الأصل المعهود: اليقين لا يزول بالشك ‘Meşhur kaide: Şek ile yakîn zâil olmaz’

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 3.3 Mb.
səhifə16/48
tarix22.01.2019
ölçüsü3.3 Mb.
1   ...   12   13   14   15   16   17   18   19   ...   48

5. Kitâbu’l-İ‘tikâf


(الشروع في التطوع ملزم) "Nafileye başlamak bağlayıcıdır". İ‘tikâf sünnet olmakla beraber başlandığı zaman devam ettirilmesi vacip olur. Çünkü "nafileye başlamak bağlayıcıdır"754.

(الشروع في التطوع موجب للإتمام) "Nafileye başlamak, tamamlamayı gerektirir". Sünnet olan i‘tikâfta olan bir kimse, hasta ziyareti ve cenaze merasimine iştirak gibi sebeplerden ötürü mescitten çıkarsa, Hasan b. Ziyâd’ın (v. 204/819) Ebu Hanife’den (v. 150/767) yapmış olduğu rivayete göre i‘tikâfı bozulur. Çünkü i‘tikâf da oruç gibi bir gün olarak takdir edilmiştir. Mezhep imamlarımızın, "nafileye başlamak, tamamlamayı gerektirir" esasına bağlı olarak, sünnet i‘tikâfına giren kimsenin, bunu bozacak durumlardan kaçınması da gerekir755. Kâsânî (v. 587/1191), onun zikrettiği bu kâideyi kabul etmekle beraber, sınırlandırılmaya ihtiyacının bulunduğunu söylemektedir. Şöyle ki; nafile ibadete başlamak, kendisi ile edânın devam edeceği miktar ölçüsünce, tamamlamayı gerektirir756.

(العبادة لا تؤدى إلا بالنية) "İbadet ancak niyet ile yerine getirilir". Akıllı olmak, i‘tikâfın sıhhat şartları arasında mu‘tekifte bulunması gereken şartlardandır. Çünkü "ibadet ancak niyet ile yerine getirilir". Mecnun ise niyet ehli değildir757.

(العبادة لا تصح بدون النية) "İbadet, niyetsiz sahih olmaz". İ‘tikâfın sıhhat şartlarından birisi de niyettir. Çünkü "ibadet, niyetsiz sahih olmaz"758.

(شرط الشيء تبع له) "Bir şeyin şartı, kendisine tabidir"759.

(الشروع في العبادة بدون وجود شرطها لا يصح) "Şartının varlığı olmaksızın ibadete başlamak sahih olmaz". Bu iki kâideyi İmam Şafiî’ye (v. 204/820) nisbetle zikretmiştir. İ‘tikâfa girecek kimsenin oruçlu olması, Hanefi mezhebine göre vacib olan itikafın sıhhat şartıdır. İmam Şafiî’ye (v. 204/820) göre oruçlu olmak şart değildir. Çünkü i‘tikâf, bir yerde kalmak olduğu için oruca gerek yoktur. Ayrıca oruç bizzat kendisi hedeflenen bir ibadet olduğu için başka bir şeye şart olamaz. Çünkü "bir şeyin şartı, kendisine tabidir". Oruç sıhhat şartı olarak kabul edildiği takdirde tabi olunan, tabi kılınmış olur ki bu da hakikatin değişmesidir. Bu sebepten dolayı oruç, hem nafile hem de vacib itikaf için şart koşulmamıştır. Mesela bir kimse "Recep ayında i‘tikâfa gireceğime Allah’a yemin ederim" dese, hilali gördüğü anda i‘tikâfa girmesi gerekir. Halbuki hilali gördüğü vakit, oruç zamanı değildir. Eğer oruçlu olmak şart olsaydı bu olmadan caiz olmazdı. Çünkü "şartının varlığı olmaksızın ibadete başlamak sahih olmaz"760. Ancak Kâsânî (v. 587/1191) onun bu görüşünü bir kaç açıdan eleştirmektedir. İlk olarak bu konuda rivayet edilen "oruçsuz i‘tikâf olmaz" hadisini delil getirmektedir. İmam Şafiî’nin (v. 204/820), orucun bizzat kendisinin hedeflenen bir ibadet oluşu onun başka bir şeyin şartı olmasını engeller görüşünü de Kur’ân okumanın da bizzat hedeflenen bir ibadet olmakla beraber namazın cevaz şartı olması ile cevaplandırır.

(لا بقاء للشيء مع ما يضاده) "Bir şey, kendisinin zıttı ile birlikte devam etmez".

(إبطال العبادة حرام) "İbadetin iptali haramdır". İ‘tikâfın rüknü, i‘tikâfa girilen yerde kalmaktır. Bir kimse zorunlu ihtiyaçları dışında i‘tikâfa girdiği yerden çıkarsa i‘tikafı geçersiz olur. Çünkü "bir şey, kendisinin zıttı ile birlikte devam etmez". Ayrıca "ibadetin iptali haramdır"761.

(لا يشترط للتبع ما يشترط للأصل) "Asıl için şart koşulan, tabi için şart koşulmaz". Bir kimse "vallahi ben bir gün ve gece i‘tikâfa gireceğim" derse, gece oruç mahalli olmasa da bu kimsenin bir gün ve gece i‘tikâfa girmesi gerekir. Çünkü gece tabi olarak gündüzün altına girer. Bundan dolayı "asıl için şart koşulan, tabi için şart koşulmaz"762.

(الأصل المعهود: أن التصرف المصادف لمحله يصح والمصادف لغير محله يلغو) "Bilinen kâide: Mahallinde meydana gelen tasarruf sahihtir. Mahallinde meydana gelmeyen ise hükümsüzdür". Bir kimse "vallahi ben bir ay oruç tutacağım" dese, bir ay her ne kadar gece ve gündüzü içine alıyor olsa da gece oruç mahalli olmadığı için biz bunu sadece gündüze hasrederiz. Çünkü gündüz oruç mahallidir ve "mahallinde meydana gelen tasarruf sahihtir, mahallinde meydana gelmeyen ise hükümsüzdür" meşhur kâidesine dayalı olarak, orucun gündüze izafeti sahih, geceye izafeti ise hükümsüz olur763.

(ما كان من وسائل الشيء كان حكمه حكم ذلك الشيء) "Bir şeyin vesilelerinden olanın hükmü, o şeyin hükmüdür". Mu‘tekîfin, zorunlu ihtiyaçlarını gidermesi için mescitten çıkması, onun i‘tikâfa devam etmesini sağlayan gerekliliklerdendir. Çünkü bu ihtiyaçlar için dışarı çıkması, i‘tikâfın zaruretlerinden ve vesilelerindendir. Ve "bir şeyin vesilelerinden olanın hükmü, o şeyin hükmüdür". Mu‘tekîfin bu ihtiyaçları için mescitten çıkması durumunda, sanki mescitteymiş gibi kabul edilir764.

(تحريم الشيء يكون تحريما لدواعيه) "Bir şeyin yasaklanması, ona sebep olan şeyler için de yasaklama olur". Mu‘tekîf için cinsi münasebet haram kılınmıştır. Öpme, kucaklama ve dokunma gibi fiillerin neticesinde inzal vaki olursa i‘tikâf bozulur, inzal olmamışsa i‘tikâf bozulmamakla beraber bu davranışlar mu‘tekîf için haram kılınmıştır. Halbuki bu davranışlar kendi nefsine hakim olabilen oruçlu için haram değildirler. Oruçlu ile mu‘tekîf arasındaki fark; cinsi münasebetin kendisinin mu‘tekîf için haram kılınmasıdır. Ayrıca "bir şeyin yasaklanması, ona sebep olan şeyler için de yasaklama olur" çünkü bunlar sonuçta yasak olan fiile götürürler765.

(البقاء أسهل من الإبتداء) "Bekâ ibtidadan esheldir". Cuma namazı kılınmayan bir mescitte i‘tikâfa giren bir kimsenin Cuma namazı için başka bir camiye gitmesinde sakınca yoktur. Cuma namazından sonra Cumanın son sünnetlerini kılacak kadar camide kalabilir. Eğer bir gün ve bir gece bu camide kalırsa, i‘tikâfı bozulmaz fakat bu mekruh görülmüştür. İ‘tikâfa başlamak için uygun olan caminin i‘tikâfın devamı için evleviyetle uygun oluşu, i‘tikâfın bozulmama sebebidir. Çünkü "bekâ ibtidadan esheldir"766.

(الإكراه من أسباب العذر في الجملة) "İkrah, her konuda özür sebeplerindendir". İ‘tikâfta bulunan bir kimse, devlet başkanının veya başka birinin zorlaması ile i‘tikâfa girdiği mescidi terk edip zaman kaybetmeden başka bir mescide geçerse i‘tikâfı bozulmaz. Çünkü "ikrah, her konuda özür sebeplerindendir"767.

(بطلان الشيء بفوات ركنه يستوي فيه الكثير والقليل) "Bir şeyin, rüknünün kaçırılması ile batıl olmasında az ve çok olması eşittir". Bir kimse i‘tikâfa girdiği yerden özürsüz olarak çıkarsa Ebu Hanife’ye (v. 150/767) göre i‘tikâfı fâsid olur. Dışarıda az veya çok kalması arasında fark bulunmamaktadır. Çünkü bu kimse zaruret olmaksızın, i‘tikâfın zıttı bir şey ile uğraşarak i‘tikâfı terk etmiş ve rüknün kaçırılması sebebiyle de i‘tikâfı batıl olmuştur. Oruçlunun yemek yemesinde olduğu gibi "bir şeyin, rüknünün kaçırılması ile batıl olmasında az ve çok olması eşittir"768.

Kitâbu’l-İ‘tikâf’ta zikretmiş olduğu bazı dâbıtlar şunlardır:

(جماع الناسي لا يفسد الصوم والنسيان لم يجعل عذرا في باب الإعتكاف) "Unutanın cinsel münasebeti, orucu bozmaz. Unutma, i‘tikâf konusunda özür olarak kabul edilmez"769.

(ما كان من محظورات الإعتكاف وهو ما منع عنه لأجل الإعتكاف لا لأجل الصوم) "İ‘tikâfın yasaklarından olan bir şey, oruç sebebiyle değil de i‘tikâf sebebi ile yasaklanan şeydir"770.

(الحيض ينافي أهلية الإعتكاف لمنافاتها الصوم) "Hayız, oruç ehliyetini nefyettiği için i‘tikâf ehliyetini de nefyeder"771.


6. Kitâbu’l-Hacc


(الأصل أن الإنسان لا يخرج عن عهدة ما عليه إلا بأدائه بنفسه إلا إذا حصل المقصود منه بأداء غيره) "Kâide: İnsan, kendisinin yapması gereken bir şeyi bizzat kendisi eda etmedikçe sorumluluktan kurtulamaz. Ancak başkasının yerine getirmesi ile maksat hasıl oluyorsa, bu müstesnadır". Haccın farz-ı kifâye olduğunu izah ederken bu kâideyi zikretmiştir772.

(ركن الشيء ذاته وبقاء الشيء مع فوات ذاته محال) "Bir şeyin rüknü, o şeyin aslıdır. Aslının kaçırılması durumunda, bir şeyin var olması muhaldir". Arafat’ta vakfeye durma vaktini kaçırmış bir kimsenin o seneki haccının olmayacağını izah ederken bu kâideyi delil olarak vermiştir773.

(ركن الشيء ذاته، فإذا لم يأت به فلم يوجد الشيء أصلا) "Bir şeyin rüknü, o şeyin aslıdır. Rükün yerine getirilmediği zaman aslında o şey olmamış kabul edilir". Safa ve Merve arasındaki sa‘yin haccın vaciblerinden olduğunu izah ederken bu kâideyi zikretmiştir774.

(جبر الشيء بجنسه أولى) "Bir şeyin kendi cinsi ile telafisi evlâdır". Taharetin tavâfın cevaz şartı olmadığını, vâcib olduğunu; dolayısıyla Kabe’yi tavâf etmeyen bir kimsenin Mekke’den ayrılmamışsa yeniden tavâf ederek bunu telafi edebileceğini söylemektedir775.

(التكليف بقدر الوسع) "Sorumluluk, imkân ölçüsündedir". Bir özür sebebiyle yürüyerek tavaf edemeyen bir kimsenin, bir binek ile veya başka bir şekilde tavaf etmesi caizdir’776.

(الوقت الواحد لا يكون وقتا لركنين) "Bir vakitte iki rükün eda edilmez". İmam Şafiî’nin (v. 204/820), ziyaret tavafının vaktinin, arefe günü gece yarısından itibaren başladığına dair görüşüne itiraz ederken, bu vaktin, Arafat vakfesi vakti olduğunu ifade ettikten sonra bu kâideyi zikretmiştir777.

(إن مقادير العبادات لا تعرف بالرأي والإجتهاد وإنما تعرف بالتوقيف) "İbadetlerin miktarları, rey ve ictihad ile bilinmez; nass ile bilinir". İmam Şafiî’nin (v. 204/820), tavafın yedi şavt olduğunu, daha az olması durumunda, tavafın yerine getirilmemiş olacağına dair görüşünü izah ederken bu kâideyi Ona nisbetle zikretmiştir778.

(إن أوقات العبادة لا تعرف إلا بالتوقيف) "İbadet vakitleri, ancak nass ile bilinir". İmam Ebu Yusuf’un (v. 182/798), bayramın birinci günü şeytan taşlama vaktinin, zevâl vaktine kadar uzayacağına dair görüşünü izah ederken bu kâideyi zikretmiştir779.

(الأكثر يقوم مقام الكل) "Ekser, bütünün yerine geçer". İmam Şafiî’nin (v. 204/820) yukarıdaki görüşüne itiraz ederken, önce bu konuda "Ka’be’yi tavaf etsinler"780 ayetini delil olarak getirmekte, sonra bu ayetin (الأمر المطلق لا يقتضي التكرار) "mutlak emir, tekrarı gerektirmez" usûl kâidesinin delaletiyle tekrarı gerektirmediğini belirtmekte ve akabinde de şavtın ekser sayısının icma ile tespit edildiğini, bunun üzerinde bir sayı hakkında icmanın sâbit olmadığını söylemekte ve en sonunda bu kâideyi zikretmektedir781.

(الأقل لا يقوم مقام الكل) "Az olan, bütünün yerine geçmez". Ziyaret tavafını üç şavt olarak yapan hiç tavaf yapmamış gibi kabul edilir782.

(للأكثر حكم الكل) "Çoğunluğa da bütünün hükmü uygulanır". Sa‘yin geçerli olabilmesi, tavafın tamamı yapılmamışsa da en azından çoğunluğunun yapılmasına bağlıdır783.

(الأقل بمقابلة الأكثر ملحق بالعدم) "Çokluk karşısında az, yok hükmündedir". Harem bölgesinde oturan bir kimsenin -kendisine caiz olmadığı halde- temettu‘ haccına niyetle umresi için tavafa başlaması durumunda, eğer en fazla üç şavt yapmış ise İmâmeyn’e göre bu, sanki hiç yapılmamış gibi kabul edilir ve umreyi terk ederek hac farizasını yerine getirir784.

(تبع الشيء كاسمه) "Bir şeye tabi olan, o şey gibidir". Sa‘yin tavafa tabi olduğunu ve tavaftan sonra yapılması gerektiğini söylerken, bu kâideyi zikretmiştir785.

(التبع لا يفرد بالشرط بل يكفيه شرط الأصل) "Tabi için ayrı bir şart gerekmez, aslın şartı tabi için yeterlidir". Cünûb veya hayızlı olanın tavafı nasıl caiz ise sa‘yi de caizdir786.

(إستتبع الأقوى الأضعف) "Daha güçlü olan, zayıf olanı kendine tabi kılar". İhram yasaklarının Harem yasaklarından daha kuvvetli ve öncelikli olduğunu açıklarken bu kâideyi zikretmiştir787.

(لا ينبغي أن يجعل الواجب تبعا للسنة) "Vacibin sünnete tabi kılınması gerekmez".

(الواجب يجوز أن يجعل تبعا للفرض) "Vacibin farza tabi kılınması caizdir". Sa‘yin, bayram günü sünnet olan kudûm tavafından sonra değil de farz olan ziyaret tavafından sonra yapılması gerektiğini izah ederken bu iki kâideyi görüşüne delil olarak almıştır788.

(الواجب يصلح تبعا للفرض) "Vacib, farza tabi olur".

(الواجب لا يتبع السنة) "Vacib, sünnete tabi olmaz". Bu iki kâideyi, sa‘yin farz olan ziyaret tavafından sonra yapılması gerektiğini; buna karşılık sünnet olan kudûm tavafına takdim edilebileceğini belirtirken zikretmiştir789.

(ترك المسنون مكروه) "Sünnet olanın terki mekruhtur". Saçın tamamının tıraş edilmesinin sünnet olduğunu, bundan daha azının tıraş edilmesinin, sünnetin terki anlamına gelmesi sebebiyle mekruh olduğunu söylemektedir790.

(الصبي في مراعاة السنن كالبالغ) "Sünnetlere riayet hususunda çocuk, bâliğ gibidir". Aklî dengesi yerinde olup ihrama giren çocukların velilerinin onlara izâr ve ridâ denilen iki parçadan ibaret örtüyü alıp onları bunlara büründürmeleri gerekir791.

(ترك الحرام أولى من الإتيان بالسنة) "Haramın terki, sünnet ile amel etmekten evlâdır". Tavafa başlarken ve her şavtın sonunda hacerü’l-esvedi yakından istilâm etmek sünnettir. İzdiham sebebi ile bu mümkün değilse, uzaktan istilâm edilir. Çünkü Müslümanlara eziyet haram, hacerü’l-esvedi yakından istilam ise sünnettir792.

(مخالفة السنة مكروهة) "Sünnete muhalefet mekruhtur". İhrama girme vaktinin hac aylarında olması gerektiğini açıklarken zikretmiştir793.

(لا يجوز ترك الفرض بما ليس بفرض) "Farz olmayan bir şey sebebiyle farzın terki caiz değildir". İmam Şafiî’nin (v. 204/820), niyâbeten hac ile ilgili rivayet ettiği bir hadisten sonra, haccı sarûra794 yapmanın caiz olmadığına dair görüşünü verirken bu kâideyi zikretmiştir795.

(الأصل المعهود أن بقاء السبب ليس بشرط لبقاء الحكم) "Bilinen Kâide: Sebebin bekâsı, hükmün bekâsı için şart değildir". Hz. Peygamber (s.a.v)’ın tavaf esnasında remel yapmasının sebebi ile ilgili rivayetlerde, müşriklere güç göstermek maksadıyla yaptığı kaydedilmektedir. Kâsânî (v. 587/1191), ilk remelin bu sebepten dolayı yapıldığını, daha sonra bu sebebin ortadan kalktığını ancak remel sünnetinin yukarıdaki kâideye bağlı olarak devam ettiğini söylemiştir796. Burada bir sünnetin devamı hususunda doğrudan bu kâideyi delil olarak almış ve söz konusu uygulamanın devam etmesinin dayanağını izah ederken bu kâideyi zikretmiştir.

(إعتبار الحقيقة أصل في الشريعة) "Hukukta, hakikate itibar asıldır". Kırân haccına niyet eden bir kimse, aynı yılın hac ayları içerisinde umre ve haccı bir arada yapar. Çünkü kırân, hakikatte iki şeyi birleştirmek anlamındadır. Hukukta da hakikate itibar edilir. Bu kâideyi, İmam Şafiî’ye (v. 204/820) itiraz ederken delil olarak zikretmiştir797.

(الشيء لا يضاف إلى نفسه هو الأصل) "Bir şeyin kendine izafet edilmemesi asıldır".

(إعتبار الحقيقة أصل في الشرع) "Hukukta hakikate itibar asıldır". Tarafeyn’in, hacca başlayan bir kimsenin Arafat’ta vakfeyi kaçırması durumunda, umre fiilleri ile ihramdan çıkabileceğine dair görüşünün delilleri arasında bu iki kâideyi zikretmiştir798.

(الأصل في العبادات المؤقتة إذا فات وقتها أن تسقط) "Muvakkat ibadetlerde aslolan, vakitleri geçince sakıt olmalarıdır". Şeytan taşlamanın muvakkat bir ibadet olduğu meselesini işlerken bu kâideyi zikretmiştir799.

(الأصل ألا يجوز أداء العبادة المؤقتة قبل وقتها) "Aslolan muvakkat ibadetin vaktinden önce edâ edilmemesidir".

(العبادات المؤقتة لا يجوز تقديمها على أوقاتها) "Muvakkat ibadetlerin vakitlerinden önceye takdimi caiz değildir". Arafat’ta ikindi namazının cem-i takdîm yapılarak kılınmasının istihsânen caiz olduğunu ifade ettikten sonra istihsânın gerekçesini izah ederken birinci kâideyi; Ebu Hanife’nin (v. 150/767), takdim edilen ikindi namazının cemaatle kılınmasının şart olduğuna dair görüşünü açıklarken de ikinci kâideyi zikretmiştir800.

(أداء أفعال العبادة المؤقتة قبل وقتها لا يجوز) "Muvakkat ibadetin fiillerinin vaktinden önce edası caiz değildir". Yukarıdaki kâideler ile aynı anlama gelen bu kâideyi İmam Şafii’nin (v. 204/820) ihramın rükün olduğuna dair görüşünü açıklarken vermiştir801.

(العبادات المؤقتة لا يجوز أداؤها قبل أوقاتها) "Muvakkat ibadetlerin vakitlerinden önce edâ edilmeleri caiz değildir". Haccın muvakkat bir ibadet olduğunu açıklarken deliller arsında saymıştır802.

(الشيء لا ينافي نفسه) "Bir şey kendi kendisini nefyetmez". Yukarıdaki konu hakkında İmâmeyn’in görüşünü açıklarken bu kâideyi zikretmiştir803.

(المطلق لا يحمل على المقيد بل يجري المطلق على إطلاقه والمقيد على تقييده ما أمكن) "Mutlâk, mukayyede hamledilmez. İmkân varsa mutlâk ıtlâki, mukayyed ise takyîdi üzere câri olur". Usûle dair olan bu kâideyi, İmam Şafiî (v. 204/820) ile aralarında şeytan taşlarken atılan şeyin ne olması gerektiği hususunda geçen tartışmada delil olarak getirmiştir. Bu konuda gelen hadislerin mutlak olduğunu, taş ile takyîd edileceğine dair bir delil bulunmaması sebebiyle atılacak şeyin taş ve kurumuş çamur cinsinden bir şey olabileceğini söylemiştir804. Bu kâide Mecelle’de "Mutlak itlaki üzere câri olur. Eğer nassan yahut delâleten takyid delili bulunmaz ise" şeklinde geçmektedir805.

(الضرورة سبب لتخفيف الحكم وتيسيره) "Zaruret, hükmün hafifletilmesi ve kolaylaştırılması için bir sebeptir". Ebu Hanife’ye (v. 150/767) göre haccın menasikinden olan şeytan taşlama, kurban kesme ve tıraş olma arasında tertip vaciptir. Bu tertibe uyulmadığı takdirde dem806 gerekir. Ancak bir özür sebebi ile kurbandan önce tıraş olan kimse, dem, fakirleri doyurma veya oruç tutma arasında muhayyerdir. Onun görüşünü açıklarken bu kâideyi zikretmiştir807.

(العذر سبب تخفيف الحكم في الجملة) "Özür, her konuda hükmün hafifletilme sebebidir". İhsar sebebiyle kesilecek kurbanın bir koyun olması gerektiği hususunda gelen rivayetin hastalık gibi bir zaruret sebebiyle varid olduğunu, dolayısıyla muhayyerlik durumunda evleviyetle kurban gerekeceğini belirtirken bu kâideyi zikretmiştir808.

(الثابت بطريق الرخصة يكون ثابتا بطريق الضرورة) "Ruhsat yoluyla sâbit olan, zarûreten sâbit olmuş olur". Mekke’de ikamet eden bir kimsenin temettu‘ haccı yapmasının caiz olmadığını, bunun âfâkî olanlar için zarûreten caiz kılındığını izah ederken bu kâideyi zikretmiştir809.

(العبادة لا تصح بدون النية لإنعدام معناها بدونها) "Niyetsiz ibadetin anlamı olmayacağı için niyetsiz ibadet sahih olmaz". Haccın edasının cevaz şartları arasında niyeti de saymıştır810.

(مجرد النية لا عبرة به في أحكام الشرع) "Şer‘î hükümlerde mücerret niyete itibar edilmez".

(تعيين المعدوم محال) "Olmayan şeyin ta’yini (belirleyici olması) muhaldir".

(الدلالة لا تعمل مع النص بخلافه) "Delâlet-i hal, nass karşsında onun hilafına amel etmez". Mücerret niyet ile ihrama girilemeyeceğini açıklarken bu üç kâideyi deliller arasında saymıştır811.

(أفضل أوقات البدل وقت اليأس عن الأصل) "Bedeli ifa etmenin en faziletli olduğu vakit, aslı yerine getirme ümidinin kesildiği/olmadığı vakittir".

(لا جواز للبدل مع وجود الأصل) "Asıl bulunduğunda bedeli ifa etmek caiz değildir". Temettu‘ hedyi kesme imkânı olmayan bir kimsenin onun yerine tutacağı orucun vakti ile ilgili ayetin yorumunda ve bu konuda geçen tartışmalarda bu iki kâideyi zikretmiştir812.

(عند تعارض الدليلين أنه يعمل بهما بالقدر الممكن الأصل) "İki delilin tearuzu durumunda aslolan, imkân ölçüsünde ikisi ile de amel etmektir". Hac çeşitlerinin fazilet bakımından sıralanışı ile ilgili rivayetleri değerlendirirken ve İmam Şafiî (v. 204/820) ile aralarındaki ihtilafı izah ederken bu kâideyi zikretmiştir813.

(العبرة بعموم اللفظ عندنا لا بخصوص السبب إذ الحكم يتبع اللفظ لا السبب) "Bize göre itibar, lafzın umumunadır, sebebin özel oluşuna değildir. Çünkü hüküm, sebebe değil lafza tabi kılınır". Bu kâideyi, "Haccı da umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer bunlardan alıkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban gönderin"814 ayetinde geçen "ihsar" kelimesinin yorumunda İmam Şafiî (v. 204/820) ile aralarındaki farkı izah ederken kullanmıştır815.

(العمل بعموم اللفظ واجب ما أمكن ولا يجوز تخصيصه إلا بدليل) "İmkân olduğu ölçüde lafzın umumu ile amel etmek vaciptir. Delil olmaksızın umumun tahsisi caiz değildir". İhramlı olan bir kimsenin öldürdüğü hayvanın kıymetini ödemesi gerektiğini açıklarken, konu ile ilgili ayetin yorumunda bu kâideyi zikretmiştir816.

(الحكم يثبت على قدر السبب) "Hüküm, sebebin miktarına göre sâbit olur". İhramlı kimsenin koku sürmesi durumunda vereceği kefaret, kokunun sürüldüğü orana bağlıdır817.

(الحكم الممدود إلى غاية لا ينتهي قبل وجود الغاية) "Bir amaç için uzatılmış olan hüküm, bu amacın varlığından önce sona ermez". Hedy kurbanının, ihsar için takdir edilen bedel olduğunu, oruç tutmak, fakirleri doyurmak ve tıraş olmak gibi şeylerle ihramdan çıkılamayacağını ispatlamak maksadıyla delil olarak getirdiği ayetin izahında bu kâideyi zikretmiştir818.

(الأمر بالشيء نهي عن ضده والنهي عن الشيء أمر بضده) "Bir şeyi emretmek, zıddını yasaklamak; bir şeyi yasaklamak ise zıddını emretmektir". İhramlının giymesinin yasak olduğu şeyler hakkında rivayet edilen bir hadiste bulunan işkâlin izahını yaparken bu kâideyi kullanmıştır819.

(الأصل المعهود: أن الثابت يقينا لا يزال بالشك) "Bilinen kâide: Yakînen sâbit olan, şek ile zâil olmaz". İhramlı olan bir kimse, bir zaruret sebebiyle elbise giydikten sonra bu zaruretin kalktığı hususunda şüpheye düştüğü halde giydiği elbiseyi çıkarmazsa, kendisine sadece zaruret kefareti gerekir. Ancak zaruret halinin kalktığına kesin kanaat getirdiği halde giymeye devam ederse, iki kefaret gerekir820.

(تحريم الشيء تحريم لأسبابه) "Bir şeyin haram olması, o şeyin sebeplerini de haram kılar".

(تحريم الأدنى تحريم الأعلى من طريق الأولى) "Daha alt konumda olanın haram olması, evleviyetle daha üsttekinin de haram olmasını gerektirir". İhramlının avlanmasının yasak olmasının yanısıra onu teşvik etmenin ve ona yardım etmenin de yasak olduğunu açıklarken bu iki kâideyi görüşüne delil olarak getirmiştir821.

(ما صلح رافعا لأعلى الذنبين يصلح رافعا لأدناهما) "İki günahtan büyük olanı kaldırmaya uygun olan, küçük olanı kaldırmaya da uygun olur".

(ما يصلح لرفع الأدنى لا يصلح لرفع الأعلى) "Küçük olanı kaldırmak için elverişli olan, büyük olanı kaldırmak için elverişli olmaz". Kefaretin, ihramlının amden işlediği avlanma yasaklarının suçlarını kaldırdığını izah ederken bu iki kâideyi kullanmıştır. Ancak ikinci kâideyi, bir insanın öldürülmesinin bundan istisna olduğunu belirtmek için zikretmiştir822.

(الأصل أن يقع كل فعل عن فاعله) "Her fiilin, fâilinden vaki olması asıldır". Bir kimsenin iki kişiye niyabeten hac etmesi durumunda, onlar adına yapmış olduğu haccın kabul olmadığını; yaptığı haccın kendisi için vaki olduğunu açıklarken bu kâideyi zikretmiştir823.

(الشيء الواحد في زمان واحد ألا يكون موجودا وفائتا) "Bir şey, bir zamanda hem mevcut hem de geçmiş olamaz".

(المدرك لا يكون فائتا) "Müdrik, fâit olamaz". Bu iki kâideyi, Arafat’ta vakfeye duranın haccı idrak etmiş olduğunu açıklarken zikretmiştir824.

(العبادات تسقط بموت من عليه) "İbadetler, üzerine vacip oldukları kişinin ölümü ile düşerler". Kendisine hac farz olup da ölen bir kimse, yapılmasını vasiyet etmemiş ise varislerinin onun terekesinden bu farizayı yerine getirmeleri beklenemez825.

(الواجب على الإنسان قطعا لا يسقط إلا بدليل موجب للسقوط قطعا) "Kat‘î olarak insana vacib olan, kat‘î olarak sukûtu gerektiren bir delil olmadıkça düşmez".

(خبر الواحد يوجب علم العمل لا علم الشهادة لإحتمال عدم الثبوت وإن كان إحتمالا مرجوحا لكن الإحتمال المرجوح يعتبر في علم الشهادة وإن كان لا يعتبر في علم العمل) "Haber-i vâhid, her ne kadar zayıf bir olasılık da olsa, adem-i sübût ihtimali sebebiyle akaidde/şehadette ameli gerektirmese de amel konusunda ameli gerektirir. Ancak zayıf ihtimale, amel konusunda itibar edilmese de akaidde/şehadette itibar edilir".

(الثابت دلالة كالثابت نصا) "Delâleten sâbit olan, nass ile sâbit gibidir". Kendisine hac farz olan bir kimse bu farizayı yerine getirmeden vefat etmişse, varislerinin onun yerine hac yapması durumunda Ebu Hanife (v. 150/767), "Allah isterse kabul eder" kaydını koyarak buna cevaz vermiştir. Burada cevazın istisna ile birlikte (meşiete bağlı olarak) verilmesinin gerekçesini izah ederken bu kâideleri zikretmiştir826.

(الشيء لا يعطف إلى نفسه في الأصل) "Hakikatte bir şey kendine atfedilmez".

(ويحتمل أن يكون تطوعا الواجب ما يحتمل أن يكون فرضا) "Vacib, farz ve tatavvu‘ olma ihtimali olan şeydir". Umrenin farz olduğunu söyleyen İmam Şafiî’nin (v. 204/820) bu görüşüne karşılık, vacib olduğunu temellendirmeye çalışırken bu iki kâideyi zikretmiştir827.



Kitâbu’l-Hac’da geçen bazı dâbıtlar şunlardır:

(ترك الواجب من غير عذر يوجب الدم) "(Hacda) vacibin özürsüz olarak terk edilmesi, kurban kesmeyi gerektirir"828.

(الأصل أن كل ما وجب في جميعه دم يجب في أكثره دم) "Kâide: Bütününe kurban gereken her şeyin, çoğuna da kurban gerekir"829.

(والأصل في ذلك أن كل ما يكون في جميعه دم يكون في أقله صدقة) "Bu konuda kâide şudur: Bütünü için kurban gereken her şeyin, azı için de sadaka gerekir"830.

(والأصل أن ما يجب في جميعه دم يجب في أقله صدقة) "Kâide: Bütünü için kurban gereken şeyin, azı için de sadaka gerekir"831.

(السعي تبع للطواف) "Sa‘y tavafa tabidir"832.

(أوقات المناسك لا تعرف قياسا) "Hac ibadetlerinin vakitleri kıyas ile bilinmez"833.

(كل طواف ليس بعده سعي فلا رمل فيه) "Kendisinden sonra sa‘y olmayan her tavafta remel yoktur"834.

(لا يجوز ترك الفرض إلا لأجل الفرض) "Farzın, farz dışında bir şey için terki caiz değildir"835.

(الهدي بدل عن الطواف) "Heyd (kurbanı) tavafa bedeldir"836.

(البيع الفاسد مستحق الفسخ حقا للشرع) "Bey‘-i fâsid, hukuken feshi gerektirir"837.

(القضاء خلف عن الفائت) "Kaza, kaçırılana haleftir"838.


7. Kitâbu’l-Eymân


(المستحيل عادة يلحق بالمستحيل حقيقة) "Âdeten imkânsız olan, hakikaten imkânsız gibidir". İmam Züfer’e (v. 158/775) göre "Vallahi gökyüzüne dokunacağım" gibi hem âdeten hem de hakikaten yerine getirme imkânı olmayan yeminler, mün‘akid olmaz839.

(ما رآه المؤمنون حسنا فهو عند الله حسن) "Müminlerin güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir". Aslı bir hadis olan bu kâideyi, ilk olarak yemin-i fevr konusunda hüküm veren kimsenin Ebu Hanife (v. 150/767) olduğunu ve diğer insanların da onun verdiği bu hükmü uygun bulup kabul ettiklerini açıklarken zikretmiştir840.

(الجواب لا يتقدم الكلام) "Cevap, kelamdan önce gelmez". Bir kimsenin, "benimle konuşursan sana cevap vermem" sözünün, geleceğe hamledileceğini söylerken, bu kâideyi zikretmiştir841.

(الحكم إنما يضاف إلى سببه) "Hüküm, sebebine izafe edilir". İmam Şafiî’nin (v. 204/820), keffaretin vücûb sebebinin yemin olduğuna dair görüşünü verirken bu kâideyi kullanmıştır842.

(الإستثناء يمنع ثبوت الحكم في المستثنى) "İstisna, müstesnada hükmün sübûtunu engeller". İstisna anlamı taşıyan yeminlerin vuku bulmadığını örneklendirirken, bu kâideyi vermiştir843.

(المتركب من أشياء مختلفة لا ينطلق عليه الإسم بوجود بعضها) "Çeşitli şeylerden meydana gelen bir şeyin bir kısmının varlığı, o şeyi ifade etmez". Bir kimse hanımına "sen kıldığın namazında boşsun" derse, kıyam, rükû‘ ve secde gibi fiilleri yerine getirmedikçe boş olmaz844.

(المتركب من أجزاء مختلفة لا يقع إسم كله على بعضه) "Çeşitli cüzlerden meydana gelen bir şeyin bütününün ismi bir kısmına verilmez". Bir kimse namaz kılmayacağına dair yemin etse, rükû‘ ve secde gibi namaz fillerini yapmadıkça iftitah tekbiri getirmekle yeminini bozmuş olmaz845.

(ما تركب من أجزاء متفقة متجانسة ينطلق إسم كله على بعضه لغة) "Dil açısından, benzer ve uyumlu parçalardan meydana gelen bir şeyin bütününün ismi, bir kısmına da verilir". Yukarıdaki örnekte namaz yerine orucu zikretse, oruca başlayınca hanımı boş olur846.

(المعلق بالشرط لا ينزل ما لم ينزل كمال شرطه) "Bir şarta bağlı olan, şartının zamanı gelmedikçe yerine gelmez". Bir kimse hanımına "sen bu ekmeği yiyince boşsun" derse, hanımı ekmeğin tamamını bitirmedikçe boş olmaz. Çünkü boşama şartı ekmeği yeme şartına bağlıdır847.

(الشيء يتعلق بما يجيء لا بما مضى) "Bir şey, vakti geçmiş olana değil, gelecek olana bağlı olur". Bir kimse gece hanımına "gelen üç günde boşsun" dese, üçüncü gün güneşin doğması ile hanımı boş olur. Eğer bunu gündüz söylese, dördüncü gün, güneşin doğması ile talak vaki olur. Çünkü yemin ettiği gün gelecek olan değil, geçmiş olandır848.

(مضي الشيء يكون بانقضاء جزئه الأخير) "Bir şeyin vaktinin geçmesi, son parçasının süresinin bitmesiyle olur". Bir kimse gece hanımına "üç gün geçince boşsun" dese, üçüncü gün güneş batana kadar talak vaki olmaz849.

(كل فعل له أثر في المفعول يعتبر فيه مكان المفعول وما لا أثر له يظهر في المفعول لا يعتبر فيه مكانه بل مكان الفاعل) "Mefulde etkisi olan her fiilde, mefulün mekanına itibar edilir; mefulde ortaya çıkıp da mefulde etkisi olmayan her fiilde, mefulün mekanına değil de failin mekanına itibar edilir". Bir kimse "seni mescitte dövsem veya öldürsem" dese, burada bu iki fiilin gerçekleştiği mekana itibar edilir850.

(الظاهر أن الإنسان لا يتكلم بشيء إلا لفائدة تتعلق به) "Zahir/kâide: insan, ancak kendi faydasına olan bir şeyi söyler". Bir kimse aynı evi kastederek "ben bu eve girersem kölem hür olsun, bu eve girersem" derse, istihsanen, o eve bir defa girdiğinde yeminini bozmuş olur851.

(إذا أعاد الشرط بعد تمام الكلام لم يتعلق به حكم) "Şart, sözün bitmesinden sonra tekrar ettiğinde ona herhangi bir hüküm bağlanmaz". Bir kimse hanımına "sen boşsun, seninle evlenirsem, seninle evlenirsem" derse bu bir evlenme anlamına gelir852.

(الجزاء يتكرر بتكرر الشرط) "Karşılık, şartın tekrarı ile tekerrür eder". Bir kimse hanımına "ne zaman şu eve girsen ve falan ile konuşursan sen boşsun" dese, hanımı da o eve üç defa girip falan kimse ile de bir defa konuşursa, üç defa boşanmış olur853.

(للأكثر حكم الكل) "Çoğunluğa da bütünün hükmü uygulanır". Bir kimse, "şu eve girersem" şeklinde başlayan bir yemin etse ve ev de yerden daha alçak ise oraya bir ayağının girmesi ile yeminini bozmuş olur854.

(الحكم يتعلق بالأكثر والأقل يكون تبعا للأكثر فلا عبرة به) "Hüküm, çoğunluğa bağlıdır; az olan çok olana tabi olur ve az olana itibar edilmez"855.

(الشيء لا يصير مستهلكا بجنسه وإنما يصير مستهلكا بغير جنسه) "Bir şey, kendi cinsinden bir şey ile karışırsa yok olmaz; kendi cinsi dışında bir şey ile karışırsa yok olur"856.

İmâmeyn’e göre "üzerine yemin edilen şey, kendi cinsinden olmayan bir şey ile karışırsa, gâlib olana itibar edilir". Ancak İmam Ebu Yusuf (v. 182/798), yiyecek ve içecek türü maddelerde tat ve rengin çokluğuna itibar ederken; İmam Muhammed (v. 189/805), cüzlerin çokluğuna itibar etmiştir. Bu kâideleri de İmam Muhammed’in (v. 189/805) bu görüşünün dayanakları arasında zikretmiştir857.

(حقوق العباد لا يجري فيها الإحتياط) "Kul haklarında ihtiyat geçerli olmaz". Kul hakları ile Allah hakları arasındaki farklılık sebebiyle Allah haklarında ihtiyat ile hareket etmenin caiz olduğunu, ancak kul haklarında caiz olmadığını ifade ederken bu kâideyi zikretmiştir858.

(مطلق كلام الناس ينصرف إلى ما يتعارفونه) "İnsanların mutlak olarak kullandıkları sözleri, aralarında yaygın olana hasredilir"859.

(مطلق الكلام يحمل على المتعارف خصوصا في باب الأيمان) "Mutlak söz, özellikle yeminler konusunda, yaygın olana hamledilir" Burada geçen "mütearif"in, dilciler arasında yaygın olan olduğunu, bunun da luğavî kullanımı ifade ettiğini söylemiştir860.

(صرف الكلام إلى الحقيقة المستعملة في الجملة أولى من الصرف إلى المجاز وإن كان إستعماله في المجاز أكثر) "Mecazın kullanımı daha fazla olsa da sözün, genelde kullanılan hakiki manaya hasredilmesi, mecaza hasredilmesinden evlâdır"861.

Bu kâideleri, yapılan bazı yeminlerin anlam itibariyle yöresel farklılıklar içerebileceğini, bu tür durumlarda lafızlara yüklenen anlamın tespitinde örfe müracaat etmek gerektiğini ifade ederken zikretmiştir.

(إن مطلق اللفظ يصرف إلى المتعارف عند أهل اللسان) "Dil bilginlerine göre, mutlak anlamda kullanılan lafız, yaygın olana hasredilir".

(مطلق الكلام محمول على الحقيقة) "Mutlak olarak (kayıtlanmadan) söylenen söz, hakiki manasına hamledilir".

Bir kimse, herhangi bir nehirden su içmeyeceğine dair yemin etse, Ebu Hanife’ye (v. 150/767) göre eğilip ağzı ile oradan su içmedikçe yeminini bozmuş olmaz. İmâmeyn’e göre ise bir kaptan veya eliyle içmesi ile eğilip ağzı ile içmesi arasında herhangi bir fark yoktur. İmâmeyn’in görüşünü izah ederken ilk kâideyi, Ebu Hanife’nin (v. 150/767) görüşünü izah ederken de ikinci kâideyi zikretmiştir862. Burada da görüldüğü üzere, mezhep içerisindeki farklı görüşleri izah ederken, her müctehidin dayanmış olduğu kâideyi de zikretmektedir.

(الرضا بالشيء بدون العلم به لا يتصور) "Bir şey hakkında bilgi sahibi olmadan ona rıza göstermek tasavvur edilemez". Bu kâideyi, yapılan yeminlerde rıza ilkesinin gözetilmesi gerektiğini ifade etmek amacıyla zikretmiştir863.

(حكم الأمر لا يتوجه على المأمور بدون العلم به) "Kendisi hakkında bilgi sahibi olmadan, emrin hükmü emredilene yönelmez". Bir kimseye bir şeyi emretmek ile izin vermek arasındaki farkı açıklarken, bu kâideyi ölçü olarak zikretmiştir864.

(كل خبر إعلام وليس كل إعلام خبرا) "Her haber i‘lamdır, ancak her i‘lam haber değildir".

(كل إقرار إخبار) "Her ikrar haber vermeyi ifade eder".

(الإيماء ليس بإخبار) "İşaret haber verme değildir". Bir kimsenin kendisine yöneltilen soruya başı ile işaret ederek cevap vermesinin haber verme anlamı ifade etmediğini izah ederken bu üç kâideyi zikretmiştir865.

(الكتابة والإشارة ليست بكلام وإنما تقوم مقامه) "Kitabet ve işaret söz değildirler; ancak sözün makamına kaim olurlar". Bir kimsenin sırrı ve yeri hakkında konuşmayacağına dair yemin eden bir şahıs bunu yazar veya işaret ederse yeminini bozmuş olmaz866.

(النادر ملحق بالعدم) "Nâdir olan yok hükmündedir". Bir kimse, bir undan yemeyeceğine dair yemin eder de onun ekmeğinden yerse, yeminini bozmuş olur. Çünkü un, çoğunlukla ekmek olarak yenilir867.

(لا وجود للشيء مع وجود ما يضاده) "Bir şeyin varlığı, kendisinin zıttı olan bir şeyin varlığı ile birlikte bulunmaz". Bir yeri yıkacağına dair yemin eden bir kimse bu yemini üzerine bir yeri yıkarsa bu fiiline bakılır; eğer yıktığı yer gerçekten yıkım olarak ifade edilemeyecek şekilde ise yeminini bozmuş olur, değilse yerine getirmiş olur868.

Kitâbu’l-Eymân’da zikrettiği bazı dâbıtlar şunlardır:

(كل يمين منفردة بالإسم فينفرد بحكمها) "Allah’ın sadece bir ismi ile yapılan her yemin, hükmünde de tek olur"869.

(الحنث في اليمين المؤقتة بوقت يقع في آخر أجزاء الوقت) "Bir vakte bağlı muvakkat yeminde, yeminin bozulması, vaktin son kısmında meydana gelir"870.

(اليمين المؤقتة يتعلق إنعقادها بآخر الوقت) "Muvakkat yeminin inikadı, vaktin sonuna taalluk eder"871.

(الكفارة المعهودة لا تعرف إلا بالسمع) "Belirlenmiş keffaret, ancak sem‘î delil ile bilinir"872.

(ما صلح لدفع أدنى الذنبين لا يصلح لرفع أعلاهما) "İki günahtan daha aşağıda olanı gidermeye yeterli olan, daha üstte olanı kaldırmaya uygun olmaz"873.

(مبنى الأيمان على العرف والعادة) "Yeminlerin esası (hüküm ölçüsü) örf ve adettir"874.

(مبنى الأيمان على معاني كلام الناس) "Yeminlerin esası, insanların sözlerinin anlamları üzerine kuruludur"875.

(الأصل أن اليمين متى تعلقت بعين تبقى ببقاء العين وتزول بزوالها) "Kâide: Yemin bir şeyin aynına bağlı olduğu zaman, o şeyin bekâsı ile kalır, onun zevâli ile ortadan kalkar"876.

(اليمين المطلق تعتبر فيها الصفة المعتادة) "Mutlak olan (kayıtlanmayan) yeminde, mutad olan vasfa itibar edilir"877.

(حقوق القضاء لا ترجع إلى الفاعل فترجع إلى الآمر) "Kaza (yerine getirme) hakları, faile değil, emredene racidir"878.

(حقوق القضاء لا تتعلق بالفاعل فتتعلق بالآمر) "Kaza (yerine getirme) hakları, faile değil, emredene bağlıdır"879.

(اليمين الواقعة على فعل مطلق عن زمان لا تتوقت بزمان دون زمان) "Bir zamana bağlı olmayan bir fiil üzerine yapılan yemin, herhangi bir zaman ile sınırlandırılamaz"880.

(الأيمان محمولة على العادة) "Yeminler adetlere hamledilir"881.


8. Kitâbu’z-Zabâih ve’s-Suyûd


(لا يجوز العدول عن الحقيقة اللفظ من غير دليل) "Delil olmaksızın lafzın hakikî anlamını terketmek caiz değildir". Deniz hayvanlarını yemenin, "denizde avlanmak size helal kılındı"882 ayetinden hareketle helal olduğunu söyleyenlere karşı, burada geçen "صيد" kelimesinin hakikatte, avlanmak anlamına geldiğini, denizde avlananların yenebileceği anlamına gelmediğini, dolayısıyla onların bu ayetle istidlallerinin yanlış olduğunu açıklarken bu kâideyi zikretmiştir883.

(العمل بالمشهور أولى) "(Haber-i vâhid karşısında) meşhur hadis ile amel etmek evlâdır".

(المحرم يقضي على المبيح إحتياطا) "Mübah ile haram çelişince, ihtiyaten haram mübaha tercih edilir". Sırtlan etinin helal olduğunu söyleyen İmam Şafiî’ye (v. 204/820), onun azı dişleri ile avını yakalayıp parçalayan hayvanlar grubuna girmesi sebebiyle, bu konuda rivayet edilen meşhur hadisin kapsamına girdiğini, dolayısıyla haram olduğunu söylemiştir. Ayrıca onun esas aldığı hadisin mübahlık ifade ettiğini, kendilerinin esas aldıkları hadisin ise haramlık ifade ettiğini ve tenakuz durumunda haramın tercih edileceğini belirtmiştir884.

(التحرز عن الضرر واجب عقلا وشرعا) "Zarardan sakınmak, şer‘an ve aklen vaciptir".

(ما إجتمع الحلال والحرام في شيء إلا وقد غلب الحرام الحلال) "Bir şeyde helal ile haram bir arada bulunursa, haram, helale galib gelir". Vurduğu avın, attığı bir şey sonucunda mı yoksa başka bir sebepten ötürü mü telef olduğunu bilmeyen bir kimsenin, ihtiyaten bu avın etinden yememesi gerekir885. İkinci kâideyi doğrudan İbn Mes’ud’tan (v. 32/652) aktarmıştır. Bu örnek fıkhî kâidelerin ilk şekillerinin ileriki dönemlere kadar uzandığını göstermesi bakımından önemlidir.

(الإستثناء من التحريم إباحة) "Haramdan istisna, ibâha ifade eder". Mâide Sûre’si 3. ayette, yenmesi haram olan şeyler sayıldıktan sonra, boğazlanarak kesilen hayvanların bunlardan istisna edildiğini dolayısıyla helal olduğunu belirtirken bu kâideyi zikretmiştir886.

(الإستثناء من الإباحة يكون حظرا) "İbâhattan istisna, yasak olur". Diş ve tırnak ile hayvan boğazlamanın caiz olmadığını söyleyen İmam Şafiî’ye (v. 204/820) nisbetle zikrettiği bu kâideyi, Rasulullah (s.a.v)’ın, sahih boğazlamadan bunları istisna etmesine dayandırmıştır887.

(الإستثناء من الإباحة تحريم) "İbâhattan istisna, haramlık ifade eder". Mâide Sûre’si 1. ayette avlanmanın helal kılındığı belirtilirken, ihramlı olmak bundan istisna edilmiştir. Buna bağlı olarak ihramlının avının helal olmadığını izah ederken bu kâideyi kullanmıştır888.

(فيما بني على التوسعة في أصول الشرع للأكثر حكم الكل) "Genişlik üzerine kurulan şer‘î esaslarda çoğunluğa bütünün hükmü uygulanır". Bir hayvanın meşru surette boğazlanması, nefes borusunun (hulkum), yemek borusunun (merî) ve bunların arasında bulunan iki damarın (vedec) kesilmesi ile mümkün olur. Ebu Hanife’ye (v. 150/767) göre bu dört şeyden üçünün kesilmesi yeterlidir. Bu kâideyi, Onun bu görüşünü aktarırken zikretmiştir889.

(الحكم في التبع يثبت بعلة الأصل) "Hüküm, asılda bulunan illet ile tabide de sâbit olur". Boğazlanan bir hayvanın karnından ölü olarak çıkan yavru, annesinin karnında oluşumunu tamamlamış ve ölümünün annesinin kesimi ile olduğuna kanaat getiriliyorsa, İmâmeyn ve İmam Şafiî’ye (v. 204/820) göre yavru annesine tabi olduğu için etinin yenmesi caizdir890.

(الأصل المعهود في الشرع من إقامة السبب مقام المسبب عند العذر والضرورة) "Hukuktaki bilinen kâide, özür ve zaruret durumunda, sebebin sonucun yerine ikame edilmesidir". Avlanmış hayvanının yenilebilmesi için mücerret yaralanma yeterli olmayıp kanının da akması gerekir. Bu durumda yaralanma boğazlanmanın yerine ikame edilmiştir891. Bu konudaki fıkhî hükmü, mezkûr kâide ile temellendirmiş ve birçok detay hükmü bunun üzerine bina etmiştir.

(القدرة على الأصل تمنع المصير إلى الخلف) "Aslı yapabilme imkânı, halefe gidilmesini engeller". Yerleşim birimlerinde, kaçan koyunu yaralayarak boğazlama caiz değildir. Çünkü yaralayarak boğazlama, kesim yerine geçer ve kesme imkânı olduğu zaman yaralama caiz olmaz892.

(الخلف يعتبر حال عدم الأصل لا حال وجوده) "Aslın olmaması durumunda halefe itibar edilir; aslın varlığı durumunda halefe itibar edilmez".

(الدلالة لا تعتبر إذا وجد الصريح بخلافه وإذا لم يوجد تعتبر) "Hilafına sarih bir şey bulununca delalete itibar edilmez; sarih bir şey bulunmayınca delalete itibar edilir". Bu iki kâideyi, av hayvanının eğitimi sürecinde meydana gelen bazı hadiseleri açıklarken zikretmiştir893.

(النسيان لا يمنع الوجوب والحظر) "Unutmak, vücûbiyeti ve yasaklığı engellemez". Hayvan keserken besmelenin şart olduğunu ve unutmanın bu şartı kaldırmadığını söyleyen İmam Malik’e (v. 179/796) nisbetle bu kâideyi zikretmiştir894.

(والمؤاخذة فيما يغلب وجوده ولم يجعل عذرا فيما لا يغلب وجوده النسيان جعل عذرا مانعا من التكليف) "Unutmak, teklifi engelleyici bir özür kılınmıştır. Muahaze/şer‘î sorumluluk, sıkça meydana gelen konulardadır; sıkça meydana gelmeyen bir şey, özür kabul edilmez".

(الحرج مدفوع) "Zorluk kaldırılmıştır". Bu iki kâideyi, İmam Malik’in (v. 179/796) bir önceki kâidede zikredilen görüşünü ve Onun kâideye getirdiği yorumu eleştirirken zikretmiştir895.

(الشرائط يعتبر وجودها حال وجود الركن) "Rüknün varlığı durumunda şartların varlığına itibar edilir".

(الفعل يضاف إلى مستعمل الآلة لا إلى الآلة) "Fiil, alete değil, aleti kullanana izafe edilir". Avlanma esnasında av aleti atılırken veya av hayvanı gönderilirken tesmiyenin şart olduğunu açıklarken bu iki kâideyi zikretmiştir896.

(الجهل بحكم الشرع ليس بعذر والنسيان عذر) "Şer‘î hükmü bilmemek özür değildir, unutmak özürdür". İki koyun kesip de birincisi için getirdiği besmelenin ikincisi için de geçerli olduğunu düşünen bir kimsenin bu zannının, besmeleyi unutanın durumu gibi özür olarak kabul edilemeyeceğini açıklarken, bu kâideyi doğrudan delil olarak kullanmıştır897. Bu kâide, "Dâr-ı İslâm’da hükme cehalet özür olamaz" şeklinde de ifade edilmiştir898.

(العامل لنفسه يكون عمله مضافا إليه لا إلى غيره) "Kendisi için çalışanın yaptığı iş, kendisine izafe edilir, başkasına edilmez". Av köpeğinin alet olduğunu, yakaladığı avı sahibi için yakaladığını, ancak bundan yemesi durumunda, avın haram olacağının aklî gerekçelerini izah ederken bu kâideyi zikretmiştir899.

(الحكم المعلل بعلة يتعمم بعموم العلة) "Bir illet ile muallel hüküm, illetin umumiyeti ile umumileşir". Avlanan bir hayvanın ölüm sebebi başka ihtimaller içeriyorsa (yere düşüp ölmek gibi) eti yenmez. Bu konuda Rasulullah’tan yaptığı bir rivayeti izah ederken bu kâideyi kullanmıştır900.

(يحمل المطلق على المقيد ويجعل المقيد بيانا للمطلق عند تعذر العمل بهما) "Mutlak, mukayyede hamledilir. İkisi ile amel etmek mümkün değilse, mukayyed mutlaka beyan kılınır". Avlanan bir hayvanın yere düşmesi sonucu ölmesi durumunda, buna terettüp edecek hükümler konusunda mezhep içerisindeki farklı yorumları açıklarken bu kâideyi zikretmiştir901.

Kitâbu’z-Zabâih ve’s-Suyûd’da zikrettiği bazı dâbıtlar şunlardır:

(المحرم المطلق ما ثبت حرمته بدليل مقطوع به فأما ما كانت حرمته محل الإجتهاد فلا يسمى محرما على الإطلاق بل نسميه مكروها) "Mutlak haram kılınan, kat‘î bir delil ile haramlığı sâbit olandır. Haramlığı ictihad ile tespit edilene mutlak olarak haram denilmez; biz onu mekruh olarak isimlendiririz"902.

(الحرام المطلق ما ثبتت حرمته بدليل مقطوع به) "Mutlak haram, kat’î bir delil ile haramlığı sâbit olandır"903.

(حكم الولد حكم أمه في الحلّ والحرمة) "Helallik ve haramlıkta çocuğun hükmü, annesinin hükmüne tabidir"904.


9. Kitâbu’l-İstiyâd


Bu bölümde kâide zikretmemiştir. Avlanma ile ilgili meseleleri Kitâbu’l-Hacc’da ve Kitâbu’z-Zebâih ve’s-Suyûd’da ele almıştır.

10. Kitâbu’t-Tadhiye


(الفرض فوق الواجب) "Farz, vacibin üstündedir". Zekat vermeyi engelleyen borçluluk, kurban kesmeyi evleviyetle engeller. Çünkü zekat farz, kurban ise vaciptir905.

(الأصل ألاّ يجب على الإنسان شيء على غيره خصوصا في القربات) "Özellikle ibadetlerde başkasının üzerine gerekli bir şeyin insana vacib olmaması asıldır". Babanın, küçük çocuğu ve kölesi için kurban kesmesinin kendisine vacib olmadığını açıklarken bu kâideyi zikretmiştir906.

(الواجبات المؤقتة لا تجب قبل أوقاتها) "Muvakkat vacibler, vakitlerinden önce vacib olmazlar".

(أوقات العبادات والقربات لا تعرف إلا بالسمع) "İbadet ve taatin vakti ancak sem‘ (nass) ile bilinir". Kurban kesme vaktinin bayramın ilk üç günü olduğunu açıklarken, bu iki kâideyi zikretmiştir907.

(الأصل أن ما وجب في جزء من الوقت غير عين يتعين الجزء الذي أدى فيه الوجوب أو آخر الوقت) "Kâide: Zamanı tayin edilmeksizin vaktin bir bölümünde vacib olan bir şeyin eda edildiği vakit veya vaktin sonu, vücûb vakti olur". Kurban kesme vakti olarak tespit edilmiş olan vaktin başında ortasında veya sonunda kurban kesildiği zaman vacib yerine yetirilmiş olur908.

(الأصل أن الوجوب إذا تعلق بفعل معين أنه لا يقوم غيره مقامه) "Kâide: Vücûb muayyen bir fiile bağlı ise, o fiil dışında başka bir şey onun yerini alamaz". Kurban kesmesi gereken bir kimse, kurban kesmeyip de bunun yerine bir şey tasadduk ederse bu, kurbanın yerine geçmez909.

(لا يبطل حكم الأصل بعارض نادر) "Aslın hükmü, nadir olan ârizi durum ile bozulmaz". Vahşi hayvanlar kurban olarak kesilmez. Evcilleştirilmiş olsa da vahşi bir ceylan veya sığırın kurban edilmesi caiz değildir. Çünkü onun aslı vahşidir910.

(الأخبار إذا اختلفت في الظاهر يجب الأخذ بالإحتياط ولنا أن) "Bize göre hadisler zahiren çelişirse/ihtilaf ederse, ihtiyatlı olan ile amel etmek gerekir".

(الأخذ بالمتفق عليه أخذا بالمتيقن) "Müttefekun aleyh ile amel, yakîn ile amel etmektir". Sığıra yedi kişinin ortak olabileceği hususunda rivayet edilen hadislerde ittifak bulunmasına karşılık deveye on kişinin ortak olabileceğine dair rivayet edilen hadis, her ne kadar aklen mantıklı olsa da burada ihtiyat ile hareket etmek gerekmektedir911.

(إستعمال القياس فيما هو معدول به عن القياس ليس من الفقه) "Kıyas dışı konularda kıyasın kullanılması fıkhın dışına çıkmaktır (fıkhın esaslarıyla bağdaşmaz)". Büyükbaş hayvana kaç kişinin ortak olacağının kıyasla bilinemeyeceğinden dolayı bu konuda akıl yürütmenin doğru olmayacağını söylemiştir912.

(الفعل لا يقع قربة بدون النية) "Bir fiil, niyet olmaksızın ibadet olmaz". Kurban kesecek kişinin kurbana niyetlenmesi gerektiğini izah ederken bu kâideyi zikretmiştir913.

(الأصل فيما يعمل الإنسان أنه يقع للعامل) "Aslolan, insanın yaptığı şeylerin yapana atfedilmesidir". Bir kimsenin başkası adına kurban kesebilmesi, kurban sahibinin iznine bağlıdır914.

(القيمة تقوم مقام العين) "Kıymet, aynın makamına kâimdir". Kesilmeden önce kurbanlık hayvanın yünü ve sütü gibi şeylerden faydalanmanın sahibi için helal olmayacağını söyledikten sonra görüşünün gerekçesi olarak bu kâideyi zikretmiştir915.

11. Kitâbu’n-Nezr


(ما ثبت أداؤه على قصد المؤدي في تحصيله لا يجب أداؤه إلا بعد العلم بوجوبه أو دليل العلم) "Bir fiili yapacak olan kimsenin yapma kastına bağlı edası, ancak vacib olduğu bilgisi veya bu bilginin delilinden sonra vücûbiyet kesbeder". Adanan şeyin meydana gelmesi ve yapılması mümkün ve dinen meşru olmalıdır. Bu kâideye bağlı füru hükümleri örnekleri ile vermiştir916.

(إجتماع سببين على حكم واحد جائز) "İki sebebin, bir hükümde bir arada bulunması caizdir". Bir kimse "Allah için nezrim olsun, falan kimse geldiği gün, bu dirhemleri sadaka olarak vereceğim" dedikten sonra "eğer falan kimse ile konuşursam bu dirhemleri sadaka olarak vereyim" derse ve sonradan onunla konuşursa, diğer şahıs da gelirse elindeki dirhemleri her ikisi için vermesi caiz olur917.

(الخلف يقوم مقام الأصل) "Halef, aslın makamına kaimdir". Nezredilen şeyi yerine getirmek imkân ölçüsündedir. Eğer nezredilen şeyi hakikaten yapma imkânı yoksa takdiren yapılır918.

(الكلام الواحد لا يشتمل على الحقيقة والمجاز لما بينهما من التنافي) "Bir söz, aralarındaki zıtlık sebebiyle, hem hakikat hem de mecaz anlamını birlikte içermez".

(لا يتصور أن يكون الشيء الواحد في زمان واحد متقررا في محله ومنتقلا عنه إلى غيره) "Bir şeyin, bir tek zamanda kendi mahallinde hem sâbit olması hem de başkasına geçmesi düşünülemez". Bu iki kâideyi, yemin ile nezrin bir arada bulunup bulunmaması meselesinde, Tarafeyn ile İmam Ebu Yusuf (v. 182/798) arasındaki bir ihtilafta, Ebu Yusuf’a (v. 182/798) nisbetle zikretmiştir919.

(المعلق بالشرط عدم قبل وجود الشرط) "Bir şarta bağlı olan şey, şartın varlığından önce yok hükmündedir". Bir şarta bağlı olarak adakta bulunan bir kimse, şart koştuğu şey meydana gelmeden önce nezrini yerine getirse, bu, nafile hükmünde olup nezrin yerini tutmaz920.

(الحكم يثبت على وفق السبب) "Hüküm, sebebe uygun olarak sâbit olur". Vakit belirtmeksizin nezirde bulunan bir kimsenin bu nezrini ne zaman yapacağı konusunda yapılan tartışmada, Maverâunnehr fukahasının bu konudaki görüşünü verirken bu kâideyi zikretmiştir921.

Kitâbu’n-Nezr’de zikrettiği bazı dâbıtlar şunlardır:

(ما له أصل في الفروض يصح النذر به) "Farzlarda aslı bulunan bir şey, adak olarak geçerlidir"922.

(ما لا أصل له في الفروض لا يصح النذر به) "Farzlarda aslı olmayan bir şey, adak olarak geçerli değildir"923.

(النذر بالمعاصي لا يصح) "Ma‘siyet içeren bir fiilin nezredilmesi, sahih olmaz"924.


12. Kitâbu’l-Keffârât


(البدل لا يكون له بدل) "Bedel olan bir şey, başka bir şeye bedel olmaz". Üzerinde oruç veya zıhar keffareti gibi bir keffaret bulunup da ölen bir kimsenin malı yetiyorsa bir köle azad edilir. Eğer bu mümkün değilse altmış fakir doyurulur. Vasiyet etmiş olsa da onun yerine oruç tutulmaz, çünkü orucun kendisi niyabeten tutulur. Tutulamayan bu orucun yerine fidye vermek caiz değildir. Çünkü fidyenin kendisi bedeldir925.

(لا يجوز المصير إلى البدل مع القدرة على المبدل) "Aslı yapabilme imkânı olduğu halde bedeli ifa etmek caiz değildir". Hanefi mezhebine göre keffarette edâ vakti esas alındığı için bir kimsenin yerine getireceği keffarette, vücûb vaktine değil de edâ vaktindeki imkânına itibar edilir926.

(الشيء لا يكون بدلا عن نفسه) "Bir şey kendi kendine bedel olmaz". Bir kimsenin keffaret olarak fakirlere yarımşar elbise vermesi durumunda, bir elbisenin yarısının elbise olarak kabul edilmemesi sebebiyle bunun geçerli olmayacağını açıklarken bu kâideyi zikretmiştir927.

(الشيء لا يقوم مقام ما هو فوقه) "Bir şey, mertebece kendinden üstün olan bir şeyin yerine geçmez". On fakirin yedirilmesi keffaretine bedel olarak giydirmeleri durumunda, giyeceğin kıymetinin yemekten daha aşağı olmaması gerektiğini izah ederken bu kâideyi zikretmiştir928.

(المستحق كالمصروف فكان ملحقا بالعدم) "İstihkak, harcama hükmündedir ve yokluğa hamledilir". Katl, zıhar ve oruç gibi bir keffareti olan bir kimsenin elindeki malı zaruri ihtiyaçları için ayrılmış ve bundan arta kalanı da köle azad etmeye yetmiyorsa, köle azad etmez929.

(إيجاب الفعل على العاجز ممتنع) "Yapacak gücü olmayan bir kimseye bir şeyin vacib kılınması mümtenidir"930.

(إيجاب الفعل على العاجز محال) "Yapacak gücü olmayan bir kimseye bir şeyin vacib kılınması muhaldir". Keffaretlerde, bir kimsenin keffareti yerine getirecek güce sahip olmasının esas alınması gerektiğini izah ederken bu iki kâideyi zikretmiştir931.

(الناقص لا ينوب عن الكامل) "Nakıs olan, kamil olanın yerini almaz". Bu kâideyi, keffareti sebebiyle iki ay peş peşe oruç tutan bir kimsenin zimmetinde yer alan keffaret borcunun, bayram günlerinde oruç tutmakla düşmeyeceğini; dolayısıyla oruca yeniden başlaması gerektiğini izah ederken zikretmiştir932.



Kitâbu’l-Keffârât’ta zikrettiği dâbıtlara şu iki dâbıt örnek verilebilir:

(القيمة في الكفارة تقوم مقام المنصوص عليه عندنا) "Bize göre kefarette kıymet, nasta belirtilenin makamına kaimdir"933

(التمليك بغير بدل هبة) "Bedelsiz temlik, hibedir"934.

13. Kitâbu’l-Eşribe


(إتلاف مال غير متقوم لا يوجب الضمان) "Mütekavvim olmayan bir malın itlafı, tazmini gerektirmez". Bu kâideyi, içkinin Müslüman için mal olarak kabul edilse de mütakavvim mal olmadığı için telefi durumunda tazmininin gerekmediğini izah ederken zikretmiştir935.

(القليل لا يغلب الكثير) "Az olan çok olana üstün olmaz". Bu kâideyi, içkinin bir müddet sonra kendiliğinden veya dışarıdan bir müdahale ile sirke haline gelmesi durumunda, helal olacağını temellendirirken vermiştir936.



Kitâbu’l-Eşribe’de zikrettiği dâbıtlar şunlardır:

(منكر الحرمة منكر للكتاب) "(Kitap ile sâbit olan) haramı inkâr eden, Kitab’ı inkâr etmiş olur"937

(الرق منصف للحد) "Kölelik, haddi yarıya düşürür"938.

(ما أسكر كثيره فقليله حرام) "Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır"939.


14. Kitâbu’l-İstihsân


(سبب الحرام حرام) "Harama sebep olan da haramdır". Bir kimsenin hayızlı olan hanımından istimtaının çerçevesini çizerken bu kâideyi zikretmiştir940.

(الوسيلة إلى الحرام حرام) "Harama vesile olan da haramdır". Cariye olarak alınan bir kadının hamile olmadığı anlaşılıncaya kadar onunla cinsi münasebete girmenin cumhura göre helal olmadığını izah ederken bu kâideyi zikretmiştir941.

(الإستثناء من الحظر إباحة في الظاهر) "Zahire göre, yasaktan istisna, ibâha ifade eder". Bir kimsenin, mahremleri ile arasındaki helal-haram sınırlarını açıklarken, Nur Sûresi 31. ayeti delil olarak getirmiş, daha sonra ayeti yorumlarken de bu kâideyi zikretmiştir942.

(الإستثناء من الحظر إباحة) "Yasaktan istisna, ibâha ifade eder". Mahremiyet konusunda, hür ile köle arasında herhangi bir farkın bulunmadığını Nur Sûresi’nin 31. ayeti ile temellendirirken, bu kâideyi de ayete getirmiş olduğu yorumu destekleyici bir unsur olarak kullanmıştır943.

(إباحة أدنى الفعلين لا يدل على إباحة أعلاهما) "İki fiilden daha aşağı konumda olanın mübah oluşu, daha yüksekte olanın mübahlığına delalet etmez". Genç olan bir kimsenin şehvetsiz olarak mahremi olmayan birinin el ve yüzüne bakması zaruret sebebi ile helal kabul edilirken; onlara dokunması helal değildir944.

(عند الإشتباه يجب العمل بالإحتياط) "Şüphe durumunda ihtiyat ile amel etmek gerekir". Diz ve baldırın avretten kabul edilip edilmemesi konusundaki şüphe sebebiyle ihtiyat ile hareket etmek gerektiğini söylemiştir945.

(الحرمات الشرعية جاز أن يسقط إعتبارها شرعا لمكان الضرورة) "Şer‘î yasakların, zaruret sebebiyle şer‘an itibardan düşmesi caizdir".

(الثابت بالضرورة لا يعد موضع الضرورة) "Zaruret ile sâbit olan hüküm, zaruret mahallinde sayılmaz".

(الحكم لا يزيد على قدر العلة) "Hüküm, illet miktarını aşmaz". Bu üç kâideyi, bir erkeğin zaruret sebebiyle bir kadının mahrem bölgelerine bakması konusunu işlerken vermiştir. Şöyle ki; bir kadının mahrem bölgelerinde yara bere varsa ve bütün imkânları zorlamasına rağmen bir erkeğin tedavi etmesinden başka bir alternatifi kalmamışsa, erkeğin bu bölgelere bakması caiz olur946.

(لا يجوز تفويت حق الإنسان من غير رضاه) "Rızası olmadığı halde bir insanın hakkının ihlali (devredilmesi) caiz değildir". Hanımının izni olmaksızın bir erkeğin azil947 yapabilmesinin, kadının çocuk hakkı sebebiyle mekruh olduğunu açıklarken bu kâideyi delil olarak zikretmiştir948.

(لا يجوز إبطال حق الإنسان من غير رضاه) "Rızası olmadığı halde bir insanın hakkının iptal edilmesi caiz değildir". İmâmeyn’e göre erkeğin azil yapabilmesi, cariyenin şehvetini giderme hakkı sebebiyle cariyenin iznine bağlıdır949.

(حرمة النفس أعظم من حرمة المال) "Canın dokunulmazlığı, malın dokunulmazlığından daha üstündür". Bir kimse başkasına ait bir inci yutup daha sonra ölürse, terekesi varsa incinin kıymeti bundan ödenir, eğer terekesi yoksa, karnı yarılıp inci alınmaz950.

(الإمتناع عن المباح أولى من إرتكاب المحظور) "Mübahtan kaçınmak, yasak olanı işlemekten evlâdır". Bu kâideyi, amden katl meselesinde, iki şahidin şehadeti ile hâkimin hüküm verebileceğini açıklarken zikretmiştir951.

(لا تسقط الحرمة من غير ضرورة) "Haramlık hükmü, zaruret olmadan düşmez". Saf ipek elbise giymenin, savaşta erkek için helal olduğu görüşüne karşılık Ebu Hanife (v. 150/767), zaruret bulunmaması durumunda haramlık hükmünün düşmeyeceğini söylemiştir952.

(لا يرخص مباشرة المحرم إلا لضرورة) "Zaruret olmadan, haram bir şeyin kullanımına ruhsat verilmez". Ebu Hanife (v. 150/767), haram kabul edilen altın ve gümüşün kullanımının ancak zaruret sebebiyle helal kabul edileceğini söylemiştir953.

(العبرة للمتبوع) "İtibar, tabi olunanadır". Giysilerde dört parmak ve altında olan altın veya ipek işaret ve karışımlar, elbiseye tabi oldukları için kullanımları haram değildir954.

(العبرة للمتبوع دون التابع) "İtibar, tabi olana değil, tabi olunanadır". Tarafeyn’in, altın kaplamalı kapların kullanımının caiz olduğuna dair görüşünü temellendirirken bu kâideyi delil olarak zikretmiştir955.

(العبرة للأصل دون التبع) "İtibar tabi olana değil, asladır". Savaş araç gereçlerinin üzerinde altının bulunmasında herhangi bir beis yoktur956.

(التبع حكمه حكم الأصل) "Tabi olanın hükmü aslın hükmüdür". Dişin, altın ve gümüş ile muhafaza edilmesinin haram olmadığını izah ederken bu kâideyi zikretmiştir957.

Kitâbu’l-İstihsân"da kullandığı bazı dâbıtlara şunlar örnek verilebilir:

(كل محرم مكروه في الشرع) "Haram olan her şey, Şer-i Şerifte çirkindir/sevimsizdir"958.

(الإقرار بالقتل العمد إقرار بالسبب الموجب للقصاص في الأصل) "Amden katl işlediğini ikrar etmek, kısası gerektiren sebebi ikrar etmektir"959.

(الأصل أن إستعمال الذهب فيما يرجع إلى التزين مكروه في حق الرجل دون المرأة) "Kâide: Süslenmek amacıyla altın kullanmak kadına değil erkeğe mekruhtur"960.




Dostları ilə paylaş:
1   ...   12   13   14   15   16   17   18   19   ...   48
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə