I d I n I a V a V x h o n I n < I j V a h I x V l a I o I l n V v h fi X l Q



Yüklə 7.77 Mb.
səhifə135/139
tarix27.12.2018
ölçüsü7.77 Mb.
1   ...   131   132   133   134   135   136   137   138   139

HANLAR

Türk mimarisi içinde önemli bir yeri olduğu bilinen hanlar-kervansaraylar, başlangıcından itibaren belirli özellüderiyle plan şemalarında ve mimarilerinde açık bir gelişme izlenebilen yapılar olmuşlardır.

İstanbul'da han inşası, Fatih Külliyesi*» ile başlamış, 20. yy'ın başlarına kadar sürmüştür. Yaklaşık 4,5 asırlık bir süreçte inşa edilmiş, sadece İstanbul'daki ör-

nekler, hanların işlevsel çeşitlemelerine de açıklık kazandırmıştır.

Başlangıçtan beri han ya da kervansaray adı altında tanıdığımız bu ticari işlevsel yapılar, insan-hayvan-yük üçlüsünün bir arada barındığı (konakladığı) yapılar olarak görülür.

Bursa'daki Emir Hanı'ndan (15. yy) başlayarak hanlar, bu üç unsuru bir arada barındıran örnekler oluşturmuştur. Yapının bütünü içinde ise bu üç unsura ayrılan mekânların varlığı dikkati çeker. İnsanlar i-çin pencereli, ocaklı, sekili odalar; zemin kattaki depo mekânları ile hayvanlara ayrılan ahır mekânları gibi.

İstanbul'da ise Fatih Külliyesi'nde insan ile hayvan-yük ikilisi için kesin olarak ayrı işlevsel yapılar inşa edildiği görülür: İnsanlar için tabhane (misafirhane) hayvan-yük ikilisi için kervansaray. Fatih Külliyesi'ndeki işlevsel yapıların külliye içindeki insan-hayvan-yük ayrımı düşünülerek konumlanması, İstanbul'da daha sonra inşa edilmiş olan sultani külliyelerde süren bir özellik olarak görülür.

Bayezid Külliyesi(->) ve Sultan Selim Külliyesi'nde(->) bu durum açık bir şekilde tekrarlanmıştır. Bayezid Külliyesi'nde cami ile iki yandan bütünleşmiş tabhane hacimleri insanlar için, imarete bitişik önündeki avlusu ve kubbeli kuruluşuyla kervansaray yapısı ise hayvan-yük ikilisi için inşa edilmişti. Günümüze sadece kubbeli ahır mekânı ulaşan kervansarayın önündeki avlu ve kapısıyla yolla ilişki kurulmuştu.

Çarşamba, Sultan Selim Külliyesi'nde cami ile iki yandan bitişik bir çift tabha-neden başka günümüze ulaşmayan kervansaray yapısı aynı düşüncenin ifadesi olmaktadır.

Şehzade Külliyesi'nde(-0 ise camiden ayrı olarak, yan yana bir çift tabhane yapısına bitişik olarak konumlanan kubbeli, avlulu kervansaray yapısı bu görüşle ko-

numlanmış, kervansarayın avlu kapısıyla da yol ile bağlantısı sağlanmıştır.

Daha sonra Süleymaniye Külliyesi'n-de(-0, tekrar Fatih Külliyesi'ndeki konumlamaya benzeyen bir işlevsel yapılar düzenlemesiyle karşılaşıyoruz.

Süleymaniye Külliyesi'nde cami ana ekseni üzerinde kuzeyde bir tabhane yapısı inşa edilerek kervansaray (kayıtlarda develik) imaret yapısı altında "L" planıyla yer almıştır. Her iki külliyede de topografik koşullar gereği bu durum söz konusudur.

Üsküdar'daki Atik Valide Külliyesi'n-de(->) de merkezi bir mekânın iki tarafında çift meyilli çatıyla örtülü, günümüze i-ki katlı avlulu bloklar olarak ulaşan kervansaray yapısı, bir avlunun iki tarafındaki imaret ve tabhanelerle insan-hayvan-yük üçlüsünün ayrılığı düşüncesiyle, ancak organik bir bütünlük içinde yorumlanmıştır.

İstanbul'daki sultani külliyelerde tespit edilen bu özel yapısal durumdan farklı olarak, 15. yy'da örneğin Fatih Külliyesi yakınında (kuzeyinde) inşa edilmiş, günümüze ulaşamamış Şekerci Hanı ile Mah-mud Paşa Hanı (Kürkçü Ham) adıyla tanıdığımız iki örnek, plan kuruluşu olarak külliye kervansaraylarından ayrılırlar. II. Mehmed (Fatih) döneminde (1451-1481) Fatih-Karagümrük-Edirnekapı arasında oluşan ticari bölge ile Sirkeci-Eminönü-Unkapam arasında Halic'e bağlanan Mah-mud Paşa Ham inşa edildikleri bölgenin ticari özelliklerine cevap verecek bir plan yorumuna sahiptirler. Bir avlu etrafında iki katlı kuruluşlarıyla bu hanlar, dönemlerinin kara ve deniz gümrükleriyle ilgili görülmektedir.

Nitekim 16. yy ortalarında ticari hayatın yoğun olduğu ve önemli bir deniz gümrüğü olan Eminönü'nden Uzunçarşı'ya u-zanan alanda inşa edilen Rüstem Paşa Külliyesi'nde büyük ve küçük kervansarayların yer alması, 15. yy'dan başlayarak Saray-

burnu'ndan Ayvansaray'a kadar uzanan Haliç limanlarının şehrin ticaret merkezleriyle olan bağlantısını sağlayan yollar ü-zerinde hanların (kervansarayların) inşasının sürdüğünü göstermektedir. Rüstem Paşa kervansarayları kareye yakın bir avlu etrafında çok katlı plan kuruluşuyla ö-nemli bir ticaret sitesi oluşturmuştu.

Halic'in karşı sahilinde Galata'daki Rüstem Paşa Kervansarayı; Beşiktaş'ta Deve Hanı (Beşiktaş Kervansarayı) denizyoluyla yapılan ticari hayatın gereği olarak inşa edilmişlerdi.

İstanbul'da II. Bayezid döneminden (1481-1512) itibaren Kapalıçarşı bölgesi, deniz ve kara yollarının kesiştiği, ticari hayatın yoğunluğu gittikçe artan bölge durumuna geliyor. Ancak 16. yy'da Kapalıçar-şı bölgesindeki han ve dükkânlar da ahşap konstrüksiyonun hâkim olması, harap olmalarını kolaylaştırmıştır.

17. yy'da klasik siluetim kazanan İstanbul'un nüfus yoğunluğu da artmış, buna bağlı olarak ticari hayat daha da hareket-lenmişti. Eminönü, Beyazıt, Aksaray, Fatih deniz ve kara yoluyla gelen tüccarların, mal ve para değişimini gerçekleştirdikleri bir alan olmuştu. Han ya da kervansaray adıyla inşa edilen yapılar özellikle Emi-nönü-Beyazıt arasındaki alanda 17. yy'ın sonlarından itibaren kalıcı çehreyi oluşturmuştu. Ticari yapılar içinde önemli bir diğer grup ise mal yapım-üretim hanlarıydı. Bekâr Hanı (bekâr odaları) adıyla da tanınan bu hanlarda zamanında lonca sisteminin icaplarına göre çalışılırdı. Yolgeçen Odaları, Mercan Odaları, Cebehane Odaları, Hilâlci Odaları gibi önemlileri Mah-mutpaşa ile Unkapanı arasındaki alanda yoğun bir şekilde bulunmaktaydı. İlk örneğini 15. yy'da Fatih zamanında yenilenerek işlevini sürdüren Beyazıt'taki Simkeşhane Hanı (sim imal edilen yer) olarak tanıdığımız, mal yapım-üretim hanları, 18. yy'dan itibaren yoğun bir şekilde inşa e-

dilmiştir. Bu hanlar genel olarak bulundukları yerin topografyasına ve parsel durumuna uyan yapılardır. Çok sayıda örneği günümüze kadar gelen bu hanlarda bir avlu etrafında, revaklar gerisinde ocak niş-li, pencereli odalarla birden fazla kat düzenlemesi (l'den 3'e kadar değişen) görülüyor. Yapının sokakla ilişkisi olan cephelerinde ise dükkân sıralarının yer aldığı, giriş üzerinde taş konsollarla dışa taşan bir mescit mekânının bulunduğu bu hanlarda ahır mekânının yerini depo-bod-rumların aldığı görülmektedir.

İstanbul'un hanlarında farklı bir işlevle önemli olan iki han vardır. Biri, Çem-berlitaş'taki Elçi Hanı'dır(~») ki bir avlu etrafında iki katlı kuruluşuyla yabancı devlet konuklarının misafir edildiği yapı idi. Böyle bir misafir hanı da, 18. yy'ın ortalarında Beyazıt-Laleli arasında inşa edilmiş olan Hasan Paşa Hanı'dır(->).

Osmanlı dönemi İstanbul'u, kuruluşundan beri aynı ticari çekirdeği geliştirerek k1 ulanmış, 15. yy'da şehrin suriçi bölgesinde Sirkeci-Eminönü-Beyazıt, Fatih-Kara-gümrük arasındaki alanda başlayan yeni ticari çekirdekler, 16. yy'da bütünleşmişler ve bu yüzyıl içinde bu çekirdeğe batıda eklenen Edirnekapı ve Topkapı'dan şehre giren ticari yollarla gelişme pekişmiştir.

Suriçi İstanbul'da Marmara kıyılarındaki limanlar da gelişmiş, Kadırga Limanı, Ge-dikpaşa sırtlarıyla Beyazıt ticari çekirdeğine bağlanmış, Davutpaşa Limanı ise Cerrahpaşa üzerinden Avrat Pazarı'na, günümüze ulaşamayan Haseki Külliyesi'nin kervansarayına, oradan Aksaray'a bağlanmıştır.

Ancak 16. yy boyunca şehrin mimari çehresini yaratan Mimar Sinan eliyle bu ticari yapılar da yeni fonksiyonel şekillenmeler kazanmıştır. Suriçi İstanbul'unda 16. yy içindeki gelişme bu şekilde sürerken, şehrin Galata-Beşiktaş yakasında da kıyı boyunca yeni yapılaşmalar yaşanmış, bun-

lar arasında sivil-ticari yapılar olarak han-kervansaray yapıları da inşa edilmiştir.

16. yy boyunca İstanbul'a bir üçüncü yerleşme de yeni yapılaşmasıyla katılmıştır. Bu belde Üsküdar yakasıdır. Bilindiği gibi Doğu ticaret yollarının İstanbul'a u-laştığı ilk merkez Üsküdar, aynı zamanda Osmanlı ordularının, ticaret ve hac kervanlarının da Doğu'ya toplu hareket ettiği ilk yerdir. Bu özellikler Üsküdar'ın ticari hayatının gelişmesini sağlamış, birçok han-kervansaray yapısı inşa edilmiştir. Ancak bunlardan günümüze gelebilen Mimar Sinan'ın Atik Valide Külliyesi'nde inşa ettiği kervansaray olmuştur.

16. yy'da İstanbul'un bugünkü sınırlarının Mimar Sinan eliyle belirlendiği anlaşılmaktadır. Ancak o zaman İstanbul sınırları dışında olup da, günümüzde İstanbul'un önemli bir ilçesi olan Büyükçekmece ile Silivri'de de birer büyük külliye kuruluşu yer almaktadır. Bu yerler Trakya'ya ve Bal-kanlar'a açılan ilk menzil yerleriydi. Buralarda kurulan menzil külliyeleri ticari hayatın bir gereği olarak inşa edilmişlerdi. Bu nedenle menzil külliyelerinin başta cami olmak üzere en önemli yapısı kervansaray (han) olmaktaydı. Silivri'deki Pirî Mehmed Paşa Külliyesi'nin (1530-1532) (tabhaneli cami, kervansaray, imaret, medrese, hamam, çeşme, köprü) dikdörtgen planlı, üzeri ortadaki bir sıra ahşap destek üzerinde çift meyilli çatı ile örtülü olan kervansarayı, İstanbul'da 16. yy boyunca inşa edilmiş olan kervansaraylardan farklı bir kuruluş gösterir. Külliyedeki cami i-ki yanda birer tabhane mekânıyla ayrıca önemli olmaktadır. Bu menzil külliyesinde tabhane ve kervasaray gibi fonksiyonel hacimlerin bir arada yorumlanmış olması, istanbul içindeki örneklerle (Fatih, Şehzade, Süleymaniye külliyeleri gibi) benzerlik göstermektedir. Bu ise insan ve hayvan-yük ayrımı yönünden önemli olmaktadır.

Büyükçekmece'deki Kanuni Sultan Sû-

HARBİYE

550


55-?

HAREM

Harbiye Nezareti binasının güney cephesinden bir görünüm (solda) ve orta avlusunu çevreleyen koridorlardan bir ayrıntı.



Fotoğraflar Asnû Bilban Yalçın

leyman Külliyesi'nde (1556) ise en büyük fonksiyonel yapı kervansaraydır (bak. Büyükçekmece Kervansarayı). Kervansaray ve köprü menzil yoluna bağlı bir kuruluş olmuş, kervansaray sadece ticari hayatın gereği değil, ayrıca seferi durumdaki ordunun ihtiyacına cevap veren bir birimdi.



Bibi. G. Güreşsever (Cantay), "Anadolu'da Osmanlı Devri Kervansaraylarının Gelişmesi", (yayımlanmamış doktora tezi), 1975; G. Cantay, "Kervansaraylar", Mimarbaşı Koca Sinan, Yaşadığı Çağ ve Eserleri, ist., 1988, s. 369-392; G. Cantay, "16. Yüzyıl Külliyelerinin Şehirlerin Tarihi Topografyasını Belirlemesi", Selçuk Üniversitesi, Selçuklu Araştırmaları Merkezi Prof. Dr. Yılmaz Önge Armağanı, Konya, 1993, s. 75-85; Evliya, Seyahatname, I; Gü-ran, istanbul Hanları.

GÖNÜL CANTAY



HARBİYE

Adını burada bulunmuş olan Harbiye Mektebi'nden (Mekteb-i Harbiye) alan Beyoğlu Ilçesi'ne bağlı mahalle.

Semt olarak Harbiye, Cumhuriyet Caddesi'nin^) iki yanında, Divan Oteli'nin köşesinden Orduevi ve biraz daha ileride Askeri Müze (eski Harbiye Mektebi) köşesine, Cumhuriyet Caddesi'nin Halaskâr-gazi Caddesi(-t) ve Valikonağı Caddesi olarak ikiye ayrıldığı kavşağa kadar uzanır. Güneyinde Taksim, güneybatısında Elmadağ, doğusunda Taşkışla, Maçka Demokrasi Parkı, Açıkhava Tiyatrosu, Spor ve Sergi Sarayı, kuzeyinde Pangaltı semti ile çevrilidir.

Taksim'den Harbiye'ye doğru uzanan yolun çevresinin 19. yy'a kadar iki yanlı Hıristiyan ve Müslüman mezarlıklarıyla kaplı olduğu, şehrin yerleşim bölgesinin kuzeyde Taksim civarında sona erdiği bilinmektedir. 19. yy'm ortalarına doğru Mekteb-i Ulum-ı Harbiye'nin, günümüzde askeri müze haline getirilen binasında eğitime açılmasından sonra, çevre canlanmaya başlamıştır. 1839 Tanzimat Fermam'nın ardından yabancılara Osmanlı toprakları üzerinde mülk edinme hakkının da tanın-

masıyla gayrimüslimler ve yabancılar buralarda arazi alarak köşkler, okullar, tesisler yapmaya başlamışlardır. Cumhuriyet Caddesi'nin halen otel, okul, hastane, Spor Sergi Sarayı vb büyük tesislerin yer aldığı doğu kesiminde, bugün Radyoevi, Orduevi, Hilton Oteli'nin bulunduğu Boğaz'a bakan yamaçlarda, 19. yy'm ikinci yarısından itibaren geniş bahçeler içinde eğlence yerleri, gazinolar kurulmuştur. 20. yy' , in başlarında bunlardan Belvü ve Panorama çok ünlüydü.

Cumhuriyet Caddesi'nin batısında kalan kesimde ise caddenin ve semtin ilk binalarından biri olan ve 1850'lerde Fransız kız mektebi ve yetimhanesi olarak kurulan bugünkü Nötre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi binası vardı.

20. yy'm başlarında seyrek bir yerleşme yapısı gösteren semtin bugünkü çehresini alması 1940, özellikle de 1950' lerden sonra olmuştur. Semtin Cumhuriyet Caddesi'nin batısında kalan kesimi, cadde boyunca ve Elmadağ ile Dolapdere'ye doğru, daha 1950'lerde 4-5 katlı kagir binalar ve apartmanlarla dolmuştur. Divan Oteli'nin bulunduğu köşeden kuzeye doğru ise o zamana göre lüks ve pahalı sayılan apartmanlar 1947-1955 arasında bir bir dikilmiş; 1949'da Radyoevi'nin kurulması, Spor ve Sergi Sarayı'nın açılması, 1955'lerde Hilton Oteli'nin yapılmasından sonra semt daha da modern bir görünüme kavuşmuştur. Semtin bu görünümü, 1980-1990 arasında Harbiye Orduevi gökdeleninin dikilmesi, Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu ve Cemal Reşit Rey Konser Sa-lonu'nun yapılmasıyla pekişmiştir.

Günümüzde Harbiye, Cumhuriyet Caddesi boyunca havayolu ve turizm şirketlerinin acente ve bürolarının, şık mağazaların, seçkin restoranların, işyerlerinin, mefruşatçı ve mobilyacıların birbirini izlediği; çoğu 1950'lerde yapılmış lüks a-partmanların giderek konut olmaktan çıkıp işyerlerine, şirket merkezlerine dönüştüğü; tiyatro, konser salonu ve semtin sınırlarında sayılabilecek Açıkhava Tiyat-

rosu'nun, Divan Oteli ve arkasında, Taş-kışla'mn karşısında, beş yıldızlı yeni Hyatt Regency Oteli'nin yer aldığı, İstanbul'un

seçkin semtlerinden biridir. .

İSTANBUL

HARBİYE MEKTEBİ

bak. MEKTEB-İ HARBİYE



HARBİYE NEZARETİ BİNASI

Beyazıt'ta, Bayezid ve Süleymaniye camileri arasında kalan yüksek duvarlarla çevrelenmiş alandadır. Bâb-ı Seraskerî veya Serasker Kapısı olarak da bilinir. Bugün İstanbul Üniversitesi merkez binası olarak kullanılmaktadır.

Daha önce, Osmanlı'nın İstanbul'daki ilk sarayı olan Eski Saray'ın(->) bulunduğu bu alan, 1826'da Yeniçeri Ocağı'nm kaldırılmasından sonra Bâb-ı Seraskerî'ye tahsis edilmiş, bu makam daha sonra Harbiye Nezareti'ne çevrilmiştir. Eldeki fotoğraflardan, 19. yy'm ortalarında, Eski Saray' dan kalma mahmuz şeklinde üçgen payelerle desteklenmiş II. Mehmed (Fatih) dönemi (1451-1481) surlarının mevcudiyetini koruduğu, ancak saray yapılarının yerini yenilerine bıraktığı anlaşılmaktadır. Barok mimari(-») üslubunun öne çıktığı ve bir kısmı kagir, çoğunluğu ahşap olan bu yapılar topluluğu, Beyazıt Yangın Kulesi(-+), Serasker Konağı, Süleymaniye Kışlası (Sarı Kışla), Bekirağa Bölüğü(->), hastane, kitabet dairesi, cephanelik, hamam, depolar, mutfaklar, ahırlar, nöbet kulübelerinden oluşmaktaydı. Çevre duvarları üzerinde bulunan üç kapıdan Beyazıt Meydanı'na açılan ve 1827'de yaptırılan Nizamiye Kapısı ise dört cephesinde eğrisel saçakları ve kıvrık dilimli kubbesi ile simgesel bir değer kazanmıştı. 1865 Hocapaşa yangını sonrası yollar genişletilirken çevre duvarları da yıkılmış ve yenilenmiştir. Daha önce talim alam olarak kullanılan avlu, İsma-yıl Hakkı Bey'in (Baltacıoğlu) Darülfünun emini olduğu dönemde düzenlenerek ağaçlandırılmaya başlanmış, zamanla üniversitenin ihtiyacı olan gözlemevi, yemek-

hane gibi ek binalar yapılmış, merkez binanın kuzeyine iktisat ve hukuk fakülteleri olarak kullanılan iki yeni kanat eklenmiş, 1955'te ana giriş önüne heykeltıraş Yavuz Görey'in eseri Atatürk ve Gençlik Anı-tı(~») konmuştur.

Ahşap olan Serasker Konağı yıkılarak yerine 1864-1866'da yapılan Harbiye Nezareti binası Fransız mimar Bourgeois'mn eseridir. 1821'de Avillon'da doğup 1884'te Paris'te ölen Bourgeois, 1867'de tamamlanan Fuad Paşa Konağı'nın (bugün İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi) ve 1863'te Sultanahmet Meydam'nda geçici olarak inşa edilen Sergi-i Umumi-i Osma-ni binasının da mimarı olarak bilinir. Müşir Namık Paşa, Bağdat'tan tahsil ederek getirdiği devletin alacaklarının Harbiye Nezareti inşaatına tahsis edilmesi üzerine, olası yolsuzlukları önlemek amacıyla, bahçeye kurdurduğu çadırda ödemeleri bizzat yapmıştır. Uygulamayı, Mühendisha-ne'den yetişen Ali Paşa yürütmüş, bina e-minliğini Altunizade İsmail Zühdü Paşa yapmıştır. Yapılışından itibaren Harbiye Nezareti olarak işlevini sürdürmüş, birçok tarihi olaya tanıklık etmiş, Cumhuriyetle birlikte bakanlıkların Ankara'ya gitmesi sonucu Darülfünun buraya taşınmış ve 1933' te İstanbul Üniversitesi adını almıştır. Bugün, rektörlük, iktisat ve hukuk fakültesi dekanlıkları ile üniversitenin idari büroları burada hizmet vermektedir. 1894 depremi sonrası İtalyan mimar Raimondo D'AroncoC-O, 1933 ve 1950'de Ekrem Hakkı Ayverdi(-t) tarafından onarılmıştır. Bu son onarımda tezyinatlı tavanlar askıya alınarak korunmak suretiyle ahşap döşemeler betonarmeye çevrilmiştir. Önemli işlevinden dolayı bakım ve onarım hizmetlerinin yerine getirildiği yapının 1988'de cepheleri temizlenmiş, 1993'te girişte çıkan yangından kısmen tahrip olmuş ve tekrar onarılmıştır.

Harbiye Nezareti binası, avlunun ortasındaki düzlükte doğu-batı doğrultusunda, dikdörtgen planlı, kagir ve bir bodrum kat üzerine üç katlı olarak inşa edilmiştir. Dört cephenin akslarında tekrar e-den kütlesel çıkmalarla 124x55 m ölçülerinde, tarihi yarımadanın en büyük bina-larındandır. Simetrik, aksiyal planlı yapıda, her dört cephede girişlere yer verilmiş, ancak ana girişi oluşturan güney kapısı mermer iki sütuna taşıtılan giriş saçağı ve taş kaplanmış cephe ile vurgulanmıştır. Buradan ulaşılan cam örtülü kare planlı orta avlu, birbirine dik iki eksenin kesiştiği yerde, yapının merkezini vurgular. Orta avlunun her iki yanında doğu-batı yönünde simetrik anıtsal iki merdiven bulunmaktadır. Aynı avlunun kuzey ve güney arkadları, doğu-batı yönünde yapı boyunca devam eden iki geniş koridora dönüşür. Koridorlara açılan salon ve odalar dış cephelerde düzenlenmiş, iç tarafta ise servis mekânları ve aydınlık boşlukları bırakılmıştır. Hünkâr dairesi, içtima salonu, kabul salonunun ve dekorasyonlarından dolayı "Mavi Salon", "Pembe Salon" olarak isimlendirilen salonların duvar ve tavanları zengin tezyinatla bezenmiştir.

Planlara uygun olarak aksiyal ve simetrik bir anlayışta düzenlenmiş cephelerde, eşit aralıklarla sıralanmış pencere dizilerinin oluşturduğu tekdüzelik, eksen-lerdeki iki kademeli çıkmalarla nispeten giderilmiştir. Köşe pilastrları ve ana girişin düzenlendiği çıkma taş kaplanmış, diğer bölümler sıvanmıştır. Taşkın birinci kat ve saçak silmeleri yapıyı boydan boya çevreler. Profilli sövelerle canlandırılmış pencereler, zemin katın tamamında ve çıkmaların birinci katlarında yuvarlak kemerli, üst katlarda basık kemerlidir. Kilit taşlarının vurgulandığı üst kat pencerelerinde dökme demir pencere korkulukları kullanılmıştır.

Harbiye Nezareti'nin üç avlu kapısından Mercan yönündeki bugün kapalı tutulmakta, Vezneciler tarafındaki ise yaya ve araç girişi olarak kullanılmaktadır. Barok mimari üslubundaki eski kapının yerine yapılmış olan ve Beyazıt Meydanı'na bakan anıtsal giriş kapısı ise yaya girişi o-larak kullanılmaktadır. Zafer takı şeklindeki bu kapı ve iki yanındaki binaların mimarı olarak da Bourgeois'mn adı verilmektedir. Bazı müellifler ise bu yapıların Londra'ya tahsile gönderilen ilk öğrencilerden mühendis Bekir Paşa'nın, Abdülmecid döneminde (1839-1861), Yedikule'de inşa edilmek üzere hazırladığı şehir giriş kapısı planlarına göre yapıldığını belirtmektedir. Kapı üzerindeki Şefik Bey hattı celi sülüs kitabe 1865 tarihlidir. İki tarafında dendanlı iki katlı kuleler bulunan bu yapı, üç açıklıklı bir giriş takı şeklindedir. Sütun gruplarına oturtulmuş üç kemerden, at nalı biçiminde olan ortadaki, daha geniş ve yüksek tutulmuştur. Üzerinde daha önce Abdülaziz'in tuğrası bulunan oval madalyonda bugün "TC" harfleri ve altında "İstanbul Üniversitesi" yazısı yer almaktadır.

Giriş kapısının her iki yanında bulunan birbirinin aynı iki köşkten, Biniş Dairesi olarak inşa edilmiş olan batıdaki, eskiden rektörlük ve senato binası iken bugün Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü; Şehzadeler Dairesi olan doğudaki ise Profesörler Evi olarak kullanılmaktadır. Bahçe tarafından, ortasında bir biniş platformu olan mermer basamaklarla erişilen bu

Flandin'in

betimlemesiyle

Harem


sahillerinin

bir görünümü,

19. yy.

Galeri Alfa

köşkler, revaklı girişleri ve eyvanlı köşe odaları ile geleneksel sivil mimariye ait plan özelliklerine sahiptir. Cepheler, bir kısmı ikili gruplar halinde olmak üzere, üçgen kemerli pencerelerle düzenlenmiş, meydana bakan güney cephesinde bulunan çokgen çıkma üzerinde ise Magrip kökenli at nalı kemerli pencerelere yer verilmiştir. Köşkler Osmanlı-İslam dekorasyonunun yorumlandığı saçaklarla tamamlanmıştır. Tüm bu unsurlarla eklekti-sist bir dış görünüş sergilenir. Bekir Pa-şa'ya ithaf edilen bu tasarımlar, oryantalist eğilimli mimari elemanları İstanbul'a taşıdığı bilinen ve Bekir Paşa'nın da temasta olduğu İtalyan mimar Gaspare Fossati' nin(->) çalışmaları ile benzerlik gösterir. Ayrıca, Bahriye Nezareti binasının(-») ö-zellikle üçgen kemerli ikili gruplar halinde düzenlenmiş pencereleri ile benzerlikleri dikkat çekicidir.



Bibi. E. Albatı, "Bekir Paşa-Ethem Paşa İstanbul'un İlk Planı", Canlı Tarihler, II, 1945, s. 7; E. B. Şapolyo, "Geçmişte Bir istanbul İmar Planı", İller ve Belediyeler Dergisi, 1947, S. 20-21, s. 834; S. Eyice, "istanbul Arkeoloji Müzelerinin ilk Müdürlerinden Dr. Ph. Anton Det-hier Hakkında Notlar", istanbul Arkeoloji Müzeleri Yıllığı, 1960, s. 47; ay, "Bir Yıldönümü Dolayısıyla Türkiye'de Üniversite", Türk Kültürü, S. 15, s. 12-17; S. Ünver, "Türk Kültür Tarihi", Onasya Dergisi, 1968, S. 33, s. 14; Eldem, İstanbul Anılan, 108-156; 1. A. Yüksel, "Türk Mimari Tarihi Araştırmacılığı ve Ekrem Hakkı Ayverdi", VD, XX, 483-487; A. Altım, "Bâb-ı Seraskeri, Mimari", DİA, IV, 364-365; C. Can, "istanbul'da 19. Yüzyıl Batılı ve Levanten Mimarların Yapıları ve Koruma Sorunları", (Yıldız Teknik Üniversitesi, yayımlanmamış doktora tezi), 1993, s. 38, 213, 274.

CENGİZ CAN



HAREKET ORDUSU

bak. OTUZ BİR MART OLAYI



HAREM

İstanbul Boğazı'mn Marmara Denizi'ne a-çıldığı bölgede, Salacak'ın l km güneyinde, Selimiye Kışlası'nrn(-0 bulunduğu yükseltinin eteklerindeki, Üsküdar İlçesi'ne bağlı semt.

Harem esas olarak İstanbul'un iki yakasını denizden birbirine bağlayan feribot iskelesi ve iskelenin yakınındaki Anadolu otobüsleri garajı (terminali) ile tanınır.

HAREM

552

553


HAREM

Semtin, güney ve güneydoğusundaki Se-limiye(-»), doğusundaki Çiçekçi, kuzeyindeki Üsküdar-İhsaniye ile olan sınırlarını belirlemek oldukça güçtür. Harem, daha çok iskele ve yakın çevresine verilen ad o-larak düşünülebilir. Harem İskelesi, aynı zamanda. Selimiye Kışlasfmn iskelesi olarak tarihte önem kazanmıştır.

Bizans döneminde Üsküdar sahillerinde çeşitli yerlerde saraylar olduğu bilinmektedir. Kesin olmamakla birlikte, Harem İskelesi'nin üstündeki setler üzerinde ya da Selimiye Kışlası'na doğru, bir Hara-eum Sarayı'nın varlığı kimi kaynaklarda (Villehardouin'den naklen, B. Miller) 11. yy'a, Imparatoriçe Teodora dönemine (1081-1118) tarihlenir. L Teodoros Laska-ris'in (hd 1204-1222) burada bir sarayı olduğu, imparatorun buradan Konstantino-polis'i ve güneşin batışını seyretmeyi sevdiği de nakledilir. Çevreye ve iskeleye verilen "Harem" adının Haraeum Sarayı'nın Türkçe'de aldığı biçimden geldiği düşünü-lebilirse de bu varsayımı doğrulayacak fazla veri yoktur. Semtin adının kökeni konusunda bir diğer varsayım, Osmanlı döneminde harem takımının, buradaki kasırlardan kayıklarla istanbul'a geçerken bu iskeleyi kullanmış olmalarıdır.

16. yy'ın ortalarına kadar Harem İske-lesi'nin bulunduğu çevrede eski saraylardan bir iz kalmadığı ve ilk kez I. Süleyman'ın (Kanuni) 1555'te buraya bir yazlık saray yaptırdığı anlaşılmaktadır. Üsküdar Bahçesi ve Sarayı veya Kavak Sarayı olarak bilinen bu bahçeler ve saray bütünlüğü daha sonraki dönemlerde çeşitli padişahlar tarafından ilavelerle büyütülmüş, onarılmış olmalıdır. Önce III. Murad'ın (hd 1574-1595) Kavak Sarayı'nı büyüttüğü, daha sonra IV. Murad'ın (hd 1623-1640) Iran seferi dönüşünde buraya Revan (Erivan) Köşkü'nü inşa ettirdiği bilinmektedir. 17. yy'da bu sarayı ve bahçeleri gezmiş olan Fransız gezgin Du Loir, Revan Köşkü'nün, tavanları Iran nakışlarıyla süslü, iç duvarları siyah çinilerle kaplı pavyonlardan oluştuğunu, bahçede yaz günlerine mahsus muhteşem bir yapı bulunduğunu ve bu yapının ortasında fıskiyeli, çeşmeli bir avlu olduğunu yazar. Yine aynı yazara göre Topkapı Sarayı'ndan sonra istanbul' daki en büyük saray Üsküdar Sarayı'dır, ancak bahçelerin ve payvonların genişliğine karşın sarayda çok az oda vardır. Kavak veya Üsküdar Sarayı'ndan Üsküdar yönüne doğru, III. Mustafa'nın (hd 1757-1774) Müslüman Türk tebaaya ihsan ettiği, bu yüzden de Ihsaniye adını alan semtte Fatma Sultan'ın sarayı ve bahçesi bulunur. III. Mustafa ayrıca şimdiki Selimiye Kışlası talimhanesinin bulunduğu yere bir kasır yaptırmış ve bu kasır 19. yy'ın ortalarına kadar gelmiştir. 16. ve 17. yy'larda padişahların, Harem tskelesi'nin üstündeki bölgede yer alan ve manzarasıyla ünlü bahçe ve saraylara sadece dinlenmek için değil, aynı zamanda Anadolu'ya sefere çıkacakları zaman ordugâh kurmak için de geldikleri bilinmektedir. Ancak, Harem bölgesindeki Üsküdar Sarayı'nın 17. yy' dan sonra terk edildiği anlaşılıyor. III. Se-

lim, 1794'te bu sarayı yıktırmış ve mermerlerinin bir bölümü, Harem İskelesi'nin güneydoğusundaki hafif meyilli sırtlarda Ni-zam-ı Cedid askerleri için yaptırılan Selimiye Kışlası'nın inşaatında kullanılmıştır. 1807'de yeniçeri ayaklanması sırasında ateşe verilen kışla II. Mahmud (hd 1808-1839) tarafından yeniden yaptırılırken, eski Üsküdar Sarayı ve Revan Köşkü'nün bulunduğu yere de yeni bir köşk yaptırılmıştır. Harem bölgesinin bundan sonraki gelişmesini daha çok kışlanın varlığının belirlediği anlaşılmaktadır. Harem İskelesi sahilindeki rıhtım, Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında Selimiye Kışlası'nda kalan ingiliz askerlerinin ihtiyaçları için İngilizler tarafından yaptırılmıştır.

Şirket-i Hayriye'nin Boğaziçi Salname-si'ne göre 1910'larda Harem iskelesi ile Selimiye ve Ihsaniye mahallelerinde l. 100'ü aşkın hane, 45 dükkân vardı ve nüfusu 4.000 civarındaydı. Semtin güneydoğusunda kalan Selimiye Mahallesi III. Selim döneminde imar edilmiştir. Planların bizzat III. Selim tarafından hazırlandığı söylenir. Harem'de 1826/1827'de Defterdar Tahir Efendi tarafından yaptırılmış bir cami vardır.

1970lere gelene kadar araba vapuru ve otobüs garajlarının üstündeki setlerde, mütevazı ahşap evlerde ve 3-4 katlı apartmanlarda orta halli ve orta altı gelir gruplarının, daha çok küçük memur ve asker ailelerinin yaşadığı bir semt olan Harem, 1970'ler ve asıl 1980'ler sonrasında, tarihi değeri olan eski evlerin onarılması veya apartmanlara dönüştürülmesiyle değişmeye başlamıştır. Özellikle İstanbul'a hâkim eşsiz manzarası yüzünden tercih edilen bir semt haline gelerek üst sosyoekonomik katmanları kendine çekmiş ve yapı değişikliğine uğramıştır. Harem-Üsküdar sahil yolunun açılması ile semtin görünümü daha da değişmiştir. Günümüzde Harem, araba vapuru iskelesinin ve otobüs garajlarının önünden geçen yolun üstündeki setlerde ön sıralarda hızla yenilenen a-partman ve lüks konutların bulunduğu, içerilere, Çiçekçi ve Selimiye'ye doğru ise eski mütevazı mahalle düzeninin yer yer yaşadığı bir semt görünümündedir.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   131   132   133   134   135   136   137   138   139


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə