Emperyalizme Faşizme Karşı



Yüklə 444.37 Kb.
səhifə7/7
tarix13.08.2018
ölçüsü444.37 Kb.
1   2   3   4   5   6   7

KENTLER, YÜZLER, SOKAKLAR...
KENTLER, YÜZLER, SOKAKLAR...

-ŞIRNAK ATEŞLER İÇİNDE...

-ALARM ZİLLERİ ÇALIYOR...

-ŞIRNAK BOŞALIYOR...

-GÜNEYDOĞU KANIYOR...

-‘DEVLET MAĞLUP OLMAZ’...

Yol boyunca kafamda hep bu tür gazete manşetleri. Yolumuz uzun. Biraz uyumak için düşüncelerimi kovmaya çalışıyorum. Ne mümkün...

Demokratik Girişim Kurulu olarak 27 kişilik bir heyetle Diyarbakır yolundayız. Hedefimiz Şırnak.



ŞIRNAK ATEŞLER İÇİNDE...

Beynimde dönüp duran hep gazete başlıkları ve bir "bilinmezlik". Ankara'nın doğusuna ilk defa geçiyorum. Gittiğimiz yerde neyle/nelerle karşılaşabileceğimizi ise ancak tahmin etmeye çalışıyorum. Bildiklerim, bölgeyi daha önce görmüş olan heyetteki arkadaşların anlatımları ve gazetelerden okuduklarım. Gazete manşetleri...



GÜNEYDOĞU KANIYOR...

Demokratik Girişim Kurulu heyetinin otobüsü yola çıktıktan 22 saat sonra Diyarbakır'da.Şehrin girişinde aracımız durduruluyor. Kimliklerimize bakılacak.

Kimliklerimize bakan polis, her ne kadar bunun normal bir kontrol olduğunu söylese de, bu kafamda artık başka bir diyara geldiğimizin işareti olarak şekilleniyor. Heyetteki diğer arkadaşların düşünceleri de aynı.

                                                                      * * *

Diyarbakır'dan ikinci bir otobüsle Cizre'ye hareket ediyoruz. Mardin girişinde kendini kibar davranmaya zorladığı açıkça belli olan bir polis, ne bulacağını sanıyorsa, yine kimliklerimize bakıyor. Hemen ardından da yolumuzdan alıkoyduğu için üzgün olduğunu belirtiyor. Polisin "hayırlı yolculuklar" dileğiyle tekrar yola koyuluyoruz.

31 Ağustos Pazartesi. Saat 23 civarında Cizre'ye ulaşıyoruz. Sokaklar bomboş. "İn cin top oynuyor" deyişi burası için kullanılmış olsa gerek diye geçiriyorum içimden. Zira Cizre İpek Yolu üstüne kurulmuş, 70.000'e yaklaşan nüfusuyla bölgenin hayli kalabalık kentlerinden biri ve bizi şehrin en kalabalık meydanında bir inekten başka karşılayan canlı yok. (Anlatıldığına göre, Nevrozun hemen ertesinde de bu inekten başka hiçbir canlı yokmuş sokakta)

Yerleştiğimiz otelde durum açıklığa kavuşuyor: Nevroz olaylarından bu yana hava karardıktan sonra halk evlerine çekiliyormuş...

Cizre'ye geleceğimizden haberli olan belediye başkanı Haşim Haşimi kaldığımız otele geliyor. Yarım saat kadar süren sohbetimizde Cizre'de 5000 Şırnak'lının misafir edildiğini öğreniyoruz.



ŞIRNAK BOŞALIYOR...

Ertesi gün Cizre'yi dolaşmak ve Şırnak'lılarla görüşmek üzere bir program yaparak, 28 saat süren yolculuğun yorgunluğunu atmak için odalarımıza çekiliyoruz.

                                                                     ***

Yatağa uzandığımda aklıma son bir ayda yaşananlar geliyor. Yine gazetelerdeki haberler, beni buralara getiren haberler.

-Özgür Gündem gazetesi Gercüş muhabiri Yahya Orhan öldürüldü. (1/Ağustos/1992)

-Gündem Diyarbakır muhabiri Burhan Karadeniz, ensesine sıkılan bir kurşunla ağır yaralandı. (5/Ağustos/1992)

-Özgür Gündem gazetesinde çalışan, PEN üyesi yazar Hüseyin Deniz, Urfa'da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. (9/Ağustos/1992)

Özgür Gündem üstündeki baskılar artık öldürmelere dönüşmüştü. Geçtiğimiz aylarda da yine Gündem çalışanı Hafız Akdemir öldürülmüştü.(*)

Bu cinayetler üzerine Gündem'in tüm devrimci demokrat çevrelere Güney Doğu'da "gönüllü muhabirlik " çağrısını ilk duyduğumda arkadaşlara 'ben gitmek istiyorum' demiştim.

12 Ağustos'ta Özgür Gündem ile dayanışma ve basına yapılan saldırılar karşısında, 22 gazete ve dergi, 5 sendika, 6 dernek, 5 yayınevi, 11 gazeteci ve aydından oluşan "Demokratik Girişim Kurulu" oluşturuldu. Bu kurulda Devrimci Gençlik olarak biz de vardık. Çeşitli eylemliliklerin yanı sıra Gündem Diyarbakır bürosunu da ziyareti önüne koyan Kurul, bu amaçla 1 Eylül Salı (dünya barış) günü Diyarbakır'da olmayı hedefliyordu. Ancak bu hazırlıkların sürdüğü günlerde Şırnak katliamı gerçekleşti. Bu gelişme üzerine Kurul programında değişiklik yaparak, 27 kişilik bir heyetle, 30 Ağustos

pazar günü Diyarbakır'a doğru yola çıktı.

                                                                     ***

1 Eylül Salı. Bu gün DÜNYA BARIŞ GÜNÜ. Ve biz Cizre'deyiz. Gruplar halinde şehrin sokaklarına dağılıyoruz. Rehberlik yapan arkadaşlarımızdan, bizleri Şırnak'lıların en kalabalık olarak kaldığı evlere götürmelerini istediğimizde aldığımız yanıt bizleri şaşırtıyor; "Burada her evde en az 100 kişi kalıyor, bir evde 8-10 aile barınıyor. Şu anda ahırlarımız bile yatakhane yapılmış durumda".

Gerçekten de dolaşırken, yersizlikten dolayı sokak ortalarına bırakılmış eşyalara rastlıyoruz. 5 ailenin kaldığı bir eve misafir oluyoruz. Gazeteci olduğumuzu söyleyince biraz tedirgin oluyorlar, gerekçeleri; basının olayları çarpıttığı, gerçekleri yazmadığı. Heyetin niteliğini ve niye orada olduğumuzu anlattıktan sonra konuşmaya başlıyoruz. Bu kez de otelde tanıştığımız ve bizimle birlikte dolaşmaya çıkan Alman gazeteciye karşı bir tavır alışları var: "Tepemizde dönüp duran Kobra helikopterleri, bizi topa tutan Leopar tanklarını hep bunlar satıyorlar devlete" diyorlar...

Konuştuğumuz Kürtlerin içinde (erkeklerin hepsi) Türkçe bilenler var, ancak ana dilleriyle konuşmayı tercih ettiklerinden dolayı Kürtçe bilen arkadaşlarımızın tercümanlığına gerek duyuyoruz.

"PKK'lı OLDUK, TANKLAR BİZİ BOMBALADI..."

Şırnak'lılara olayın gelişimini, nasıl olduğunu soruyoruz. Anlatıyorlar:

18 Ağustos günü saat akşam üzeri 7 gibi, şehir tank ve kariyerlerle kuşatıldı. Biz bunun bize yönelik olduğunu düşünmedik. Akşam saat 9 civarında ateş başladı. Saldırı doğrudan evlere yapıldı. Çoğumuz damlardaydık. Ateş başlayınca bodrumlara indik. Ertesi gün öğlende saat 1 sıralarıydı, 'dışarıya çıkın, yaralılarınızı hastaneye götürün, kapılarınızı açık bırakın' diye bir anons yapıldı. Bizler de çıktık. Asıl kaybı da o zaman verdik. Evlerden çıkanların çoğu açılan ateşle öldüler. Ateş kesildikten sonra sokağa çıkma yasağı kalkar kalkmaz kaçmaya başladık".

"15 BİN KİŞİ ŞEHRİ BİR GÜNDE TERK ETTİ"

Evet, anlatılanlara göre olay kısaca böyle. 48 saatlik aralıksız ateş ve kuşatma sonundaki ölüm ve yaralanmaların sayısı belli değil. Zira ateşin kesilmesinden sonra insanlar panik halinde kaçmaya başlıyorlar. Bu arada bırakın yakın akrabalarını, en yakın aile fertlerinin bile nerede olduğunu bilen yok. Kaçanların her biri bir yerlerde. Ananın oğuldan, oğulun kardeşten haberi yok. Öldü mü, sağ mı, gözaltında mı? Bilinmiyor. Bilinenler şunlar -ki bunların da kesinliği yok- : Şırnak dışında Balveren Köyü, Yoğurtçu Köyü ve mezraları, Dağkonak Köyü ve mezraları da bombalanan yerleşim birimleri arasında. Köy ve mezralardan 40-50 insanın öldüğü tahmin ediliyor. Yine köy ve mezralardan 370, Şırnak'tan da 400 kadar insanın gözaltında olduğu sanılıyor. Bunların hepsi söylediğimiz gibi tahmini çünkü insanlar farklı bölgelere dağılmış durumda ve aralarında her hangi bir iletişim kurulabilmiş değil.

Bütün bunların yanı sıra hiç kimsenin yalanlayamayacağı kesinlikte bilgi ve olaylar da var ki bunların kimisine bizzat tanık oluyoruz. 70 yaşında bir nine yolumuzu kesip ağlayarak iki torununun da gözleri önünde yanarak can verdiğini anlatıyor. Bir evde korkudan şoka girmiş bir çocuğun başucunda anasını ağlar buluyoruz; "Günlerdir böyle yavrum. Ne bir lokma bir şey yediği var, ne de uyuyor" diye dertleniyor kadın. Ve 15 yaşlarında genç bir kız kucağında yaralı bir çocukla yolumuza çıkıp,"bunu anasının kucağından zorla alıp yere fırlattılar. İki bacağı da kırık" diyor. Toptepe Köyünden kaçan bir ihtiyar çevre köylerden gelen silah seslerinden korkup kaçtıklarını söylerken; "biz köyü boşalttıktan sonra gelip evlerimizi yakmışlar, hayvanlarımızı öldürmüşler.İneklerimizi bile terörist diye vuruyorlar. Ben 85 yaşındayım ve şimdiye kadar böyle bir katliama hiç tanık olmamıştım "diye de ekliyor.

2 Eylül çarşamba günü Şırnak'a gitmek için Cizre'den bir otobüsle hareket ediyoruz. Şırnak'a gelmeden Kasrik Boğazı denilen yerde askerler tarafından durduruluyoruz. Bakanlıktan izin alan Alman TV ekibine geçiş izni verilip de bize de "iznimiz" olmadığı için beklememiz gerektiği söylenince, aklıma anayasadaki "herkesin seyahat özgürlüğü vardır" ibaresi geliyor ve kendi kendime gülümsüyorum. Bu izin galiba ülke sınırları dışına çıkarken kullandığımız pasaportlara benzer bir şeydi. Her neyse Kasrik Boğazı'nda iki saat kadar bekledikten sonra Tugay komutanlığının "yüksek müsaadeleriyle" geçiş iznini alıp yolumuza devam edebiliyoruz. Yol boyunca kıl çadırlarda yaşamaya çalışan insanlarla karşılaşıyoruz. Kumçatı ya da Kürtçe adıyla Dergule denilen yörede mola verip, burada çadır kurmuş olan insanlarla sohbet ediyoruz. Onların da olayı aktarmaları Cizre'de görüştüğümüz Şırnak'lılardan farklı değil. Şırnak'a geri dönmeyi düşünüyorlar mıydı? Bu soruyu Cizre'de görüştüğümüz insanlara sorduğumuz da Tugay Komutanının görevden alınması, BM hakemliğinde maddi manevi tazminat ödenmesi gibi koşullar öne sürerek "eğer bu koşullar yerine getirilirse döneriz ancak" yanıtını almıştık. Burada çadırlarda kalan insanlar sorumuzu yanıtlarken aynı koşulları öne sürerek başlıyor söze fakat "buralarda da hayatımız tehlikede. Şırnak'ta bizleri öldürmeye kalkan burada bunu daha kolay yapabilir" diye de ekliyorlardı.

Şırnak'a vardığımızda özel tim ve polis tarafından durduruluyoruz. "İzin var mıymış? Niye Şırnak'a gelmişiz? Gezmek için Şırnak'ı mı bulmuşuz?"... gibi soruların peşinden, bölge valisinin izni olmaksızın şehre giremeyeceğimiz belirtildi. Kısa bir tartışmadan sonra valiye telefon edileceği söylenerek beklemeye alınıyoruz. Bir süre sonra iznimiz olmadığı için bizleri şehre sokamayacaklarını söyleyen özel tim görevlilerine "söylenenlerin, şehre sokulmamamızın gerekçelerinin yazılı olarak bizlere verilmesi" talebimizden sonra anlaşılan bize daha fazla engel olamayacaklarını sezen devlet görevlileri, kısa bir beklemeden sonra bölge valisi ile bizim için kendilerinin görüştüklerini ve validen şifai izin aldıklarını söyleyerek şehre girebileceğimizi söylediler.

Heyetten hayli rahatsız olmuşa benzeyen özel tim görevlileri sivil arabalarıyla şehrin içinde bize eşlik ediyor. Kimi zaman fotoğraf çekmemize, kimi zamansa araçtan inmemize bile izin verilmiyor. Sık sık "zaten izniniz yok" uyarısıyla taciz ediliyoruz.

Şırnak'ta şu gerçeklere tanık oluyoruz: Canlı hayvan kalmamış, devletin resmi görevlilerinin dışında insan yok gibi (bu arada Şırnak girişinde izin için bekletilirken eşya yüklü bir kamyon tam üç defa önümüzden geçiyor. Herhalde artık insanlar dönüyor bak diye bize göstermek istediklerinden olsa gerek defalarca aynı aracı önümüzden geçirtmeleri). Resmi binalar, polis lojmanları, korucu başı Ağahan Tatar'ın evi ve Türk bayrağı asmış iki ev dışında hasar görmeyen bina yok. Cami ve okul da yıkımdan payına düşeni alan binalar arasında. Resmi kaynaklar Şırnak'a saldıranın PKK olduğunu söyleye dursun Şırnak'taki katliamda bir tek gerilla izine bile rastlayamadıklarını söyleyen de bizzat Şırnak valisi Mustafa Malay... Şırnak'lılarsa "eğer gerçekten 1500 gerillayla PKK Şırnak'a girseydi devlet zaten el kaldıramazdı" demekten çekinmiyorlar.

Boş Şırnak sokaklarında dolaşırken yıkık bir evin önünde aracımızın yolunu 45-50 yaşlarında bir adam kesiyor bizi harabeye dönen evine davet ediyor. Bir zamanlar evi iki katlıymış. (...mış diyorum çünkü bombardımandan sonra Nasrettin Hoca'nın türbesine dönmüş) Kapısı kurşun delikleriyle kevgir olmuş evden içeriye adım atar atmaz duvarların da kapıdan farklı olmadığını anlıyoruz. İki oğlu ve gelinleriyle birlikte bu evde yaşadığını söyleyen adam "çocuklarım olaydan sonra Mardin'e gittiler ben karımla kaldım. Çocuklar gittikten sonra askerler geldi ve zaten bütün duvarları yıkılan evimin bu yetmezmiş gibi içini de talan ettiler" diyor. Harabeye dönen evde dolaşırken bir dikiş makinası ilişti gözüme, hani şu reklamlardaki makina "her gelin kızın rüyası" olandan, bu evdeki kızın kabusu olmuş anlaşılan. Yıkıntılar arasında dolaşıyorum... Oyuncak bir araba... Torunlardan birinin herhalde, kaçarken yanına almayı unutmuş yavrucak. Ve etrafa saçılmış okul kitapları. Kitaplara zarar vermek oldum olası vazgeçemediğimiz bir alışkanlığımız galiba. Adama "sığınaklarınız varmış" diyorum. "Saldırı sırasında nereye saklandınız da sağ kalabildiniz? Kendisiyle birlikte aşağı kata iniyoruz. Bodrumda 3 metreye 4 metre boyutlarında duvarında kazmayla küçük bir delik açılmış kilerini gösteriyor adam "burada 25 kişi iki gün kaldık. Havasızlıktan ölmeyelim diye de bu deliği ben açtım" diyor. Böylece Kürtlerin "sığınaklarını da görüp, geri dönüyoruz. Aracımıza binerken son bir soru soruyorum adama: "Peki ya Türkler, Türkler hakkında ne düşünüyorsun? Onları nasıl görüyorsun? Beklentilerin var mı?" Adam çok kısa konuşuyor; "HALKLARIN KARDEŞLİĞİNE İNANIRIM. BURADAKİ HERKES DE BUNA İNANIR. AMA O KARDEŞ ŞİMDİ YOK."

İstanbul'a dönüş yolunda kafamda hep adamın son sözleri "O KARDEŞ ŞİMDİ YOK". Neden?...

Bu yazıyı kaleme alırken Diyarbakır'da bir cinayet daha işlendiğini haber alınıyor; Musa Anter öldürülmüş. Musa Amca Güney Doğu'da 7 ay içinde öldürülen 9. gazeteci. Bölgede katledilen diğer gazeteciler ise şunlar:

-Halit Gülgen........ 2000'e Doğru....15 Şubat 1992

-Cengiz Altun....... Yeni Ülke..............24 Şubat 1992

-İzzet Kezer ...........Sabah.................23 Mart 1992

-Mecit Akgün........ Serbest..................2 Haziran 1992

-Hafız Akdemir .... Özgür Gündem ....8 Haziran 1992

-Çetin Abayay........Özgür Halk...........30 Temmuz 1992

-Yahya Orhan.........Özgür Gündem.....1 Ağustos 1992

-Hüseyin Deniz ....Özgür Gündem......9Ağustos 1992

-Musa Anter .........Özgür Gündem......20 Eylül 1992

BİLGİ ÇAĞINA HAZIR MISINIZ?
BİLGİ ÇAĞINA HAZIR MISINIZ?

Tarih de bitti. Artık tarih sonrası bir çağda yaşıyoruz. Çocuklarımız ve torunlarımız ( sahi torunlarınız olabileceğini hiç düşündünüz mü?) kendi zamanlarında, "tarih sonrası 1.bilgi çağı" yazan dijital atom takvimleri kullanacaklar. Bilgi çağının müreffeh bilgi insanları olacak torunlarımız. Bizler henüz bilgi toplumuna erişmeye çalışan bir toplumun sancılarını çeken insanlarız. Ama torunlarımız şanslı olacak tabii. Hem zaten "gelecekte bir gün gelecek". Bilgi bizi kurtaracak, itinayla sevecek, yalnızlıktan kurtaracak. Bilgi bizi özgürleştirecek? Bilgi bizi geleceğe hazırlıyor. Gelecek bilgi toplumu çünkü! Bütün iktidar bilgiye!!!

Televizyonda, radyoda, gazetelerde hep bu söyleniyor. Birileri bizleri bir şeylere hazırlıyor. Tıpkı "yamyam" filmlerinde, kabilenin canavarına sunulacak kurbanın hazırlanması gibi... Tüm hazırlıklar bittiğinde -tören kıyafeti giydirildiğinde- son olarak kurbanın ne olup bittiğini anlamasını engelleyerek, onu sarhoş edip rüyalar alemine götürecek bir iksir içiriliyor.

"Evet, kurban Bilgi Çağına hazır. Buyrun afiyetle yiyin..."

Televizyonda çocuklar, bilim-kurgu çizgi filmleriyle Bilgi Çağına hazırlanıyorlar. Bilgi Çağı, lazer silahlarıyla dünyanın veya falanca uydurma gezegenin düzenini bozmaya çalışanları yok etmek mi? Yoksa lazer silahları çocukluk ütopyalarımızı mı hedef alıyor? "Dünya ne kadar gelişirse gelişsin insanlar arasındaki acımasız savaşlar devam edecek” öyle mi?

Duvarlar yıkıldı. Bilgi çağına hazır mısınız

Yoksa beyinlerimiz tuğlaların altında mı kaldı?

Bilgi çağı, iletişim çağıymış... Peki öyleyse çok sesliliğin nimetlerini öve öve bitiremeyenler, neden hep bir ağızdan konuşuyor, neden gazeteler gerçekleri yazmıyor? Tabii gazeteler her zaman yalan haber yazmazlar bazen doğruları da yazarlar. Örneğin: "Papa bir gün Amerika'yı ziyaret etmek üzere New York'a gelir. Uçaktan iner inmez çevresini gazeteciler sarar. Gazetecilerden biri Papa'ya genelevleri ziyaret edip etmeyeceğini sorar. Bunun üzerine Papa şaşkınlık içinde 'New York'ta genelev mi var!' der.Ertesi gün Papa'nın ziyareti tüm gazetelerde manşetten verilir: 'Papa uçaktan iner inmez (New York'ta genelevi var mı?) diye sordu’"

Bilgi çağı... Medya... İmaj devri... Kurbanın iksiri bu karışımdan meydana geliyor olmalı...

Medya bir imaj yaratıyor. "Bilgi çağı" imajını.

Ne kadar bilgili bir toplum yaratılmaya çalışılıyor? Milyarlık para ödüllü "bilgi" yarışmalarında sorulan soruları bilecek kadar bilgili bir toplum mu? "Daha fazlasını niye bilsinler, ucunda para yok ki..." Bilgi çağını yaşayan bir toplumda hiç bu kadar yozlaşma olur mu? İnsanlar hiç birbirlerini farklı uluslardan oldukları için öldürürler mi? Tek değer yargısı para ve onunla satın alınabilen sex olur mu? Bilgi çağında insanlar medya tarafından bilgilendirilmek yerine neden "azdırılmaya" çalışılıyor? Neden pornografik bir toplum yaratılıyor?



"Bilsek ne olacak?" Evet bilseler ne olacak?... Müdahale edemedikten, bilgiyi kontrol edemedikten sonra bilginin ne anlamı var? Bilgiyi insanlığın hizmetine sunamadıktan sonra bilim adamı olmanın; ne anlamı var? Bilimsel bilgiye sahip olmak için bilim adamı mı olmak gerekiyor? Şu anki televizyonlardan çok daha gelişmiş bir TV teknolojisine ve bilgisine sahip olunmasına rağmen sırf tüketimi arttırmak için "gerçek son model TV”ye model model gidildiğini biliyor musunuz? Son model bir aracın daha piyasaya sürülürken aslında eski model olduğunu hiç düşündük mü?

                                                                         * * *



Neden insanlar yalnızlaştırılıyor? Bilgi paylaşılamazsa ne anlamı kalır ki? Bilgi mülk edinilebilir mi? Kontrol edilebilir mi? İyi ama; bilgiyi kimler kimlere karşı kontrol edecek? Kötülere karşı mı? Kötüler kimler? Kötü ne?

"Ama sakın haa sen bu sorularla bocalama, bilgi çağına yetişmeye bak!" Peki yetişemezsek ne olacak? Nelerden mahrum kalacağız? Yetişirsek bize ne sunulacak? Yoksa sürekli bize bir şeylerin sunulmasını mı bekleyeceğiz? Modern bir hayat düşler pek çok insan. Beyaz eşyası, televizyonu, videosu eksik olmayan modern döşenmiş bir evde, şık giyimli bir kadın ve pırıl pırıl bir erkek yaşar. Porselen tabaklarda yenir yemekler, akşamları konuşurlar biraz. Çok az tartışır daima iyi geçinirler. En çok iki çocukları vardır. Evde bir otomobil hayali kurulur, işyerindeki yükselme koşuluna paralel olarak sahip olunacak son model bir otomobil mi? İyi ama o altı ay sonra eski model olmayacak mı? "Altı ay sonra yenisini alırım". Değişime ayak uydurma bu mu? Güzel bir evde mi oturmak bilgi çağını yaşamak? Ev kiralar ne kadar pahalı... "Olsun daha çok çalışırım... Daha çok çalışırım, daha çok tüketirim, daha çok çalışırım, daha çok tüketirim, daha! daha! daha! Özgürlük daha! daha! daha!" Bu nasıl özgürlük? "Tüketebildiğin kadar özgürsün."???"

Bilgi çağına hazır mıyız?

Tarih henüz bitmedi! Henüz tarih öncesi bir çağda yaşıyoruz, çocuklarımız ve torunlarımız (evet torunlarımız ve çocuklarımız olabileceğini düşünüyoruz ve onlar için üzülüyoruz) dijital atom saatleri ve takvimleri kullanabilirler ama zaman yine saatli maarif takvimlerindeki gibi işleyecek. Torunlarımız bilginin köleleri olacak, eski kölelerin zincirlerinin yerini bürolarda ve evlerde elektronik kablolar, televizyon antenleri alacak, mikroçipler hapishanelerimiz olacak. Bilgi bizi itinayla saracak, yalnızlığa boğacak. Bilgiyi nasıl kullanacağını çok iyi bilenlerin yaklaşan ayak seslerini şimdiden duyuyor musunuz? "Okuduğumuz gazetelere benzemenin" acısı yüreğimizi acıtıyor mu? Hala insanlığın tarih öncesini yaşıyoruz. Bunu hissediyor musunuz. Artık durdurulamayacak bir trende olduğumuzu söylüyorlar. Kocaman bir yalan. Biz umutluyuz. Tren durmayacaksa biz atlamak istiyoruz ne pahasına olursa olsun. Çünkü kendimiz ve çocuklarımız için hala üzülebiliyoruz. İnsanlık için hala umutluyuz, özgürlük için!..

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə