Ö. 1119/1707 [?] Türk saz şairi



Yüklə 1,11 Mb.
səhifə19/25
tarix05.09.2018
ölçüsü1,11 Mb.
#77458
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   25

UU M. Baha Tanman

Atike bint abdülmuttaiib

Ümmü Abdillâh Âtike bint Abdilmuttalib b. Hâşim el-Hâşimiyye

Hz. Peygamber'in halası.

Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemek­tedir. Abdülmuttaiib'in bütün kızları gibi Atike de şairdi. Günümüze intikal eden şiirlerinden biri babası hakkında söyle-

diği mersiyedir. Abdülmuttaüb son gün­lerinde altı kızını da yanına çağırıp ölü­münden sonra kendisi için nasıl mersi­yeler söyleyeceklerini onlardan dinlemek istemiş, bunun üzerine her biri babala­rını öven birer şiir söylemişlerdi.

Âtike Hz. Peygamber'in zevcelerinden Ümmü Seleme'nin babası Ebû Ümeyye b. Muglre el-Mahzûmî ile evlendi; bu ev­lilikten hepsi de sahâbf olan Abdullah ve Züheyr adlı oğullan i!e Karîbe isimli kızı dünyaya geldi.

İslâm tarihinde Âtike bint Abdülmut-talib'i büyük bir şöhrete ulaştıran şey, onun Bedir Gazvesi'nden önce görmüş olduğu rüyadır. Suriye'den dönmekte olan Ebû Süfyân'ın, Kureyş kervanına müslü-maniann baskın yapacağını haber ver­mek ve yardım istemek üzere gönderdi­ği haberci Damdam b. Amr el-Gıfârî'nin Mekke'ye gelmesinden birkaç gün ön­ce Âtike, kendisini korkutan ve Mekke-liler'i tedirgin eden bir rüya gördü. De­veye binmiş bir adam süratle Mekke'ye gelerek önce Ebtah'ta! sonra Kabe'de, daha sonra da Ebû Kubeys dağında, et­rafında toplananlara üç güne kadar sa­vaşacakları ve vurulup düşecekleri yere koşmalarını söylüyor, dağdan kopardığı bir kayayı aşağı doğru fırlatıyor, aşağı­da parçalanan kaya Mekke'deki bütün evlere dağılıyordu. Âtike, kimseye söyle­memesini tenbih ederek rüyasını karde­şi Abbas'a anlattı. Abbas da arkadaşı Velîd b. Ukbe'ye söyleyince rüya Mek­ke'de konuşulmaya başlandı. Mekkeli-ler'in maneviyatını bozan bu rüyanın ko­nuşulması Ebû Cehil'i son derece huzur­suz etti ve bir gün Kabe'de Abbas'a, soy­larından gelen erkeklerin peygamberlik iddiasıyla yetinmeyip kadınların da aynı iddiada bulunduğunu, şayet üç güne ka­dar bir şey olmazsa onları Araplar'in en yalancısı kabul edeceklerini söyledi. Üç gün sonra Damdam Mekke'ye gelip de kervanın başına gelen tehlikeyi haber ve­rince Âtike'nin rüyası gerçekleşmiş ol­du. Kardeşi Ebû Leheb, azılı İslâm düş­manlarından biri olmasına rağmen, bu rüyanın tesirinde kalarak Bedir Sava-şı'na katılmadı.

Bedir'den sonra da bir şiir söylediği bilinen Âtike'nin İslâmiyet'i kabul ettiği­ne dair olan rivayet kesin değildir. Baş­ta İbn İshak olmak üzere bazı râviler, Hz. Peygamber'in halalarından Hz. Sa-fıyye dışında hiçbirinin müslüman olma­dığını nakletmektedir. Buna karşılık Âti­ke'nin Hz. Peygamber'! metheden, dola­yısıyla müslüman olduğunu gösteren üç

ayrı şiirine eserinde yer veren İbn Sa'd onun Mekke'de müsîüman olduğunu ve Medine'ye hicret ettiğini belirtir. Şiirle­rin Âtike'ye nisbeti kabul edildiği takdir­de, bunlardan biri Hz. Peygamber hak­kında söylenmiş bir mersiye olduğuna göre, onun Hz. Peygamber'den sonra ve­fat ettiği söylenebilir.

BİBLİYOGRAFYA:

Vakıdr. el-Meğâzl 1, 29-33, 41-43; İbn Hişâm. es-Sîre, 1, 108, 169. 171, 282, 298; II, 607, 609; İbn Sa'd, et-Tabakât, II, 326-327; İbn Habîb. el-Muhabber, s. 62, 166, 274, 406; a.mlf.. el-Mü-nemmak, s. 20, 42, 419; İbn Kuteybe, el-Ma-'arif fUkkâşe), s. 118, 119, 128; Belâzürî, En-sâb, 1, 88, 145-146, 235, 432; 111, 19, 20, 311-312; Taberî. Târih (de Goeje). I, 1073, 1292-1294; İbn Abdülber, el-lstf&b (nşr. Ali Muham-med el-BicâvT), Kahire 1969, IV, 1778-1780, 1880; İbnü'l-Esîr. Üsdü'l-ğâbe, V, 499-500; Ze-hebî, A'lâmun-nübelS*, II, 272; İbn Hacer, el-işâbe (Bicâvî), VIII, 13-14; Koksal, islâm Tarihi (Medine), II, 51-54. ı—i

Iffl Mustafa Fayda

ÂTİKE bint HÂLİD

(bk. ÜMMÜ MA'BED).

Atike bint zeyd

f -4J c-

Âtike bint Zeyd b. Amr el-Kureşiyye (ö. 40/660)

Aşere-i mübeşşereden Saîd b. Zeyd'in kız kardeşi ve İslâmiyet'i ilk kabul eden şair

kadın sahâbîlerden biri.

L

Mekke'de müslüman olduktan sonra Medine'ye hicret etti. Orada Hz. Ebû Be­kir'in oğlu Abdullah ile evlendi. Güzelliği ve cazibesiyle kocasını etkileyerek onun cihad ve benzeri sorumluluklarını gere­ği gibi yerine getirememesine sebep ol­ması üzerine Hz. Ebû Bekir Âtike'yi bo­şaması için oğluna baskı yaptı. Buna son derece üzülen Abdullah karısından ay­rıldı. Fakat bu ayrılıktan duyduğu acıyı içli mısralarla terennüm ettiği bir gece oğlunun ıstırabını duyan Ebû Bekir onun yeniden Âtike'ye dönmesine izin verdi. Abdullah Tâif Muhasarasında aldığı bir ok yarasından Medine'de vefat edince Âtike çok üzüldü ve ölünceye kadar ko­casına ağlayacağını ifade eden bir mer­siye söyledi. Bununla birlikte bir yıl son­ra (12/633) Ömer b. Hattâb'la evlendi. Evlenmeden önce Hz. Ömer'den namazı­nı Mescid-i NebevTde cemaatle kılmasına engel olmayacağına dair söz aldı. Nite­kim Hz. Ömer Ebû Lü'lü' tarafından mih-



rapta şehid edildiği sırada Âtike mes-cidde bulunuyordu. Hz. Ömer'den önce onun büyük kardeşi Zeyd b. Hattâb'la evlendiği, Zeyd'in Yemâme'de şehid ol­ması üzerine Hz. Ömer'in onu nikahladığı da rivayet edilmiştir. Âtike Hz. Ömer'in şehid edilmesinden sonra üçüncü (veya dördüncü) evliliğini Zübeyr b. Aw§m ile yaptı. Zübeyr'in şehid edilmesi üzerine onun için de bir mersiye söyledi.

Zübeyr'den sonra Ali b. Ebû Tâlib'in onunla evlenmek istediği, fakat Medine halkı arasında yaygın hale gelen ve Hz. Alî tarafından söylendiği rivayet edilen. "Kim şehid olmak isterse Âtike ile ev­lensin" sözünü hatırlatarak Âtike'nin bu evliliğe razı olmadığı söylenir. Yine bazı kaynaklarda Atike'nin Hz. Ali'nin oğlu Hüseyin'le evlendiği ve hatta Kerbelâ'da Hz. Hüseyin'in şehid edildiğini gördüğü, onun yüzünü topraktan kaldırarak bu feci cinayeti işleyenleri lanetlediği ve Hüseyin'e bir mersiye ile ağladığı da ri­vayet edilmektedir. Vefat eden her ko­cası için mersiyeler söyleyen ve şiirleri örnek (şâhid) olarak gösterilebilecek ka­dar iyi bir şair olan Âtike'nin Hz. Pey­gamber hakkında da bir mersiyesi var­dır.

BİBLİYOGRAFYA:

İbn Sa'd, et-Tabakât, 11, 332; İbn Kuteybe. 'üyûnui-ahbkr, Kahire 1343-49/1925-30, IV, 114-115; Ebü'l-Ferec el-İsfahânî, el-Eğânî, Bey­rut 1959, XVII!, 7-13; Abdülkâdir el-Bağdadî. Hizânetul-edeb, IV, 350-352; İbn Abdüiber, el-Istî'âh, IV, 364-367; İbnü'1-Esîr, Ûsdü'S-ğihe, VII, 183-185; İbn Kesir, el-Bidâye, VII, 250; Ay­nî, cümdetü'l-kârî, Kahire 1348, VI, 194-195; Zeyneb bint Yûsuf, ed-Dürrü'L-mensur, Bulak 1312; Sezgin, GAS, II, 314-315; Kehhâle, A'la-mü'n-nlsâ', III, 201-206; Reckendorf. "Âtike", /A, II, 2; J. W. Fück, "'Âtika", £/3(îng.), I, 738.

Kİ Asri Çubukçu

ATİNA


Yunanistan'ın başşehri ve en büyük yerleşim merkezi.

Deniz seviyesinden ortalama 80-100 m. yüksekliktedir. Eski şehir, Attike düzlü­ğünde Akropolis (156 m] ve Likavittos (227 m.) tepeleri arasında kurulmuştur. Kuzeyden Parnis (1413 m.) ve Pandeli (1089 m.), doğudan Imittos (1010 m.), ba­tıdan Aigakon (460 m.] dağları ile çevrili 427 kilometrekarelik bir alanı kaplar ve 7 km. güneyinde liman şehri Pire ile bir­leşir.

Neolitik çağlardan beri bir yerleşim merkezi olan şehir, Akropolis'in üstünde

etrafı surlarla çevrili müstahkem bir ka­le durumunda idi. Milâttan önce 1000'-lerde kuzeybatı istikametinde genişle­meye başladı. Milâttan önce VI. yüzyıl­dan itibaren de büyük bir gelişme gös­terdi; tapınaklar inşa edildi ve Akropo­lis bir kaleden çok kutsal bir yer haline geldi. Milâttan önce 480'de Persler tara­fından tahrip edildi ise de Persler'le ya­pılan antlaşmadan sonra Im.ö. 449) tek­rar bir kalkınma dönemine girdi ve baş­tan başa yeniden inşa edildi. İmar faali­yetleri Atina-Sparta savaşları sırasında bir müddet için durdu, fakat milâttan önce 338-322'de yeniden başladı ve bu dönemde mimarlık sanatı yanında fikir alanında da ilerlemeler kaydedildi, ye­ni felsefî akımlar ortaya çıktı ve bazı önemli filozoflar yetişti. Milâttan önce 86'da Romalılar'ın eline geçen şehir, ge­lişmesini sürdürerek Yunan dünyasının kültür merkezi olma özelliğini korudu. Milâttan önce IV. yüzyılda Pire hariç 60-70.000 kadar nüfusa sahip olan Antik-çağ'ın bu büyük şehri, Bizans devrinin ilk dönemlerinden itibaren süratli bir gerileme içine girdi. İmparator Justinia-nus (527-565) zamanında felsefe okulla­rı kapandı ve kültür hayatı söndü.

VI. yüzyılın sonlarında bir taşra kasa­bası hüviyetine bürünen Atina'nın İslâm ile ilk teması, müslüman denizcilerin bu­rayı bir süre hâkimiyetleri altına aldık­ları 896 tarihinde başlar. IX ve X. yüzyıl­larda şehirde bir müslüman esnaf ve sa­natkâr kolonisi ile muhtemelen iki mes-cid bulunuyordu. 1204'te Haçlılar tara­fından fethedilen şehir, yeni kurulmuş olan Burgondien de La Roche Dukalığı'-na dahil edildi; 1311'den 1387'ye ka­dar Katalanlar'ın hâkimiyeti altında kal­dı. 1387'de ise çevresindeki Attike böl­gesiyle birlikte Floransalı Korinthos (Gör-düs) derebeyi Nerio Acciajuoli tarafından ele geçirildi. 1394'te Atina dükü unva­nını alan Nerio'nun ölümünden sonra va­siyeti gereği şehir gelirlerinin, daha ön-

ce Ortodoks katedrali iken Burgondien hâkimiyeti sırasında Katolik katedrali haline getirilen Parthenon Tapınağı'na tahsis edilmesi Ortodoks Yunan halkını kızdırdı. Yunan başpiskoposu Makarios Osmanlılar'ı fetih için davet ettiği sırada şehir Venediklilerin işgaline uğradı. Bu­nun üzerine Yıldırım Bayezid Timurtaş Paşa'yı Mora'ya yoiladı ve Atina muhte­melen 1397'de Osmanlılar'in eline geçti; ancak bu hâkimiyet kısa sürdü ve şehri tekrar işgal eden Venedikliler 1402'de Nerio'nun oğlu Antonio tarafından geri alınmasına kadar ellerinde tuttular. An­tonio, sürekli mücadeleler sonucu ıssız-; laşan Attikâ arazisine Arnavutlar'ı yer­leştirerek bölgenin yeniden iskânını sağ­ladı. Antonio (1402-1435) ve yerine ge­çen oğlu II. Nerio (1435-1455), Osmanlı Devleti'ne tâbi olarak hüküm sürdüler. II, Nerio'nun ölümünden sonra dukalığı, karısı Chiara ile Venedikli dostu Bartho-lomeo Contarini idare etmeye başladı­lar, fakat halk tepki gösterdi ve bu du­rumdan faydalanan Fâtih Sultan Meh-med'in gönderdiği Tırhala sancak beyi Turahan Bey, Mayıs 1456'da şehri ele ge­çirdi. Bunun üzerine Katolik başpisko­posu şehri terketti ve daha sonra Part­henon Katedrali camiye çevrildi. Bu ta­rihten 1875'e kadar Atina'da herhangi bir yüksek rütbeli Katolik din adamı bu­lunmamıştır. Fâtih, 1458'deki Mora ha­rekâtı sırasında Atina'yı ziyaret ederek halka bazı imtiyazlar bahşetti. Şehir bir ara Osmanlı-Venedik savaşları sırasın­da Venedikliler'in yağma ve talanına uğ­radı ise de (1466) bundan sonraki 200 yılı aşkın sürede Osmanlı barışı (Pax Ot-tomanica) altında yeniden toparlandı ve ilk 150 yıl içinde büyük bir gelişmeye mazhar oldu.

Osmanlı hâkimiyetinden hemen önce 5000-6000 dolayında nüfusa sahip olan Atina'da 1489 tarihli Cizye Defteri'ne göre yaklaşık 7000 kişi yaşıyordu ve bu nüfus daha sonra gittikçe artarak 1506'-

da 97OO'e ulaşmıştı. O sıralarda şehirde müslüman nüfus bulunmuyor ve sade­ce yetmiş sekiz kişilik bir Osmanlı mu­hafız birliği Akropolis Kalesi'nde otura­rak ibadet için camiye çevrilen Parthe-non Tapmağı'ni kullanıyordu. Aşağı şe­hirde bulunan Fethiye Camii ise fetih ile ilgili olmayıp XVII. yüzyılda yapılmıştır. XVI. yüzyılın başlarından itibaren Türk­ler şehre yavaş yavaş yerleşmeye başla­dılar. 1521 tarihli Tahrir Defteri'ne göre, burada 2286 hâne (yaklaşık 11.000 kişi) hıristiyan nüfusa karşılık on bir hâne (el­li beş kişi) müslüman nüfus ve seksen üç de kale muhafızı bulunuyordu. 1540'-ta şehrin nüfusu daha da arttı, hıristi­yan nüfus 3253 haneye yükseldi. Bu sı­rada şehirde 114 muhafız ve kırk üç ha­ne müslüman nüfus vardı. Böylece şeh­rin nüfusu 1521'de 13.100 iken J540'-ta 18.700'e yükselmiş oldu. 1570'te ise şehirde 3150 hâne hıristiyan, elli yedi hâne müslüman nüfus ile kale muha­fızları mevcut olup toplam nüfus yakla­şık 18.200 kadardı. Bu nüfus kayıtların­dan anlaşılacağı üzere Atina XVI. yüzyılın ortalarında Edirne ve Selanik'ten son­ra Balkanlar'ın üçüncü büyük şehri idi. Resmî Osmanlı arşiv kayıtlarının verdiği bu bilgiler, Osmanlı hâkimiyetinde şeh­rin gerilediği yolunda Batı literatüründe yer alan kayıtlardan {El'- [İng.l, I, 738-739) çok daha farklı ve sağlam bir tablo or­taya koymaktadır.

XVI. yüzyılda Atina'da Kale Camii'nin (Parthenon) yanı sıra aşağı şehirde de Yûnus ve Yûsuf Voyvoda Mescidi, Memi Çelebi b. Turhan Aga Mescidi ve Mehmed Voyvoda Muallimhanesi (mektebi) bulu­nuyordu. Ayrıca bu yüzyılda artan nü­fus ve ekonomik refah, aynı zamanda Atina ve çevresinde yeni kiliselerle ma­nastırların inşasına ve mevcut manas­tırların genişletilmesine yol açtı. Özellik­le bu dönemde yapılan hıristiyan dinî bi­nalarının plan ve inşa tekniklerinde Os­manlı sivil ve dinî mimarisinin kuvvetli tesirleri görülür. Evliya Çelebi XVII. yüz­yılda Atina'da 300, İngiliz konsolosu J. Giraud ise 350 kilisenin bulunduğunu yazmaktadırlar. Bu yüzyılda Atina'da ve Atina'ya bağlı köylerde bir çöküntü dev­ri başladı. Bunda uzun süren Girit sa­vaşları (1645-1669) etkili oldu. Bu savaş­lar sırasında artan vergilerin köylüleri büyük bir yük altına sokması, korsan sal­dırıları, olumsuz iklim şartları ve mah­sulün az olması, 1664, 1667 ve 1679 yıl­larındaki veba salgınları sebebiyle hal­kın çoğu daha verimli kuzey bölgelere

göç etti ve dolayısıyla nüfusta azalma­lar meydana geldi. Ayrıca vergi gelirleri

XVI. yüzyılın başlarında kadı timar'ına tahsis edilen Atina'nın 1520'lerde vezî-riâzam İbrahim Paşa has*lanna, 1540 ve 1570'te padişah haslarına dahil iken 1610 yılı civarında Dârüssaâde ağasının kontrolü altında onun tarafından tayin edilen voyvodanın idaresinde bir vakıf (Haremeyn vakfı) statüsüne sokulması da bu gerilemenin bir başka sebebi oldu ve birçok suistimale yo! açtı. 1675'te Kon­solos Giraud'a göre şehirde 1300 Yu­nan, 600 Türk ve 150 Arnavut evi vardı ve burada tahminen 7000 kişi yaşamak­taydı. 1667'de şehri gezen Evliya Çele­bi ise hâne sayısını mübalağalı şekilde 7000 olarak gösterir ve ayrıca dört ca­mi, yedi mescid, bir medrese, üç mek­tep, iki tekke, üç hamam, iki de hanın bulunduğunu belirtir. 1675-1676'da şeh­ri ziyaret eden Jaçop Spon ve George VVheler de biri kale içinde, dördü şehir­de olan beş camiden bahsetmektedirler. Kale dışındaki bu dört camiden bugüne yalnızca barok üslûbun izlerini taşıyan ve adını muhtemelen Girit'in 1669'da fethi dolayısıyla alan Fethiye Camii ge­lebilmiştir.

Osmanlı kaynaklarında. Antikçağ'daki filozoflara atfen "hikmet sahiplerinin şehri" mânasına gelen Medînetü'1-hü-kemâ adıyla tanımlanan Atina'da bazı önemli Osmanlı aydınlan da yetişmiştir.

XVII. yüzyılın sonlarında Atina'da kadılık yapan ve Târih-i Medînetü'l-hükemâ adıyla şehrin ayrıntılı bir tarihini yazan İstefelİ Kadı Mahmud Efendi bunların başında gelmektedir. Ayrıca XIX. yüzyıl şairlerinden Sürûrî de buralıdır. XVII. yüz­yılda Atina'yı gezen seyyahlar, müslüman ve hıristiyan ahalinin uyum içinde yaşa­dıklarını, birbirlerinin dinî bayramların­da hazır bulunduklarını ve istenmeyen bir voyvodanın uzaklaştırılması için bir-

likte devlet merkezine müracaat ettikle­rini yazarlar. Hatta Atİna'daki Türk aha­linin Rumca, Yunanlılar'ın da Türkçe bil­diklerinden bahsedilir; ayrıca burada ya­şayan hıristiyanların vergilerinin düşük olduğu ve diğer hıristiyan la ra nisbetle daha iyi hayat sürdükleri de belirtilir. Bu yüzyılda hıristiyan eğitimi de ihmal edilmemişti. 1614-1619 yılları arasın­da ve 1645'ten sonra Atinalı Korydalleus felsefe öğretimini sürdürdü. 1647'de Ve­nedik'te oturan zengin bir Atinalı, Ve­nedik'te eğitim görmüş öğretmenlerin ders verdiği felsefe ve belagat okutu­lan bir okul açtı. Birçok Yunanlı genç de 1658'de Atina'ya yerleşmiş olan Katolik Capucine rahiplerinden dersler gördü.

Osmanlı hâkimiyeti devrinde Atina ik­tisadî yönden gelişme gösterdi ve özei-likle şarap, zeytinyağı ve bal üretimi ile koyun yetiştiriciliği başlıca ekonomik fa­aliyetleri teşkil etti. Şarap üretimi 1506'-da 636.000 litre iken 1570'te 1.630.000 litreye yükseldi. Sabun yapımında da kul­lanılan zeytinyağı üretimi 1540'ta 170.000 kilogramdan 1570'te 220.500 kilograma çıktı. Ayrıca tekstil dalı da gelişme gös­terdi. XVII. yüzyılda yüksek kaliteli zey­tinyağı, Atina şehri ekonomisinin temeli olarak önemini korudu. 1671 senesi ka­yıtlarına göre, 50.000'i Atina'da olmak üzere Attike bölgesinde 500.000 zeytin ağacı vardı. Zeytinyağının alıcıları ara­sında Venedikliler, Fransızlar ve İngiliz­ler başta geliyordu. Ayrıca keten, pey­nir, sahtiyan, yağ, bal mumu, dericilikte kullanılan meşe palamudu ve ipek baş­lıca ihraç maüarı idi. Geniş araziye sa­hip Panteli Manastırı tarafından, İstan­bul Eminönü'ndeki Yenicami Valide Sul­tan vakıfları için yılda 2500-3000 okka bal gönderilirdi.

Atina 1687'de kısa bir müddet için Ve­nedik hâkimiyetine girdi. Venedik kuşat­ması sırasında şehir topa tutuldu; isa-

bet alan Parthenon Camii, depolarında­ki barutun infilâkı ile kısmen harap ol­du. 560'] asker 3000 Türk şehri terket-ti. Venedikliler mevcut üç camiyi kilise­ye çevirdiler ve şehrin savunmasını ko­laylaştırmak amacıyla halktan 6000 hı-ristiyanı Mora'ya sürdüler. Ancak bir sü­re sonra Venedikliler şehri terkettikle-rinde sürülen halkın bir kısmı. Veziria­zam Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa ta­rafından yeniden iskân edildi. XVIII. yüz­yılda Osmanlı imar faaliyetleri sürdü ve bu dönemde Parthenon'daki harabeler içinde, 1842'de yıktırılan kubbeli cami (1700) ile Hacı Mehmecr b. Osman tara­fından bir medrese (1721], bir Bektaşî tekkesi (1743) ve bugüne kadar ulaşabi­len kubbeli Mustafa Ağa Camii (1177/ 1763-64] yapıldı. Bunlardan başka dört tekke ile Softa Camii adini taşıyan bir mâbed daha inşa edildi. Bu yüzyılın en büyük mimari eseri ise 1778'de Atina voyvodası Hacı Ali Haseki tarafından, âsi Arnavutlar'a karşı şehri korumak mak­sadıyla inşa ettirilen surlardır. Ayrıca bu asırda manastır ve kilise gibi bazı hı-ristiyan yapıları da tamir ve yeniden in­şa edildi. 1751-1755'te Atina 9000-10.000 civarında bir nüfusa sahipti ve bunun 1/3'ünü müslüman ahali oluştu­ruyordu. 1795'te ise meskûn halde 1600 ev bulunuyor ve 1797'de de 3000 Türk, 3000 Yunanlı ve 4000 hıristiyan Arna-vut'un mevcut olduğu Atina'da sadece zeytinyağına dayalı bir ticari faaliyet sü­rüyordu. İhraç ürünleri arasına 1749-1759 tarihlerinde buğday da girmişti.

XIX. yüzyıl başlarında çıkan Yunan is­yanı sırasında Atina Kalesi âsiler tara­fından işgal edildi ise de (1821] çok geç­meden Reşid Paşa tarafından kurta­rıldı. Ancak çarpışmalar sırasında ha­rap olan şehir 1833'te Yunanlılar'a bı­rakıldı, bir süre sonra da yeni devletin başşehri olarak ilân edildi. Atina XIX. yüzyılda gittikçe büyüdü. 1839'da 14.900 olan nüfus 1896'da 111.500'e, 1920'de 285.400'e, 1980'de de kendisi ile birleş­miş durumda bulunan Pire şehriyle bir­likte 3.034.000 nüfusa ulaştı ve Yuna­nistan'ın en büyük kültür merkezi haline geldi. Bu müddet zarfında birçok İslâ-mî yapı, arkeolojik kazılar ve daha baş­ka sebeplerle yıkıldı. Bugüne kadar sa­dece Fethiye Camii ile Hacı Mustafa Ca­mii gelebilmiş ve her ikisi de tamir edil­dikten sonra müzelere bağlı olarak kül­türel maksatlarla kullanılmaya başlan­mıştır. XVII. yüzyıl yapısı olan Âbid Efen­di Hamamı da 1986'da restore edildi. Eski şehir Plaka'da halen son devir Os-

76

manii havasını aksettiren evler mevcut­tur. Lozan Antlaşması'ndan sonra Ana­dolu'dan Yunanistan'a göç eden ve bir kısmı sadece Türkçe konuşan 1.5 milyon Ortodoks hıristiyanın büyük kısmı bura­ya yerleştirildi. Bu Anadolu menşeli yer­leşim hareketi, bir Batı şehri olan Ati­na'yı yeme içme, hayat tarzı ve müzik yönünden kuvvetli Doğu etkisinin hâkim olduğu bir metropol haline getirdi.



BİBLİYOGRAFYA:

Evliya Çelebi, Seyahatname, VIII, 249-267; J. Spon - G. VVheler. Voyage de Dalmatie, de Grece et du Leuani, Lyon 1678; B. Randolph, The Preseni stale of the Archipelago, Oxford 1687; L. Comte ete Laborde, Athöne au XVe-W/e etXVIIe Siecle, Paris 1852, 1-H; D. G. Kabmu-roglou, istoria ton Athainon Toıırkokratia, At-hene 1889, Mil; Sp. Lambros, / onomatologia üs Attikis, kai is tin choran epikisis ton Alua-non, Athene 1896; Kadı Mahmud Efendi, Tâ-rîh-i Medînetü'l-hükemâ, TSMK, Emanet ■ Ha­zîne, nr. 1411; J. Giraud, Relation de İAttique (nşr. M. Coliignonl, Paris 1913; G. Sotiriou, Arabic Remains inAthens in Byzanüne Times, Athens 1929; K. Biris, Aruanites, I Dorieis tou Neou Ellinismou, Athene 1960; Ayverdi, Os­manlı Mimarisi III, s. 49-55; Van der Vin, Tra-uellers to Greece and Constantinopie, Leiden 1980, I, 37-52; II, 614-618; K. M. Setton, "On the Raids of the Moslems in the Aegean in the Ninth and Tenth Centuries and their Al-leged Occupation of Athens", American Jour­nal of Archaelogy, LV1I1 (1954), s. 311-319; Se­mavi Eyice, "Yunanistan'da Türk Mimarî Eser­leri", TM, XI (1954), s. 157-182; G. Miles, "The Arab Mosque in Athens", Hesperia, Journal of the American School of Classical Studies at Athens, XXXV, Athens 1956, s. 329-344; Cengiz Orhonlu, "Bir Türk Kadısının Yazdığ] Atina Tarihi", CDAAD, sy. 2-3 (1974), s. 119-136; D. N. Karidis, "Town Development in the Balkans. The Case of Athens", £B, sy. 2 (1982), s. 48-57; a.mlf. - M. Kiel, "Santsaki ton Ev-ripou, 15os-16os ai", Tctramina, sy. 28-29, Amphissa 1985, s. 1859-1903; M. Kiel. uPopu-lation Growth and Food Production in 16ıLı Century Athens, and Attica, According to the Ottoman Tahrir Defteri", Varia Turcİca, IV, ComitĞ. International d'Etudes PrĞ-Ottoma-nes et Ottomanes, V!"' Symposium, Cambridge l-4July 1984, İstanbul-Paris-Leiden 1986; Fr. Babinger. "Atina", £/2(İng.), I, 738-739.

H MachıelKıel

Atina'da Türk Mimari Eserleri.

Atina'nın Türk idaresinde kaldığı yak­laşık 350 yıla yakın bir süre boyunca bu­rada bazı mimari eserler meydana geti­rilmiştir. İlkçağ'da sarp kayalık bir tepe­nin üstünde kurulan Akropolis, Ortaçağ içlerinde bir kale haline getirilmişti. Türk devrinde bu iç kale tamir ve takviye edi­lerek bir de kule yapılmıştır. Kalenin ta-miriyle ilgili çeşitli belgeler Topkapı Sa­rayı ve Başbakanlık arşivlerinde bulun­maktadır. XVIII. yüzyılda Atina voyvoda­sı Mustafa Efendi tarafından yapılan bü­yük bir tamiri bildiren mermere işlenmiş dört beyitlik manzum bir kitabe, 1953'te yere döşenmiş olarak görülmüştür. Ki­tabenin son beytinde, "Kuruldu böyle bir hısn-ı hasın kim kal'a payında / Gören­ler bârekellah der mahallinde bu tabya­ya" denilmektedir.

Eski Akropolis'teki bu çok kuvvetli iç kalenin dışında, aşağıda düzlükte olan esas şehri çeviren ve Türk devrinde 1780'lerde yetmiş beş günde yapılmış 3 m. kadar yükseklikte bir sur duvarı da vardı. Atina'yı ziyaret eden seyyahların çok zayıf ve alçak olduğunu, hatta âdeta bir çit duvarına benzediğini yazdıkları bu sur hiçbir iz bırakmadan ortadan kalk­mıştır. Bu surun sadece A. Mommsen'in haritasında sınırları bellidir. Atina'nın bir Türk kasabası görünümünü, 1801-1805 yılları arasında şehirdeki Osmanlı idare­si sona ermeden burayı gören E. Dod-vvell'in Atina Çarşısı'nı tasvir eden renk­li resminde bulmak mümkündür. Bura­da ön planda önleri ahşap direkli sun­durmalara sahip dükkânlarla arkada iki caminin minareleri yer alır. Dükkânların önleri ve cadde kadınlı erkekli halkla do­ludur.

Camiler. Atina'yı İ669'da ziyaret eden Evliya Çelebi, iç kale olan Akropolis'teki camiden başka aşağı şehirde üç cami ile yedi mahalle mescidinin varlığından bah­sederek Eskicami'nin, "kagir bina kub­beli, metîn ve mâmur câmi-i pür-nûr"

olarak tarif ettiği Bey Camii ile "üç kagir kubbeli ve kiremit örtülü" dediği Hacı Ali Camii'nin adlarını verir. A. Mommsen'in Athenae Christianae (Hıristiyan Atina) adıyla 1868'de basılan kitabının lıarita-sında ise Yenicami, Softa Camii, Direk Camii ve Küçük Cami olarak adlandırı­lan dört caminin yerleri işaretlenmiştir. Ekrem Hakkı Ayverdi bunların dışında, Kule mahallesinde 1085 (1674-75) ta­rihli bir defterde adı geçen Hasan Bey Camii İle Başbakanlık Arşivi'ndekİ 1189 (1775) tarihli bir kayıtta anılan Memi Çe­lebi Camii'nin adlarını vermektedir. 0. M. Graf von Stackelberg'in 1810'da çiz­diği Atina manzaralarında yalnız aşağı şehirde beş minare gayet açık şekilde belli olmaktadır ki aynı husus Atina'da Benaki Müzesi'ndeki sulu boya bir re­simle de desteklenmektedir.

İçkale Camii. Milâttan önce 447-438 yılları arasında bir putperest mabedi olarak inşa edilen Parthenon, Hıristi­yanlık yasaklardan kurtulduktan sonra kilise haline getirilmiş ve bütün Bizans devri boyunca bu amaçla kullanılmıştı. Atina 1208'de Latinler'in işgalinde bu­lunduğu sıralarda burası Katolik kilise­sine çevrildiğinden Türkler burayı o hal­de buldular. Atina'nın fethinin hemen arkasından camiye çevrilen bu eski ma­bedin kenarına bir minare inşa edilmişti. Tabanda eni 31 m., uzunluğu ise 70 met­reye yakın olan, Dor nizamında 8X17 sütunla çevrili bu caminin pencere alın­lıklarında ilk yapımından kalan kabart­ma süsler bulunuyordu. Cami, Türk dev­rinde iç kaleyi teşkil eden Akropolis'İn ortasında bulunduğundan bir iç kale ca­mii idi. Yanındaki Erektheion da kale diz­darının ikametgâhı olmuştu. Evliya Çe­lebi, "Dünyanın bütün camilerini gördük, ancak bunun gibisini görmedik" diyerek cami mimari geleneğine hiç uymayan bu ibadet yerini uzun uzadıya tarif eder.


Yüklə 1,11 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   25




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin