Tedbili mekânda ferahlık vardır


numaralıMühimme Defteri'nin 270.sayfasındaki ferman. 26.nolu



Yüklə 1,02 Mb.
səhifə2/19
tarix27.10.2017
ölçüsü1,02 Mb.
#15591
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   19

16numaralıMühimme Defteri'nin 270.sayfasındaki ferman.

26.nolu Mühimme Defterinden öğrendiğimize göre, 1574 yılına dair fermanlar.

28 sayılı Mühimme Defterinde, Karaman Beyi’ne yazılan 859, Halep Beyi’ne yazılan 860 numaralı fermenler.bir fermanlar.

Ayni defter, 374. sayfadaki Çorum Beyi’ne yazılan 968 numaralı ferman.



29 sayılı Mühimme Defterinde, 1576 yılına ait Dulkadiriye beylerbeyi’ne hitap eden 488; Basyan ve Pozyan Beği Behlül Bey’e hitap eden 489 no.lu fermanlardan sonra gelen Bozok Beyi’ne hitap eden 490 no.lu fermanlar:

" Sancağımızda bulunan Rafızilerden, İran ile ilişkisi bulunanların araştırılarak tespit edilmesi... Bunların başka bir bahane ile idam olunmaları... İran ile ilişkisi bulunmayan rafizilerinse, saptandıktan sonra, Kıbrıs adasına sürülmeleri..."



29 sayılı Mühimme Defteri’nin 217-218 sayfalarında bulunan 500 numaralı ferman.

30 no.lu Mühimme defterindeki 488 sayılı ferman:

"Bozok beylerbeyine hüküm: Kızılbaşlıkla suçlanan kişilerin yazıldığı defter sureti, gönderilmişti. Bu kişiler, soruşturulsunlar. Kızılbaşlıkları gerçekse, idam edilsinler. Lâkin, yalnız ithamla kalmışlarsa, bunlar Kıbrıs'a sürülsünler."

1578 yılına ait, 33 No.lu Mühimme Defteri’nin 204. sayfasında, 413 sayılı ferman.



35.No.lu Mühimme Defteri’nde, konu takip ediliyor. 366. sayfadaki, 931 numaralı ferman.

42.No.lu Mühimme Defteri’nde yer alan Beyşehir Beyi ve Seydişehir Kadısı’na gönderilen, 781 sayılı ferman.

64 nolu Mühimme Defteri'nin, 156. sayfasında yer alan, 1587 yılına ait ferman.

Ahmet Refik’in Anadolu’da Türk Aşiretleri isimli çalışmasında, yayınlanmış, 1576 tarihine ait Kütahya’ya “tabi” Akkeçili Yörüklerinden bir kısmı, ile ilgili ferman.

On yedi tane ferman yeter mi? Yoksa 1700 tane mi yayınlamak lâzım?

Merak eden, Kıbrıslı Türkler’in Kökenleri ve Bektaşilik isimli kitabımda ferman ayrıntılarını bulabilir. Daha da doymazsa, işte arşiv! Kaldı ki “çan çaldı, semah döndü” diye atasözü olan Sünni mi olur? Semah’ı nerden öğrenmiş? “Yediği b..ku, Serez Kadısı yemez…” diye atasözü olan mektepli Müslüman mı olur? Serez Kadısı’nın yediği halt neymiş ki Şeyh Bedrettin’i asmaktan başka? Mevlit’te Pir Sultan’dan deyiş okuyan, (Sordum sarı çiçeğe), merkez camiinin baş imamı “Müftü müçtehid olmalıdır” diyebilen, nedir? İçtihat sünnetin karşıtı değil mi? Zamane ulemasına sorarım…

Altı yüz senelik meseleyi aşmakta bu kadar zorlanılmasına da şaşarım…

“Camii’ye gitmezler…”! E zaten onun için sürüldüydüler…

AHMET UZUN

HANİ DÜNYAYI YEDİ

Hep Kemal Tahir’den deyim çalacak değiliz ya! Bugün de Orhan Kemal’den apartalım… Rahmetli, huysuz, aksi, nalet orta yaşın birazcık üstlerinde adamları tanımlamak için, “o…uğu cinli…” derdi… Üzerinize afiyet, ben gözümü açar açmaz, önce bilgisayarı “on” yapar, nete girip, yüzümü suratımı ondan sonra yıkarım… Muradım, sabah sabah gazete haberlerini okuyup, güne öyle başlamak! Güne başlar başlamaz, Serhat’ın “Ferdi Sabit’i desteklerim” yazısını okudum… Sonra, arabanın oturmuş lâstiğine baktırmak için karşı lastikçiye geçtim… O da sanki beni bekliyormuş gibi, hayatı boyunca CTP’ye oy verdiğini, ama bir daha da vermeyeceğini söyledi. Sebep?

“ Ahmet Uzun, dünyayı yedi…” İşte öyle oldum… Orhan Kemal’in dediğinden…

Giyinmeye falan boş verip, ev kıyafetiyle partiye gittim. Genel Başkan’la, Eşref Vaiz oturuyorlar. “Yahu” dedim,” ben bu lâfları duymaktan usandım. Siz sokağa çıkmaz, meyhaneye uğramaz, bir sandüviççide sandviç yemez, çorbacıda çorba içmez, bakkaldan bir ekmek almaya girmez misiniz? Bu iddialar doğruysa, bu parti gereğini yapmalıdır. Değilse, gene gereğini yapmalıdır! ” Gerçi bu konular partide defalarca tartışılıp araştırıldı ama Ahmet’i aradık, geldi… Sordum:

“Ayoğlum Ahmet, senin çocuğun Ferrarisi var mı?

“ Yahu bu memlekete Ferrari girse, motor numarasından şasi numarasına kadar, her arabanın kaydı tutulmaz? Hani? Bunu kim çıkardı biliyor musun? Vergi’sini düşürmem için bana yüz defa gelen ve reddettiğim bir gece kulübü patronu! Mahkemeye versen, üç sene sürer mahkeme…”

“Ver, sürsün… Pia Bella mıdır nedir? Ona kumarhane izni vermek için 200bin Euro rüşvet yedin?”

“Bakanlar kurulunda o iznin verilmesine karşı çıkan tek bakan bendim, aha suratları başbakanla sayın bakanın. Ne yüzünü gördüm, ne tanırım, ne merhabam var… Güvenemediğimden 200bin EURO Teminat Akçesi koydurdum ben… DEM dairesine yatırdı… Bu rezaleti o zaman avukatı olan ama şimdi kavgalaştıkları eskiden damadı olan biri çıkardı… Polis soruşturma yapınca, adını vermişler polise… Dava edeceğim…” (Dün itibarıyla etti…)

“ Et… Peki be bay Ahmet, Çangar’ın sattığı her BMW’den sen 10bin dolar rüşvet yermişin?”

“ Bu iddiayı çıkaranı da biliyorum, dava ettim… Polise, ‘sarhoştum, söyledim’ demiş… ”

“Templos köyünde bir iş hanı yaptırırmışsın?”

“Vallahi gardaccığım, ben sosyal konutta otururum! Sadrazam köyde da bir yazlığım var o gadar… Yıllarca üst düzeyde memurluk yaptım, müsteşarlık’tan emekliyim… İki konut aldım işte! Bir de arsa… Taksitle…”

“ Oğlana bir trilyona açtığın dükkân?”

“ Orası Diyarbakır’dan gelme bir garibanın idi… Oğlumuzu devlette işe almadık, biraz borçlanıp, o dükkânı devren aldık… Bir garip açınca kimsenin gözüne batmaz, biz oğlana alınca, trilyonluk oldu…”

“Ya o köşedeki inşaat?”

“ Ha bak, o benimdir! Hatırlan mecliste arsayı nasıl aldığımı kürsüden anlattıydım?”

“Evet… Tutanaklarda var! Banka borcu ve taksitle… 100 bin sterline…”

“Ha, işte arsa o… Metin Hakkı’dan aldıydım, başhakim… Müteahhidle anlaştım, yarısı onun, yarısı benim yapıyor işte inşaatı…”

“ Belgen var mı oğlum Amed? Mal beyanında bunlar yazılıdır?”

“ Tabii, yazılıdır… Müteahhidle yaptığım sözleşme de var…”

“ Lamburgchini’n de yok? E hani be da dünyayı yedin?”

Yememiş… Sosyal Konut’ta oturur… Ama aç karnına, bir bardak suyu içmiş… Gelen vurur, giden vurur! “ Allah kimseyi Maliye bakanı yapmasın, seni da tez vakitte kurtarsın” derdim de beddua ederim sanırdı…

Vurun da korkmayın… Sahipsizdir… “AS TV bunundur” deyin, “BP’ye, Shell’e ortaktır” deyin… “Hitler’in gaz odalarına gazı bu satardı” deyin… Vurun gannasına…

ALLAH SONUMUZU…

Geçen akşam, iki ekonomist ve önemli bir iş adamıyla, sohbet ediyorduk… Ekonomistlerden birisi, bana dedi ki: “Bizim Türkiye bankalarımızdaki mevduatımızın toplamını, yanlış biliyorsun! 3 milyar dolayında dedin ama, 8 milyar dolayındadır…” Buyrun! Kaynak olarak da bizim buradaki bankacılık çevrelerini gösterdi. Eski parayla, 8 katrilyon ediyor… Milletvekili iken, Bütçe Plân Komisyonunda, 2 katrilyona bütçe bağlardık! Dört bütçe tutarında para, vergi vermeden, ekonomiye dönmeden orada duruyor ve biz Türkiye hükümetinden bütçe açığını gidermek için, kılıktan kılığa giriyoruz.

“Hesabını bilmeyen teke, her sene bir çift boynuzdan olurmuş” …

Şimdi şu yeni havayolu “mavrası”na bakın… %10’unu THY karşılayacak… %90 sermaye Kıbrıs kökenli olacak. %30 devlet, %60 özel! Yönetim Kurulu’nda 4 üye THY’ndan, bir üye bizim devletten, 1 üye de özel sektörden olacak… Sermayenin %60’ını sağlayacaksın ama yönetimdeki söz hakkın, 1/6 olacak… Beş sene müddetle, hesap da soramayacaksın… Efendim, şirketin adında Kıbrıs, renklerinde de yeşil ve turuncu da olacakmış! Asıl, “gandır çocuğu da taksim istesin” meselesi… 15 milyon dolar sermaye ile kurulacak olan şirketten, alınabilecek en düşük hisse miktarı ise 100bin dolar…

Bir “iş adamı”mız, demiş ki: “Devlet bana 100bin dolar kredi versin, ben de hisse alayım…” Nasıl “işadamı” ama? Bana da verse, ben de alırdım diyemiyeceğim… Kusura bakılmasın… %60 hisse sahibinin 1/6, %10 hisse sahibinin 4/6 söz sahibi olduğu bir şirket modelini, ben hiç duymadım. Belki de vardır da biz bilmiyoruz…

Ama bu iş, gene Kafka romanına benzemeye başladı, şimdiden söyleyelim…

“Parayı devlet versin, ben özel sektör olayım” diyenden tutun da, “siz parayı verin, ben yöneteyim”e kadar; akıl dışı bir acaiplik konuşuluyor. Peki herkesin 100’er bin doları batarsa, beş senenin sonunda bunun hesabını kim verecek? Yetkili ama sorumsuz bir yönetim anlayışını kim icat etti? Şirket mi kuruluyor, iane mi toplanıyor?

Bunca senedir başımıza ne geldiyse, bu ekonomik akıl dışı politikalardan gelmedi mi?

Bana kalırsa, böyle bir “şirket”e yatırım yapacak “işadamı” bulunamaz… Bulunursa da dünya ölçülerinde iş yapan biri olmaz, başka bazı çıkarlar üzerinde beklentisi olan, bazı sözler almış ya da parayı devletten “ütmeyi” hesap eden, başka türlü bir şey olur…

Memlekette altmışlı yıllardan beri en kıdemli ekonomistlerden biri olan, sayın Hilmi Refik, bu konuyla ilgili olarak, “Kıbrıs Türkü, hiç bu kadar eşek yerine konulmamıştı” demiş…

Kaldı ki KTHY bile hem şah hem de şahbaz olduğu dönemde, gene Kıbrıs dışından yönetiliyor, bir tekel olarak dünya fiatlarının üstünde çalışıyor ama gene de kâra geçemiyordu. Şimdi kimse maval okumasın! Şirketin turn over yapabilmesi, o zaman da artık bir miktar parayı Türkiye’de gecelik repo faize yatırıp, ondan elde edilen geliri kullanmakla sağlanabiliyordu. Batmasının sebebi de Türkiye’de faizlerin düşmesi ve repo imkânının ortadan kalkmasıdır. Kırk yıl kimsenin aklına gelmeyen fazla personel, yüksek ücretler v.s. faiz gelirinin düşüp, şirketin sıkıntıya girmesine kadar, neden hiç dillendirilmedi?

Gerçekten hiçbir işin erbabı olmayan “genel siyasetçi” tipi, çanımıza ot tıkamaya, devam ediyor. Türkiyeli bir siyasetçinin bir muhabbet esnasında söyledikleri geliyor aklıma:

“ Allah korusun bu akşam Merkel’in kafasına bir taş düşer de yarın sabah sizi tanımaya karar verdiğini açıklarsa, üç tane uluslar arası liman, iki uluslar arası havaalanı, yöneticisi, bilmem kaç tane ülkeye büyükelçi, bir tane BM, bir tane AB büyükelçisini nerden bulup da atayacaksınız?”

ANAHTAR KELİME

Biz akademik çalışma yapıp, tez yazarken çok moda değildi… Şimdilerde sanırım bir Anglo Sakson geleneğidir, bilimsel makalelerin başına bir özet yazıldıktan sonra, “anahtar kelimeler” diye de bir girizgâh yapılır.

Bana göre, Kuzey Kıbrıs’ın ekonomisi konuşulurken, anahtar kelime de “ ürettiğini satmak”tır… Bu memlekette, bilindiği gibi 1974 sonrasında, Sanayii Holding diye bir kuruluş vardı. Rumlar’ın bırakıp kaçtığı elli küsur fabrikadan oluşmuş bir kompleks. O holdingin ürettiği bir elektrikli kaloriferi, hala kullanıyorum… Sünger, boya, metal boru v.s. gibi, türlü çeşitli üretim yapan bir sanayii kompleksi idi… Battı… Bir arkadaşım, üşenmedi aradı taradı, tuttu bir piyano fabrikası kurdu… Üretti de… KKTC’de sattığı üç otuz piyano da çalmaya devam ediyor ama battı… Neden? Çünkü politik durum dolayısıyla, her kim ki müşteri olmaya kalktı; Rumlar “bu ürünler bizde zorla alınan ve geri gitmemize izin verilmeyen, bize ait fabrikalarda üretiliyor” diye müracaat edip, satın alınmasını engellediler… Ürettiği ilk parti malı satamayan fabrika, bir sonraki partiyi nasıl üretecek? Battı hepsi de…

Başlangıçta, ayni itiraz tarımsal ürünler için de yapıldı ama bize ait tarımsal araziler de bulunduğu ve hangi ürünün tapusu bir Türk’e; hangisinin Rum’a ait toprakta üretildiği tespit edilemeyeceğinden, tarımsal ürünleri, tanınmış bir limandan çıkması şartıyla sattık… Ta ki politik gerekçelerle, ihraç ettiğimiz mala KKTC diye mühür vurup, Rumlar’ın ABAD’a dava açmasına neden olalım! Ve üstelik ABAD da nedir diyerek, oraya kendimizi savunmak üzere bir avukat göndermeye de tenezzül etmeyerek, davayı kaybedip, ambargo yiyelim… O alanda da ürettiğimizi satamaz hale böyle geldik…

Kırk yılda Türkiye gümrük mevzuatını aşamadığımız için, Türkiye’ye bile ürettiklerimizi henüz satabilmiş değiliz…

Çare neydi? Satabilecek politik koşulları yaratmak! Onu da duymak bile istemedik…

Hizmet sektörü dedik… Off Shore bankacılık… O macerayı anlatmayayım, kimlerin geldiğinden bahsetmeyeyim, mali kara listeye gireriz… Ama dünya ile doğrudan iletişimi olmayan bir toprakta nasıl bir finans merkezi olabilir sorusunu da sormadık! Çünkü, işimize gelmezdi ve zaten niyetimiz de başkaydı… Turizm dedik… Doğrudan ulaşım olmayan bir yere gelmenin ne zaman ne de para açısından rekabet koşullarının olmadığını, konuşmamayı ve hatta düşünmemeyi yeğledik! Hala da düşünmemeyi tercih ediyoruz…

Üniversitecilik dedik… Başlangıçta tuttu gibi de… Ama Bütün Avrupa üniversiteleri Bologna Süreci diye bir sistem içinde bütünleşirken ve güneyde de üniversite yokken, kulağımızın üstüne yattık… Adamlar bizden sonra üniversite kurup sisteme dahil olurken bile, meselenin ne olduğunu anlamamakta ısrar ettik… Anlatmaya çalışana da sövdük! Sistemin dışında, gene “ürettiğini satamayan” bir sektör olarak, her sene daha da zor koşullarda, sistem çırpınıyor…

Anahtar kelime, “ürettiğini satabilmek”tir… Evet… Mal da olsa, hizmet de…

Ürettiğinizi satamazsanız, yeniden üretim yapamaz, batarsınız… Bunun için ekonomi uzmanı olmaya gerek yok…

Peki, bize bu sistemi kuranların bu gerçekten haberleri yok muydu?

Vardı ama politik gerekçelerle, devletçilik oynadığımız gibi, ekonomicilik de oynadık kırk yıldır. “Miileti kamu sektörüne alın, açığı biz karşılarız” lâfı, izninizle bana ait değil…

Şimdi olan nedir biliyor musunuz? 2002’den beri, Kıbrıslı Türkler bunu anladı… Dünyadan izole bir ekonomi olamaz… Dünya ile bütünleşmenin, ekonomiden değil, politikadan geçtiğini anladılar ve onun için politik çözüm talep ediyorlar. 2009’da, “Acaba eski günlere döner miyiz? Acaba mı?” diyerek, bir “time out” aldılar… Olamayacağını şimdi acı bir biçimde anlıyorlar…

Aslında sinirleri, kimseye değil! Kendilerine…

Kuzey Kıbrıs ekonomisini nasıl düzenlerseniz düzenleyin; Kıbrıs Sorunu çözülmeden, rasyonel bir sistem kuramazsınız… Onun için birbirimizi yemeyi bir tarafa bırakalım… Yazıktır…

BAŞBAKAN ANLAYAMAMIŞ!

Başbakan İrsen Küçük, “HP ödeneğini altı ayda bire çıkarmamıza sendikalarımızın gösterdiği reaksiyonu, anlayamıyorum” demiş! Vallahi eğer hepimizle ti geçmiyor da doğru söylüyorsa, ben de onun anlayamamasını anlayamıyorum.

Annan Planı dönemine kadar, HP ödeneğinin maaşlara konsolide edilmesi, her dört ayda bir defaydı. Bunun fiili anlamı, yılda iki defa, HP ödeneği verilmesiydi! Çünkü bütçe ile birazcık ilgilenen herkes de bilir ki üçüncü ödeme, bir sonraki bütçeye kalır. HP ödeneğinin, 4 ayda bir ödenmesi demek, o bütçe yılı içerisinde, devlet planlama organizasyonlarının yaptıkları hesaplara göre, yılda iki defa ücretlere nisbi bir zam yapmak anlamındadır.

Sonra, malûm Annan Planı geldi… Millet sokaklara döküldü… 200 bin kişilik memlekette 80 bin kişilik mitingler yapıldı. İnsanlar, Kıbrıs Sorunu’nun bitirilmesini ve AB üyesi olunmasını istemekteydiler. Gene bilindiği gibi, bir takım aklı evvellerle, bu halka sövmeyi meslek edinerek yüz yıldır siyaset yapanlar; Kıbrıslı Türkler’in açgözlü mahlûklar olduğunu, AB’nin parasına göz diktikleri için anlaşma istediklerini, her gece tv’lerde terennüm etmeye başladılar. BU o kadar ifrata vardı ki, Rum Yönetimi, bize acil bir yardım paketi hazırlayıp, para vermeye bile kalktı. İkinci veya üçüncü mitingdi, halâ kulaklarımda, kürsüde Ferdi Sabit Soyer, “Biz para değil anlaşma istiyoruz, paranız sizin olsun!” diye Kliridis yönetimine bar bar bağırmaktaydı. Tanığım da o mitinglerdeki 60-70 bin kişi olmalı. Gerekirse, arşive dalar, tarihini de bulur, ertesi günün gazetelerinden, alıntıları da veririm. Ancak, Kliridis’te kusur aramanın ne gereği vardı? Sizi yönetenler, “Bunlar açgözlüdür, paraya memleketi satacaklar” dedikten sonra…

Ferdi Sabit’in o reaksiyonundan sonra, Rum tarafı sustu… Ama bizimkiler, iddialarından vaz geçmediler. Herhalde Türkiye’ye yazdıkları raporlarda da bunları söylediler ki onlar da elli yıldır sadece bunlara inandıklarından, ansızın HP Ödeneği’nin önce maaşlara konsolide edilmesi, sonra da artık her iki ayda bir ödenmesi icadını, gene bunlar çıkardı. Bu şu demekti:

Eğer o güne kadar 100 lira maaş ve örneğin yılda iki defa da %7.5 HP alıyorsaydınız; önce maaşınız 115 liraya çıkıyordu. Sonra da hayat pahalılığını 115 lira üzerinden, iki ayda bir, bütçe tekniği açısından, yılda beş defa ödeniyordunuz. Bunu yapan, o günün UBP-DP hükümetidir…

Bize para veriyorlardı ki, AB parası istemeyelim ve referandumda “Hayır” diyelim… Oysa Ferdi’ydi haklı olan… Millet para değil, anlaşma, dünya ile bütünleşme, ürettiğini satabilme ve üretimini artırıp, 40 yıldır yaşadığı parazit hayatını terk edip, dünya insanları gibi yaşamak istiyordu. Kazancının artmasını elbette herkes istiyordu ama gidip Ankara’da dilenerek değil; çalışıp üreterek… Onun için, referandum’da %65 Evet dedi, Annan Planı’na…

Bu ne demekti?

Verilen rüşvet, işe yaramamıştı… Öyle mi?

Rüşveti veren, beklediğini alamayınca, pusuya yattı… Hükümetten gittiği için, hiçbir şey de yapamadı… Ama öte yandan, kamunun cari giderleri de katlandıkça katlandı. Rakkamları yanlış hatırlayabilirim. Ama biz hükümete geldiğimizde, aşağı yukarı aylık 80 trilyon vergi toplayıp, 75 trilyon da maaş ödemekteydik. Sonuna geldiğimizde, topladığımız vergi gene aynıydı! Çünkü inşaat sektöründen gelen para da kesildiği için, kalanlara bir kuruş daha vergi koysak, hepsi batıp; özel sektör çalışanları da işsiz kalacaklardı. Zira, dünya ile bütünleşme hedefine varamamıştık ki üretim büyüsün ve vergi gelirleri de artsın! Ama ayni miktarda vergi toplarken, ödediğimiz maaş toplamı, o “rüşvet yasası” yüzünden, 145 trilyon dolaylarındaydı… Katlana katlana… Batmamızın sebebi de buydu…

Şimdi, verdikleri rüşveti, geri istiyorlar… Çünkü Hayır demediniz… Yanınıza mı bırakacaklardı?

Burası meclis kürsüsü değil… Kahvede lâf atar gibi, başbakanlık edilmez sayın abim…

BAŞKANLIK SİSTEMİ

En son Tahsin Ertuğruloğlu mu gündeme getirdi, bilmem… Başkanlık Sistemi’ni herkes terennüm eder ama aslında hiç kimse istemez bu memlekette. Nerden mi biliyorum? Geçen dönem mecliste bu tartışmanın tam göbeğinde yer aldım ve gördüm de ondan…

Yasama yetkilerini partisel, ideolojik şu ya da bu saikle, başkanın kullandığı veya etkili olduğu başkanlık sistemleri, diktatörlüğe dönüşmektedirler. Örnek, Irak, Suriye, Mısır v.b. Nasır gitti, Sedat geldi, o gitti, Mübarek geldi… Değişen bir şey yok! Kişilerle ilgili değil, sistem bunu doğuruyor. Güney Amerika’dakilerin durumu da daha parlak değildir aslında… Örnek vermeye kalksak, bu sütun yetmez… “El Turco”sundan, Peron’una ve hatta Chavez’inden Castro’suna…

Başkanlık Sistemi’nin başarı ile uygulandığı tek yer, gerçekten de ABD’dir… Bunun tarihsel sebepleri var. “Birleşik Devletler” İngiltere’ye karşı kurulurken, “kurucu koloniler” dedikleri eyaletleri, ve o süreci incelemeden anlaşılmaz bunun nedeni. O zaman da neden bu sistemin ABD’de demokrasi, diğer bazı ülkelerde ve hele Orta Doğu’da diktatörlük yarattığı, anlaşılamaz. Birey hakları üzerine bina edilmemiş herhangi bir toplumsal düzende, başkanlık sistemi diktatörlük doğuruyor.

ABD’de sistemin temelini, yürütme ile yasama arasında tam bir ayrışma oluşturur. Yürütme, Başkan’a bağlıdır ve bütün sorumluluk, başkanındır. Ama bunun karşısında, yasama da yasa yapma ve denetlemeden ibaret olan görevini, tam anlamıyla yerine getirir. Başkan’ın parti aidiyeti dolayısıyla, yürütmeyi de kontrol etmesi, fiilen imkânsızdır. Bunun, koşulları da nerdeyse fiziksel anlamda oluşturulmuştur. Örneğin, seçim sistemi değil başkanın, parti yönetimlerinin bile müdahale edemeyecekleri bir düzen altında yapılır. Her şeyden önce, Dar Bölge’ye çok benzeyen bir sistemle yapılır seçimler. Her seçim bölgesinden, bir vekil ya da senatör seçilir. Böylece seçilenler, herkesten önce veya çok, seçmenlerine karşı borçlandırılırlar. Ve sonra, ön seçimler bile, bütün halkın katılımı ile ve yargı denetiminde yapılır. Olmaya ki herhangi bir seçilen, partiden birilerinin “işini yapmadı” diye, “kesilsin”! Karar halkındır… Milletvekilleri ve senatörler, seçilmek için parti merkezlerinin, ve hatta delegelerinin değil; halkın genel oyuna muhtaçtırlar. Temsilciler meclisinde, “grup kararı” diye bir mekanizma yoktur. Ayni partiden seçilmiş başkanın getirdiği bir yasa önerisini, ayni partiden bir milletvekili veya senatör, reddedebilir. Parti disiplini diye bir kavram kullanmak, ayıptır. Birey hakları, herhangi bir aidiyetin sorumluluklarının önünde geldiğinden, seçilmiş bir vekilin kararını da parti aidiyeti değil; kendisi verir. Hesabı da parti değil, o öder… Yürütme, kendi yetkilerini; Yasama’nın çizdiği çerçevede kullanır ve önce ona hesap verir. Yasama tarafından denetlenir… Ama asıl sorumluluk paylaşımı, elbette ki halkın karşısında olur. Başkan, bütün yürütme yetkilerini kullanır, ve halka hesabını kendi verir. Parti’nin hesaplarını ise tek tek seçilmişler öderler kendi seçim bölgelerinde… O sistemde Yürütme ile Yasama, erkin farklı iki başıdırlar ve dikkatle birbirlerinden ayrılmıştırlar.

Gelelim bize:

Ya Orta Doğu usülü bir başkanlık sistemi, yani seçilmiş krallık sistemi önereceksiniz! Veya ABD’de olduğu gibi, yürütme ile yasamayı tamamıyla birbirinden ayıran, gerçek bir başkanlık sistemi… İş buraya gelince, önce seçim sistemimizi değiştirmemiz gerekecek… Sonra seçim kanunlarımızın tümünü… Sonra Siyasi Partiler Yasası’nı… Sonra? Meclis İç Tüzüğü’nü… Bütün parti tüzüklerini… Hepsinden önce zihniyetimizi…

“Parti disiplini” denilen kavram, siyasi hayatımızdan silinip çıkarılmadan, o sistem diktatörlüğe dönüşmeden uygulanamaz… Kanıtı etrafımızda cirit atıyor…

Hangi parti kabul eder?

“Orta Doğu usülü yapalım, aha Urum” deniyorsa, kalsın… Şimdikinden beterdir o…

Taraftarı olduğum gizli değil ama olmayacak duaya amin demekteyiz…

BEL KOLA VE BULGUR KÖFTESİ

Ya 1969 yılıydı, veya 1973… Geçmiş zaman, ayrıntılarını unuttum. Ama o zaman ağırıma gittiğinden, olayın kendi aklımdan çıkmadı. Zamanın Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios ile Rauf Denktaş arasında, Lefkoşa Enternasyonal Fuarı ile ilgili bir tartışma çıkmış, ve Denktaş, “Ben de Mağusa Festivali’ni, fuara çeviririm” demişti.

Makarios’un yanıtı, çok ağırdı ama bir yandan da gerçeği vurgulamaktaydı:

“ Ne sergileyecek? Bel Kola ile bulgur köftesi mi?”

Osmanlı toplum düzeni, ta Fatih Sultan Mehmet zamanından beri, Türkleri toprağa yöneltmiştir; Rumları ise ticarete! Fatih Kanunnamesine göre, bir hristiyan tarım yaparsa, müslümanın iki katı vergi ödemek zorundaydı. Tam tersi de Müslüman için geçerliydi. O da ticaret yapmaya kalktığı zaman, ödemesi gereken gümrük vergileri, hristiyan meslektaşının iki katına yakın olurdu. Osmanlı’da hristiyan dediğiniz zaman, bunun anlamı 19.yy’a kadar Rum’dur. Ayrıcalıklı Ermeniler’i bir yana bırakalım… Böylece asırlarca devam eden bir süreçte, Türkler toprak ve memurluğa; Rumlar ise ticarete yönelmişlerdir. Bunun bence iki sebebi vardır: Öncelikle o zamanın değer birimi topraktır ve sonra Helenler’in tecimsel faaliyetleri, nerdeyse tarihin başlangıcına dayanır, Fatih de bundan yararlanmak istemiş olabilir. Toprağı Türkler tutsun, garanti olsun; üstüne de Rumlar para kazanıp getirsin… Bu düzen yüzyıllarca böyle devam etti… Ta ki dünyanın sistemi, kapitalizme evrilsin… Kapitalizm’in dünya ekonomik sisteminde ön almasıyla, değer birimi topraktan paraya kaydı. Ekonominin dingili, toprak sahipliğinin değil; paraya sahip olanın eline geçti… Osmanlı, Kanuni zamanında Fransa’ya verilmiş kapitülasyonları bile solda sıfır bırakan ayrıcalıkları 1839 Ticaret Anlaşması ile İngiltere’ye de verince, kendi iç sanayii de çöktü, tarımı da… Ardından girdiği mali bunalım sonucunda, borçlarını ödeyemez duruma düşünce, gümrük gelirlerine de el konuldu, bazı tarımsal ürünlerin gelirlerine de… Bütün bu gelişmelerden, bir tek toplumsal katman zarar görmedi: Ticaret… Hatta ticaret, ihya oldu…

19. yy sonları ile 20.yy başlarında, Osmanlı toprağındaki fakir Türkler, zengin Rumlar ve Ermeniler panaromasının tarihsel sebebi, özetle budur. Kimisinin aptal; kimisinin açıkgöz olması değil… Rum veya Ermeni köylünün de Türk köylüden daha iyi bir hali yoktu, ve hatta daha bile beter bir hayat sürmekteydi… Sanayii ile iştigal edenler batmış, tarım yapanlar topu atmış, ticaret erbabı köşeler dönmüş, devlet gelirleri de buna bağlı olarak gerilediğinden, memur da sefil olmuştu… Ve Osmanlı millet sisteminin gereği, tüccarlar Rum ve Ermeni, köylüler ve memurlar da yoğun olarak Türk’tüler…

Makarios “Bel kola ve bulgur köftesi” derken, bir bakıma haklıydı… Ama haklılığının sebebi, bu birkaç yüz yıllık tarihsel serüvendi! Oysa o, aklınca Türkler’i aşağılamaktaydı. Çok daha eskiye dayanan bir aşağılık kompleksinin hırsıyla… “Türkler’de iş yapıp ürününü sergileyecek fuar düzenleyecek kadar akıl var mı?” Demek istediği buydu…

Dün bir facebook arkadaşımdan bir mesaj aldım: “Abi, bize sahip çıkın…” Burada kimsenin reklamını yapmak istemem ama arkadaşımın mesajından anladığım, burada bir girişimci, kaynağını uydurup, modern bir tuğla fabrikası kurmuş! Dünya standardında üretim yapıyor… “Buyursun AB de üretim standardımızı denetlesin” diyorlar, basına verdikleri demeçlerde. Bu işletme, ürününü güneye de satmaya başlayınca, oradaki tuğlacılar, “Batacağız, bu Türk firmasının buraya mal göndermesine engel olun” diye bağrışmaya başlıyorlar!

Bu arkadaşların bizim adımıza da üye oldukları AB; tam da bunun içindir oysa: mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı… Batacaksan, batarsın rekabet edemiyorsan… Sistemin ruhu bu… Paranın bayrağı mı olur? Hani da siz çok iyi bilirdiniz ama Türkler bilmezdi?

BEN BİR MUSTAFA KEMAL HAYRANIYIM!

Bir gün Ankara’da ilk meclisin kapısının önünden geçiyordum. Şeytan dürttü, içeri girdim… O günden beri, Mustafa Kemal hayranıyım. Ama hangi Mustafa Kemal?

O marangoz rendesi bile görmemiş kürsüde, o konuşmaları yapacak aklın sahibi! O yırtık yer halılı küçücük odada, o tahta iskemlede, filintası yanındaki duvara dayalı, eski yazı masasının başında o büyük kararları veren Mustafa Kemal!

Ben, Mustafa Kemal’e hayranım evet…

Ankara’daki karargâhta, çaya şeker de katabilmek için, Sivas’ta Halil Paşa’dan şahsen beş bin lira borç alan ve sonra santimine kadar ödeyen Mustafa Kemal’e, ben hayranım…

Öğrenciliğinde tatil günleri ziyarete gittiği, Ali Fuat’ın Kuzguncuk’taki evindeki dadıya, karşıdaki Dolmabahçe Sarayı’nı gösterip gösterip; “İyi bak, orayı en sonunda ben müze yapacam!” deyip deyip, zavallı dadının bir ömür boyu evde “Vallahi de yaptı, billahi de yaptı” demesine neden olan Mustafa Kemal’e… Sıra arkadaşı Ali Fuat’ın hatıralarında anlattığı gibi, daha orta okulda birgün imparatorluğun akibeti ile ilgili bir kompozisyon yazması istendiğinde, “Çağ imparatorluk devri değildir. Bu imparatorluğu dağıtıp, bir ulus devlet kurmalıyız” yazıp, az kalsın askeri okuldan tardedilecek olan, o Selânikli çocuğa hayranım ben…

İstanbul’daki sevgilisi Corinne Hanım’a, Çanakkale cephesinden yazdığı, mektupta, “Corinne, bu savaşta ölürsem, beni unutma” diyen adama…

Sofya’da aşkının dillere destan olduğu sevgilisi Miti Koraçeva’nın, onun ölümünden yıllar sonra, kendisinin öleceği günün sabahında, kız kardeşine “ Svetlena, dün gece rüyamda Kemal’i gördüm” dedirtebilen o adama, ben hayranım…

Başkumandanlık Meydan Savaşı’nın akşamı, savaş meydanını gezerken, yerde yatan Yunan askeri ölülerine bakıp, “Zavallı yavrucaklar… Sizi buraya kim gönderdi? Analarınıza bunun hesabını kim verecek?” diyebilen o generale, hayranım ben…

İzmir’e girer girmez, zamanın en ünlü oteli Kramer Palas’a gidip, garsondan bir duble rakı isteyen, tahta bir masayı pencere kenarına atıp, bir tutam beyaz leblebi ile rakısını içerken, garsona:

Kral Konstantin İzmir’e geldiğinde, otelinize gelmiş miydi?

Evet paşam…

Peki böyle pencere kenarına oturup, körfeze bakarak bir tutam beyaz leblebi ile bir yudum rakı da içmiş miydi?

Hayır paşam…

Peki keşke sorsaydınız, İzmir Körfezi’ne bakarak, bir yudum rakı içmenin zevkini bilmeyen adam, İzmir’i alıp da ne yapacakmış? Diyen o adama, ben hayranım…

1924 Anayasası’nı yazarken, bir gece Çankaya’daki odasının penceresindeki perde, rüzgârla sallanınca, tabancasını çeken ve balkona yürüyen o adama, hayranım…

Neyzen Tevfik, Yenicamii’nin avlusunda, köpeklere sarılır, onlarla uyurmuş. Bir gece Atatürk demiş ki;

Çağırın şunu da hem ney çalsın, sohbet edelim, hem de içelim…

Polis bunu köpeklerin koynundan alıp, Florya köşkünde, cumhurbaşkanının sofrasına oturtmuş. Birkaç tek atmışlar. Atatürk, sormuş:

Zaman nasıl da değişti Neyzen, görüyor musun?

Neyzen deli bir herif:

Ne değişti paşa? Demiş. Hamam ayni, tellâklar değişti…

Atatürk çok sinirlenmiş:

Defollll… diye, bağırmış gözüm seni görmesin…

Neyzen korkusundan fırlamış, bir koşuda ta Yenicami’ye gelip, köpeklerin koynuna girmiş, uyuyacak ama titremekden uyuyamıyor. Öte yandan da Atatürk:

Gidin bu herifi getirin tekrar, demiş…

Neyzen gene karşısına getirilince:

Hiç mi bir şey değişmedi be? Demiş… Neyzen, korkudan titriyor:

Değişti paşam, demiş… Eskiden sormadan asarlardı, şimdi zat-ı devletlileru, önce sorup, sonra asıyorsunuz…

Atatürk’ü almış bir gülme:

Otur ulan karşıma, sabaha kadar hem çal, hem içelim…

Ben bu adama hayranım!



MIŞ GİBİ…

Öyle ya da böyle, 1974 sonundan başlayarak kurduğumuz paradigma, öldü. Paradigma her hangi bir alandaki, yazılı veya yazılı olmayan kurallar bütünü demektir. Aslında bizim paradigmamız, sahteydi! Türkçe’ye “mış gibi yapmak” diye çevirsek bile tam karşılamayan İngilizce bir deyimde olduğu gibi, “pretending” yapıyorduk. Sahtekârlık yaptığımız konusunda, sessiz bir konsensus halindeydik de üstelik!

Güya seçim yapıyorduk! Hepimiz de her seçimde aslında dışarıdan müdahale ile değiştirilen seçmen kitlesinin, sonucu belirlediğinin farkındaydık ama sadece bundan mutazarrır olan, sadece o seçim için şikâyetçi oluyordu. Güya, malımız mülkümüz vardı! Ama hiçbir banka, “koçan”ımızı, tapu değeri olarak ele alıp, “malımızı” teminat olarak kabul etmiyordu. Yâni üstünde oturduğumuz malın, bize ait olduğuna, biz bile inanmıyorduk. Güya, hükümetimiz vardı! Ama uzuuun yıllar bakanlar kurulunda TC büyükelçisi de oturuyordu! Meclisimiz vardı güya, ama yasaları milletvekillerimiz değil, bir takım memurlar yazıyorlardı! Güya hastanelerimiz vardı! Ama, nerdeyse diş ağrısından, kuruldan geçip, İstanbul, Ankara hastanelerinin yolunu tutmaktaydık! Çalışıyorduk güya! Ama iki kişinin yapabileceği bir iş için elli kişinin istihdam edildiği devlet dairelerimizde, ya iskambil falı açıyor, ya börülce ayıklıyor veya tente işi işliyorduk… Güya, “özel sektörümüz” vardı! Ama devlet yardım etmezse, ayakta duracak hali yoktu, her nasıl özelse… Güya okullarımız vardı! Ama bizim çocuklarımız dünya ölçüsünde sıralamada pek de önlerde olmayan TC üniversitelerine bile giremeyince, kendimize “güya” üniversiteler kurduk, bu günlerde “battı, batıyor” diye çığlıklar atarak, satacak müşteri aramaya giriştiğimiz! Güya, devletimiz vardı! Ama Krezus’tan beri devlet olmanın gereği olan para basma yetkisi ile vatandaşlarına zor uygulama tekeli olan “polis”i, kendi yönetmiyordu! Aşık oluyorduk güya! Ama, aklımıza cinsiyet farkı düşünce, doğduğumuz sokağın köşe başında oturan kızcağız/oğlancık’ın aslında aşk maşk olmadığını anlar anlamaz, Kennedy’nin tabutu ile ilgili bir darb-ı mesel yürürlüğe giriyordu… Yazarlarımız, şairlerimiz vardı güya! Ama “üniversitelerimiz”in edebiyat günlerine, Ayşe Kulin gibi bir “best-seller” yada Hıncal Uluç gibi bir “paparazzi”, yazar diye davet edildiğinde, “hass…” demiyor, gidip salonda Urfalı Babi gibi, “yerel sanatçı” rolü oynamaya razı oluyorlardı! Güya, şarkıcılarımız vardı! Ama Mustafa Sandal gibi söylediği her nota yanlış, “sürtone” bir herifin “öngrubu” olmak, hiç de ağırlarına gitmiyordu…

Her şeyimiz sahteydi… Ölüm hariç! Aslında hepimiz de bunun böyle olduğunu herkesten iyi biliyor, ama çaktırmıyorduk. Çünkü cukkamız doluyordu…

İşte bu paradigma, bitti… “Mış gibi” yapmamıza izin veren güç, politikasını değiştirdi! Şimdi bir alt-üst oluş yaşayıp, “yapacağız”! Da anlayamadığım, örneğin Türkiye’de “artık yürümez” denilen nokta, 24 Ocak 1980 Kararları’nın açıklanmasıdır. Orada bile hükümetin gücü bu değişimi yapmaya yetmediğinden, 12 Eylül 1980 günü ordu darbe yapıp, iktidarı fiilen o kararların mimarı Turgut Özal’a devretmiştir. İyidir, kötüdür, bütün bunlar tartışma noktalarıdır. Ama gerçek, Özal’ın sonraki on yılı yönettiği, ve bunun da Türkiye’ye kabuk değiştirttiğidir. Bugünün Türkiye’si, 1980 öncesinin Türkiye’si değildir!

Mecliste muhalefet partileri, aslanlar gibi kükremeye başladı, kükreyecek de… Kimse yaşam düzeyinin geçici bir dönem de olsa geriye götürülmesini kabullenemeyeceğine göre, toplumun sözcüleri elbette ki direnişe geçecekler… Yoksa varoluş sebepleri ortadan kalkar. Sendikalar, genel greve hazırlanıyorlar… Elbette hazırlanacaklar! Kim yapacak bu kabadayılığı? Bir bunu anlayamadım!

Bir de: Yahu bu cukka akarken, bundan sadece alt ekonomik kesimlerle, emekliler mi nemalanıyordu da sadece onların sırtına biniliyor? Hani nerde o teşvikleri lüpletenler? Kalkınma Bankası kaynaklarını, deve edenler? Onlar ne zaman sokacaklar ellerini taşın altına?

BESLEMELER…

Bu tanımlamayı, Kıbrıslı Türkler unutmayacaklardır. Belki de 1963-74 arasında söylenseydi, haklılık payı vardı. Ama şimdi hem haklı değil ve hem de Kıbrıs Sorunu denilen meselenin, Kıbrıslı Türkler’in var olma iddiası ile beraber, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarına sahip çıkma davası olduğunu da bilmeyen yok! Sayın başbakan, bunu kendi de dile getirdi zaten… Bu bakımdan, ta başından beri Kıbrıs Sorunu, ekonomik olmadığı aşikar olan; ama politik yoldan sürdürülmesi gereken, çok daha büyük çıkarların ifadesi olan bir meseledir, Türkiye açısından bakınca. 1963’ün sonlarından başlayarak, Kıbrıslı Türkler’in üretimden koparılarak asker yazılmasının ve Türkiye’den gönderilen ayni ve maddi yardımlarla yaşamaya başlamasının nedeni de budur. O dönemde, gerçekten de biz elde silah dağlarda beklemiş ve Türkiye’nin gönderdiği, nohut, bulgur, mercimekle beslenmişizdir. Herkes de gene Türkiye’den gönderilen, aile başına 30 Kıbrıs Lirası maaşa talim etmiştir. İtiraz etmeden…

Fakat bugün “besleme” derken, bazı rakamların konuşulmasına da canımızın sıkılmaması lâzım… Şimdi vereceğim rakamlar, KKTC Meclisi’nin kabul ettiği 2011 Bütçe Yasası’ndan alınmıştır. Meraklısı, resmi gazeteye baksın… Bu yıl bizim bütçemiz, 3 milyar 77 milyon TL’na bağlanmıştır. Bunun 200 milyon TL’sinin, açık olduğu öngörülmektedir. Bu yıl yapılması öngörülen TC yardımları ise 360 milyon TL yardım ve 500 milyon TL kredi olmak üzere, 860 milyon TL’dir. Bütçenin nerde ise %25’i, evet… Geçen yıl gerçekleşen yardım ise 305 milyon yardım ve 590 milyon kredi idi…

Buna mukabil, KKTC Merkez Bankası Bültenleri’nden aldığımız rakamlara göre, KKTC 2010 yılında, toplam 1.2 milyar dolarlık ithalat yaparken, bunun %67’sini Türkiye’den gerçekleştirmektedir. Bu, 2008 yılında 1.681 milyar $, 2009’da 1.332 milyar $, 2010 yılının ilk dokuz ayında ise 1.099 milyar $ anlamına geliyor. Türkiye/KKTC arasındaki ihracat/ithalat dengesinin verdiği açık, en düşük olduğu yıl, 1.300 milyar $’dır. Yâni kaba bir hesapla, 1 milyar yardım verip, 2 milyarlık ticaret açığı sağlıyorsun. Bunun ne kadarının vergi olarak bütçeye geri döndüğünü, hesaplayabilirsiniz…

Pek çok şey söylenebilir ama herhalde bu bir “besleme” durumu, değildir.

KKTC Merkez Bankası’nın Eylül ayı Bülteni’ne göre, (ki başında bilindiği gibi Türkiye’den gönderilen bir uzman bulunmaktadır) KKTC’de toplam Para Arzı 7 milyar TL’dir. Bunun, piyasada dolaşan kısmı ise 260 milyon TL’dir. 600 milyon TL, resmi mevduat olarak vadeli veya vadesiz olarak, bankalarda durmaktadır. Yaklaşık 6.3 milyar TL ise toplam mevduat miktarıdır. Bunun, yaklaşık yarısı ise adadaki TC bankalarında yatmaktadır.

Buyrun! Eğer bu bir “besleme” durumu ise, hiç diyecek lâfım yok… Aldım, kabul ettim…

Kıbrıs’ın kuzeyi söz konusu edildiğinde, dünya tersine dönmektedir. “Bu sorun rasyonel değil” dediğimizde kastettiğimiz şey, budur. Dünyanın her tarafında, ekonomi siyaseti belirlerken, burada politika ekonomiyi belirliyor. Çünkü politik sorunun kriz yönetimi akılla yapılmadığı için zamanında, örneğin 1992 ABAD Kararı sonrasında, biz dünyadan izole olduk. Bu bir şey değil, biz kırk yıldır, Türkiye Gümrük Mevzuatı’nı da aşabilmiş değiliz. Ürettiğini satamayan bir ekonominin, dış krediyi bir tek kaynaktan aramak zorunda olan bir ekonominin, ayakları üstünde durma şansı, nedir?

Gönül isterdi ki biz, bunları böyle meydanlarda değil, kendi aramızda tartışabilelim. Çünkü, gene krizi akılla değil, alelacaip özlemlerle yönlendirmeye çalışmanın sonucunda, hepimiz adına AB üyesi olan Güney’deki yönetimin, müzakere anlayışının ne olduğu bir sır değildir. Zaman oynayarak, ekonomik sorunların bizi boğacağı noktayı bekleyeceklerini, daha 1974’te ilân etmişlerdi.

Hesapsız kitapsız tartışmalar, kısa vadede bizim ama uzun vadede de Türkiye’nin çıkarlarını alt üst edecektir. Birileri bunu anlatmalıdır… Kime anlatacaksa…

BEYRUT’TAN CENEVRE’YE

1967 Kasım’ındaki Geçitkale- Boğaziçi çatışmalarının hemen öncesinde, Rauf Denktaş’ın ünlü Kıbrıs’a gizli girme ve Karpaz’da yakalanması olayı yer almıştı. Onun tutuklanması, hapse atılması, geri Türkiye’ye iade edilmesi, sanki yeterli gerginlik nedeni değilmiş gibi, tam da o günlerde, bir de savaşın yaşanması, Türkiye’nin restine neden olmuş, Demirel Hükümeti “Ya adada benim de iznimle güya gizli olarak bulunan Yunan Tümeni ile General Grivas, Kıbrıs’tan ayrılırlar, yahut da ben de gelirim…” demişti… Yıl sonuna kadar general, sonra da ünlü Tümen geri çekilince, Rumlar, Türkiye’nin adaya çıkmasının artık daha kolay olacağını düşünerek yeis, Türkler ise ayni gerekçe ile yüksek moral içindeydiler.

Bu kadarı yetmezmiş gibi, Makarios Hükümeti, 3.5 yıl önce adaya girişini yasakladığı ve birkaç ay önce gizli olarak Karpaz’a çıkıp yakalanan Denktaş’a, Kıbrıs’a dönme izni verdi… Rauf bey’in Lefkoşa’nın Türk semtine öyle bir girişi vardır ki; yer gök insana ve bayrağa kesmiş, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a girişine taş çıkarmıştır. O koşullarda Türk tarafının morali, artık en yüksek düzeydedir. ÜÇ-dört ay önce yok olma korkusu ile kıvranan Kıbrıslı Türkler, artık adanın taksim edileceğine, Rauf Bey’in de adaya bunu gerçekleştirmek üzere çıktığına inanmaktadırlar. Oysa yalnız Rum tarafının değil, zamanın TC Büyükelçiliğinin de “müfrit milliyetçi” diye tanımladıkları Rauf Denktaş, gelir gelmez öyle barışçı konuşmalar yapmaya başlar ki millet adamın o yakalanma esansında birkaç gün yattığı Rum Hapishanesi’nde, hidayete erip, Kliridis ile anlaştığını konuşmaya başlar.

Bu hava içinde, 1968 Baharı’nda kamuoyuna açıklanır ki iki toplum temsilcisinin Beyrut’ta Toplumlararası görüşmeler yapmasına karar verilmiştir. Temsilciler de kim? Rauf Denktaş ve Glafkos Kliridis! Millet başlar birbirine göz kırpıp, işmar etmeye… “Demedik mi? Bunlar içerde anlaştılar demek ki!”

Beyrut Görüşmeleri, başlar…

1968-2011… Daha da devam ediyor… O sene doğanlar, yaşlanmaya yüz tuttu… Beş yıl devam eder… 1973 baharına gelindiğinde, 1963’te Kıbrıslı Rumlar’ın anayasada değiştirilmesini istedikleri 13 madde de dahil olmak üzere, nerede ise her istedikleri, Rauf Bey tarafından kabul edilmiştir. Ama anlaşma olmaz, çözüm imzalanmaz…

Kliridis, anılarında Makarios’un kendisine, “Her şeyi kabul mu etti? İmzalama… Bekle… Biraz daha sıkışınca, kendisi daha çok şeyden vaz geçip, yeni önerilerle gelecektir.” Dediğini anlatır. Bir de Ecevit’in yeni başbakan olduğu günlerde, “Kıbrıs’ta hedefimiz yaşayabilir bir federasyondur” demesini bahane ederek, görüşmeleri keser… O güne kadar Makariosçu olan Kliridis’in, başpiskopostan soğumaya başlamasının sebeplerinin başında da bu taktik gelmektedir. Kendi anlatıyor…

Bir sene geçmeden, malûm 1974 yaz olayları yaşanır… Ayrıtılara girmeye yerimiz yetmez ama kendilerine, önce eski kantonal federasyon önerisi getirilir, reddederler . (1. Ve 2. Cenevre Görüşmeleri) Bu defa asker yürümek zorunda kalır ve ada coğrafi olarak da ikiye bölünür! Aklınızda mı bilmem, o zaman kantonal federasyonu kabul ettiklerini açıklarlar. Kocakarı, kendine sevgili bulunca!

Dün gene Cenevre görüşmeleri başladı… Allah bunu da 3. Cenevre yapmasın… Yani daha kötü günler beklerken, daha iyisini; çok daha iyi günler beklerken, çok daha kötüsünü defalarca yaşadık bu memlekette… Keşke bunun ikincilere örnek olmasını ümit ediyorum demeye, sebep bulabilseydim. Ne yazık ki dışarıdan böyle bir umudu besleyecek gelişmeler, yok… Annan Planı’nı tartıştığımız günlerde, çoğumuz, “Türkiye Kıbrıs Sorunu’nu buz dolabına koyup, kendi AB üyeliği için bir koz olarak kullanmayı bekleyecek.” diye, bağrışıyorduk…

Öyle gibi de görünüyor ki o politika tek başına Türkiye’nin politikası değil…

BİR DEVRİN ADAMI VEYA BİR ADAMIN DEVRİ…

İnsanlar vardır, yaşadıkları zaman içinde, yülsek mevkilere de tırmanırlar ama gün gelip de hakkın rahmetine kavuştuklarında dönüp geriye bakıldığı zaman, yaşadıkları hayatın, yaşanmasa da kimseye hiçbir şey kaybettirmemiş olacağı görülür.

15 Aralık’ta, kaçıcısını anacağımız hiç önemli değil, Dr. Fazıl Küçük, onlardan biri değildi. Dönüp tarihe bir bakın…. Hiçbir şey, Doktor’den sonra, ondan önceki gibi değildi. Eleştirdiğimiz yığınla insani, taktik, politik hatası vardır. Ancak stratejik anlamda o, kendinden önceki liderler kuşağından farklı bir kişilik olarak, düşünsel anlamda, “Gıbrız Türk Cemaatı”nı, “Kıbrıs Türk Halkı” yapab direnişin asıl önderidir.

Kıbrıs’ın İngiliz’e terk edilip de Baf Kapısı Kışlası’ndan, Osmanlı bayrağının indirilip, yerine Union Jack(Büyük Britanya Bayrağı)nın çekildiği gün, adaya ulaşan Semih Paşa, bilindiği gibi, beraberinde getirdiği zât-ı şahanenin fermanında, “Devlet-i Aliyye’nin yüksek menfaatları icabı, Kıbrıslı Müslümanların, İngiltere devlet-i fehimanesinin idaresine itaatı ve teşrik-i mesaisini” buyurmaktaydı. Yani, padişah bize İngiliz yönetimine boyun eğip iş birliği yapmamızı emretmekteydi. Osmanlı’nın çıkarları bunu gerektiriyor bahanesi ile… Yoksa İngiliz, Lefkoşa kalesi Türkleri direnirse, şehre girip giremeyeceğinden emin değildi. İngiliz dönemi boyunca Mağusa Kapısı üzerindeki “Kanal Alayı Kapısı” tabelasının nedeni, İngiliz öncü birliği olan o alayın, kente savaşmadan girebilmesinin yarattığı sevincin göstergesi olarak durdu. Bunun nedeni, işte o fermandı… Tabii memurun son altı aydır maaş almamasını, İngiliz’in de alayın önüne çifte şilinlerle yüklü küfeler taşıyan iki eşek koymasını da şimdilik bir yana bırakalım. Ama Semih Paşa’nın getirdiği o fermandan sonradır ki, vali bile birikmiş altı aylık maaşını İngiliz’den alarak, boyun eğdi.

1882’den başlayarak, İngiliz bu adada seçimler yaptırdı. Seçilenler, toplum liderliği yapanlar, aslında Osmanlı’nın “itaat edip, teşrik-imesai eyleyin” emrini yerine getiriyorlardı. Aslına bakarsanız, İngiliz Dönemi başlarından itibaren, ama özellikle 1891’de Kıraathane-i Osmani’nin kurulmasından sonra, adadaki deyim yerinde ise entelejensiya, üçe ayrılmıştı: Camii çevresinde toplanan ulemanın takipçisi Padişahçılar, Evkaf yönetimi etrafında toplanan İngiliz’in adamları ve Jön Türkler’den ibaret milliyetçiler. Burada ayrıntısına girmeyelim, 1903’ten itibaren, Evkafçılar ile ulema birleşti, toptan İngilizci oldular. Medreselerin 1913’ten itibaren öğrenci bulamayıp kapatılmasının nedeni, budur. Öte yandan, 1907’den itibaren adada İttihat Terakki örgütleri olduğunu bilmekteyiz. Ünlü Kuşçubaşı Eşref, anılarında Arabistan’da Surre Alayı’nı basıp ortadan kaybolduğunda, onu Kıbrıs’taki örgütün sakladığını anlatmıştır. Fadıl Niyazi Korkut, Con Rifat gibi aşikâr ittihatçıların ise anılarında, Abdülhamit’in devrildiği gece, Lefkoşa sokaklarında kutlama yapanları gördüklerinde hayretlere gark oldukları anlatılır. O güne kadar, kendilerine gâvur diye sövenlerdir, kutlamaları yapanlar… Yani işgalin o herc-ü merci içinde, bir miktar milliyetçi vardır ve hatta bunlar belki de İstanbul’dan çok önceleri ta 1891’lerden beri Fransız İhtilâli etkisi ile köy mekteplerinde nutuklar dahi atmaktadırlar ama önemsiz bir mürekkep yalamış azınlık konumundadırlar. Ta, 1930’a kadar…

“Bağrımız yanıktır su ver Necati…

Öne geç yol göster Necati…”

1930 seçimlerinde Necati Özkan’ın seçimleri kazanması, Kıbrıs’ta Türk ulusçuluğu fikrinin, eskiden kalma ulema/evkafçı ittifakının, İngiliz işbirlikçisi tavrına karşı kazanılmış, ilk zaferdir. Ama ömrü çok kısa sürmüş, hedefine varamamış bir zafer. Çünkü bir yıla varmadan çıkan Rum isyanı yüzünden, İngiliz siyaseti ve ulusçu fikirleri yasaklar, yer altına iter… Taa, 2.Dünya Savaşı sonlarına kadar. 1943’lerde, siyasi faaliyetler yeniden serbest bırakıldığındaysa, Kıbrıslı Türkler, bir başka önder adayı ile karşılaşırlar:

Dr. Fazıl Küçük…

Bu, artık İngiliz muhibbi olmadığını gizlemeyen, isyan eden, bunu da yüksek sesle haykıran bir adamdır… “Gıbrıııızzz Türk Cemaaatıııı” diyen sesi hal3a kulaklarımızda olan bu adamın isyanı, bizim bu gün bir halk olarak dünya siyaset sahnesindeki varlığımızın başladığı noktadır… Gerisi ayrıntı…


Yüklə 1,02 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   19




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin