GöNÜlden esiNTİler. A’YÂn-i sâBİte kazâ ve kader necdet ardiç terzi baba necdet ardiç



Yüklə 2,1 Mb.
səhifə15/32
tarix03.01.2019
ölçüsü2,1 Mb.
#88712
1   ...   11   12   13   14   15   16   17   18   ...   32

İlm-i İlâhide nefisleri ile ma’dum, yani a’demde olan, yani yoklukta olan zuhura gelmemiş olan, var ama zuhura gelmemiş a’demde olan eşya üzerinedir şurada belirtilen husus. O mertebede ise, zaman ve mekân yoktur. Yani kazâ hükmü daha orada başlamaktadır. Ve "kader", eşyanın "ayn"ında ve nefsinde sabit olduğu şey üzerine, hükmün min-gayri-ziyâdetin tevkilidir (2).

Ya'nî "kader", ilm-i ilâhîde eşyanın "ayn"ı iktizâsınca i'tâ ettiği hükmü ve halleri, vakt-i muayyende ve zamân-ı mukadderde icra edip, izhâr eylemektir. Binâenaleyh kader, a'yân-i ma'lûmeden her birisinin hükümler ve hallerini sebeb-i muayyen ile vakt-i muayyende ta'yin eder; ve o hükümler ve haller o vakitten asla ileri, geri gitmez. Bu suretle kader, kazanın tafsîli olur. Ve "kazâ", ilm-i ilâhî-i zâtî-i ezelîde eşyâ-yı ma'lûme üzerine ne şey hükmetmiş ise, "kader" o şeyi ziyâde ve noksan olmayarak zamanlarına göre takdir eder.

Yani kader İlm-i İlâhide eşya iktizasınca, yani o eşya ne gerektiriyor ise, ita ettiği hükmü, yani o eşyaya verdiği hükmü ve ahvali, yani eşyanın hallerini belirli bir vakitte, ve takdir edilmiş zamanda, artık ef’âl âlemine gelinmiş oluyor, muayyen tayin edilmiş ve takdir edilmiş bir zamanda, icra edip ızhar eylemektir, kader dediği şeyi meydana getirmektir. Yani yukarıda Zât’ın kendi varlığında esma-ı İlâhiyenin özellikleri ne ise, o şekilde program-lanması, bir varlığın, ve vakti gelince de, muayyen bir zamanda zuhura çıkması kaderdir. Yukarıda ilm-i ilâhideki programı kazâ, bu kazânın belirli bir surette, zaman ve mekânda ortaya çıkması da kaderdir.

Binaenaleyh kader a’yân-ı ma’lûmeden, ma’lûm olan a’yandan, yani aslından, programdan her birisinin, ahkâm ve ahvalini, yani hükümlerini ve hallerini, sebeb-i muayyen ile, yani tayin edilen bir sebep ile, muayyen bir sebep ile, vakti muayyende, yani belirli bir zamanda tayin eder, yani onun zuhur edeceği zamanı tayin eder, o ahkâm ve ahval o vakitten asla ileri geri gitmez. Yani Cenâb-ı Hakk herhangi bir varlığın, şu tarihte bu tarihte zuhura çıkması için muayyen bir hüküm verdiğinde, o ne ileri gider, ne geri gider. O tarihte yer yüzünde zuhur eder. Bu suretle kader, kazâ’nın tafsili olur. Kazâ ilm-i ilâhi Zâti ezelide Zâti ve ezeli ilâhi ilimde eşyayı ma’lûme üzerine ne şey hükmetmiş ise, yani o program o eşyanın üzerinde, nasıl bir program hüküm kazâ etmişse, kader o şeyi ziyade ve noksan olmayarak, bakın kazâ hükmedilmiş bir şeyin ziyade ve noksan olmadan, zamanlar ile takdir eder. yani şu zamanda bu zamanda, olacak diye kader takdir eder, o zamandan ne bir ileri ne de bir geri gelmez.

İmdi kazâ-yi ilâhî eşya üzerine ancak eşya ile hükm etti (3).

Ya'nî eşya ilm-i ilâhîde sübûtu hâlinde kendi nefislerinde, "ayn”larının hallerinden ne şey üzere sabit olmuşlarsa, kazâ-yı ilâhî dahî o eşyâ üzerine onların aynlarının verdiği haller ve hükümler ile hükmeder. Binâenaleyh Hak Teâlâ hiçbir ferd üzerine, hariçten birşey ile hükmetmez. Ancak o efradın her birisi, isti'dâd-ı zâtîsi hasebiyle Hakk'a bir hüküm i'tâ eder. Ve Hakk'ın üzerine o hüküm ile kendi üzerine hükmetmesini, Hakk'ın üzerine hükm eyler.

Yani eşya, ilm-i ilâhide sübutu halinde, ilâhi ilimde sabitleştiril-mesi halinde, programının oluşması ve bu programın oluşması da onun kazâsı, yanı hükmü olduğundan, kendi nefislerinde, yani eşya şey’iyyetin kendi varlıklarında, kendi nefslerinde, aynlarının ahvalinden yani kendi a’yân-ı sâbitesinin hükümlerinden, yani asli programının hükümlerinden ile ayanlarının ahvalinden yani hallerinden, neşey üzere sâbit olmuşsa, yani o program niceliği niteliği, nasıl sâbit olmuşsa aynlarında ilm-i ilâhideki programları, nasıl sâbit olmuşsa kazâyı ilâhi dahi, o eşya üzerine onların aynlarının verdiği ahval ve ahkâm ile hükmeder.

Şimdi, bir nohut tanesinin ayân-ı sâbitesi, yani kendi programı kendi hakikati, tekrardan yeniden o nohutu, yapmak olduğuna göre, işte eşyanın kendi hakikatini vermesi, kendindeki özelliği ortaya çıkarmasıdır, bunun dışına çıkamaz. Ve onun nohut olarak görülmesi, bu ma’nâda kazâyı ilâhide, o eşya üzerine onların aynlarının verdiği ahval ve ahkâm ile hükmeder. Yani ilâhi kazâ, orada bir bostan, bir karpuz, her hangi bir şey, veya misali bir şeyi bu âlemde murad ettiyse, ondan ne olduysa onunla hükmeder, onu değiştirmez. Eğer değiştirirse, o zaman hükümde yanlışlık, ve o varlığa haksızlık edilmiş olur. Şimdi bir araba nasıl faaliyette ise, veya bir başka şey, o kendi programını yapan mühendislerin, oraya koyduğu şey ile bize görünmektedir. Bunu değiştirmemektedir, biz de onu öyle bilmekteyiz. Eğer biz araba sahibi olarak ona her hangi bir müdahele ettiğimizde o arabayı bozarız. Teknik donanımını bozarız, çok büyük zarar açarız. İşte biz arabanın halini nasıl kabulleniyor isek, Cenâb-ı Hakk da ezelde yapmış olduğu progra-mın, o varlıkta istidadı üzere, zuhura gelmesini kabul etmekte, ve öyle olmaktadır, diye hükmetmektedir. İşte o hüküm o nohutta ortaya çıktığından kazâyı İlâhi dahi o eşya üzerine onların ayınlarının verdiği, Cenâb-ı Hak o aynı önce ona verdi, o aynlarıda faaliyete geçerken, o aynların özelliği ne ise onu vermiş oluyor, dışarıya çıkarmış oluyor.

Nohut, nohutu vermiş oluyor, çünkü ezelde programı a’yânında o vardı, değiştirmedi, işte bakın genlerle oynamak ne kadar tehlikeli bir şeydir, çünkü genlerle oynayan kimsenin gen ilmi, Allah’ın ilmi gibi olmadığından, oraya koyduğu müdahele ettiği yanlış bir şeyin, daha sonra insanlara ne kadar zararlı olduğu meydana çıkar. Müdahele etmek, Hakk’ın işine karışmak olmaktadır. Aslında bir hukuk kurulmalı, nereye kadar müdahele, nereye kadar sınırı var, bunun hukuku kurulmalıdır. Belki bazı ahvalde genlerle oynamanın faydası olabilir, ama daha çoğunluğu ile zararı olması açıktır, çünkü o genleri onun a’yân-ı sâbitesine koyan o ilmi Cenâb-ı Hakk’ın kendisidir, ne derece ne kadar ne miktarda, müdahele edilecekse onun programını zâten baştan yapıyor, o programı beyenmeyip hâşâ, biz daha akıllıyız güya, ona müdahele ediyoruz, sonra onun a’yanını değiştiriyoruz. Bakın aslında ne kadar cüretli bir iştir.

Onların aynları üzere ahval ve ahkâm ile hükmeder, binaen aleyh Hakk Teâlâ hiçbir fert üzerine, hariçten bir şey ile hükmetmez. Öyle müthiş bir kaynak, bilgi ki, yani herhangi bir birilerimizin a’yân-ı sâbiteleri ezelde nasıl takdir edilmişse yani kazâ edilmişse, bizlerdeki faaliyet de o hüküm ile çıkmakta, Cenâb-ı Hakk buna hariçten bir şey hükmetmez. Şöyle olsun, böyle olsun diye hükmetmez. Programında ne varsa o zuhur eder. Peki programı koyan Hakk ise oradan o çıkmışsa bizim ne suçumuz var diyebiliriz, onu da diyemeyiz, çünkü a’yân-ı sabiteler mahluk değildir, deniyor.

Bu öyle müthiş bir şey ki, bu kazâ ve kader hükmündeki, bu kazâya geçiyor, insanın yüceliği hakkında o kadar büyük bir varlık, bilişim ki a’yân-ı sâbite varlık kokusu almamıştır. Neden ilm-i ilâhide, yani Hakk’ın Zât’ında mevcuttur. A’yân-ı sâbitelerimiz Ulûhiyet mertebesinden kaynaklanmaktadırlar, biraz fazla ileri gidiliyor ama işin aslı budur. Neden, çünkü daha henüz mahlûka dönüşmüş değildir, yani her birerlerimiz bu yönüyle uluhiyyet cüzlerinden bir cüzüz. Beşeriyetimizle biz mahlûkuz, bakın a’yan-ı sabite Allah’ın ilminde Allah’lık içinde Uluhiyet ilmi içinde olduğundan orada biz hakikatimiz itibari ile mahlûk değiliz. İşte bu program İlahi bir program olarak zuhura gelmektedir.

Bize ait olan programın hakikati ne ise Cenâb-ı Hakk ona müdahele etmiyor, asli üzere çıkıyor, o zaman bizim yani insanların a’yân-ı sabitesi hangi hal ahval üzere kurulmuş ise, İlâhi bu kendi kendini var etmekte, aslı ilm-i ilâhiyyeye dayandığından kendi kendini var etmektedir. Cenâb-ı Hakk buraya herhangi bir müdahelede bulunmamaktadır. Bulunursa cebr etmiş olmaktadır. Hariçten hiçbir şeyle hükmetmez. Yani dışarıdan sonradan hükmetmez, çünkü zâten ilâhi olarak, onun kendinde o mevcuttur.

Ve Esma-ı İlâhiyyesi o program, rabb-ı hassı diyelim, kazâsı onun rabb-ı hassıdır ayrıca, onun içinde ne varsa o esma-ı ilâhiyyenin programının içerisinde ne varsa, kişi kendisi onu rabbından talep etmektedir. Bakın rabbı ona vermemektedir, cenâb-ı Hakk Rahman olduğundan kişinin a’yân-ı sâbitesi istidadı neyi gerektiriyorsa, neyi taleb ediyorsa, kişi kendi taleb ediyor, rabbından o sahayı, o gücü o çalışma halini, ihtiyacını. İşte bunların kimisi saidliği taleb ediyor, kimisi şakiliği taleb ediyor. biz kendimiz taleb ediyoruz Cenâb-ı hakk bizi cebren şâki yapmıyor.

A’yân-ı sâbitelerimiz programı doğrultusunda kendi kendine, mademki bende bu ilim bu vasıf var, görevim benim bu vasfı zuhura çıkarmaktır. Ama eksi ama artı olarak eksi artı zuhurda meydana geliyor, yoksa Allah’ın Zât’ında ilm-i ilâhiyede ne şâkilik vardır ne de saidlik vardır, zıt isimler henüz daha orada yoktur. A’yân-ı sabitedeki program mahlûk olmadığından, o program kendisi Zât-ı İlahiyeden, programını faaliyete geçirmek için istihkak talebinde bulunuyor. İşte Mudil Esması dahi Cenâb-ı hakka ism-i Mudil kanalıyla kul olmuş oluyor. Mudil’in abdi olmuş oluyor o dahi bir yönüyle Hakk’a ibadet etmiş oluyor. Yani Mudil ismi dolayısıyla batınında emr-i irâdide, Hakk’a ittiba etmiş oluyor. Zâhirde ise isyan etmiş oluyor, tabi emr-i teklifide asi olmuş oluyor. Neyse şimdilik fazla karıştırmayalım! Daha sonra konuya devam ederiz.

Hakk Teâlâ hiçbir fert üzerine, hariçten bir şey hükmetmez. Yani bu kulum Mudil olsun, bu kulum hâdi olsun bu kulum Şâki olsun, bu kulum şu olsun, diye dışarıdan herhangi bir şekilde müdahelede bulunmaz. Her varlık kendi istidadının gereği talep ettiği şeyi yapar. A’yân-ı sâbitedeki programı ne ise onu ortaya getirir, ancak o efradın her birisi, o fertlerin her birisi istidad-ı zâtisi sebebiyle, yani a’yân-ı sâbitedeki zât-i istidadı sebebiyle kabiliyet sonradan geliyor, istidat bir şeyin özü kabiliyet o özün yayıldığı sahadır, ortaya çıktığı sahadır, faaliyeti, kabiliyetidir.

İşte bize düşen bir bakıma kulluk diye yap et diye düşen şey o kabiliyeti istidada döndürüp hakikati üzere hareket etmektir. Hakk’a bir hüküm ita eder, o efradın her birisi yani o fertlerin her birisi istidad-ı zâtisi hasebiyle yani zâti istidadı gereği ile Hakk’a bir hüküm ita eder. Ya rabbi şöyle olacak, böyle olacak, diye bir hüküm vermiş olur. Ve Hakk’ın üzerine o hüküm ile kendi üzerine hükmetmesini, Hakk’ın üzerine hüküm eyler. Hakk’a bir hüküm ita eder, yani kendi programında yapmayı murad ettiği şeyi yapabilmek için şunu bunu bana ver diye ona bir hüküm bildirir, hüküm ita eder verir, böyle bir talep verir, isteme talebi verir.

Ve Hakk’ın üzerine o hüküm ile yani şunu ver bana bunu ver istiyorum faaliyet sahasını ver diye bir hüküm Hakk’ın üzerine o hüküm ile kendi üzerine hükmetmesini yani kişinin hakk’tan istediği hüküm ile “Ya rabbi bana böyle hükmet” ben böyle istiyorum diye, kendi üzerine hükmetmesini Hakk’ın üzerine hüküm eder. Ya rabbi ben böyle istiyorum, sen böyle yap demesi bir hükümdür, Hakk’tan benim üzerime a’yân-ı sâbitemin hakikatini faaliyete geçirecek lavazımatı ver, diye Allah’a hükmeder, bana böyle hüküm et, diye hükmeder. Bu hüküm bâtında dır.

Şimdi bir çocuk diyelim, “baba benim şuna şuna ihtiyacım var bana bunları ver bana böyle hükmet” yani benim üzerime hükmünü bu şekilde yap der. Hükmet demesi, benim bu kararımı onayla demektir. Bunlar hep hal diliyle olan şeylerdir. Ma’nâ âleminde hal diliyle söylenen şeylerdir. Bakın o cümleyi bir daha okuyorum; “ve Hakk’ın üzerine o hükümle yani şunu ver bunu ver ihtiyacımı ver diye, bir hüküm ver diye, bir hükümde bulunuyor, Hakk’ın üzerine o hüküm ile kendi üzerine hükmetmesini yani o istediklerini vermesini Hakk’ın üzerine hüküm eyler. Ya rabbi böyle ver, böyle yap diye onun üzerine hüküm eder.

Misâl: Mi'mâr, bir binayı inşâ ettiği sırada, döşeme ve kaplama tahtalarını, o tahtaların isti'dâdına göre seçer. Şimdi döşeme tahtası başkadır, kaplama tahtası başkadır, bunların hepsi tahta ama mimar onların özelliklerine göre kabiliyetlerine göre ayırıyor. Döşeme tahtasından kalıp tahtası yapmıyor. Zaten o tahtanın a’yân-ı sâbitesi beni döşeme tahtası yap, veya yapma, diye mimara söylüyor, mimar kendi tayin ettiğini zannediyor. Onları kendi ayırdığını zannediyor. O tahtalar kendi kendilerini ayırıyorlar zâten, çünkü döşeme tahtası eğer kalıp tahtası yapılırsa ziyan olur hem de çok masraflı olur, dayanmaz da kalıp tahtası daha kalın olacak daha geniş olacak ebatları ona göre olacaktır.

Döşeme tahtası, lisân-ı hâl ile mi'mâra: "Benim binanın kaplamasında kullanılmaya salâhiyyetim yoktur; sen beni, döşeme için kullan!" der. İşte bu tahtanın mi'mâr üzerine, kendi isti'dâdı hasebiyle, bir hükmüdür. Mimar da hükmü, ben verdim zannediyor, halbuki mimara hükmü tahta veriyor, kendi özelliği itibariyle tahta diyor ki, ben bu işi yaparım mimar da bakıyor ki, evet bu işi bu yapar, diye mimar kendi seçtiğini zannediyor. Halbuki tahta kendisini seçtiriyor. Ben bu işi yaparım diye hüküm veriyor. Mi'mâr dahi tahtanın kendi üzerine olan, bu hükmünü kabul ile, onun döşemede İsti'mâline hükm eyler. Mi'mâr bu hükmü hariçten almadı, belki tahtanın zâtından almış oldu bu hükmü yani tahtanın zâtında bu hususiyet olduğundan tahtanın zâtı dedi ki, ona ben bu işi yaparım, beni burada kullan dedi.

Yani mimar dışarıdan bu hükmü almadı, tahtanın kendisinden aldı, çimentonun, çimentoluk hükmünü dışarıdan almadı çimento-nun kendinden aldı, demirin kendinden aldı, ben bu işi yaparım beni burada kullan diye. Hükmü malzeme verdi, sadece o değil her birerleri öyledir. İşte çarşıya pazara gittiğimizde yaptığımız seçimler hep bu hükmün içindedir. Patates diyor ki ben patates yemeği yaparım, al beni diye bize hükmediyor evvelâ orada görüntüsü itibariyle sessiz ve sözsüz olarak biz de zannediyoruz patatesi pırasayı biz seçtik. Halbuki o bize seçiliyor, benden daha güzel yemek olur diyor. Böylece hükümler kendinden kendine olmaktadır.

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ



﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bu akşam 17/10/2011 pazartesi akşamı daha evvelce başlamış olduğumuz, kazâ ve kader hakkında olan sohbetimize bu gece biraz daha devam edelim, Cenâb-ı Hak her birerlerimize, evvelâ âlemin hakikatini, sonra kendimizin hakikatini, sonra rabbımızın hakikatini, Allah’ımızın hakikatini, kazâ ve kaderin gerçek ma’nâda olan hakikatini, bize bildirsin inşeallah. Biz O’nun talibiyiz, yani bu ilmlerin talibiyiz, elimizden geldiği kadar öğrenmeye gayret etmekteyiz, rabbımızdan da ricamız onu bize nasib etsin, gerek lâfsi gerek ilhami olarak, ve aklımızı gönlümüzü açsın da anlama kabiliyetimiz gelişsin, ve kolaylaşsın aksi halde Cenâb-ı Hakk bir işi murad etmez ise, biz hiçbir şey anlayamayız.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Fusus’l hikem cilt 3 Üzeyir fassı Sayfa 83. ve 4. Paragrafta kalmıştık, oradan devam edelim

Ve bu ayn-ı sırr-ı kaderdir. Buna ıttıla', müşâhid olduğu halde, kalbi olan ve ilkâ-yi sem' eden kimseye mahsûstur, kulağı duyan kimseye mahsustur. (4). Yani ilkâ likâ muttali olmak “kulağı” idrak eden kimseler bunları anlayabilir.

Ya'nî "kazâ"nın yani Cenâb-ı hakk’ın hükmünün eşya üzerine, yine eşya ile hükmetmesi keyfıyyeti, halayık üzerine yani, halkın üzerine hâkim olan a’yân-ı sırr-ı kaderdir; ve bu sırr-ı kadere ıttılâ, yani idrak etmek ancak mazharlarda Hakk'ın nurunu müşahede edici olduğu halde, mezâhir-i hissiye ve akliyyede Hak ile mütekallib, dönen bir kalbe mâlik bulunan ve îman nuruyla işiten kimseye mahsûstur. Bu vasıflara hâiz olmayan sırr-ı kadere muttali olamaz. Bakın evvela şart açık olarak söylüyor. Yani kazanın eşya üzerine yani Cenâb-ı Hakk’ın hükmünün eşya üzerine bu kazâ hükmü demek, aynı zamanda hakimiyeti demektir, yani Hakk’ın programı dahilinde bu olabiliyor başka bir şekilde değildir.

Eşya üzerine bakın şeyiyet üzerine yine eşya ile hükmetmesi yani eşyanın üzerine yine eşya ile hükmetmesi nasıl o tahta kendi üzerine hükmediyor ki, yani ustasına mühendisine beni döşeme tahtası yap diye, tavan tahtası da beni tavan tahtası yap, benim kabiliyetim o diye kendi söylüyor, ve bu kendine söylediği için kendi hükmünü de kendi vermiş oluyor. Haliyle şekliyle belirtiyor. Ama bunu anlamak için eşya üzerine, yine eşya ile hükmetmesi keyfiyeti halâyık üzerine hâkim olan yani, halkın üzerine hâkim olan aynı sırr-ı kaderdir. Sırr-ı kaderin aynıdır. Yani eşyanın kendini taleb etmesi, yani kendi hakikatini evvelâ Cenâb-ı Hakk’tan taleb ediyor, Cenâb-ı hakk bu eşyayı o program üzerine meydana getiriyor, o meydana gelen hâl diliyle ben buyum diye kendini belirtiyor.

Yani eşya kendini ortaya koyuyor. Eşya ile ortaya çıkıyor. İşte bu üzerine hakim olan aynı sır-ı kaderdir. Sırr-ı kaderin aynıdır. Ve bu sırr-ı kaderi idrak etmek anlamak ancak mezâhirde yani gördüğümüz bu zâhir âlemde, envar-ı Hakk-ı müşahede edici olduğu halde, yani Hakk’ın nurunu müşahede edici olduğu halde, ne diyor şimdi biz onu tahta olarak görüyoruz ya, tahta olarak gördüğümüz süre içerisinde, ona bir vücut vermiş oluyoruz. İşte orada Hakk’ın nurunun varlığını müşahede eden kimseler, yani onu sadece maddi ma’nâda, madde şeklinde bir varlık değil, onun da kendine has bir programı, bir hayatı bir canı, bir varlığı olduğunu ama bu idrak nuruyla ancak anlaşılacak bir şeydir diyor, bakın Ne kadar güzel bir ifade. Yoksa biz onu tahta, tahta, ağaç, ağaç deyip geçiyoruz, onun var edilişi ortada oluşu, sebeb-i hilkati, ne olduğunu fark etmeden çatır çatır kesiyor, parçalıyoruz, çiviliyoruz, işte böylece işimizi gördü diyoruz.

Envar-ı Hakk’ı müşahede edici olduğu halde, yani Hakk’ın nurlarını müşahede edici olduğu halde, mezâhir-i hissiye ve akliyede, yani zâhirdeki his ve akılda, şimdi his ve akıl zâhirde değil ama, zâhirde olan insandaki his ve akılda, yani tefekkürü olan insandaki his ve akılda, akliyede Hakk ile mütekallib halde, bakın Hakk ile dönen bir kalbe malik bulunan, mütekallib dönen bir şeydir, işte kalbin kalb denmesinin o mahalle cenâb-ı Hakk’ın bütün esma-ı İlâhiyyesinin tecellisi olduğu ve her tecellide hangi tecelli istikametinde ise kâlb, oraya döndüğü oraya tecelliyi o şekilde kabul ettiği hükmündedir.

Hani radar, nereye dönerse orada bir varlık varsa, onu yansıtıyor, algılıyor. İşte Cenâb-ı Hakk’ın esma-ı İlâhiyesi kalbimize madde olarak diğer bir ifade ile gönlümüze gelmiş oluyor, bu Hakk ile dönen bir kalbdir. Ne kasd ediyor, yani o kalb Hakk’ın tesirinde hani diyorya “kalpler Alah’ın iki parmağı arasındadır,” Celâl ve Cemâl parmağı arasındadır, dilediği zaman Celâle dilediği zaman Cemâline çevirir. Diye hadisde de belirtilir. Eğer biz o kâlb denilen şeyi yürek ma’nâsına kullanırsak, o maddeden başka bir şey değildir, o etten başka bir şey değildir. bu şekilde baktığımız zaman biz o kâlbi Hakk ile birlikte çalıştırmıyoruz. Sadece beşer anlayışı ile, dar bir çerçevede çalıştırıyoruz.

İşte Hakk ile mütekallib, yani Hakk ile dönen bir kalbe mâlik bulunan ve nur-u iman ile işiten, bakın ne oldu hissiye ve akliye ve nur-u iman his akıl ve iman nuru, işte nur onu aydınlatmaktadır. İşiten kimseye mahsustur, yani bu hadiseleri idrak etmek bu evsafa haiz olmayan kader sırrına muttali olamaz. Ezberler, klâsik ma’nâda bazı bilgilerle belirtilmiş olur, ama aslına ve hakikatine ulaşması mümkün değildir.

İmdi hüccet-i bâliğa Allah için sabittir. (5).

Cezâ gününde, cezâ günü demek bilindiği gibi cehenneme atma günü değildir, cezâ karşılık demektir, yani âhirette mahkeme-i kübra kurulduğu zaman o cezâ günüdür, cezâ karşılık demektir, muhakeme edilecek kişi Hakk’a yönelik olarak hayatını sürdürmüşse onların cezâları cennettir, ama isyan üzere hayatını sürdürmüşse onların cezâları da cehennemdir. Yani cezâ azab değil karşılık demektir. Kim neyi görmüşse karşılığını alacaktır. Hani esnaflarda alış veriş yaparlar da, baştan fiatı konuşulmamışsa bittikten sonra, bu işin cezâsı ne kadardır denir ya, yaptığı işin karşılığı sorulmaktadır, o halde cezâ karşılık demektir. İşte burada ruz-i cezâda yani karşılık, muhakeme gününde hüccet-i baliganın ne olduğu suret-i sübutu gelecekteki suâl ve cevâbdan anlaşılır.

Cenâb-ı Zü'l-Celâl hazretleri: Ey kâfir ve âsî ve câhil kullarım! Ameliniz hasebiyle sizin hakkınızda tertîb ettiğim cezâyı çekiniz! Yani karşılığını görünüz. Amellerinizin karşılığını görünüz. Yalnız bakın burada “ey kâfir âsi ve câhil kullarım” diyor, âsi’siniz, kâfirsiniz, câhilsiniz ama benimsiniz diyor. Ne olursa olsun Cenâb-ı Hakk “kulum “ demişse o yeter. Bu da işin başka tarafıdır. Hani bazı ailelerin evlâtları vardır ya, işte biraz yaramazlık yapıyor, uygunsuz şeyler yapıyorlar, yapıyorlar, yapıyorlar, ama gene anne baba benim evlâdım ne yapalım diyor, yapacak bir şey yok, gibi.

Ehl-i ikâb: yani suçlanan kimseler, yani onlara edilen hitab ki bunlar günahkar ehlidir, Yâ Rab! Küfrü, isyanı ve cehli, ezelde sen bizim üzerimize takdir ettin. Senin takdirin ile bizden sâdır olan a'mâlden dolayı şimdi bizi cezalandırman ve takatimizin hâricinde olan şeyi bizden taleb etmen hakkımızda zulüm olmaz mı?

Cenâb-ı İzzet: yani Cenâb-ı Hakk; Benim kazâ ve takdirim ilmime tâbi'dir; ve ilmim dahi, isti'dâd-ı ma'lûmunuza tâbi'dir. Yani bilinen onlara verilen istidadlarına tabidir, Binâenaleyh siz ezelde bana dediniz ki: "Bizim isti'dâd-ı mahsûsumuz budur; biz senden bu isti'dâdımıza göre hükm isteriz." Ben de öylece hükmettim ve zâtınızda meknûn, gizli olan şey üzerine vücut verip, o şeyi îcâd ve izhâr eyledim. Yani o şey üzerine ifaza-i vücut, vücut feyizi verip o şeyi icad ve ızhar eyledim.

Binâenaleyh sizden sâdır olan küfür ve isyan ve cehil, ancak sizin zâtınızda bil kuvve mevcut olan şeydir, ben yalnız ifaza-ı vücut edip, ben yalnız vücut verip, onları îcâd ve izhâr ettim. İmdi ben size zulmetmedim. Siz ancak kendi nefsinize zulmettiniz. Ve sizin talebinizin hâricinde size bir şey vermedim. Cenâb-ı İzzet: yani Cenâb-ı Hakk; Benim kazâ ve takdirim ilmime tâbi'dir. Şimdi Cenâb-ı Hakk siz böyle diyorsunuz ama benim kazâ ve takdirim yani hükmüm ilmime tabidir, ilmim dahi istidad-ı ma’lûmunuza tabidir. Yani ezelde istidadları ne ise a’yân-ı sâbitedeki programları ne ise, kendilerine verilen odur, ve orası mahlûk olmadığından, kimlikler orada başlı başına kendi hallerindedir.

Yani Cenâb-ı Hakk onlara demiyor, bunu yapacaksın bunu yapacaksın diye, a’yân-ı sâbite programı olarak programda programlanmış insan bir terkiptir. Esmaların bir terkibidir, işte bu programlar halk edilmiş değil, var edilmiş yaradılmış değil, Allah’ın varlığında İlm-i İlâhide mevcutturlar. Yani her bir program başlı başına müstakil bir varlık, program olarak orada varlıktır. Yani kendi hürriyetleri üzere sâbittir ayrıca. Kazâ ve kaderim ilmime tabidir, yani İlm-i İlâhidedir bunun kaynağı Esma mertebesinden, Sıfat mertebesinden başlamamaktadır demek istiyor, Zât’i ilimdedir bunlar. İşte insanın en büyük yüksek hali budur. Allah’ın varlığında kendi Uluhiyet sahası kişinin kendisinin sahası, bunu anlamak biraz zordur. Zor değil de ikilikle şartlanmış, ötelerde ayrı bir Allah, Aşağıda kul olduğu, ile şartlanmış bir varlığın mantığın kafanın bunu kabul etmesi mümkün değildir. Zâten bu mübarekler de onla-ra anlatmıyorlar, taleb edene anlatıyorlar, veya a’yân-ı sâbitesinde olanlara anlatıyorlar.

Kaza ve takdirim ilmime tabidir, ilmim dahi istidad-ı ma’lûmunuza tabidir. Yani o a’yân-ı sâbite programındaki ma’lûm olan istidadına tabidir. yani Oradaki istidadı ne ise o ortaya çıkmaktadır. Ben bir şey üzerinize vermiyorum diyor. Binaen aleyh siz ezelde ilminizle bana dediniz ki, bizim istidad-ı mahsusumuz budur, yani bize mahsus olan bize tahsis edilmiş olan, bizim hususi istidadımız budur. Biz senden hususi istidadımıza göre hüküm isteriz derler. Cenâb-ı Hakk’ın yaptığı şey onların talebi üzere hükmetmektir. Böyle yap demek değildir. Yap demesine gerek yok, istidadın gereği ne ise onu zâten o varlık kendi kendisi yapıyor. Bunu haktan da kendisi taleb ediyor. yani Allah burada isyan et demiyor.

Ama a’yân-ı sâbitesi Mudil ismi üzere bina olduğundan ve Mudil ismi de Allah’ın ilminde Zât’ında başlı başına bir varlık olduğundan yani Allah’ın sahasında bir saha olduğundan, işte oradaki sahanın özelliği ne ise a’yân-ı sâbite özünden, Mudil isminin tahakkukunu istiyor. Allah sen Mudil ol demiyor, bakın ne kadar hassas ama gerçek olan bir konudur. Bizim istidad-ı mahsusumuz budur, biz senden bu istidadımıza göre hüküm isteriz. Yani bize böyle hükmet diyorlar. ben de öylece hükmettim, zatınızda gizli olan şey üzere ifaza-ı vücut edip zatınızda olan şey üzere feyizli vücud verdim. Ve o şeyi icad ve ızhar eyledim. Yani sizin özünüzde olan şeyi ben ortaya çıkardım.

Yani sizin istediğiniz talebiniz üzere ben onu ortaya çıkardım. İşte kudret Hakk’a ait olduğundan ilim de a’yân-ı sâbiteye ait olduğundan, ancak a’yân-ı sâbite, bu kendisinde olan hususiyeti kendi kendine, ortaya çıkaramayacağından, Hakk onu ortaya çıkarmaktadır. Ama kulunun istediği üzere ortaya çıkarmaktadır. Hakk kudretini kullanıyor, ama hüküm kula ait oluyor. Bakın a’yân-ı sâbiteye ait oluyor. Binaen aleyh sizden sâdır olan küfür ve isyan ve cehil, yani sizden meydana gelen küfür isyan ve cehil, ancak sizin zâtınızda yani kendi kimliğinizde, a’yân-ı sâbitede bil kuvve mevcut olan şeydir, yani kuvvede olan şeydir. Zuhura çıkan şey değildir, istediğiniz için ben de onu zuhura çıkarıyorum diyor. Ama siz istediğiniz, için onu zuhura çıkartıyorum diyor. Ben size bunu yapın demiyorum diyor. ben yalnız ifaza-i vücut edip onları icat ve ızhar ettim. Onlara vücut verip feyiz verip yani ihtiyaçlarını verip ızhar ettim. Şimdi ben size zulum etmedim, siz ancak kendi nefsinize zulum ettiniz ve sizin talebinizin haricinde size bir şey vermedim demektedir. Hani bir âyet-i kerîme vardır (43/76) âyetinde buyurur;

وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا هُمُ الظَّالِمِينَ

Allah onlara zulum etmedi ancak onlar nefslerine zulum ettiler” diye âyet-i Kerîmede buyrulur. Sizin talebinizin haricinde size bir şey vermedim. Yani size zulum etmedim.

Ehl-i ikâb: Yâ Rab! Bizim zâtımıza o isti'dâdı veren kimdir? Ve ilm-i ilâhînde onu kim îcâd eyledi veya onu vaz' eden kimdir? Şimdi günahı üstünden atmak için soruyor, suçu yüklenmemek için soruyor,

Cenâb-ı İzzet: Ma'lûmât-ı ezeliyyede olan isti'dâd mec’ul, vücuda getirilmiş değildir. Zîrâ benim "ilm"im sıfat-ı zâtiyyemdir. Sıfât-ı ilâhiyyem ise, Zât-ı Celil-i şânımla beraber kadîmdir (evveli , öncesi yoktur). Ve başlangıcı olmayan zamanlarda îcâd mesbûk (bir şeyin başka bir şeyden önce bulunmuş olması) değildir. Binâenaleyh îcâddan evvel bir şeyin îcâdi mevzû'-i bahs olamaz. Ben yalnız ilm-i ezel-i ilâhîmde olan şeye vücut, feyz verip, onları gayb örtüsünden belirme sâhasına çıkardım. Onlar da ezeldeki halleri ve isti'dâdlan üzere zâhir oldular.

Cenâb-ı İzzet: yani Cenâb-ı Hakk Ma'lûmât-ı ezeliyyede olan isti'dâd mec’ul değildir, yani ezeli ilimde ma’lum olan istidat mec’ul değildir. bunu daha evvelki sohbetlerde görmüştük, a’yân-ı sâbite mec’ul değildir. ceal edilmiş yani sonradan var edilmiş bir şey değildir. ilm-i ezelide mevcuttur. İşte a’yân-ı sâbitelerimiz de ezeli ilimde, yani Allah’ın Zât’i ilminde mevcut olduğundan var edilmiş şey değil, ve orada mahlukluk hususiyeti de, daha henüz yoktur. Yani programlarımız hâlikiyet mertebesindedir. A’yân-ı sâbiteleri-miz istiklâl sâhibidir. İşte bizim en değerli yerimiz orasıdır.

Biz a’yân-ı sâbitenin ilmi kadar, her birerlerimiz halk edicileriz. Bilen ayn bilinen gayr, yani kim bunu biliyorsa bunu yaşıyor ve hak ediyor, bilmiyorsa kendini mahluk zannediyor. Yani ruhlar âleminden sonraki tecelliye ait halini söylüyor. Ruhlar âleminden evvelki ilm-i ilâhideki hâlini bilmediği için söyleyemiyor, ama kaynak isneyniyetten evvelki vahidiyetten başlıyor. Ma’lûmât-ı ezeliyede olan istidat mec’ul değildir, yani sonradan var edilmiş değildir. Yani istidatlarımız ezelidir. Fiziğimiz zamana bağlıdır, işte bu zamana bağlı olması da, kaderin faaliyete geçmesidir. Bu faaliyete geçmeden bizde kader hükmü daha yoktur, kazâ hükmü vardır, kazâ program hükmü vardır, sadece nasıl okullar başlıyor, evvelâ bir program yapılıyor, o yapılan program okullar derse başladığı zaman tatbike geçiyor.

Zira benim ilmim sıfat-ı Zât’iyemdir, şimdi ilim bir sıfattır, ama Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ının sıfatıdır, sıfat-ı Zât’iye sıfatları var esmaiye yani Zat’ından değil de bir başka alt mertebelerden sıfatları vardır. Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelâm, Semi, basar, bunlar Sıfat-ı Subutiye aynı zamanda Zât’ına da bağlıdır, sıfat-ı İlâhiyem ise Zât-ı Celilim şanımla beraber kadimdir. Bakın iki sıfat mertebesi ortaya çıktı, birisi sıfat-ı Zat’iye, Zat’ının sıfatı, diğeri Sıfat-ı İlâhiye, Sıfat-ı İlâhiye Zât-ı Celili şanımla beraber, yani yüce şanımla beraber, sıfat-ı ilâhiye kadim ezelidir. Ama diğeri ilim sıfatı Zât’ından zuhur eden yani bir sonraki aşamadır.

Ve ezeli azelde, yani ezellerin ezelinde icad mesbuk değildir. yani ezellerin ezelinde icat geçmiş değildir, olmuş değildir. ezellerin ezelinde icat yoktur. Sadece İlm-i İlâhi vardır. Binaen aleyh icattan evvel yani vücuda getirmeden evvel, icat vücuda gelmedir, zuhur etme, görüntüye gelmedir, icattan evvel bir şeyin icadı mevzubahis olamaz. Yani herhangi bir şey icat edilmezden evvel icat edilmesi mevzubais olamaz. Ben yalnız ilm-i ezeli ilâhimde olan şeye ifaza-ı vücut edip, onları gizli gaybden bütün gayblerden sahay-ı buruza çıkardım. Yani bariz olma sahasına çıkardım. Görüntü sahasına çıkardım. Onlar da ezeldeki halleri ve istidatları üzere zâhir oldular a’yân-ı sâbitelerin zuhurları.

Kendi hallerinin gayrisiyle zâhir olmaları için asla cebir ve hüküm etmedim. Yani sizin böyle isyan halinizde olmanızı ben cebretmedim diyor. Sizin özünüzde olan ne varsa ben onu zuhura çıkardım kendimden bir şey koymadım diyor. Yed-i feyyazımda buhl yoktur. Yani feyiz veren elimde cimrilik yoktur, benim elim açıktır diyor. Siz istediniz ben verdim, ben fiilimden mes’ul değilim, mesul olan sizsiniz. Yani cenâb-ı Hakk bir fiil işliyor, ama bu fiili sizin isteğiniz üzere yaptığım için ben mes’ul değilim bu yaptığım işten diyor.

Şimdi gitsen ki bana bir araba ver desen arabayı verdiler şartlar yerine gelince tabi, şimdi onların arabayı verme hükmünü sen verdin, onlar vermediler, talep eden o hükmü onlara verdi, onlar da mecbur oldular sana bunu vermeye çünkü o hükmü yerine getirmekteler, işte sen dedin ki, 2012 model bir araba istedin onlarda verdiler, sonra sen dedin ki ben 2013 model istemiştim, işte ben böyle yapmadım diyor, sen 2012 model istedin ben de onu verdim, ben sana cebir kullanmadım, sen ne istedinse ben onu yaptım sana diyor. Onun için beni suçlama diyor.

Yed-i feyyazımda buhul yoktur, yani benim feyiz elim açıktır, cimrilik yoktur, sen ne istedinse ben onu verdim diyor. siz istediniz ben de verdim ben bu fiilimden mes’ul değilim ben sana arabayı verdim sen beyendin beyenmedin, ben senin istediğini verdim. İşte bundan ben mes’ul değilim beni sorumlu tutamazsın diyor, mesul olan sizsiniz. 21/23 âyetinde buyurur,

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

O fiilinden mes’ul değildir ama siz fiillerinden mesulsünüz. Bu âyet-i Kerime’ye de burada işaret ediyor. Bu surette Allah için hüccet-i baliğa sabit oldu. Önceki cümlede bahsettiği “hüccet-i baliğa” yani baliğ olan hüccet, delil, kesin delil yani bu hususta, yani Allah’ın hiçbir kuluna cebr etmediği haksızlık yapmadığı ve kulun talebi ne ise onu icat ettiği onu verdiği hakkında delil “hüccet-i beliğa” bu anlatılandır diyor. hüccet; delil baliğa da kâmil bir delil, yani şüphe bırakmayacak bir şekilde açık bir delildir.

Hüccet-i baliğa sabit olur, çünkü bizim üzerimize onun hükmü ilm-i hikmet-i ilahiyesi mucibince yani ilminin hikmet-i ilâhiyesi gereğince ve Zât’ı iktizasıyladır. Ve eşyanın aynları hal-i a’demde yani yokluk halinde, ne şey üzerine sâbit olmuş idiyse O'nun hükmü ancak o şey üzerinedir. Yani eşyanın hakikati a’demde İlm-i ilâhide hangi şey hangi program üzerine idiyse o program üzerine zuhur eder. Aynları yokluk halinde ne şey üzerine sabit olmuş idiyseler, onun hükmü ancak o şey üzerinedir,

Ve a'yân’ın hâli a’demde o hâl üzere sübûtları, yani a’yân-ı sâbitenin o halleri a’demde yani yokluk halinde yani bâtın âleminde yani ilm-i ilâhide o hal üzerine sübutları, yani kendi programları üzere sabit olmaları, gayr-ı mec'ûl olan isti'dâdâtına dayanır. Yani halk edilmemiş ortaya çıkarılmamış sadece ilmi ma’nâda var olan istidadına müsteniddir. İstidadındaki programa bina edilmiştir. İstinad edilmiştir. Yani sonradan onlara bir şey yapılmış değildir.

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

(Enbiyâ, 21/23) âyet-i kerîmesinin yüksek manasını bu hakikate nazaran etraflıca düşünmek lâzımdır.

Enbiya (21) / 23- Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise yaptıklarından mes’uldürler. Biz fiili ma’nâda söylüyoruz, halbuki bu mes’uliyet varsa eğer daha ilm-i ilâhideki mes’uliyetten başlıyor. Orada o program var ki burada tahakkuk ediyor. Eğer cenâb-ı Hakk a’yân-ı sâbitedeki programları ortaya getirmeden çıkarmadan nasıl olsa bunlar, bu programda ortaya çıkacak, hadi bakalım siz cennet ehli, siz cehennem ehli diye el koysaydı, cenâb-ı Hakk her bir a’yân-ı sâbite, ben ne yaptım ki cehennemlik oldum, ben ne yaptım ki cennetlik oldum, diye soru sorabilirlerdi. İşte Cenâb-ı Hakk bizi bu âleme getiriyor, bütün eşyayı, bu âlemde kişiler kendi yaptıklarını da müşahede ediyorlar.

Yani program faaliyete geçince kayda alınmış oluyor. Tahakkuk edilmiş oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk da o kaydı göstererek, sizin haliniz bu neticesi de budur, diye bildirmiş oluyor. Eğer buraya gelinmemiş olsaydı bunlar bilinmeyecekti, bir başka âyet-i Kerîmede “siz ne türlü işler yapacaksınız bilelim” (47/31) buyu-ruyor. Şimdi irfan ehli bu âyet-i kerimeden çok büyük şeyler çıkartıyor, o zaman Cenâb-ı Hakk ezeli ilminde bilmiyor muydu, da bilelim diye sizi buraya getirdik yani ilim ma’lûma tabi olmuş oluyor. Daha evvel ilm-i İlâhide mevcut olan şeyler zuhura çıktığı zaman zuhurla ma’lûmla ortaya geliyor. A’demde bunlar bilinmiyor iken İlm-i İlâhide program iken yani Cenâb-ı hakk onları bilmiyor muydu da şeriat mertebesinde zuhura çıktığı zaman görelim bilelim diye sizi buraya getirdik hükmünü veriyor, işte Hakk’ın bildirdiği gibi eğer onlar bu âlemde bilinmemiş görülmemiş olsalar yani yaşanmamış olsalar o kul diyecektir ki, benim bir fiilim yok ki beni neden cehenneme atıyorsun.

İşte bilelim kimin ne olduğunu diye onları getirdik. Ama zâhiri ulema, bu o bahsedilen âyeti kabul edemiyor, çünkü tenzihi ma’nâda bir Allah bildiğinden ve Allah’ın her şeyi ezelde bildiğinden yani evvelinde, bildiğinden o zaman sonradan oluşan ile bilelim dediğinden, demek ki, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi orada yokmuş da, fiil meydana geldikten sonra, öğreniyormuş gibi zannediyorlar, ve bu âyeti tenzih ediyorlar. Veya hiç durmadan geçiştiriveriyorlar. Bakın ama ne kadar mühimdir. (yukarıda bu âyetten bahsedilmiş idi)

İşte Muhiddin-i Arabi hz leri, onu açıklarken bilelim, demesinin ilminin ma’lûma tâbi olduğunu, yani ilm-i ilâhide var ama bilinmiyor, şahadeti yok şâhitleri yok, o zaman o kişi inkâr edebilir, ben yapmadım, neden beni cehenneme atıyorsun diye. Ama o fiil işlendikten sonra şâhitleri de var çevrede o zaman inkâr edemiyor, tamam bu benim hâlimdir diye. Burada “bilelim “ ifadesi siz de bilin anlamınadır. Sizde görün şâhit olun ama kendisi hakkında bilelim demesi onun acziyeti değildir, yani her hangi bir ilmi fiil meydana geldikten sonra, Allah’ın öğrenmesi değil bilmesi değil, “bilelim” dediği batında ilm-i ilâhide mevcut olan şeyin ilminin ma’lûma tabi olduğunu da bize bildiriliyor. Yani ilmin ma’lûmla müşahedeye geldiğini söylemiş oluyor. Yoksa bu şehâdet âlemi olmasa bütün bunlar gene aynen olduğu gibi olsa, o zaman insanlar esma âlemin den cennete veya cehenneme gitmiş olurlar, isimler âleminden gitmiş olurlar. dünya olmaz, şehâdet âlemi de olmazdı.

Şehâdet âlemine gelinmemiş olsa, cehennem ehli o zaman biz ne yaptık da cehenneme gidiyoruz deseler, o zaman haklıdırlar. Ama buraya gelip kendileri o fiili işledikleri için inkâr etmeleri mümkün değildir.




Yüklə 2,1 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   11   12   13   14   15   16   17   18   ...   32




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə