vaktinde namazını kılmak; yayan, serbest gidenlerden daha ziyade müşkilât bulunduğu için ruhsata sebebiyet verir. Her ne ise, şimdilik bu kadar yazılabildi. Bu mes'ele-i şeriyeyi Ulema-i İslâm halletmişler, bize ihtiyaç bırakmamışlar.

SAİD-İ NURSî141

10- Kur'an'ın yeni hartle (Latin harf'ıyle) okunup okunamayıcağı hakkında

Aziz masum evlâdlarım!

Kur'anı öğrenmek için ders almaya çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni hurufta noksanlar olduğu için, mümkin oldukça yeni harften okunmamak lâzım gelir. Hem Kur'an'ı okumanın faydası yalnız hâfız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil.. belki her bir harfi hiç olmazsa on hayrından ta yüze, ta bine, ta binlere kadar cennet meyvelerini, ahiret faydalarını vermesini düşünüp, ebedî hayatının rahatını ve saâdetini temin etmek niyetiyle okumak lâzımdır.

Evet, mekteplerde dünya maişeti, ya rütbeleri için fenleri ders okumak, bu kısacık dünyevî hayatta derecesi faydası bir ise; ebedî hayatta, Kur'an ve Kur'an'ın kudsî kelimelerini ve nurlu ve imanî ma'nalarını öğrenmek binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmas hükmündedir. Hem peder ve validenize hakikî ve faydalı evlâdlar olabilirsiniz. Siz

1168


(139) Elyazma Emirdağ-1 aslı S: 59

(140) Hazret-i Üstad burada hem Hanefi hem Şafiî mezhebinde namazın kasrı bir ruhsat olduğunu nazikâne beraberce zikrediyor. A.B.

(141)Elyazma Emirdağ-1 Büyük boy S: 306

1169


1458

madem masumsunuz, daha günahınız yok.. Böyle kudsî bir niyetle okusanız, sizleri Risele-i Nur'un ma'sum şâkirtleri içinde kabul edip, umum şâkirtlerin dualarından hissedar olursunuz ve nurlu mübarek talebeler olursunuz.. Hem Üstadınızı, hem sizi, hem peder ve validelerinizi, hem memleketinizi tebrik ediyorum.

SAİD-İ NURSî (142)

11- Baba-oğul arasındaki şefkat ve itaâtin zarurîlik ve fıtrîliği hakkında:

"...Risale-i Nur'un kahramanlarından baba-oğulun meşrebleri ayrı ayrı olduğundan, birbiriyle tam imtizac edemediklerinden endişe ediyorum. Baba ne kadar haksız da olsa, oğul onun rızasını tahsil etmeye mecburdur. Oğul da ne kadar serkeş de olsa, baba şefkat-ı fıtriyesini ona karşı esirgemez ve esirgememeli...(143)"

Rivayet yoluyla gelmiş hz. Üstadın bir hükmü:

12-Kitaplara karşı hürmet hakında

Emirdağlı Hüseyin Çalışkan diyor:"Emirdağ pazarında kitap satan bir kişi,fazla kitapları balye yapıp üzerinde oturuyormuş.Bunu gören hz. üstad, zübeyr Ağabeyi ona göndererek demişki: "Muhteviyatı ne olursa olsun, içlerinde mukaddeles isimler bulunabileceği için, Kitap üzerine oturulamıyacağını ikaz ederek bildirmişti.(Son Şahitler-4. S.76)

HARİKA VE ACİB BAZI HADİSELER

Harika hadiselerden maksadımız, Hazret-i Üstad ve Nur hizmetiyle alâkadar olarak zuhûr eden bazı harika durumlardır. Bunlar nevi itibarıyla çoktur. İşte bunlardan birisi: Emirdağ kasabası eski hükûmet konağının yangın hadisesi ve bununla ilgili Risale-i Nur'un kerametkârane şekilde görülen bereketidir.

1945 veya 46 yılı kış aylarında cereyan eden bu yangın hadisesi şöyle vaki' olmuştur: Eski belediye ve hükûmet binasının bitişiğinde yirmi kadar esnaf dükkânları vardır. Birden geceleyin müthiş bir yangın binayı sarmış ve dükkânlara sıçramıştır. Çalışkan âilesinden Ceylan'ın babası Mehmed Çalışkan'ın dükkânı da bu dükkânların içinde.. Yangın müthiş bir hücumla ilerlerken; Merhum Ceylan, Üstad'ına koşuyor: "Aman yandık Üstad'ım" diye iltica ediyor. Üstad Hazretleri de, onların dükkânlarında bulunan matbu' Ayet-el Kübra'ları şefaatçı ederek, dua ediyor. Yangının hâyu-huyu bit

1170


(142) Elyazma Emirdağ-1 aslı S: 430

(143)Yeni yazı Emirdağ-1 S: 88

1171

1459


tikten sonra, ateşin tam ortasında kalmış olan Çalışkan'ların dükkânına hiçbir şey olmayıp, sağsalim kurtuluyor. Sadece eşyayı kurtarmaya gelenler, bir iki camını kırıyorlar. Bu durum herkes tarafından hayretle, taaccüble karşılanıyor.

Üstad Hazretleri, yangın hadisesinden sonra., talebelerine hitaben şu mektubu kaleme alıp gönderiyor:

Aziz Sıddık kardeşlerim, Size manidar ve âcib ve Risale-i Nur'un talebeleriyle ve Risale-i Nur ve Ayet-el Kübra'nın kerametiyle ve ehl-i dünyanın bana ilişmek niyetleriyle alâkadar, karşımda eskiden belediye bulunan hükûmet dairelerinden birisi hiçbir şey kurtulamıyarak, hiç görmedğimiz âcib bir parlamakla, gecenin en soğuk bir vaktinde, üç saat cehennem gibi yandığı halde, tam bitişiğinde Risale-i Nur Çalışkanlarından bir Risale-i Nur talebesi, yine iki kardaşının ve ma'sum Ceylan'ın sermayelerinin kısm-ı azamı içinde bulunan büyük mağazaları o yangın yeri ile iki küçük dükkân fasıla ile o dehşetli yangın, bütün şiddetiyle mağazaya doğru gelirken, biçare Ceylan yanıma geldi, dedi: "Biz yanıyoruz, mahvolduk!.." Ben de, iki gün evvel mağazalarında bulunan Ayet-el Kübra'nın bir kısım matbu nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştır. Risale-i Nur'u ve Ayet-el Kübra'yı şefaatçı yapıp: "Ya Rabbi kurtar!.." dedim.

Üç saat o dehşetli yangın hücumunda, bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktı. Risale-i Nur'un ve Ayet-el Kübra'nın hıfzında olan mağazaya kat'iyyen ilişmedi.. ve altındaki şakirdin dükkânı da müstesna olarak sağlam kaldı. Yalnız ahalî camlarını kırdılar. Eğer ahalî ilişmese idi, eşyalarını almasaydılar, hiçbir zarar olmayacaktı.

İşte Isparta'nın haliçehanesinin yangınıyla, Risale-i Nur'un derslerine köşklerini tahsis eden zatların o dehşetli yangınıyla bitişik iki kardaşının iki hanesinin kurtulması, Risale-i Nur'un bir kerameti olduğu gibi; Kastamonu'da aynen bu Emirdağı gibi orada karşımdaki dehşetli bir yangının ittisalındaki Risale-i Nur şâkirtlerinden Hafız Ahmed'in evi harika bir surette kurtulması.. Ve hemşiresinin üçüncü katta, yangın içinde harika bir tarzda hem elmas ve altın mücevheratını, hem canını Risale-i Nur'un berekâtıyla kurtarması misillü, burada da bu yangında Risale-i Nur'un çalışkan talebelerinden ve Çalışkan hanedanından üç kardeş olarak dört

1172


zatın o dehşetli yangından kurtulması, Risale-i Nur'un ve Ayet-el Kübra'nın bir kerameti olduğuna, hem benim hem onların hem sair kardeşlerimin kat'î kanaatımız geldi. Burada eksik olmıyan az bir rüzgar esse idi, o çarşı dükkânlarının ekserisini yandırabilirdi. Hatta Ayet-el Kübra mağazasından on beş dükkan, ta uzakta eşyalarını çıkarıp kaçırdılar.

Bazı emarelerle Sandıklı'da, hem Afyon Kütahya ortasında Risale-i Nur'a ( yeni mektublarımı elde etmeleriyle) ve bana karşı bir ilişmek emareleri göründü. O iki hadisede, İstanbul hadisesiyle tokat yediler. Bu defa niyetlerinde bana ilişmek cezası olarak bu tokat geldi. İnşaallah o niyetten onları vazgeçirdi ve korkutup susturdu...(144)"

Bu acib yangın hadisesi dolayısıyla, Merhum Muallim Hasan Feyzi Efendi'nin kaleme aldığı şu edibâne acib tasviri şayan-ı temaşa olduğundan buraya dercetmeyi münasib gördük:

"Risale-i Nur her ateşi, her yangını söndürür.. İnsanlardaki israf ateşini iktisad Risalesi'nin nuruyla,

Ve ateşler ve alevler içinde kıvranan zavallı hastaların hastalık ateşini, hastalar Risalesi'nin nurlarından akan, yirmibeş devalı çeşmesinden fışkıran ab-ı hayat ve şifa suyu ile,

Kalbi ve kafayı ve bütün aza ve asabı saran ve sarsan vehim ve hayal vesvese ve tasa, korku ve merak yangınının dehşetli ateşini, vesvese Risalesi'nin nuru ve feyzi ile,

Riya ve süm'a, kibir ve gurur hastalıklarının hummalı ateşini İhlâs Risalesi'nin imdad ve inayetiyle,

Benlik ve varlık, zorbalık ve küstahlık kal'asının hedmi ise, "Ene" adlı yani Otuzuncu Söz ve Altıncı Söz'ün irşadı ile kabil olur.

Tabiatın madde ve dareler çukurundan çıkamıyan kör ve sersem ve serserî kimseleri de, Risale-i Nur'un Tâbiat, zerre ve maddeler adlı Risalelerinin ve kuvvetli uzun ve mevzun, nurlu ve şuurlu elleri çıkarabilir.

İhtiyarların ölüm korkusunun ateşini, evham, ve acılarını gidermeye ise, bu namdaki Risalenin teselli ve imdadı, ma'cun ve tiryakı,feyiz ve nuru kâfi geldiği gibi.. Berzah ve merzahın elemnâk ve sûznâk ateşi ve azabına karşı

1173

da, İ'caz-ı Kur'an ve Mu'cizat-ı Ahmediye ve İman-ı Ahiret adlı mübarek ab-ı hayat dolu risaleler birer havuz gibidirler.



Yeryüzündeki bütün şirkin ateşini Ayet-el Kübra, Asa-yı Musa adlı mübarek eser-i azimin nur-u azimi söndürmeye kâfi geldiği gibi.. Bugün dünya ufuklarını saran ve şimdi de İslâm dünyasını tehdide başlıyan o kara dumanlı kızıl aleve karşı, bu nurun şişip kabarmakta olduğunu görüyor ve o müthiş kızılların gitmesini ve yangınını söndüreceğine candan inanıyorız.

(144)Yeni yazı Emirdağ-1 S: 106

Hasılı: Risale-i Nur'un mütalâası ve feyz-i manevi-i daimîsi: nefs-i emmarenin ateşini söndürmeye, azgın ve azılı sıfatları öldürmeye, yırtıcı ve yaralayıcı zâhir ve bâtın askerleri tepelemeye yetişir. Zaten Risalet-ün Nur bu fitne ve bu fesad ve bu yangınları söndürmeye me' murdur ve bunun için doğmuş ve gelmiştir diyoruz. Erenler ve evliyalar, şahidler ve fâtihler yatağı olan bu mübarek vatanda yetişen bu mübarek ve meymenetli, şeci' ve asil milletin...

işaretiyle indallah ne kadar mergub ve Mahbub ve cengaver olduklarına yine bel bağlıyoruz.

Risale-i Nur'a sahib olanlarda, hırs ve hiddet zevale yüz tutar. Zulmet ve şehvet erir. Cehalet ve şekavet ateşi söner. Tabiat uykusu azalır. Gaflet uykusu kalkar.Kara ve çirkin, bozuk ve uyuşuk kanlar düzelir. Nefis ve kalb işler. Kan boruları birer mecray-i nur olur. Hubb-ü dünya ve meyl-i masiva kalmaz. Ene ve ente gider, yetmiş bin diye söylenen perdeler kalkmaya ve varlık dağı delinmeye başlar den sesler gelir. Vuslat yolu açılır.. Miskü amber saçılır.. Yüzler sürülür ile memur ve

nişanıyla me'cur olur.

HULÂSADIR:

Risale-i Nur kendisinin bir levha-i Ya Hafız!

Bir safha-i Maşallah!

Bir nüsha-i Barekallah!

Bir kılade-i ümmü-üs sübyan..

1174


Yangına bir tulumba-i Nur,

Dertliye bir reçete-i hikmet..

Bakana bir ayine-i ibret..

Müslümanlara bir mühr-ü nübüvvet,

Mücrime bir vesika-i necat..

Yolsuza bir rah-ı hidayet..

Bîkeslere bir sigorta-ı siyanet..

Antikacıya bir kenz-i sermediyet..

Evsize bir kâşane-i ebediyet,

Münkire bir sille-i nedamet,

Kâfire bir sehpay-ı adalet

Arife bir sahba-i kudsiyet(145)

Aşıka bir saray-ı vuslat!..

(145) Sehpa; üçayaklı kürsü olup, darağacı demektir. Sahba ise, kızıl aşk şarabı demektir. A.B.

1175

1462


Denizli ve havalisindeki bütün Nur şakirtleri namına

Hasan Feyzi (R.H)

Medreset-üz Zehra erkânları namına bizde iştirak ederiz.

Hilmi, Terzi Mehmed, Halil, İbrahim, Mehmed, Nuri, Osman, Hüsrev, Said, Rüştü, Re'fet.(46)"

İKİNCİSİ: Ölümden kurtulan adam ve hadisesi.

Emirdağ'ında kaymakamın ve bazı C.H.P'lilerin aldattıkları bedbaht bir adam,(*) verilen talimatlarla, orada burada Üstad'ın aleyhinde âlenî ve şetimli sözler sarfetmeye başlar.. Bu adama ne kadar sulh ve akıl yolu gösterilmişse de, o bildiğinde devam etmiş.. Merhum Ceylan Çalışkan, bu herifin yaptıklarına dayanamayıp, bir gün kendi manevi babası ve aziz misafirleri ve din rehberleri olan Üstad'ına bedbahtça saldırılarıda bulunan bu adamın haddini bildirmeye kendi kendine karar verir. Bir arkadaşından bir tabanca emanet bulur ve tenha bir yerde bu adamı yakalamak için fırsat kollamaya başlar. Nihayet bir gün akşam namazından sonra, dar bir sokakta bunu yalnız bulur. Evvelâ küçücük boyu ile bu adamla bir kaç dakika yumruklaşmaya girişirse de; adam ona nisbeten hem yaşlı, hem cüssece çok iri olduğundan, yumrukla baş edemiyeceğini anlayınca, tabancayı çeker ve yüzüne- yüzüne sıkmaya başlar. Dört beş mermi adamın yüzüne isabet eder. Tabiî adam orada yıkılır, kalır. İş bu raddeye gelince, Ceylan Çalışkan adamı orada bırakarak doğruca babasına koşar ve durumu anlatır. Merhum Mehmed Çalışkan da (Ceylan'ın babası) neye uğradığını şaşırır kalır. O esnada hemen gidip, durumu Üstad'a bildirmek aklına gelir. Gider, oda ma'nevî babasına durumu olduğu gibi anlatmak isterken, henüz anlatmadan, Üstad eliyle işaret ederek "merak etmeyin ben hadiseye el koydum. (Diğer bir rivayette"Ben hadiseyi kapattım"dır.) Sükûnetinizi muhafaza edin, hiç telâş etmeyin...” der.

Sonra, yaralanan bu adam karakola, oradan da hastahaneye götürülür. Resmî adamlar ve akrabaları ne kadar uğraşırlarsa da, kendisini kimin vurduğunu söylemez. Yani söyliyemez ve söylettirilmez. Hadisenin tafsilâtını merhum Ceylan'ın babası rahmetli Mehmed Çalışkan amcadan bizzat dinlemiştim.

Vak'ayı Hazret-i Üstad da talebelerine bir mektubla şöyle bildirmiştir:

1176

(146)Emirdağ-1-Zübeyr-2 S: 47



(*) Bu adamın ismi,Emirdağda "Martoşunoğlu Muzaffer Başaran" olarak meşhurdur.(Bkz.Son şahitler-4. Sh.61)

1177


1463

Aziz Sıddık kardeşlerim!

Evvela: Leyalî-i âşerenizi tebrik ile beraber, size Nur'un iki kerametini bevan ediyoruz, Şöyleki:

Bu sıralarda çok cihetlerde, hususan makine ile nurların inkişafâtı gizli düşman zındıkları şaşırttı. Cüz'î fakat elim bir tarzda bir plân ile çok evhama ve iftiralara medar olabilir bir hadiseyi, biçare, muhakemesiz adamın vasıtasıyla yaptırdılar ki; Burada nurun en mühim vazifesini yapan en ehemmiyetli bir şâkirdinin tam hanesinin yanında dört gülle ile o biçare adam yaralanıyor. Doktor, yüzde yüz ölecektir diyor.O mecruhun tarafında da'va edecek resmi, gayr-i resmi çok adamlar varken; Ve, yüzde doksan o ehemmiyetli şâkirde isnad etmek ve o vesile ile hanesindeki bütün Nur Risalelerini ve mektuplarını taharri bahanesiyle elde etmek, yüzde doksan ihtimal varken; ve o vasıta ile beni ve Nurcuları alâkadar etmek ve o masum şâkirdi de âcib iftiralarla lekedar etmek esbablar hazır olduğu halde ;

sırrıyla inayet-i ilâhiye imdada yetişti. O adam, tam yüzünden dört gülle ile yakından vurulduğu halde, ölmedi... Ve harika bir surette hiçbir şâhid bulunmadı. Hiçbir emare de bulunmadı. Vurulan adam, ne mahkemeye, ne babasına, ne kardeşlerine kimin vurduğunu israr ettikleri halde söylemedi, yani söylettirilmedi. Eğer söylese idi, habbeyi kubbe yapan münafıklar, acib iftira edeceklerdi. Cenab-ı Hak İhsan ve keremiyle nurları ve nurcuları himaye edip, o hadise ve o bombanın patlaması bize zarar vermedi. Kat'î kanaatımız gelmiş ki; bu bir keramet-i nuriyedir. Hem o adam, nurların bir parçasını okuduğu cihetle, onun kerametiyle hayatını kurtardığı gibi; ondan aldığı cüz'î bir ders-i hakikat hissiyle o elim vaziyetinde ve inatçı tabiatında, yine Nurlara zarar gelmemek için susturuldu. Ne mahkemeye, ne akrabasına söylettirilmedi. Fakat benim yanıma bir defa geldiği ve istikamete söz verdiği halde, yanlış hareket ettiği için tokat yedi. Hatta ittihama ma'ruz olabilir şâkirdin de, kemal-i sadakat ve ihlâs içinde, bazı lakaydlıkları yüzünden bir şefkat tokadını yediğini anladım... (147)"

Hazret-i Üstad'ın: küçük iken yanına alıp terbiye ettiği ve manevî evlâd olarak babası tarafından Üstad'a verilen ve teslim edilen merhum Ceylan Çalışkan'ın bahsi olması münasebetiyle; onunla ilgili bir iki hadiseyi ve Hazret-i Üstad'ın ona hitaben yazı ile ettiği hususî bazı nasihatlarını burada bir hatıra olarak kaydetmek istiyoruz:

1178

(147)Elyazma Emirdağ-1 aslı S: 469



1179

1464


Merhum Ceylan'ın babası olan Mehmed Çalışkan amcadan bizzat dinlediğim hikâyesini kaydediyoruz:

"Ceylan orta okulu bitirdikten sonra, onu bir liseye veya başka yüksek bir okula göndermek istiyordum. Orta okuldan diplomasını aldıktan sonra alıp Üstad'a gittim ve Ceylan'ı hangi okula göndereyim diye sordum.

Üstad Hazretleri: "Hiç bir okula göndermiyeceksin. Onu ben okutacağım, bana teslim et!" dedi.

Ben de, biri iki etmeden, hemen bir somya ve bir kat yatak, elbise vesairesini alıp beraber Üstad'a götürüp teslim ettim. Üstad Ceylan'ın somyasını evinin ikinci odasına yerleştirdi ve artık Ceylan orada kalmaya başladı."

-Üstad'ın kapı anahtarını Ceylan'a vermeleri

Hadise kuvvetli bir tahmine göre 1945 yılı içerisinde olmuştur. Merhum Ceylan bütün aile ferdleriyle birlikte, Üstad Hazretleriyle yakın bir alâkadarlık içinde ve her gün yanına gidip gelmektedir. O sıra, kendisi bir çocuktur diye Üstad'a hizmet için, kapı anahtarı kaymakamın emriyle Ceylan'a teslim edilir. Bu hadise üzerine Hazret-i Üstad Ceylan'a hitaben şu gelecek satırları bizzat kendi el yazısı ile kaleme alır:

"Bismihi Sübhanehu

Ceylan! sen bahtiyardın ki; Bu acib zamanda Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir hizmeti ve onun ma'nevi hazinesinin bir anahtarını elde ettin. Benim de anahtarımı aldın.. Ve küçük bir Abdurrahman ve küçücük bir Hüsrev namını aldın. Bu kudsî ve ehemmiyetli vazifeye lâyık olacağını gayet kuvvetli bir sadakat ve metanet ve ihtiyat ile isbat edersin. Gerçi çocuksun... Fakat sende kuvvetli bir sadakat hisettiğimizden, küçülmüş bir kuvvetli ihtiyar nazarıyla bakıyorum. Sen de dikkat et! Çocukluk hevesatına ve aldanmalarına kapılma!

On adamın şimdiki benim hizmetimde vazifeleri mecburiyetle sana yüklenmiş. Az bir yanlışın büyük bir zarar verir.

Bunu kat'iyyen bil ki: Senin hizmet ettiğin hakikatın, sana vereceği hem dünyada, hem ahirette kâr ve menfaâte mukabil, dünyada hiç birşey

1180

gelemez. Belki bir elmas hazinesini, şişe gibi çabuk kırılacak fânî Dünya menfaatleriyle elinden kaçırma!.. Çocukluk kulağıyla cinnî, insî şeytanların vesveselerine kapılma!...



Said-i Nursi(148)"

(148)Daktilo yazı Emirdağ Mektupları S: 30

1181

1465


Hazret-i Üstad'ın merhum Ceylan hakkında ifade ettiği. âzamî sadakat numunesinin fiilî bir tezâhürü olarak, şu gelecek hatırayı bizzat merhum Zübeyr Gündüzalp'tan duymuştum:

"Merhum Ceylan, Üstad'ın hizmetinde bulunduğu sıralarda bir gün kaymakam, jandarma komutanı yüzbaşı vesaire Üstad'ın menziline çıkarak, hem taharri, hem ihanet niyetiyle gelmişler. Merhum Ceylan, aynen Ankara'da merhum Abdurrahman'ın yaptığı gibi, bunların arka tarafında durarak, Üstad'ın gözlerine bakıyor, bir eli de hançerinin üstünde... Üstad'ın gözlerinden bir işaret bekliyor ve bunların herhangi bir fiilî tecavüzleri olursa, hazır duruyormuş. Üstad ise, öyle maddî mukabele edecek hallerden çok uzak olduğu için, herhangi bir işaret vermesi mümkin değildir..."

-Üstad'ın merhum Ceylan'a kendi el yaıısıyla ikinci bir nasihatı

Bu kaydedeceğimiz yazıyı Üstad Hazretleri Eylül 1946 başlarında, Zülfikâr'ın makineyle teksir edildiği sıralar yazmıştır:

"Ceylan! Zaman naziktir. Nurların faaliyeti vaktinde çok dikkat lâzımdır. Nurun ve bizim ve Nurcuların selâmeti ve münafıkların şerrinden kurtulması için sen bu üç maddeyi bil:

Birincisi: İktisada tam riayet etmek lâzımdır... Ta validen ve baban senden gücenip, hizmet-i Nuriyeye zarar gelmesin. Dükkancılık eden, mertlik edemez, on paraya dikkat eder. Mal senin değil, ikram etsen caiz değil.

İkincisi: Şimdilik nazar-ı dikkati kendine celbetmeye ve gösteriş yapmağa çalışma! Senin elindeki Nur emanetlerine zarar gelmesin... hevesatını, faydasız eğlencelerini bırak... Hizmet-i Nuriye'nin, sana verdiği zevkler yeter.

Üçüncüsü: Bizi görmek için buraya gelenlerden herkese açılma! lüzumsuz onlara esrarımızı bildirme... Çünki içlerinde ya sâfdil veya kurnaz veya aptal bulunabilir, ifşa eder. Habbeyi kubbe yapar. Ondan münafıklar ve ca'suslar istifade eder. Hususan bu kasabada daha çok dikkat ve ihtiyat lâzımdır.(149)"



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   35   36   37   38   39   40   41   42   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə