İslam’in etrafindaki ŞÜpheler


Taaddüd-İ Zevcat (Polygamy)



Yüklə 0,89 Mb.
səhifə17/31
tarix27.12.2018
ölçüsü0,89 Mb.
#87561
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   ...   31

Taaddüd-İ Zevcat (Polygamy)

Taadüd-i zevcata (birden fazla evlenmeye) gelin­ce, o geçici hallere ait bir hükümdür. îslâmda aslolan bu değildir. «Hoşuna giden kadınlardan ikişer, üçer ve dörder evlenin. Eğer adaletle muamele edememek­ten korkarsanız o zaman bir tane almanız gerekir.»106

Bu âyete göre birden fazla evlenmekte matlûp olan, adalet ve eşit muameledir. Bu- ise tahkik ve tat­bikî güç bir mes'eledir. Bunun için îslâmda aslolan an­cak bir kadınla evlenmektir. Lâkin hayatta öyle hal­ler oluyor ki, orada tek evlenme adaletsizlik ve zulüm olur. Hal böyle olunca tatbikatında mutlak adaletin imkânsız olduğunu bilmesine rağmen îslâm, hafif bir zararla daha büyük bir zarardan korunmak için zaru­ret hükmüne iltica ederek birden fazla evlenmeği mu­bah kılmıştır.

Bu itibarla taaddüd-i zevcat kanununa, toplu­mun muhtaç olduğu nice mühim devreler vardır.

Gençlerden büyük bir miktarın ifna edildiği harplerin sonundaki devreler bilhassa örnek alınmalıdır. Böy­le zamanlarda muvazene bozulur. Erkeklerin sayısı­na nisbetle kadınların sayısı çoğalır. İşte o zaman er­keksiz kalmış bir çok kadınların bulunmasından do­ğacak olan içtimai keşmekeş ve ahlâki kötülüklerden korunmak için birden fazla evlenme zaruret haline gelir. Evet böyle hallerde kadın, kendini ve ehlini bes­lemek maksadiyle bazen çalışır. Lâkin cinsî ihtiyacı­nı nasıl giderir?.. Kadın, melek olmadığına göre gece veya gündüz erkeklerin kucağına kendini atmaktan başka önünde bir yol var mıdır? Sonra çocuğa olan ihtiyacı... O, nasıl tatmin olunur?.. Nesil yani evlât sahibi olmak fıtri bir istektir. Ondan hiç bir kimse ken­dini kurtaramaz. Lâkin bu ihtiyaç, kadında erkekten daha fazladır. Muhakka ki, çocuk kadın için, onsuz hayatın tadını duyamıyacağı asıl kişilik yapısıdır.

Fransa ve başkalarına isabet edip de onları tarih­te bir yeri olan devletler arasından silen ahlâkî çözül­melerden toplumu koruyacak temiz bir vasıtaya olan ihtiyaç bir tarafa, bizzat kadının bu cinsî arzularını giderecek temiz bir yol var mıdır?..

Her ikisinin her şeyde eşit hakka sahip olması aslolmak üzere ve alenî olarak kanunun tasrihi şartiy-]e bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesinden başka oraya giden bir yol var mıdır?..

Bu söylediğimiz arızî haller, îslâmın bu kanun­dan tuttuğu hedefin bir kısmıdır. Değil üç veya dört kadının, hatta iki kadının bir erkekte iştirak etmesi halinde bile kadınlarca arzulanan ve üzerine titreni-len saadeti vereceğini hiç kimse iddia edemez. Lâkin teaddüd-i zevcat bir zaruret neticesidir. Eğer kadın bir ortaklıkta, erkeksiz kaldığı zaman duçar olacağı zarardan daha fazla zarar ile karşılacağını gör­seydi, şüphe yoktur ki, kişiliğini zedeleyici taraflar bulunan bu ortaklığa rağbet etmezdi.

Herhangi bir sebeble muvazenenin bozulduğu her devir, harp durumuna benzer. Zira erkekler, iş, yol­culuk ve salgın hastalıklar vukuunda ölüme kadın­lardan daha çok maruz kalırlar. Çünkü erkekler, bu gibi tehlikelere karşı yaratılışları icabı kadınlardan daha az mukavemete sahiptirler. Fakat sayılan eşit olduğu zaman birden fazla evlenme -matematik-man - imkânsız hale gelir. Beşer tarihinde bir gen­cin evlenmek isteyip de başka erkeklerin kendi his­sesine düşen kadına el koymuş olması sebebiyle kadın bulamadığ hiç bir zaman vaki olmamıştır.

Hayatta bir takım ferdî durumlar vardır ki, fıkıh âlimlerine göre orada teaddüdü zevcat zaruri olur. Meselâ bir kadınla iktifa edemeyecek derecede norma­lin üstünde cinsî kudrete sahip bulunan ve sabretme­si de mümkün olmayan erkeklerin mevcudiyeti bu hallerdendir, işte, böyle olan bir kimse ya ikinci zev­ceye giden meşru yolu seçer veya gayri meşru olan gizli dostlar edinmeye tevessül eder. İkinci şık, temiz bir toplumun müsamaha etmiyeceği bir durumdur.

Meselâ, kadının kısır olma hali de ondandır. Ev­velce de dediğimiz gibi evlât sahibi olma arzusu, dur­durulması imkânsız olan beşeri bir istektir. O öyle yüksek bir arzudur ki, onda ısrar, ne düşüklük olur, ne de sahibi ayıplanır. Tabiatiyle kısır olan zevcenin kısırlığından dolayı bir günahı olmadığı doğrudur. Lâ­kin çocuk sahibi olmak gibi meşru bir hakkından do­layı kocayı -arzusu hilâfına- mahrum etmenin adilâne bir hareket olduğunu kim söyleyebilir?

İlk zevce ortaklığa razı olursa erkeğin ikinci ka­dınla evlenmek hakkıdır. Eğer birinci kadın buna da-yanamazsa onun için ayrılma kapısı açılır.

Meselâ birleşmeğe mâni devamlı hastalık hali. El­bette ki, hiç bir kimse cinsi temas arzusunun haddiza­tında çirkin bir şey olduğunu 107 iddia edemez. Bi­naenaleyh bu işin, bir kadının saadeteni yıkmağa sa-beb olması doğru olmaz da diyemez.

Aslında mes'ele alçaklık ve yükseklik mes'elesi de değildir. Şüphe yoktur ki, hiç bir kimsenin müstağ­ni olamıyacağı bir zarurettir. Erkek, gönüllü olarak, eşinin hatırı için eğer bu zaruretin üstüne çıkarsa, o hareket öğülmeğe değer asil bir davranış olur. Lâkin Allahu Teâlâ herkese taşıyabileceği yükü yükler. Ger­çeği itiraf etmek, birden fazla evlenmeğe müsaade et­meyen devletlerde olduğu gibi karanlıkta ihanet edip zahirde gösteriş yapmaktan daha iyidir. Meselâ, insa­nın define kadir olamadığı nefret ve ikrah halleri de bu konuya eklenir.

Onu boşamağı sevmediği, onunla uzun süren mua­şeretinin talâkla bitmesini istemediği için erkeğin ilk zevcesine vefakârlıkla bağlılıkta devam etmesi, bahsi geçen hallerde dikkate alınır. Bu durum her ne ka­dar zevcenin saadetini temin etmiyorsa da haddi za­tında o, asil bir düşüncedir. Fakat erkeğin, ilk zevce­sini aldatarak zorla yanında tutmasına gelince, işte bu hareket. Allah katında haramdır ve kadın istediği takdirde boşanmayı gerektiren bir sebeb telâkki edilir. 108

Kadının Çalışma Hakkı

Şüpheleri arza devamla biraz da kadının çalışma­sı hakkında söz edelim.

Çalışma, kendinde şüphe olmayan bir haktır. Kadınlar sadr-ı İslâmda, şartlar çalışmalarını gerek­tirdiği ve uygun düştüğü zamanlarda çalışırlardı. Lâ­kin mes'ele, aslında bu hakkın takrir edilmesi mes'e­lesi değildir. Vakıa şudur ki, bir yönden toplumun ih­tiyacı, başka bir yönden bizzat kadının ihtiyacının ge­rektirdiği zarurî hallerin dışında çalışmak maksadiyle kadının dışarı çıkmasını İslâm hoş görmez. Kızları okutmak, hastabakıcılık, kadın hekimliği gibi işler yapması için şarttır. Böylece, toplumun bu vazifelere kadınları teşvik etmesi, erkeklerin harp için hazırlan­dıkları gibi, kadınların da o vazifelere hazırlanmala­rını sağlaması şarttır. Kendine bakacak bir kimsenin bulunmaması veya bakanın ona tahsis ettiği miktarın azlığı, kadının çalışmağa olan hak ve ihtiyacını tak­rir eden diğer bir sebeptir. Çünkü, kadın için çalışmak, yaşama ylunda mübtezel olmaktan daha siyanetli bir durumdur.

Ancak bunların hepsi birer zarurettir. Bu zaruret­lere göre İslâm onları mubah sayar.

Fakat toplumda asıl "olan şeyin garplıların ve komünistlerin iddia ettikleri gibi kadının çalışmak için evinden dışarı çıkmasıdır, düşüncesine gelince, bu, İslâmın ikrar eylemediği bir hamakattır. Çünkü bu, kadını asli vazifesinden uzaklaştırır ve sağlayacağı hayırlardan daha büyük ruhi, içtimai ve ahlâki kötülüklerin meydana gelmesine sebeb olur.

Bedenî, fikri ve vicdanî yapısında kadının analık­tan ibaret olan muayyen bir vazife için hazırlanma-fmış olduğunu iddia etmeğe yeryüzünde hiç bir kim­se kaadir olamaz. Kadın, işte o vazifeyi yapmadığı zaman ancak muayyen bir maksad için depo edilmiş olan canlılık enerjisini heder etmiş ve esas yolundan sapmış olur. Zaruret öyle gerektirdiği zaman ona itiraz yok. Fakat mücbir bir sebep olmadan sadece id­raksiz bir neslin musab bulunduğu hudutsuz zevkin esiri olmuş beyinsizlerin kötü arzularına cevap ver­mek için, isterse ardından tufan kopsun düşüncesiy­le İslâmdan bu tarzın kabulünü istemek, doğru olma­yan bir harekettir. Eğer İslâm böyle hallere mahal bı-raksaydı, en büyük nıeziyyetinden uzaklaşırdı.

îslâmm o büyük meziyeti ise, bütün insanlığa ne­silleri inkıtaa uğratmayan muttasıl bir yapı olarak bakmasıdır.

Denilir ki: «muhakkak kadın hem ana, hem de işçi olmağa muktedirdir. Hal böyle olunca bütün me­sele çocuk müşkülünü halledecek çocuk yuvalarını te­sis etmektir. Bunların hepsinin, araştırma neticesinde hedefi sabit olmayan boş sözler olduğu tesbit edil­miştir.

Yuvalar, çocuğun her türlü bedenî bakımı, aklî, fikrî, ilmî yönetimine muktedir olur.

Lâkin yuva, onsuz hayatın ayakta durması, o bu­lunmadan vaziyyetlerin doğrulması mümkün olma­yan biricik unsuru çocuğa vermeğe kaadir olamaz. O da, «ana sevgisi» ve bakımıdır. Başka kadınların de­ğil, sadece «ana» nızı bakımıdır.

Beşerin tabiatını değiştirmek, çılgın medeniyetin ve beyinsiz komünizmin imkânı dahilinde değildir. Zira çocuk, en az ilk iki senesinde kendi öz kardeşi olsa bile hiç bir kimsenin ortak olmadığı bir anaya muhtaç olduğunu hisseder. Öyle bir ana ki, onun bü­tün istek ve arzularına cevap vermekte, iki kolu ara­sında kucaklayıp emniyet ve sevgi hisleriyle onu kap­lamakta tam bir dikkat sarfeder. Bu ilginin dışında kalan çocuğun gönlü ıstırap ve düğümlerle dolar. Ço­cuk için yuvadaki ana ne kadar gariptir! On veya yir­mi çocuk, bir tek yapmacık «ANA» ya ortak olurlar. Ona sahip olmak îçin, kendi aralarında mücadele ederler. Böylece bu minval üzere yetişirler. Onların iyilik temayüllerine mücadele duygusu galip gelir, kalbleri taşlaşır. Bü yüzden, orada onların kaiblerin de sevgi ve kardeşlik yeşermez....

Küçük çocuklar için yuva 'kadın için çalışmak gibi - ancak ihtiyacın gerektirdiği bir zarurettir. Mec­bur edici bir zaruret bulunmadığı halde, onun asıl ol­duğunu iddia mes'eîesine gelince işte bu, akıl sahiple­rinin uzak durmaları icâp eden bir deliliktir,

însan üretimini telef ve heder olmağa terkeder-ken, maddi istihsali çoğaltmakta insan için nasıl bir fayda vardır?

Bu, çılgın garbın tarihî, coğrafî, siyasî ve iktisadî şartlarından doğan bir özrü olabilir. Amma îslâmî şarktaki bizlere gelince, nedir özrümüz bizim? Acaba erkeklerden çalışan ellerin hepsini tükettik de işin da­ha fazla ele muhtaç olduğunu mu gördük?.. Baba, kar­deş, koca veya akraba olsun müslüman erkek, kadını beslemekten acze mi düştü? Bu yüzden kadını ken­dini yedirip içirmesi için çalışmağa mı terketti?

Diyorlar ki, «şüphesiz çalışmak kadına müstakil, iktisadi bir kişilik kazandırır. Kadın, haysiyyet ve ke­rametini bu yoldan elde eder.» İslâm kadını, müstakil iktisadi kişilikten mahrum mu etti ki? Muhakkak olan şudur ki, îslâm memleketlerinin mes'elesi nizam mes­elesi değildir. Ancak nıes'ele kadına - ERKEĞE DE - yaşamak için normal gelir kaynaklarını temin etmeğe mani olan umumî fakirlik mes'elesidir. Onun ilâcı ise, kadın erkek milletin hepsini zenginleştirecek derece­de istihsâl gücünün geliştirilmesidir.

îşte o zaman islâm âleminde fakir kalmaz. Onun ilâcı budur. Onun ilâcı, hiç bir vakit kazanma vesile­leri üzerinde kadının erkeğe rekabet etmesi değildir.

Diyorlar ki: «Aile müessesesini kurup yaşatmak­ta iki gelirin birleşmesi, müessesenin yaşaması için bir tek gelirden daha teminatlıdır.» Bazan- bu, münfe-rid hallerde doğru olabilir.

Lâkin kadın, kadınlığa has vazifelerin dışında ça­lışmağa başlarsa artık yeni bir aile yuvası kurmağı tatil eder ve kötülüğe sebebiyet veren cinsî atalet dev­resini oldukça uzatır. Bu ıztırap veren durumu hangi iktisadî veya içtimaî yahut ahlâkî düşünce teyid ve. takviye eder?

îslâm, bu sebeblerden kadını, yolunda yaratıldığı ve onu başarmak için kendine eşsiz maharetlerin ve­rildiği ilk vazifesine tahsis ederken, toplumun ihti-yaçlariyle birlikte beşerî fıtratı da nazarı itibare alı­yordu. Böylece yaşama kaygusundan kadmm gönlü­nü âzâde kılmak insanlıkla ilgili bulunan değerli ga­yeye riâyet etmek ve bütün güç ve kuvvetiyle o tara­fa yönelmek için vazgeçilmez bir tarzda kadının ya­şama teminatını erkeğe yüklemiştir.

Bu vazifede İslâm, olgun bir ihtimam ve umumi bir hürmet duygusu ile kadını çevrelemiştir.

Hattâ bu mes'ele ile ilgili olarak Resûlüllaha in­sanlar tarafından şöyle sorular sorulmuştur:

«Ya Resûlullahl Benim güzel sevgi ve bakımı­ma en çok muhtaç olan kimdir? Hesûluliah:

Annendir,

Sonra kimdir?

Yine annendir.

Sonra kimdir?

Yine annendir.

Sonra kimdir?

Sonra da babandır» 109 buyurdular.

Şimdi müslüman kadının istediği kadın hakları nerede? Hayatta İslâmm, kadın için gerçekleştirmedi­ği hangi hedef kalmıştır? Kadın; seçmek, seçilmek, parlâmentoya girmek suretiyle hangi hakları ala­caktır?

Kadın, yoksa erkekle insani bakımdan eşitliği mî istiyor? Evet, İslâm, bu eşitliği kanunun önünde na­zari ve ameli olarak kadına verir. İktisadi istiklâli ve toplumla direk muamele yapmağı mı istiyor? Evet.. İslâm, bu haklan kadma veren ilk nizamdır.

Kadın öğrenme hakkını mı istiyor? Evet, bu hak­kı da îsîâm kadına vermiş, hattâ öğrenmeyi onun üze­rine bir fariza kılmıştır.

Kadın, kendi izni olmadan evlendirilmeme sini mi istiyor? Buna mukabil kendi kendine nişanlanmak ve evlenmek mi istiyor?

Evlilik müessesesindeki vazifesini gerektiği gibi yaptığı müddetçe kendisine iyi muamele edilmesini mi istiyor? İyi muamele görmediği zaman ayrılma hakkının kendisine verilmesini mi istiyor?

Evet,. îslâm, bunların hepsini, erkeğe bir vazife olarak yüklemiştir. Kadının lehine olmak şartiyle ça-hşma hakkını mı istiyor?. Evet.. İslâmda kadının o hakkı da kendisi için mahfuzdur. Yoksa, müptezellik ve açık saçıklık hakkını mı istiyr? îşte sadece bu, İslâmın kadına haram ettiği tek hürriyettir. Fakat İslâm, erkeği de bir eşitlik esasına göre ondan mahrum etiniştir. Çünkü, bu hürriyeti gerçekleştirmek için par­lamentoya girmeğe ihtiyaç yoktur. Bu ancak toplu­mun bağlarını ve geleneklerini çözüp parçalamağa muhtaçtır. İşte o zaman dileyen dilediği müptezelliğj yapar. Böylece yularlar tamamen boş bırakılır.

Kadın , Haklarını Koruma Derneklerine mensup içi boş, sapık zihniyetlilerin ve bir takım beyinsizlerin anladığı mânâda parlâmentoya girmek başlıca hedef değildir. Gerçekte o, başka bir hedefe varmak için ve­siledir. Hedefler tahakkuk edince .meftunu bulunduk­ları garbı taklit etmekten başka hangi sebeple bu ve­sileyi elde etmeğe ihtiyaç duyarlar? Halbuki bizim şartlarımız, onların şartlarının gayrı ve bizim hayat­taki değer ve kıymet hükümlerimiz oradakinden baş­ka şeyler değil midir?

Lâkin bir kısım zevat diyecekler ki : Değişen şart­lardan, bir birine zıt değer ve kıymet hükümlerinden bize ne? Şüphe yoktur ki, şarkta kadrnm durumu, susmak caiz olmayan kötü bir durumdur. Garpta ka­dın hürriyetine kavuştu ve cemiyetteki kendi yerini aldı, binaenaleyh şarklı kadının da onların yolundan gitmesi, gasbedilmiş haklarını geri almak için garbı taklit etmesi lâzımdır.

Bu, içinde bazı gerçekler bulunan bir sözdür. Ge­nel olarak İslâm memleketlerinde kadın, kişilik hay-siyyeti olmayan geri kalmış cahil ve değersiz bir top-. Iuluktur.- Maddi ve mânevi pisliklerin içine gömül­müş vaziyette hayvanlar gibi yaşar. Mesut olmaktan daha çok yorgundur. Aldığından daha çoğunu verir. Ekseriye iç güdüler âleminden daha yukarı yüksele-mez, kendisine yükselme imkânı da verilmez.

Bu bir hakikattir. Lâkin bu acı hakikattan sorum­lu kimdir?.. O sorumlu İslâm veya onun nizamı mı?,.

Muhakkak ki şarklı kadının ıztırabmı çektiği bur kötü durum, bir takım iktisadi, siyasî, içtimaî ve psi­kolojik şartlara istinat eder. O halde bu kötülüklerin bize nereden geldiğini bilmemiz, İslâhat yapmağı dü­şünürken doğru yol üzere olmamız için esaslı bir şe­kilde bunların üzerine eğilmemiz icabeder. Bir çok ne­siller boyunca şarkın ıztırabmı çekmekte olduğu bu yüz karası geriliğin sebebi fakirliktir. Halk bir lokma yiyecek ekmek ve avret yerlerini örtecek kadar giye-' çek bir şey bulamazken, hâkim durumda olan bir züm­reyi sefih lüks, çirkin israf ve kaba zevke garkeden içtimaî zulüm, idareci sınıfından müptezel bir zümre meydana getiren bu siyasi zillet ve meskenet... Öyle bir sınıf ki, bütün haklan garantili, fakat, üzerlerine yapmaları lâzım gelen vecibeleri yok... Mahkûm züm­re, mukabilsiz olarak bütün vergileri ve mükellefiyetleri yüklenir ve taşır... Bu şartların neticesi olarak milletin büyük bir çoğunluğuna içinde yaşadığı bu karanlık ve şaşkınlık, ümitsizlik telkin eder... İşle kadının duçar olduğu zillet ve zulüm dolu ahvalden an­cak bu saydıklarımız mes'uldür.

Şüphe yoktur ki, kadının muhtaç olduğu en mü­him şey, kendisiyle erkeği arasındaki karşılıklı sevgi ve hürmet temayülü ve duygularıdır. Fakat herkesi içine alan bu kahredici zillet ve kıvrandırıcı fakirlik atmosferinde bu iyi duygular, nerede ve nasıl yeşerir?..

Erkek kadınına zulüm ve işkence eder. Çünkü, o zavallı erkek evinin dışında kaybettiği şahsiyetini evinde gerçekleştirmek ister, O kişilik ki, bekçinin, po­lisin, muhtarın ve arazi sahibinin hiçe sayıp ihanet ettiği şahsiyet... Devletin mes'ul idarecisi bulunan bey­lerin veya fabrikatörlerin, paralı askerlerinin ihanet ettiği kişilik veya dairedeki müdürün ihanet ettiği ki­şilik... Bu böyle bir şahsiyet ki, muhtaçlık ve zillet se­bebiyle, karşı koymaya veya onu yenmeğe muktedir olamadığı zâlim yönetmeliklerin kendini tehdit ettiği şahsiyet...

Bu sebeple o, içinde birikmiş olan gazabını ailesi, çocukları ve ehlinden kendisine yaklaşanların üzeri­ne saçar. Cemiyette şâmil olan ve erkeğin çalışma gü­cünü dizginleyip ruhî ve asabî enerjisini tüketen bu zalim fakirlik, içinde sevgi ve iyi muamele duyguları gelişen geniş kalblilik ve hoşgörürülüğün, kendi gön­lüne düşmesine veya insanların basit hatalarını ta­hammül gösterip ya sabreden ya affeden güçlülüğün sinirlerine hâkim olmasına imkân vermez.

İşte kadını erkeğe köle yapan, onu erkeğin haşin muamelesine tahammüle mecbur eden, anlatmağa ça­lıştığımız bu fakirliğin ta kendisidir. Çünkü kadın için o çileli durum, tamamen kocasız olmaktan daha iyi­dir. Şeriatın kendine tanıdığı kanuni haklarını kul­lanmaktan kadını alıkoyan işte o fokirliktir. Eğer kadın o yola başvurmuş olsaydı, erkeği kendi hudutlarında durdurmak mümkün olurdu. Kadın, kocasının kendisini boşaması ihtimalinden doğan daimî bir korku içindedir. O zaman ne yapar?.. Çocuk­ları, babalan tekeffül eder. Amma, kendini?.-. Kendi­ni kim tekeffül eder?.. Zaten yaşamaktan bıkmış olan fakir akrabaları mı?.. Onlar kendi maişetlerinin dar­lığından dolayı zaten tanıyamadıkları yüklerinin ziya-deleşmemesi için, kadının kocasından ayrılmasını tas­vip etmiyorlar. Buna mukabil kadına, o dayanılmaz zilleti taşımasını tavsiye ediyorlar. Bu bir...

Geri kalmış bir toplumda, - şüphesiz şark bugün geri kalmıştır. Çünkü o, gerçek hedefini yitirmiş, kendini kaybetmiş ve bu yüzden karanlıklara gömülmüştür- bütün insani değerler düşer. Bütün suret ve şekillerinde kabul olunan tek fazilet, sadece madde ve kuvvet olur. Bu toplumda tahkir ve alay etmeği haklı gösteren bir sebep sayılır.

Erkek kadından daha kuvvetli olduğu zaman ka­dım küçümser. Çünkü bizzat kendisi öylesine düşük bir seviyededir ki, insana insan olduğu için saygı du­yan insani seviyeye yükselmeğe kaadir olamaz. An­cak kadının malı mülkü olması hali, bu durumlardan istisna edilir. İşte sadece kadın o zaman hürmet gö­rür. Zira o, kuvvet ve sulta vesilelerinden bir vesileye sahiptir.

Geri kalmış toplumlarda insanlar iç güdülerine yönelirler veya onlara doğru yaklaşırlar, özellikle in­sanlara cinsî arzu galib gelir de hayatı o şehvet per­delerinin arasından seyreder ve her şeyi onun hudut­ları içinde görür. İşte o zaman kadın, erkeğin duygu­larında başka bir şey değil sadece bir meta' oluve­rir. 110Böylece erkek kendisinde, kadına karşı say­gılı olmasını sağlayacak olan insanî yüksek mânâla­rı, akli ve ruhî fazileti bulamaz. Eğer hayvanlar ale­mindeki cinsî münasebet içgüdüsünün, erkeğin dişiye karşı hâkimi yy etinden bir şekli temsil ettiğini düşü­necek olursak görürüz ki, derhal burada iki düşük şuurun karışımı bir duygu birleşir:

a) İş anında yâni münasebet esnasında erkeğin dişisine hâkim olma duygusu,

b) İş bittikten sonra ihmâl etme duygusu.

Geri kalmış çevrelerde terbiye ciheti ihmâl olun­muştur. Çünkü o, cehalet ve meskenet ortamında göz­lerin görmediği bir lüks olarak gözükür. Terbiye ki, insanı insan yapan, insanı hayvan seviyesinden kur­tarıp yükselten biricik vesiledir. Terbiye hiç bulun-' madiği veya bozuk bir şekilde bulunduğu vakit, in­sanlar, sadece kuvvete tapar. Hayatı, şehvet ölçüle­riyle ölçmekten doğan duygulara esir düşer.

Böyle olan çevrede ana, elinde olmayan bir duy­gusuzlukla, erkeğin kadına yönelen duygularını boz­mağa, o duyguları diktatörlük ve zalimane tahakküm­le büyütmeğe hizmet eder. Zira, çocuğunu aşın derecede ve onu arsız yapacak bir tarzda seven, makul bir hudutta dur demesini bilip onu durduramıyan ana, çocuğa bilerek veya bilmeyerek, ancak kendi sözünün kayıtsız şartsız itaat edilen söz olması, şehevî arzu ve temayüllerini de zapt u rapt altına almaması alışkan­lığını kazandırır.

Hal böyle olunca, erkeğin başkalarına zorla ka­bul ettirmek istediği emirleri, bu şehevî arzu ve tema­yüllerin ilhamıdır. Eğer dış cemiyet, içinde ıztırap, baskı, zillet ve mahrumiyet bulunan şeylerle beraber ferdin bünyesinde olgun kişiliği gerçekleştirmez, se­yirci kalırsa, o zaman erkek şuur altında birikmiş olan veya kötü terbiye neticesi yüklü bulunduğu bütün kö­tülüklerini, kendinden zayıf olan kadın .erkek ve ço­cukların üzerlerine intikal ettirmeğe (dökmeğe) baş­lar. O, şark toplumundaki kötülük âmillerinin en bâ-I rizleridir. Kadın meselesini meydana getiren ve onu, o çirkin vaziyete düşüren budur. O halde, o âmillerin hangisi İslâmdan neşet etmiştir? Ve onlardan hangisi İslâmın ruhuyla bağdaşır? 111



Yüklə 0,89 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   ...   31




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin