Âdem ile havva'nin vücudumuzdaki yeri Âdem ile havva'nin yaradilişI Âdem ilk insan ve ilk peygamberdiR


-Hafî mertebesinde cehâletten, nisbîyetten, şirk ve günahlardan soyunma namazı



Yüklə 2,44 Mb.
səhifə33/40
tarix30.05.2018
ölçüsü2,44 Mb.
#52080
1   ...   29   30   31   32   33   34   35   36   ...   40

1-Hafî mertebesinde cehâletten, nisbîyetten, şirk ve günahlardan soyunma namazı

2-Ruh mertebesinde şuhûd namazı

3-Mutmain nefs mertebesinde fiilullah namazı

4-Kalp mertebesinde huzûr namazı

5-Sır mertebesinde münâcât namazı

1-Bir kişi Tevhide girmesiyle, Fenâ mertebelerinde nefs tezkiyesi sonunda cehâletinden, nisbîyetinden, şirkinden soyunarak kendi varlığını Hakk’ın varlığında ihtiyârî olarak yok etmesi hafî yâni gizli olan soyunma namazıdır. “Men arefe  nefsehû fakat arafe Rabbehû” Hadis-i Şerifi bu yer içindir.

2-Nisbîyetlerinden kurtularak Rûhullah mertebesine gelen bir kişi rûhunu imam, sıfat ve a’zaların vücûdda cemaat, gönül mescîdinde kalp komutanı tarafından akıl nimetiyle Hakk’ın yüzü olarak gördüğü Cenâb-ı Hakk’a şuhûd namazı kılmış olacaktır. Zira şuhûd görmek, şâhid olmak demektir. Kendi vücûdunda O’ndan başkası yok ki başkasını görsün. Rûhunun kalp komutanına nasıl tecellî ettiğini, kalp komutanın emrindeki sıfat ve a’zalara rûhun emrini nasıl ilettiğini, sıfat ve a’zaların da fiilleriyle nasıl zuhûra geldiğini seyretmesidir. İşte kendisinin tecellîlerini seyretmesine de şuhûd namazı diyoruz.

3-Rûhun Muhammed elbise vücûdunu  giymesiyle, mutmain olmuş nefs tecellîlerin zâhir ve bâtın farkıyla zuhûr ve müşâhedesi o kişinin fiilullah namazını kıldığını göstermektedir. Çünkü bütün mazharların isti’dâd ve kabiliyetlerinin fiillerle açığa çıkması, onun fiillerini seyretmesidir. Mutmain olmuş Muhammed sıfatlarından elbette Hakk ve hakîkati duyma,görme ve kelâm gibi filler zuhûr edeceği için buna da küllî teslîmin fiiller namazı denilmektedir.

4-Bir kişi Cenâb-ı Hakk’ın celâl ve cemâl tecellîlerini gönül evinde cem’ edebildiyse,Allah’ın kahrı ve lütfunu birlemesi nedeniyle ihlâsa ermiş demektir. Zira tecellî eden, tecellî ve tecellî olunan hep Hakk’tır. Tafsilâtta her ne kadar çeşitli esmâ ve sıfatlarla Zâtını ilân etmişse de özdeki birliği ve mazharlardaki tecellîleri  kişiyi yanıltmaz. Sîretteki birlik idrâki kesret ve tafsilâttaki adalet ve şeriat zevkini  meydana getirir. Gayrîyetin zâhir ve bâtını yok olduğu için huzûr namazını kılmıştır.Artık O’nda O olmuştur.Her türlü değişik tecellîler onu aldatmaz. Hep huzûrdadır.

5-Salât-ül Vitr namazının üçüncü rek’atından sonra rükû’ya eğilmeden tekrar tekbir getirerek Kunût duâsını okumakla en son mertebenin kulluk mertebesi olduğunu anlıyoruz. Aynen onun gibi merâtib-i İlâhiyyenin sonundaki sır da kulluğun idrâki ile Cenâb-ı Hakk’a münâcatla münâcat  namazıdır.Bütün tecellî Hakk’ın Zâtından olduğu, tecellî mazharları ise Hakk’ın muhtâc olan sıfatlarıdır. Bu sıfatlara biz kul diyoruz.Dâima kulun muhtâclığı böylece anlaşılmış oluyor. Onun için kul olanlar bu idrâkle Cenâb-ı Hakk’a münâcat ederek dâima bu sıfatlarından her an ayrı şe’ndeki tecellîlerini ihsân et. Bu bizim mazharlarımızdan seyreyle diye duâ etmektedirler. Cenâb-ı Allah bütün kardeşlerime bu idrak ve şuurla namaz kılmayı,dâima O’nda O olmayı ve O’nunla dâima konuşmayı nâsîb etsin. Âmin.


BÖLÜM 4    

1 - NAMAZDA ALLAH'LA NASIL KONUŞULUR
2 - NAMAZDA KOLAYLIK
3 - NAMAZDA SÜSLÜ ELBİSE GİYMEK NE DEMEKTİR
4 - NAS SÛRESİ
5 - NASR SÛRESİNİN BATINÎ MÂNÂSI
6 - NECM SÛRESİ
7 - NİÇİN MELAMÎ OLUNMALIDIR
8 - NUH (A.S) VE NUH'UN GEMİSİ
9 - NURANÎ VE ZULMANÎ PERDELER
10 - ORUÇ
11 - ÖLMEDEN EVVEL ÖLMEK NE DEMEKTİR
12 - ÖLÜM ÖTESİ
13 - PEYGAMBERİMİZİN SEVR MAĞARASINA SIĞINMASI VAK'ASI
14 - RAHMAN SÛRESİ
15 - RAMAZAN BAYRAMI
16 - RAMAZAN AY'I
17 - RECEP AY'I
18 - REGÂİB KANDİLİ
19 - RESÛRULLAH EFENDİMİZLE DAİMA BİRLİKTE OLMAK
20 - RESÛRULLAH EFENDİMİZİN BİZLERE GETİRDİĞİ HEDİYE
21 - RUH NE DEMEKTİR
22 - RÜYA
23 - SALİH PEYGAMBERİN DEVESİNİN HİKMETİ
24 - SÂLİKİN HİCÂBLARININ AÇILMASI
25 - SÂLİKLERDE EDEB NASIL OLMALIDIR
26 - SEVGİ VE AŞK
27 - SEVMEK VE SEVİLMEK
28 - SÜLEYMAN (A.S) İLE BELKIS HADİSESİ
29 - ŞERİAT NE DEMEKTİR
30 - ŞERÎAT NEDİR
31 - ŞİRK NEDİR

 

 



NAMAZDA ALLAH’LA NASIL KONUŞULUR

Namaz mü’minin mi’racıdır. Mi’rac ise Hakk ile konuşmaktır. Bir mü’min namazında Hakk’la nasıl konuşur? Zâten namazında Hakk’la konuşmayan ve konuştuğunu bilmeyen namaz kılmamıştır. ‘Allahü ekber’ tekbiriyle namaza başladığımızda evvelâ ‘Sübhaneke'yi okumaktayız. Bunu okumaktaki gâyemiz kendi varlığımızı yok ederek Hakk’ın varlığını zevk etmektir. Ondan sonra okuduğumuz yarısı Hakk’a,yarısı da halka ait tecellîlerin ifadesi olan Fâtiha-i Şerîfte,mü’minlerin canlı bir Fâtiha olduğu anlaşılmaktadır.Ayakta durma idraki bizlere fiilerin fâilinin Hakk olduğunu bildirmektedir.Fakat fiilerin vücûdu olmadığından nereden tecellî ettiğini  anlamak için tecellî ettiği sıfatlara nazar ediyoruz.

Gördüklerimizle bütün sıfatlardan fiilerin tecellî ettiğini, hiçbir sıfatın kendine ait  bir gücünün, kudretinin, duymasının, görmesinin,bütün mevsûf sıfatlarının olmadığını, yalnız mevsûf sıfatların sahibinin Allah olduğunun şühûd ve müşâhedesi ile rükûda “Sübhâne Rabbiyel azîm” diyoruz. Yani “Rabbim, bu gördüğüm noksan sıfatlardan münezzeh, azîm olandır.” diyoruz. Üç defa demekteki gâyemiz Allah’ın bu mukayyed olan Âdem veya âlemdeki ef’âl, sıfat ve Vücûdullah olan üç tecellîsine binâendir. Allah da kulun dilinden “Semi Allahülimen hamide” “Kulumun hamdini işittim”diyor. Kul kıyama kalkarak “Rabbena lekel hamd” “Hamd yalnız Rabbime mahsustur” diyerek Hakk’ın sözüne cevap veriyor. Görüldüğü gibi Hakk ve halk kuldan tecellî ediyor.Yine üç defa “Sübhâne Rabbiyel alâ” “Noksan sıfatlardan münezzeh olan Rabbim en alâdır,yücedir”diyoruz. Ne gördük de bunu diyoruz ? Çünkü kıyamda fiilerin fâilinin Allah olduğunu, rükûda sıfatlardan tecellî eden mevsûfun O olduğunu,secde de bunların vücûddan tecellîsini müşâhede ederek Vücûdullahtan başkasının olmadığını görüp zevk ederek yüceliğini ifade ediyoruz. İkinci rek’atta oturunca da ‘Ettehiyyatü’ yü okuyarak namaz içindeki Rabbiyle karşılıklı konuşmanın özetini tekrar yapıyoruz.

Evvelâ kul ‘İbâdetler, dualar ve bütün tesbihât Sanadır ya Rabbim’ diyerek acziyetini, kulluğun gereği olan saygı ve hürmetini bildiriyor.Rabbi de ona cevaben, selamım, selametim, bereketim, mutluluğum senin ve  bütün inananların üzerine olsun’ diye kulun diliyle, kula cevap veriyor. Melekler de bu Yaratan ve yaratılanın konuşmalarına şahit oldukları için “Şehadet ederiz ki Allah tektir, Hz.Muhammed onun kulu ve Resûlüdür” diyorlar.

İşte böylece Mi’racımızda Rabbimizle görüşmüş oluyoruz. Rahmân Sûresi 26 ve 27.“Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir; Yüce ve iyilik sahibi Rabbinin yüzü bâkidir” âyetlerde de buyrulduğu gibi mülkünde kendisinden başkasının olmadığını, bilinmekliğini murat ettiği için biz sıfatlarını yarattığını ve fiileriyle de bizlerin isti’dâdları nisbetinde tecellî ettiğini her yönüyle bizlere bildirmektedir.

 

                NAMAZDA KOLAYLIK



Kur’ân-ı Kerîm’de üç türlü namazdan bahsedilmektedir:

1 - Salât-ı Vukuta (yani vakitlerle ilgili)

2 - Salât-ı Vusta (kalb namazı,orta namaz)

3 - Salât-ı Dâimûn (dâimî olarak Hakk’tan başka görmemektir)

Vakitlerle ilgili namazımızı câmiye gitme imkânımız var ise elbette cemâatle  kılmalıyız. Câmiye gitme imkânımız yoksa evimizde veya işyerimizde de kılabiliriz. Fakat çalıştığımız yerde bu imkânların hiçbiri yoksa kendimizi zorlamaya gerek yoktur. İmkân nisbetinde öğle ile ikindiyi  cem ederiz. Akşam ile yatsı namazlarını da yalnız farzlarını kılmak sûretiyle cem edebiliriz. Uzun bir yolculuk veya yirmi dört saat nöbet gibi iki vaktin dışına çıkacak bir zaman içersinde namazımızı ta’dîl-i erkânla veya cem ederek kılamıyorsak yalnız farzlarını îmâ ile yâni akıl nimetiyle kılabiliriz.

Allah bize namaz kılacak bir imkân tanımamışsa biz Allah’tan daha üstün bir imkâna mı sahibiz de onu yaratmaya kalkışıyoruz. “Dinde kolaylaştırıcı olunuz. Zorlaştırıcı olmayınız.”  Hadis-i Şerifinde ve Âl-i İmrân Sûresi 191.“Onlar ki,gerek ayakta, gerek otururken ve gerekse yanları üzerinde yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünenler "Ey Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın,seni bütün eksiklerden tenzih ederiz; o halde bizi o ateş azâbından koru” âyetinde“ Onlar ayakta iken, otururken ve yatarken Allah’ı zikrederler.” Yani namaz kılarlar.Onun için dinde zorlama yoktur. İmkânımız neye elveriyorsa ona göre hareket etmemiz gereklidir.

Namaz nedir? Namaz mü’minin mi’racıdır. Mi’rac nedir? Mi’rac Allah’la beraber olmak ve konuşmaktır. Bizler her varlıkta Allah’ın tecellîlerini görüyorsak yalnız câmide değil her zaman ve her yerde O’nunla konuşma imkânına sahibiz demektir. Doktor veya hemşire bir kardeşimiz günümüzdeki yasaklamalar nedeniyle kollarını sıvayarak lavaboda abdest alma imkânı bulamıyorsa, seccadeyi serip kıyam,rükû ve secde etme imkânı yoksa,bu kardeşlerimiz îmâ ile abdest alıp îmâ ile namaz kılabilirler. Her ne kadar şerîat-ı evvelde namazın kazâsı vardır ama, şerîat-ı sânî olan hakîkatte namazın kazâsı yoktur. Şerîat-ı evvel zevkinde olan kardeşlerimiz namazlarını kazâ da yapabilirler. 

Zâhir imkânlara sahip olmayan bir mü’min, bâtın diye vasıflandırdığımız kalben Allah’la konuşmayı terk etmemelidir. İmkânı olduğunda zâhir ve bâtınını birleyerek her ikisini de yapabilir. Bâtın Hakk’la beraber olmak her zaman ve her durumda mevcuttur. Fakat günümüzün koşullarına göre zâhiri ibâdet imkânlarımız zaman zaman engellenebilir.İmkân mevcûd olmayabilir. Çalıştığımız yerin durumuna göre bizlere gerici, yobaz gibi tabirler kullanılabilirler. İşte böyle yasaklamalarla karşılaştığımızda ibâdetleri terk etmek değil, onlarla sürtüşmek değil,zâhirini terk ederek, bâtına geçip gönlümüzden bağları sağlamlaştırmak en çıkar yoldur.Zira İslamiyette zorda kalınca, haram olan leş  yemek bile helal olur. Ayrıca Allah bizlerin sûretlerimize, amellerimize bakmaz. Kalb ve niyetimize bakar. Şu halde cem etme imkânımız varsa evvelâ öğlenin yalnız farzını sonra da ikindinin farzını arka arkaya kılabiliriz. Evvelâ akşamın farzını sonra da yatsının farzını kılar, cem edebiliriz.

Namazlarımızı vaktinde geçirmeden mutlaka kılmalıyız. Kazâya bırakmak olmaz. Çünkü kazâ namazı avâm içindir. Tevhîd ehli namazlarını kazâya bırakmaz. Mutlaka vaktinde kılar. Kılamadıysa hem zamanında vakti geçmeden îmâ ile onu kılar hem de imkânı olunca evinde cem eder. İnsanların Cehennem’i cahilliği,  Cennet’i ise irfâniyet ve zevkidir.İşte bu kâideleri bilmeyenler ‘zamanında namazımı kılamadım diye’ dâima azâb içindedirler. Allah ümmet-i Muhammed’i bu azâblardan bir an evvel kurtarsın. Âmin.

 

NAMAZDA SÜSLÜ ELBİSE GİYMEK NE DEMEKTİR

 

Kur’ân-ı Kerîm Araf Sûresi 31.âyeti “Ey Âdemoğulları! Her mescîde gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin için, fakat israf etmeyin, Çünkü Allah israf edenleri sevmez” buyurmaktadır. Zâhirde temiz elbiselerimizi giyerek mescîdlere gitmemiz elbette gereklidir. Oradaki diğer mü’min kardeşlerimizi ayak ve ter kokularımızla rahatsız etmemiz elbette ki Allah’ın bizlerden istemediği bir davranıştır. Hiç kimsenin başkasını rahatsız etmeye hakkı yoktur.



Bu emr-i İlâhiyeyi bâtın yönüyle mütalaa edecek olursak, burada namazdan gâye, Allah’a secde ederek, O’nunla beraber olma ve konuşmaktır. Allah,bu Âdem ve âlemdeki tecellîlerine vâkıf olmamızı,nefs vâdisindeki kirli cehâlet ve nisbîyet  elbiselerinden kurtularak,Cenâb-ı Hakk’ın nuru olan ziynet elbiselerini giyerek beraber olmamızı ve konuşmamızı istemektedir. Bu ziynet elbisesine  bir kişinin sahip olabilmesi için, 1-İhlaslı olarak fiillerin  fâil secdesini 2-Teslimiyetin gereği olan tevekkül ile sıfatların mevsûf secdesini 3-Cenâb-ı Hakk’ın rızası ile kâim olan mevcûd secdesi ile hak ve hakîkatin tahakkuku istikametinde, hukuk ve şerîatına uygulaması gerekmektedir.

Bir Hadîs-i Kudsî’de “Kulumun bana en yakın olduğu an secde anıdır.” buyruluyor. Şu halde,bir kişi de O’na ef’âl-i İlâhiyenin secdesi, sıfat-ı İlâhiyenin secdesi, zât-ı İlâhiyyenin secdesi ile yaklaşabilir.Daha evvel kendisine nisbet ettiği bu Cenâb-ı Hakk’ın tecellî varlığını,sahibine vermekle üzerindeki kirli ve pis elbiselerini çıkarmış olacaktır. Çıkarmış olduğu bu elbiselerin yerine,Hakk’ın üç tecellî elbisesini kabullenmesi de onun bu süslü Hakk’ın elbiselerini giymesi demektir. Yani kendi varlık elbiselerini çıkararak Hakk’ın nûr elbiselerini giymesi,aynı zamanda Muhammed elbisesini giymesi demektir.Şirk ve nisbîyet içerisinde iken kendisindeki Muhammed elbisesinin gizli olması nedeniyle kendisine nisbet ettiği bu elbise kirli ve pis olduğu için, Cenâb-ı Hakk ile konuşamıyor ve ibâdetlerini de taklîd olarak yapıyordu. Bu kirli ve pis olan şirk ve nisbîyet elbiselerini çıkarıp Nûr-i Muhammedî elbisesi olan mutmain nefsin sergilediği Allah’ın Rahmân sıfatları olan Muhammed’in temiz ve pak elbiselerini giymesi  ve şerîat-ı ahkâmiye ile kendi kul mazharından dâima zuhûra getirmesi, o kişinin süslü ziynet elbiselerini giyerek namaz kılması olacaktır. O kişi bundan sonra,Cenâb-ı Hakk’ın her an ayrı şe’nde tecellîsi ile,bu tecellîleri yerinde,farkıyla zevk edecek, manevî gönlündeki bu gıdayı yiyip içip israf da etmeyecektir. Zira yenen ve içilen rûhun gıdalarıdır,cesedin gıdaları değildir. Onun için her şeyi yerli yerinde farkı ile zevk etme gayretinde olacaktır. Zâhirde âlemlerin Rabbi olan Allah’ın huzuruna durduğumuzda, abdest alarak temizleniyor ve temiz elbiselerimizi de giyerek huzura duruyorsak,aynen bunun gibi, bâtında da kendimize nisbet ettiğimiz varlığı çıkararak, Hakk’ın varlığı ile varlıklanıp, nefsin mutmain olarak Nûr-i Muhammedi elbisesini giyip, ancak o zaman Rabbimizle  konuşabiliriz. Kur’ân-ı Kerîm’in Tâhâ Sûresi 12. âyetinde “Ben şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal bir vâdi olan Tuvâ'dasın” buyrulmaktadır. İşte biz de Hakk ile beraber olmak ve onunla konuşmak istiyorsak, gayriyet ve cehâlet olan şirk ayakkabılarımızı çıkarmamız gerekmektedir.Aynı kirli elbiselerimizin çıkarılması gibi.. İşte o zaman onunla beraber olma ve konuşma zevkine sahip olabiliriz.

Bir Hadis-i Şerifte “Üç mescîd için ziyâret kastı ile evinizden çıkınız. Bunlar:1-Mescîd-i Haram 2-Ravza-i Mütahhara’daki Mescîd-i Nebeviyye 3-Mescîd-i Aksa” buyrulmuştur. Bunlar da bizim vücûdumuzda ve âlemde Cenâb-ı Hakk’ın ef’âl-i İlâhiye tecellîsi, sıfat-ı İlâhiye tecellîsi, Zât-ı İlâhiyye tecellîsinin idrâk edilme müşâhedesidir. Bunları bizler,zâhirde her ne kadar yerlerinde ziyâret etmekte isek de,bâtında Cenâb-ı Hakk’ın Zât tecellîlerinin sıfatlarından, fiilleriyle zuhûrunu ziyâret ederek zevk etmemiz istenmektedir.

Böylece eski elbiselerimizi çıkartarak yeni ve süslü elbiselerimizi   giymiş ve dâima onunla beraber olma zevkine ermiş oluruz. Farkı ile zevk ettiğimiz için yiyip içtiğimizi israf da etmemiş oluruz.Cenâb-ı Allah bütün kardeşlerime ziynetleriyle namaz kılmak nasîb etsin.

 

                    NÂS  SÛRESİ



Âyet 1- “Kul eûzü birabbin nâsi” “De ki, nâsın Rabbine sığınırım. ”Nâs ne demektir? Nas içersinde her türlü inanç ve mertebede bulunan insan toplumları demektir. Bunların Rabbi kimdir? Bunların terbiye edici ve öğreticisi, zanlarındaki ve hayâllerindeki bir Rabdır. İşte öyle, zanlarında yarattıkları bir Rabden, bizzat kemâl sıfatlardan kendini ilân eden âlemlerin Rabbine sığınırım.

Âyet 2- “Melikin nâsi” “Nâsın Melikine sığınırım.) Melik idâre eden hükümdar demektir.Nâsın Meliki ise, herkesin işini ve kazancını bilen ve idâre eden kendisidir. Halbuki Cenâb-ı Allah onların güç ve kuvvetlerinin olmadığını, yalnız güç ve kuvvet sahibinin kendisi olduğunu söylüyor. Onların mazharlarından, onları da idâre edenin kendisi olduğunu söylüyor. (Limenil mülkü yevm lillâhi vâhidül kahhâr)“ Bu mülk Vahid-ül Kahhâr olan Allah’ındır.”beyânı ile Malik Allah’tır.

Âyet 3- “İlahinnas” “Nâsın  ilahına sığınırım” Nâsın ilâhı, kendilerine nisbet ettikleri ef’âl, sıfat ve vücûd idi. Bu üç tecellîyi kendi vücûd ülkelerinde kendilerine nisbîyetle onlarında onların ilahları, fâil, mevsûf ve vücûdları kendileri olduğu için şirkleri oldu. İşte bir kişi, fâilin, mevsûfun ve mevcûdun Cenâb-ı Hakk olduğunu idrâk edince, nisbîyetlerinin fânî, hakîkî ilâhın ise Cenâb-ı Hakk olduğu  meydana çıkmış olacaktır.

Âyet 4-5- “Min şerril vesvâsil hannasi” “Vesvese veren şeytanın şerrinden sığınırım” Şeytan kişilere gaflet halinde vesvese verir. Gafletten uyanıp, Allah’ı zikir edince, Şeytan kişiden uzaklaşır. Onun için kişileri gafletten kurtaran tek ilaç zikirdir. Kim ki gaflete giriyorsa Şeytan hemen ona vesvese verir. Fenâfillâh olunca vücûd kalmaz. Dolayısıyla vesvese de yok olur.Fenâdan sonra, Hakk teâlâ Hazretleri Mâbud olunca,abdin zuhûru ile Şeytan zâhir olur. Kişilerin kalbine hortumunu uzatarak onların vehim ve vesvese gibi hallerle Hakk’ın tecellîlerini görmelerine engel olur.

Âyet 6- “Minel cinneti vennas“ Vesvese veren Şeytan iki nev’îdir:

1 - Cinler gibi lâtif olan,vehim ve hayâl gibi görünmeyen haller,

2 - Mudil esmâsına mazhar olan emmâre nefisli insanlardan his ile görülen hallerdir.

Bu iki sınıf vesvese verenlerden, âlemlerin Rabbine sığınmak lâzımdır.Bu da merâtib-i İlâhiyeyi tahsil etmek ve yaşamakla mümkündür.Yoksa nâsın Rabbi, nâsın meliki,nâsın ilâhından kurtulamadığımız için şeytanın her an vesvesesinden de kurtulamayız. Dolayısıyla da gaflet içinde kalan sapıklardan oluruz. Cenâb-ı Allah bütün ihvânı kurtuluşa erenlerden etsin. Âmin.



NASR SÛRESİNİN  BATINÎ MÂNÂSI

Bu sûre üç âyetten ibaret olup:

1 - Allah’ın yardımı bizlere geldiğinde,

a)Nefsin fethi, b)Kalbin fethi,c)Rûhun fethi ile Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ ve sıfat tecellîlerini geçip fethederek kurtuluşa erildiğinde,

2 - Vücûd ülkendeki bütün sıfat ve a’za kavimlerinin, bölük bölük, tabur tabur, alay alay mutmain nefs olarak sana tâbi olduklarını görürsün.

3 - Kurtuluşa ererek, bütün sıfat ve a’zalarının grup grup, mutmain nefs olarak sana tâbi oluşlarına karşılık Rabbine hamd ederek,dâima onu tesbih et.O,kalbinle tenzih, hissinle teşbih ve gönlündeki müşâhede ile de Tevhîd yapman nedeniyle,kendine rücû edenlerin rücûsunu kabul edendir.

‘Nasr’kelime mânâsı itibariyle de,yardım edilen, üstünlüklere sahip olan demektir.

N: Nûr-i Muhammediyye

S: Selâmete çıkan

R: Rahmete mazhar olan

Kimler Allah’ın rahmetine mazhar olmuşlarsa, onların Cenâb-ı Hakk’ın Nûr-i Muhammediyyesiyle selâmete çıkacağı bildirilmektedir.

İşte, sâlikler de bu sûrede belirtildiği gibi,Allah’ın yardımı  geldiğinde,ikilikteki hallerinden kurtulup Hakk’a vâsıl olmak için bir Mürşid-i Kâmile gelerek, nefs terbiyesini,kalb ve rûhun özelliklerinin irfâniyet ve fethini yaptıktan sonra melekût âlemindeki kurtulmuşlardan olur .Cenâb-ı Hakk’ın Vahdâniyyet deryâsında, Tevhîd Cennet’inde yaşamaya başlarlar. Bunlar ölmeden evvel ölmüş ve Hakk’ın varlığını dâima zerreden kürreye kadar seyredenlerdir.Bu demde kişi ister yüzünü doğuya  isterse batıya çevirsin, Cenâb-ı Hakk’ın yüzünden başka hiçbir şey göremeyecektir.

Bundan sonra kişi, Tafsilât-ı Nûr-i Muhammediyye olarak bildiği cemâdât, nebâtât, hayvânât ve insan olarak her varlıktan Hakk’ın sedasını mutmain nefs olarak duymaya başlayacaktır. Her sıfat ve mazharın, senin bir tecellîn olduğunu haykıracaktır. Artık vücûd ülkende, dar-ül harb’den çıkılmış ve her şeyi farkı ile görmeye ve farkı ile muamele etmeye başlanmıştır.

Böylece, kalbin ile Cenâb-ı Hakk’ı tecellî ettiği mazharlara benzetmeden, hissin ile  teşbih, kalbin ile tenzih etmek suretiyle tecellî ettiği  bütün mazharlardan görünenin O olması nedeniyle, her ikisini (teşbih ve tenzihi) birleştirerek Tevhîd yapmanız sizi menzile ulaştıracaktır. Kalb dönücü olduğu için tabiattaki celâl tecellîlere dönerek celâl yüzünü gösteren, cemâl tecellîlere yüzünü dönerek cemâl tecellîlerini gösteren, bir idrakla, her şeyi müşâhede edebilirsin.

Artık kişi, birinci âyette tenzih,ikinci âyette teşbih, üçüncü âyette de Tevhîd yaparak mutluluk ve huzur içinde yaşamaya devam edecektir. İnsanoğlu beşer olması nedeniyle zaman zaman hata yapabilir. Fakat Cenâb-ı Allah, tövbeleri kabul eden,lütfunu da kulunun üzerinden eksik etmeyendir.

Bir sâlikin Mürşid-i Kâmilinden elde edebileceği bütün mükâfatlar Nasr Sûresinin sırrından ibârettir. Cenâb-ı Allah bütün kardeşlerime bu sûreyi idrâk ettirsin.Âmin.

 

                     NECM SÛRESİ



Yıldız anlamına gelen‘necm’ile başlayan bu sûre, parlak yıldızlarla, kişilerin yönlerini bulabileceğini bildirmektedir.

N = Nûr-i Muhammediyye'dir.

C = Cemâl-i İlâhiyedir.

M = Tafsilât-ı  Muhammediyye   demektir.

Bir kişi, kendi gönül âlemindeki Nûr-i Muhammediyyeyi görmek isterse, Vücûd-u İlâhiyesi olan Tafsilât-ı Muhammediyye olan sıfatlarında, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini seyretsin  veya rûh olan sîretimizin, kalb gözü olan irfâniyet idrâkimizle, bütün sıfatlarımızdan görünen Cenâb-ı Hakk’ın cemâlinin zuhûru demektir. Bunun da  bir İnsan-ı Kâmilden Tevhîd tahsili yapmadan elde edilmesi  mümkün değildir. Nahl Sûresi  16. “Ve işaretler koydu. Yıldızla da yollarını bulurlar onlar” âyetinin zâhir mânâsı, kervancıların ve gemicilerin bu yıldızlarla yönlerini bulabileceklerini aklımıza getirse de,Hakk ve hakîkat yolunda, cehâlet ve gayriyet karanlığında inananların yönlerini ve kıblelerini bulmaları,ilim ve irfâniyeti ile parlayan İnsan-ı Kâmillerin vasıtasıyla, insanların Hakk ve hakîkati bulmaları demektir.

İsra Sûresi 70.âyette “Andolsun ki: Biz,Âdem oğullarını üstün bir şerefe mazhar kıldık; karada ve denizde binitlere yükledik ve güzel güzel nimetlerle besledik; yarattıklarımızdan çoğunun üzerine geçirdik”

buyrulmaktadır.

İnsanlar kara ve denizde yönlerini bulmak ve menzillerine varmak için parlayan bu yıldızlardan istifade etmektedirler. Ayrıca herkes bu yıldızlarla kıblesini de bulurlar. Zâhir ve bâtın birdir. Zâhirde nasıl kıble veya yönlerini bu parlayan yıldızlarla buluyorlarsa,bâtında da İnsan-ı Kâmiller halk arasında parlayan yıldızlar gibidir.Ancak bunlarla, kişinin gönül Kâbe'sini bulması ve bütün icraatını ona dönerek yapması mümkündür.

Cenâb-ı Allah “Karada ve denizde insanoğlunu yüklendik” ifadesi ile “kara” demek, kesret âlemi,fenâ âlemi demektir. “Deniz” demek, Vahdet âlemi, bekâ âlemi demektir. Ayrıca, ‘beden’ kara, ‘rûhaniyet’ yönü de deniz demektir. İnsan-ı Kâmil her ikisini kendisinde cem eden ‘Marecel Bahreyn’ dir. Yani onları karada ve denizdeki vuslatlarında İnsan-ı Kâmil mazharından taşıdık demektir.

Onun için insanlar, dünyadaki yaşantılarında, cehâlet karanlığında, yönlerini bulmak isterlerse, Cenâb-ı Hakk’ın her varlıktaki o yüce tecellîlerini seyretsinler. Cenâb-ı Hakk,Nûr-i Muhammediyyesinin idrakinin, bütün sıfatlarından tecellî eden Cemalullahını seyretmekle mümkün olduğunu bizlere bildiriyor. Maide Sûresi 35.âyette “Ey îmân edenler,Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesîle arayın, O'nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa erebilesiniz” buyrulmaktadır. İşte bu vesîleler toplum içinde bulunan parlak yıldızlar durumunda olan İnsan-ı Kâmillerdir. Bu parlak yıldız durumunda olanlar, kişilerin hem kıblesini, hem  de menzilini buldurabilirler.

Bir âyet-i kerîmede “Ey gayba îmân edenler” denmektedir. Gayb, Allah değildir. Çünkü Allah’ın yanında, O’ndan büyük bir varlık olması lâzım ki O’nu örtmüş olsun. Ârifler için o gizli değildir. Toplum içinde ‘gayb’ durumunda olan işte bu İnsan-ı Kâmillerdir. Onları ehli çok iyi tanır. Onlar parlak yıldızlar gibi yönünü ve kıblesini bulmak isteyenlerin yön ve kıblesini buldurmaktadırlar. Sâlik durumunda olan kişilerin de,karada ve denizde, yâni fenâ ve bekâ âlemlerinde vuslatlarını sağlayan Rableridir. Zira o kuluna şah damarından daha yakındır. Kulun kendi varlığı yoktur.Varlık sahibi Cenâb-ı Hakk ise, elbette menzile kadar yüklenen ve taşıyan da Rabbimiz olacaktır.

Cenâb-ı Allah, bütün inananlara bu parlak yıldızları vesîle kılsın.

 

  NİÇİN MELAMÎ OLUNMALIDIR



Bir kişinin tasavvuftaki vuslatı, Mi’rac yaparak Allah’ın dâima Zâtının sıfatlarıyla beraberliğinin ve sevişmesinin,her sıfattaki  ayrı ayrı tecellîlerini her an zevk ederek seyretmektir. Bu da bir İnsan-ı Kâmilin tahsilinden geçmekle mümkündür. Hakk’a gönül verenlerin, kendi İnsan-ı Kâmilindeki bu tahsilinde, biat etmekle birlikte, zikirde nasıl Mi’rac yaptığını,ef’âl mertebesinde, fiilleriyle nasıl Mi’rac zuhûrunun görüntüye girdiğini, sıfat mertebesinde varlıklarla olan bütün temaslarındaki Mi’rac zevkinin nedenlerini ve Zât mertebesinde de O’nunla O olmanın zevki ve bunları kendi gönül laboratuvarında işleyerek,Allah’ın bütün sıfatlarının isti’dâd ve kabiliyetleri nisbetinde, Zâtının sıfatlarından tecellî edişi Mi’racı olacaktır. Günlük ibâdet ve çalışmalarında kendini dâima yakın takibe alarak, kendine telkîn edilen bu anayasa maddelerini hiçbir zaman unutmamaya gayret göstererek zikirle birlikte mutlaka fikir edilmelidir. Cenâb-ı Allah,kâinatta bütün varlıkların imal etme ve çoğalma fabrikalarını kendi içindeki çekirdeğin içine koymuş ve her an ayrı bir biçimde sonsuza kadar tecellîlerini zuhûr ettirmektedir. İşte bizler de,Cenâb-ı Allah’ın bir sıfatı olarak, “En üstün yarattım” dediği bu insan varlığının özünde kendini,Hüviyyet ve Eniyyeti ile gizlemiş olduğundan O’nu kendi gönlümüzde zuhûra getirmek olmalıdır. Kişi o zaman anlamış olacaktır ki,kişi diye bildiğimiz ve kabul edip oyalandığımız varlık, bizlerin olmadığını, varlık sahibinin  Allah’ın insan sıfatından zuhûrunun bir görüntüsü olduğunu anlamış olacaktır.

Allah’ın Zâtı olmasa, bu insan mazharlarının,ne bir gücü ne de kuvveti vardır. Meğerse kendi sıfatından  bilen de,gören de, açığa çıkan da Cenâb-ı Hakk’mış. İşte böyle bir idrâk ile, kişinin her varlıkta tecellî eden Allah imiş demesi bile ikilik olduğundan bu kişiler, zevklerinde ve gönüllerinde, O’nda O olmanın zevkiyle her neredeki mazharda tecellî ediyorsa,kendi tecellîsini,kendisi seyredeceği için, hem dâima mutlu, hem de hiçbir varlıkla ihtilafı kalmayacaktır.Çünkü kendi varlığının yanında başka bir varlık yok ki ihtilafa girsin. Bütün ihtilaflar ve çekişmeler ikiliktedir. Zerreden küreye kadar her sıfatında Zâtını ilâneden Hakk’tır.

Sizlere biraz da Makâm ve mertebelerdeki Mi’ractan bahsedeyim. Zikir, Makâm değil, mertebedir. Her mertebenin Mi’racı olduğu gibi,bizlere “Allah’ı Allah’la zikret” dendiği için,Allah’ı biz değil,Allah bizlerden zikretmektedir. “Velâ havle velâ kuvvete illâbillahilalîyül aziym” kuvvet ve kudret sahibi biz değil Allah’ın olduğu anlaşılmış olur. Zikredenler mest olur, onlar Allah’la dâima dost olur. Tefekkür ettiğimizde, kendimizdeki Allah’ın bizden nasıl zikrettiğini, gönlümüzde yaşadıkça, O’nunla beraber olmanın ve O’nun zikriyle gönlümüzün huzur ve saadet içinde aydınlandığını hissederiz. Daha bu demde iken bile, ‘Senden zikreden Allah’tır’ dendiği için, Allah’ın Mekke’de Medine’de değil, kendi gönlümüzde olduğunu hissetmeğe başlarız. Allah’a gönül veren kişinin, her işi O’nunla olacağı için,gaflete girmemeye özen göstererek, saat gibi kalbinin zikrini sağlamaya ve dâima onunla beraber olmak Mi’racını yapmış olacaktır. “Zikirle gönüller huzur ve sükûna kavuşur” ve “Zikirle kalbler itminan olur” âyetlerinden de anlayacağımız gibi, kulun gönlünde çok zevkli tecellîler vardır. Bütün ibâdetlerde, ibâdete mutlaka bir zaman ayırmak mecburiyetindeyiz. Fakat zikir ibâdetine zaman ayırmamız gerekmemektedir. Zira her zaman ve her yerde yapılabilir. Dâimî zikre giren kardeşlerimiz, dâimî Mi’racı da elde etmiş olabilirler. Zira Ankebut Sûresi 45.âyetteSana vahyedilen Kitabı güzel güzel oku ve namazı kıl! Muhakkak sahih namaz edepsizlikten ve uygunsuzluktan alıkoyar. Muhakkak zikir en büyük iştir ve Allah, her ne işlerseniz bilir.” buyrulmuştur. Görüldüğü gibi bütün ibâdetlerin üstünde Allah’ı zikretmek,en büyük üstünlüktür. Yeter ki zikirle birlikte fikir de yapalım.Bütün tarîkatlarda zikir vardır. Fakat  Allah’ın Vahdâniyyet tecellî fikri yoktur.

Tevhîd-i Ef’âl mertebesinde,bütün mazharlardan tecellî eden Cenâb-ı Hakk’ın fiillerinden fâil olanı görmek,o kişinin Mi’racı olacaktır. Zira abdest alırken,namaz kılarken veya başka birisi ile herhangi bir iş yaparken, fiillerin fâilini düşünmek ve ona göre hareket etmek,elbette günbegün kişiyi bunları seyredecek bir hale getirecektir. Yeter ki gönül verelim.İlimde‘Fiillerin fâili Allah’tır’ dedikleri halde, bazı kişiler fiili ayrı fâili ayrı mütalaa ettiklerinden fiilleri kişilere nisbet ederek ilimden öteye geçemiyorlar. Allah lâtif olduğu için onun fiilleri de,fâilliği de bir mazhardan tecellî ettiği için lâtiftir. Sen yalnız zâhir mazharı görür de lâtif olan tecellî edeni göremezsen, bil ki lâtif olan fâil ve fiilin o mazharın isti’dâdına göre, o mazhardan  tecellî ettiğini henüz idrâk edememişsin demektir. Bu ilmi, amellerimizle uygulamaya koymadığımız müddetçe, artı ve eksi kutupların bir araya gelmeden  lambayı yakmadığı gibi, gönlümüzdeki fiillerin Mi’racını yapmamız da mümkün değildir.Fiillerin Mi’racı, abdest alırken senin elinden seni nasıl yıkadığını seyretmektir. Namazda, kıyamını, rükûunu, secdeni senin mazharından nasıl ta’dîl-i erkân ile yaptığını kendi mazharından seyretmektir. Âfâktaki bütün sıfatları,her neresi için yaratılmışlarsa orada onu nasıl kullandığını, onun mazharından fiilleriyle nasıl zuhûra geldiğini ve ona göre şerîat doğrultusunda hareket etmek olduğunu uygulamak onun Mi’racı olacaktır.Cenâb-ı Hakk’la beraber olmak ve dâima onunla konuşmak isteyen kardeşlerim, hem kendisini, hem de çok geniş sahaya sahip olan fiiller âlemini yakın takibe alarak, verilen telkînât doğrultusunda izlemeyi hiç bırakmasın. Günbegün, fiillerin Mi’rac zevkine sahip olacaktır.

Sıfat mertebesinde,sabit olan sıfatların,ister kişinin kendisinden tecellî eden kelâm ve kudret olsun,isterse âfâktaki bütün sıfatlardan tecellîler olsun,Cenâb-ı Hakk’ın tecellîleri olduğunu bilip zevk etmek de kişinin sıfat Mi’racı olacaktır. Kur’ân okurken, namaz kılarken kelâmın kelâmullah olduğunu zevk ettiğimizde, Zâtını bizim gibi insan sıfatlarından nasıl açığa çıkarmak istediğini, uygulandığında da namazdaki gibi açığa çıktını, fiilleriyle görür,kelâmı ile de duyarız.Artık kıldığımız namazları Rabbimizi görüyormuş gibi değil, bizzât görerek icra ederiz. İki cihan serveri güzel Peygamberimiz bunu,namazın ta’dîl-i erkânında îzâh etmişlerdir. Rükûda iken kulun üç defa, “Subhâne rabbiyel azîym” “Noksan sıfatlardan münezzeh olan Rabbim yücedir” yani ‘Bütün sıfatlardaki yüceliğini gördüm. Bu gördüğüm sıfatlardan tecellî ettiğin halde hiçbirine benzemesin. Bunların hepsinden yücesin’ sözüne karşılık, Cenâb-ı Hakk’ın “Semi Allahhülimen hamide” demek sûretiyle “İşittim kulumun hamdini” diyerek kulun dilinden kula cevap vermesi,kul ile Rabbimin karşılıklı konuşması değil midir? Halka hizmetin Hakk’a hizmet olduğunu dâima söyler dururuz ama şühûd sahibi olamadığımız için halk diye bildiğimiz sıfatların Hakk’ın Zâtının açığa çıkma mazharları olduğunu, sıfatların kendilerine ait varlığının olmadığını, varlık sahibi Cenâb-ı Hakk olduğu için hizmetin de O’na olduğunu zevk edemeyiz. Ancak bu zevke sahip olanlar,fiil ve sıfat Mi’raclarını iç içe yapmış olurlar.

Hacı Bayram Velî Hazretlerinin : 

 

Kim bildi ef’âlini, o bildi sıfatını



Onda buldu zâtını sen seni bil sen seni

Görünen sıfatındır onu gören zâtındır

Gayri ne hacetindir sen seni bil sen seni” 

 

Dizelerindeki ifadelere vâkıf olanlar kendi gönüllerinde zevk ederler.



Zât mertebesinde ise  varlık günahı kalmayınca,tecellî eden Cenâb-ı Hakk’ın Zâtının bütün sıfatlarından, fiilleriyle kendi yüceliğini sıfatların isti’dâd ve kabiliyetlerine göre sergilemesidir. O’nun mülkünde kendinden başkası kalmayınca tecellî eden, tecellî ve tecellî olunanın birliği zuhûr edecektir. Burada,Zâtının bizim gibi sıfatlarından tecellî ederek o yüceliklerini fiilleriyle sergilemesi ve yine bizim gibi sıfatlarından her an ayrı bir şe’nde tecellîlerini kendisinin o mazhardan seyretmesi onun Mi’racı olacaktır. Cenâb-ı Allah kendi sıfatlarına ‘kul’ demiştir. Kul demek köle demektir. Onun kendine ait hiçbir varlığı yoktur.Varlık sahibi Zâtı olan Cenâb-ı Allah’tır. Bu mi’racımızın en güzel bir şeklini de namazda iken, o güzel Peygamberimizin hadisi olan, Mi’racta iken Cenâb-ı Hak’la konuşma özeti ‘Ettehıyyatü'de görmekteyiz. Kulun Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk ifadeleri olan‘ ibâdetler, dualar ve bütün tesbihâtlar sanadır ya Rabbim’ diyerek acziyetini, kulluğun gereği olan saygı ve hürmetini bildirmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın kulunun dilinden, memnuniyet ifadesi olan, ‘Selâmım, selâmetim, bereketim, mutluluğum senin ve bütün inananların üzerine olsun’diyerek, kuluna verdiği lütuflar,ihsânlar ve bütün vücûd ülkesindeki melek durumunda kuvvelerinin de,yine kul diliyle Hakk ile kulun karşılıklı konuşmalarına şahitlik yaptıklarını ve selamete çıktığını, kurtuluşa erdiğini görüyoruz.

Bizler işte böyle bir irfâniyet ve zevk ile yaşamak için melamî olduk. Çünkü melamîler Hakk’ın varlığı ile var  olduğunu şühûd ve müşâhede ile zevk edip gönül âleminde, O’ndan başkasını bırakmazlar. Yoksa, kendim ayrı Hakk ayrı olarak,ikilikle ömür müddetince yapacağım ibâdetler, adedî zikir ve hatimler, O’nda O olmayı bir türlü sağlamaz. Allah’a yaptığımız ibâdetlerin mükâfatını dünyada ve âhirette değil de, yalnız Âhirette diyerek veresiye, Rabbimle yaptığım alışverişlerimiz de bizleri mutmain etmez. “Bu gün ibâdetlerini yap mükâfatını  âhirette göreceksin” sözleri, ayrıca, mânâsını idrâk etmeden yüzlerce, binlerce esmâların çekimi, bizlerde, hiçbir hicabımızın  açılmasını sağlamadığı gibi, kambur üzerine kambur yaratmıştır.

Hiçbir gün îmân ağacımın gövdesi değil,dalları değil hiç olmazsa yaprağı olduğumu bile zevk etmek mümkün olmadı. Halbuki Kur’ân ifadesiyle Âdemiyet bu îmân ağacının meyveleri, zübdesi yani özü ise Resûlullah efendimiz olduğunu görüyoruz. Cevizin yeşil kabuğu ile ömür müddetince oyalanmayı kendime zûl addettiğim için, her nefeste Cenâb-ı Hakk’la beraber olmak, O’nun bana şah damarımdan daha yakın oluşunu idrâk ederek onunla dâima alışveriş yapmam beni melamî etmiştir. Bazı kişiler, nasıl Allah’ı zanda,hayâlde veya akıllarında bir ilâh yaratarak ibâdet ediyorlarsa, âhiret hakkında yeterli bilgisi olmayanlar da zanlarında ve hayâllerinde bir âhiret,Cennet ve Cehennem yaratmaktadırlar. Şuara Sûresi 213.âyette “Bundan dolayı sakın, Allah ile beraber başka ilâhlara ibâdet etmeyiniz” buyrulmaktadır. Hem kendilerindeki can içindeki Canândan haberi olmayanlar hem de zerreden küreye kadar Zâtını ilâneden Cenâb-ı Hakk’tan habersiz olanlar, maalesef, taklîdi ibâdetlerden öteye geçemeyecekleri için hüsranda olacaklarını bu âyetlerden anlamaktayız. Allah inanan bütün kardeşlerimin yardımcısı olsun. Amin.

     NUH (A.S.) VE  NUH’UN  GEMİSİ

Nuh (A.S.) İdris (A.S.)'dan sonra ilk Resullük verilen bir peygamberdir. Ona Necibullah; Allah’ın temiz, güzel  ve ahlâklı kulu, kendine tâbi olanları kurtuluşa erdiren, selâmete kavuşturan anlamlarına gelen bir isim verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm Hud Sûresi 25.ilâ 48.âyetleri arasında anlatılan bu kıssada Nuh (A.S.), kavmini Hakk ve hakîkata davet etmiş. Fakat kavmi onu inkâr etmiş, sözlerini duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkamışlar,  dinlememişlerdir. Cenâb-ı Allah, Nuh (A.S.)'a bir gemi yapmasını vahyetmiştir. Sanatı dülgerlik yani marangozluk olduğu için gemiyi yapmıştır.Kavmi ise Nuh (A.S.)'a kötülük yapmak için, gemiyi pislemişlerdir.Cenâb-ı Allah da o kavme, salgın bir hastalık zuhûr ettirerek, gemiye, pisledikleri pisliklerden, her kim hastalık yerine sürerse,o kişiler tedavi oluyorlardı.Gemiyi tamamen temizleyip onlarında yaraları iyi oldu. Böylece kendi kötülüklerini, Cenâb-ı Hakk onlara temizletmiş oldu.

Nuh (A.S.)'a  gemiye canlılardan dişi ve erkek olarak birer çift alması vahyedildi. Ayrıca inananlardan da aldı. Çünkü Nuh tufanı  ile inanmayan ve Nuh (A.S.)'a tâbi olmayanları Cenâb-ı Allah helâk edeceğini bildirdi.Nuh'un oğlu, Kenan  gemiye binmedi. Babası Nuh (A.S.)'a “Ben yüzme bilirim. Hem benim dağcılığım da var” diyerek, helâk olmayacağını söylüyordu. Hatta Nuh (A.S.) Cenâb-ı Allah’a münâcaatla, oğlunun kendisine tâbi olmadığını bildirdiğinde, Cenâb-ı Hakk Nuh (A.S.)'a “O senin oğlun değildir. Senin sulbünden gelen senin oğlun değil, senin yolundan gelen senin oğlundur” dedi. Ve günü gelince Nuh tufanı başladı. Gemiye binenler tufandan kurtuldular. Gemiye binmeyenler tufanda helâk oldular. Nuh’un gemisi de tufan sonunda Cudi dağına oturarak gemidekilerin hepsi kurtulmuş oldular.

Zâhir olarak Kur’ân’ın bizlere anlatmış olduğu bu kıssadan bizler ne anlamalıyız? Yaşamımıza bunu nasıl uygulamalıyız. Günümüzde,Nuh(A.S.)ilmiyle âmîl, güzel ahlâk ve edeb sahibi, mütevazı  Mürşîd-i Kâmillerdir .Onlar peygamber vârisi oldukları için Hakk ve hakîkati tebliğle görevlidirler. Nuh’un yaptığı gemi ise Tevhîd gemisi olup,ona binenler kurtuluşa ermiştir. Binmeyenler ise cehâlet,gayriyet ve şirk tufanında, hâlâ helâk olup durmaktadırlar. Gemi Recep ayında tamamlanmış  ve Zi’l-hicce ayında Cudi dağına oturmuştur. Bir sâlik de,Mürşîd-i Kâmilin Tevhîd gemisine ef’âl ayı olan Recep ayında binerek, fiillerin şirkinden kurtulmağa başlar.Gemiye binmeleriyle, yedi gün gece gündüz devamlı rahmet yağdı.Her tarafı sular istilâ etti. İşte yedi sıfat-ı subûtiyemizle şuhûd kapılarının açılması ve gök diye vasıflandırdığımız, bekâ tecellîlerinin Rahîmiyyet rahmetinin yağmasına mazhar olduk demektir.

Bu gemi Mürşîd-i Kâmil kaptanlığında,Recep ayı fiiller rahmetinin  tecellîleri, Şaban ayı sıfatlar rahmetinin tecellîleri, Ramazan ayı Zât rahmetinin tecellîleri, Şevval ayı tenzih rahmetinin tecellîleri,Zilkade ayı teşbih rahmetinin tecellîleri, Zi’l-hicce ayı Tevhîd  rahmetinin tecellîleriyle Tevhîd deryasında yol aldı. Zi’l-hicce ayından sonra gemi, Cudi dağı olan Ahadiyet mertebesinde oturdu. Gemiye seksen erkek ve kadın binmişti. Çünkü sekiz sıfatımızın zâhir ve bâtın olan duygumuzla, bu tufandan kurtulmanın tahakkuk edeceği muhakkaktır. Gemi Cudi dağında boşaldığında, aşûre günü idi. Malûmunuz aşûre de,Muharrem ayının onunda,yedi sıfatımızdan Hakk ve hakîkatin lezzetini zevk etmek olduğu için, Muharrem ayına Ahadiyet ayı denmiştir. Nuh (A.S.) nübüvveti ile kavmini Hakk ve hakîkata davet etmiş, fakat akıl seviyesindeki akl-ı maaş sahipleri, O’nun nübüvvet Makâmının sırlarını bilemedikleri için “Biz seni bizim gibi beşer görüyoruz” diyerek inkâr etmişlerdir.Çünkü akl-ı maaş sahipleri, dünyadaki zâhir olan bazı nefisle ilgili  şeyleri bilirler. Âhiretle ilgili bazı sırlardan gafildirler.

Onun için günümüzde bile, şekilden öteyi göremeyen çok kimseler mevcuttur. Kısır akıllarıyla her şeyi biliyoruz zannederler. Onun için Nuh’un kavmi, “Seni yalancılardan zannediyoruz” dedikleri gibi, bu görevli kâmillere de yalancılık isnat ederler. Resûlullah Efendimiz “Ehl-i Beytim Nuh’un gemisi gibidir. Her kim o gemiye binerse kurtulur.Her kim muhâlefet ederse gark olur.” buyurmuşlardır. Şu dünya su ile dolu bir denizdir. Eğer bedenin harâb olduğu zaman binecek bir gemi yaptın ise, o sudan kendi âlemine necat bulursun. Yapmadınsa o suya gark olup helâk olursun. Gemiye mahlûkattan dişi ve erkek olarak  iki tane alınması ise ilim ve amelle menzile varılır. Cenâb-ı Hakk’ın her tecellîsinde tenzih ve teşbihi vücûd gemimizde zevk edersek Tevhîd etmiş oluruz. Onun için ilimsiz amel taklittir. Amelsiz ilim de kişiye fayda sağlamaz. Hakîkat ve şeriat deryasında bu geminin yol alması için her ikisinin de tam ve eksiksiz olması gereklidir.Hud Sûresi 42. âyette “Nuh (A.S.) akl-ı maaştan ibaret bulunan vehmine mağlup, babasının  din ve Tevhidinden mahcub oğlunu çağırdı:‘Ey oğlum dinimize tâbi ol.’ dedi. Hakk’tan mahcub,denizde nefis arzusu dalgalarıyla helâk olanlardan olma dedi.Oğlu ise,babasının davetinin esrarına mahcub olduğu için reddetti  ve helâk olanlardan oldu. Ayrıca Hud Sûresi 45.âyette “Ey Nuh o senin oğlun değildir. Senin oğlun, senin sulbünden gelen değil, senin yolundan gelendir.” buyruluyor.

Şu halde, evlâtlarımızın Hakk ve hakîkat yolunda gitmeyişleri, bizim evladımız olduğunu bedenen gösterse bile, Allah’ın indinde, sîreten evladımız olmadığını Cenâb-ı Hakk söylüyor. Hz.Ali (K.V.) “Agâh olunuz ki, her ne kadar eti yani karabeti Muhammed'e uzak olsa dahi Muhammedin dostu Allah’a itaat edendir. Ve biliniz ki, karabeti Muhammed'e yakın olsa dahi, Muhammedin düşmanı, Allah’a âsi olandır” buyurmuşlardır.

Nuh (A.S.)kavminin kendisine tâbi olmadıklarından mütevellit “Ya Rabbi! Yeryüzünde hiçbir kâfir bırakma” diye beddua etti. Tenzih mertebesindeki kişiler kendilerinin doğru yolda olduğunu kabul ederler. Teşbih mertebesindeki kişiler de, kendilerinin doğru yolda olduğunu sanırlar.Onun için Nuh (A.S.) geceyi yani Vahdeti Vahdete davet, gündüzü yani kesrettekileri kesrete davet kişilerin reddine vesîle olur. Bu,denizdeki balıklara, ‘denize gelin’demeğe benzer. Halbuki Tevhidde, Vahdettekileri kesrete davet, kesrettekileri de Vahdete dâvet gereklidir. Muhyiddînİbnü’l Arabî Hazretleri, Nuh (A.S.) bahsinde  Hz.Muhammed  ümmetini dâvette, hem tenzih, hem teşbih etti. Hz.Nuh ise, akıl ve rûhânîyetleri yönünden kavmini gece davet etti. Çünkü bunlar, gizli ve mahiyetleri karanlıktır. Sonra kavmini, zâhir sûretleri ve maddî benlikleri yönünden gündüzleri de çağırdı ve her iki daveti birleştirmediği için bu ayırma yüzünden bâtıncılar nefret etti. Onların dolayısıyla kaçmalarına vesîle oldu. Onun için Hz. Muhammed (A.S.) geceyi gündüze, gündüzü de geceye davet etmiştir.” buyurmuşlardır.

İşte Cenâb-ı Allah’ın emriyle, Recep ayından itibaren vuslat yolculuğuna çıkan sâlik de, üçü fenâ, üçü de tecellîler yönüyle  bekâ mertebelerinde vuslat sonunda  hafî şirklerden de kurtularak, Cudi dağı olan Ahadiyete gemisini oturtur. Dâima tatlı ve en az yedi cinsten olan aşûreyi yemeğe de hak kazanır. Bu âlemde kalbi ile tenzih, hissiyle teşbih yapma zevkine sahip olanlar seyyidlerden oldukları için yani insanların efendisi olma hasletine sâhib oldukları için toplum içinde ihtilâftan kurtulmuşlardır.Yoksa kahrı ve lütfu bilmeyenler hiçbir dem rahat olamazlar. Cenâb-ı Allah bizleri, Nuh gibi bir İnsan-ı Kâmilden Tevhîd gemisine binerek tufandan kurtulanlardan eylesin. Tenzih ve teşbihte kalmadan Tevhîd zevki ile zevkiyâb olup bütün sıfat ve a’zalarımızla O’nun tecellîlerinin zevkine erdirsin. Âmin.

 


Yüklə 2,44 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   29   30   31   32   33   34   35   36   ...   40




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin