Montgomery vvatfın bk



Yüklə 1,31 Mb.
səhifə16/49
tarix30.12.2018
ölçüsü1,31 Mb.
#88232
1   ...   12   13   14   15   16   17   18   19   ...   49

KİTAP

Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli anlamlarda kullanılan terim.

Sözlükte "iki deri veya kumaş parçası­nı birbirine eklemek, inci tanelerini diz­mek, su kırbasının ağzını sıkıca bağlamak" gibi anlamlara gelen ketb kökünden masdar olup kök anlamlarından dolayı hem harfleri yazıyla birbirine ekleyip dizmeyi, hem de masdar-isim olarak bu şekilde oluşturulan yazılı metni ifade etmek üze­re kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de kitâb kelimesiyle aynı kökten bazı fiiller "yaz­ma" mânası yanında "farz kılma, hük­metme, takdir etme" mânalarında da geçmektedir.271

Kur'an'da kitap kelimesi altısı çoğul (kütüb) olmak üzere 261 yerde geçmektedir. Ayrıca birçok âyette aynı kökten fiil ve isimler yer almaktadır. Bu âyetler­de kelimenin başlıca şu anlamlarda kul­lanıldığı görülür:



1. Vahiy. Peygamber­lerden her birine indirilen vahiylerin bü­tünü özel isimlerinin yanında kitap ile de anılır. Râgıb el-İsfahânî. aslında kitap ke­limesinin yazılı metni ifade etmekle bir­likte istiare yoluyla metnin sözlü şekli için de kullanıldığını, dolayısıyla Allah kelâmı­nın sözlü şekline de kitap denildiğini be­lirtir.272 Ayrıca ilâhî kelâmı ve hükümleri bir araya getirmesi, bunların insanlar tarafından yazıya geçi­rilmiş olması gibi sebeplerle de vahye ki­tap denildiğini söylemek mümkündür. Kur'an'da kitap, genel anlamda Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahyi ifade et­tiği gibi üç ilâhî kitaptan her biri için de kullanılır,

a) Kur'ân-ı Kerîm. Allah'tan gel­diğinde hiçbir şüphe bulunmayan kitabın sakınanlar için hidayet kaynağı olduğunu 273 Allah'ın insanlar arasın­da doğru hükmetmesi için peygambere kitap indirdiğini 274 ve daha önceki kitabı doğrulayıp korumak üzere peygambere kitap yolladığını 275 onun insanları karanlıklardan ay­dınlığa, Allah'ın yoluna çıkarması için pey­gambere indirilen kitap olduğunu 276 kitabın mübarek bir gecede indirildiğini 277 belirten âyetler bu kullanımın bazı örneklerini teşkil eder.

b) Tevrat. Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli biçimlerde göndermeler yapılan Tevrat kitap kelimesiyle de anılmıştır.278 Mû-sâ'ya kitap verildiğini ve bunun İsrâilo-ğulları için hidayet vesilesi kılındığını 279 Musa'nın kitabının rehber ve rahmet kaynağı olduğunu 280 Allah'ın iyilik edenlere nimetini ta­mamlamak, her şeyi açıklamak, hidayete erdirmek ve rahmet etmek maksadıyla Musa'ya kitap verdiğini 281 bildiren âyetler bunlardan bazılarıdır. İbn Manzûr, Kur'an'da kitap kelimesinin mutlak olarak geçtiği yerlerde bundan Tevrat'ın kastedildiğini söyler,

c) İncil. Bir âyette 282 îsâ'nın diliyle, "Ben Allah'ın kuluyum, O bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı" buyurularak İncil için de kitap kelimesi kullanılmıştır.

2. Amel defteri. "İnsanların dünyadaki inançlarının ve fiillerinin kaydedildiği ya­zı, belge" anlamına gelen amel defteri birçok âyette kitap kelimesiyle anılmış ve bu kitap hakkında bilgiler verilmiştir. 283

3. Levh-i mahfuz. Bütün varlık ve olaylar hakkındaki ilâhî bilgileri, hükümleri ve yasaları kapsayan levh-i mahfuz bazı âyetlerde kitap keli­mesiyle de anılmaktadır.284

Bunlardan başka kelime genel anlam­da "kitap 285"mektup 286 yazışma ve sözleş­me 287 gibi mânalarda da geçmektedir. Kitap ile oluşturulan terkip­lerden "ümmü'l-kitâb". Levh-i mahfuz yanında 288 kolayca anlaşılabilen ahkâm âyetleri için 289 birçok âyette geçen "eh-lü'l-kitâb" ise genellikle yahudi ve hıristi-yanlar için kullanılmıştır. Aynı topluluklar "ellezîne ûtü'l-kitâb" şeklindeki ifade ka­lıbıyla da anılır.290 Kitap kelimesinin Kur'ân-ı Kerîm'deki bu an­lamları hadislerde de geçmektedir.291 Ayrıca bir hadiste Fatiha sûresi "ümmü'l-kitâb" ola­rak anılmıştır.292 Nurdoğan Türk Kur'ân'da Kitap Kavra­mı adıyla bir doktora çalışması yapmıştır.293



Bibliyografya :

Râgıbel-İsfahânî, et-Mûfredât, "ktb" md.; Li-sânû'l-cArab,"ktb" md.;Wensinck, ei-Mu'cem, "ktb" md.; M. F. Abdülbâki, el-Mu'cem, "ktb" md.; Kamus Tercümesi, "ktb" md.; Buhârî. "Te-heccüd", 27; Şevkânî. Fetlju'l-kadîr, I, 33-34; Âlûsî, Rûhu'l-me'ânt, I, 105-107; Elmalılı. Hak Dini, I, 156-157; Mustafavî. et-Tahkik, X, 20-

İlafas Üzüm

KİTAP

Şer'î hükümlerin İlk ve temel kaynağı olarak Kur'ân-ı Kerîm'i ifade eden fıkıh usulü terimi.

İslâm dininin iki kaynağını Allah'ın Hz. Muhammed'e vahyi olan Kur'an ile Re-sûl-i Ekrem'in dinî beyan niteliğindeki söz. onay ve davranışları (sünnet) teşkil eder. Kur'an, şâriin muradı hakkında doğru bilgiye ulaştırdığı için "şer'î delil", diğer delillerin ona dayanması ve dinîhukukî hükümlere kaynaklık etmesi yönüyle hü­kümlerin "meşruiyet delili", Cebrail vası­tasıyla Hz. Peygamber'e vahyedilmesi ve Hz. Peygamber'in bildirimiyle sabit olma­sı sebebiyle de "naklî ve semi delil" ola­rak nitelendirilir.

Dinin amelî hayata ilişkin hükümlerinin delillerini, bunların sabit olma yollarını ve hükme delâlet yönlerini belirlemeyi konu edinen fıkıh usulünde Kur'an kaynaklar hiyerarşisinin başında yer alır ve "kitap" denildiğinde kural olarak şer'î hükmün kaynağı olması yönüyle Kur'an kastedilir. Klasik fıkıh usulü literatüründen fukaha ekolüyle telif edilenler doğrudan, müte-kellimîn ekolünün eserleri İse dil ve man­tıkla ilgili bazı açıklamalar yaptıktan ve şer'î hükümle ilgili tanıtıcı bilgi verdikten sonra şerl delillerin ilki sıfatıyla kitap ko­nusunu işler. Kur'an fıkıh usulünü şer'î hükme kaynaklık etmesi yönüyle ilgilen­dirdiğinden birçok eserde kitabın tanımı bile yapılmaksızın doğrudan hükme delâ­leti ve bunu bilmeyi sağlayan dil ağırlık­lı çeşitli kural ve metotlar ele alınır. Kur-'an'ın nüzulü, tarihi, cem'i, dil ve üslûbu, i'câzı ve muhtevası gibi konular ise yeni dönem fıkıh usulü eserlerinde didaktik amaçlı olarak işlenmesi hariç tutulursa-fıkıh usulünün İlgi alanına girmez.294

Şer'î Delil Olarak Mahiyeti. Flklh ve usûl-i fıkıh âlimleri sağlıklı bir zihinsel iş­lemde, araştırılan hususa dair hüküm vermeye ulaştıran veya bir hükmün ka­nıtlanmasını sağlayan vasıtaya, daha özel ifadeyle araştırılan hususta şer'î-amelî nitelikteki hükme ulaştıran vasıtaya delil derler. Delil içerdiği bilginin kaynağı açı­sından aklînaklî. ulaştırdığı sonuç hak­kında karşı ihtimali ortadan kaldırıp kal­dırmaması açısından kafî-zannî ayırımı­na tâbi tutulur. Fıkıhta delil genelde "fıkhî bir hükmün dinî-hukukî dayanağı" 295 anlamında kulla­nıldığından hüküm kaynağı aslî deliller de bu kaynaktan hüküm elde etmeye yara­yan metotlar da çok defa delil olarak ad­landırılır. Bundan dolayı hem Kur'an ve Sünnet gibi şer'î hükmün kaynaklan hem de naslarla çözümü beklenen olay arasın­da bağ kurmayı ve naslardan olayı aydın­latacak bir sonuç çıkarmayı hedefleyen metotlar şerl (dinî-hukukî) delil olarak ad­landırılmıştır.

Şer'î deliller üzerinde ittifak edilen- ihti­lâf edilen, aklî-naklî, kafî-zannî şeklinde bazı ayırımlara tâbi tutulur ve kitap bü­tün olarak alındığında üzerinde ittifak edilen naklî ve kati delil sayılır. Kati delil şeklinde anılması, aslına uygun olarak Hz. Peygamber'den sahabeye ve sonraki ne­sillere tevâtüren nakledilmiş olduğunu (sübût) ifade içindir. Ancak herhangi bir lafzının bir anlamı ifade etmesi (delâlet) yönüyle kati veya zannî delil sayılması da aklî-mantıkî öncüllere dayanması yö­nüyle aklî delil olarak nitelendirilmesi de mümkündür. Nitekim Kur'an ve Sünnet ahkâmının şer'iyyât-hissiyyât veya sem-'iyyât-akliyyât şeklinde bir ayırıma tâbi tutulması da bunu ifade eder. Öte yandan bütün delillerin nakle ve akla veya sadece Kur'an'a irca edilmesi de mümkündür. Bu sebeple delillerin çeşitli adlandırma ve ayırımında bakış açısına göre değişebilir bir izafîliğin bulunduğu görülür.

Kitap yani Kur'an. Hz. Peygamber'in sünnetiyle birlikte İslâm dininin ve onun dinî-hukukî (şer'î) hükümlerinin aslî kay­nağını teşkil eder. Fıkıh usulünde de İslâm hukukunun aslî ve tâli kaynaklan incele­nirken aslî delillerden ilk sırada kitap yer alır. Dinî ahkâmın temel ve ilk kaynağının Kur'an olduğu bütün müslümanların or­tak kabulü ve görüşüdür. İman esasları arasında yer alan kitaplara iman böyle bir ön kabulü içermekte olduğundan ve genelde Allah'ın kelâm sıfatının bir sonucu olarak ilâhî kitapların varlığının, özelde ise Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunun is­patı konusu İslâm kültüründe kelâm ilmi çerçevesinde ele alındığından fıkıh usulü eserlerinde Kur'an'ın delil değeri üzerin­de ayrıca durulmaz. Kur'an her ne kadar kendini Allah'ın vahyi 296 in­sanlık için hidayet rehberi 297 şifa ve rahmet 298 olarak nitelendirmekte ve kendi­ne sıkça atıfta bulunmakta ise de onun delil oluşu ilk aşamada dinin kabulünün dayandığı fıtri ve aklî temellere, ikinci aşamada da sünnete dayanır. Çünkü Kur'an'ın bu niteliğinin kabulü öncelikli olarak onu Allah'tan getirdiğini ifade eden Hz. Muhammed'i tasdike ve onun peygamberliğini kabule bağlı bir hu­sustur.299 öte yandan Kur'an birçok âyette Resûl-i Ekrem'in dini açık/ama yetkisine atıfta bulunmuş, bu atıflar dinin beyanı mahiyetindeki sünnete ayrı bir konum kazandırmıştır. Şafiî'­nin de ısrarla vurguladığı budur.300 Kur'an ve Sün­net arasındaki bu karşılıklı bağ sebebiy­ledir ki İslâm'ın ilk döneminden itibaren müslümanların din anlayışlarını, itikadı ve amelî hayatlarını bu iki asıl inşa etmiş; aralarında itibar, sübût ve bağlayıcılık, hatta içinde bulunduğu tarihî durum ve sosyal çevreyle bağlantı yönünden belli farklılıklar gözetilse de neticede Kur'an ve Sünnet İslâm dininin iki temel kaynağı olmuştur. Hz. Peygamber'den sonra ge­len nesiller de gerek devraldıkları dinî ge­leneği temellendirmede gerekse karşı­laştıkları yeni durumlar karşısında tavır belirlemede bu iki kaynağı daima aktif şekilde devrede tutmuşlardır.

İslâm'ın ilk asırlarında ana hatlarıyla belirginleşen dinî geleneği ve hukukî te­fekkürü ileriye ışık tutacak şekilde for­müle eden, teknik ifadesiyle sert delilleri ve bunlardan hüküm elde edilmesini ele alan fıkıh usulü ilminde de kitap yani Kur'an ilk şer'î delil olarak yer alır ve di­ğer deliller onun çerçevesinde temellen-dirilir. Kur'an'ı sünnetin izlemesi, ikisi ara­sındaki yakın bağ ve Hz. Peygamber'in Kur'an'ı ve dini açıklama görevi sebebiy­ledir. Bunun için de Kur'an'ın inanç esas­ları, ibadetler, haramlar gibi sem'iyyât niteliği taşıyan ve gerekçesi akılla bilinemeyecek olan (taabbüdî) hükümlerinde sünnet belirleyici bir rol üstlenir. Şer'î de­liller arasında üçüncü sırayı alan icmâın asıl fonksiyonu Kur'an'ın ve onun zımnın­da sünnetin anlaşılmasında ve bir yöne tevcihinde ümmetin fikrî ve amelî ittifa­kını temsil ederek dinin ana çatısını belir­ginleştirmektir. Esasen bir nassa daya­nan ve nesiller boyunca ihtilafsız şekilde sürdürülen ittifak anlamıyla icmâ farklı yorumlara ve neshe kapalı olduğundan kuvvet sıralaması yönüyle Kitap ve Sün-net'ten önce. kıyas ve istinbata dayalı ic­mâ ise sonra gelir. Aralarındaki hiyerarşi ve ilişki hayli girift olan, fakat kitap mer­kezli olarak konum kazanan bu üç delil şer'î hükme müstakil olarak kaynaklık edebildiğinden şer'î asıllar veya kesin bil­giyi gerektiren hüccetler 301 olarak anılır. Bu üç kaynağa göre de­lil değeri kısmen tartışmalı olan ve dör­düncü sırada yer alan kıyas ise müstakil bir hüküm kaynağı olmayıp asıl kaynak­ların dolaylı kapsamını ortaya çıkarmaya yarayan yöntemin adıdır. Bunun için bazı usulcüler onu ma'külü'l-aslın kapsamın­da hitabın anlamı, emare veya hüccet-i mücevvize. fer'u'1-usûl şeklinde adlandır-mışlardır.302 Gaz-zâlîde elde edilmek istenen şer'î hükmü ürün (semere), ilk üç delili bu ürünü veren kaynak, kıyası da ürün elde etme yolu ola­rak tanıtır.303 Bununla birlikte kıyas, naklî delil üzerinde cereyan eden akıl yürütme faaliyeti olduğu ve asıllara bağlı olarak işlerlik kazanabildiği için şer'î ve sem'î delillerin dördüncüsü sayılmıştır.304 Bunların dışında katan ve fıkıh usulü eserlerinde ayrıntılı biçimde ele alınan di­ğer feri deliller ve delil adıyla anılan hü­küm çıkarma metotları ise ya anılan dört şer'î delilin ya da genel olarak nasların bı­raktığı bilinçli boşlukları doldurma ame­liyesinin kapsamında mütalaa edilir. Böy­le olunca kitabın doğrudan ve dolaylı de­lâleti veya sükût ederek yetki tanıması sebebiyle geçerlilik kazanan bütün şer'î deliller birçok usulcünün de ifade ettiği gibi Kur'an'a irca edilebilir. Kur'an'ın de­lillerin aslı (asiü'l-usûl) sayılması bundan­dır.

İşlevsellik açısından bakıldığında ise Kur'an'ın anlaşılmasında ve hayata akta­rılmasında sünnetin, nesilden nesile te­varüs edilen dinî geleneğin ve amelî icmâ­ın, fakihlerce yürütülen re'y ve ictihad faaliyetinin ayrı ayrı payları vardır ve ye­rine göre bunlardan biri diğerine göre daha belirleyici olabilmektedir. Bunun için deliller arasındaki klasik hiyerarşi daha çok şeref ve itibar sıralaması niteliğinde­dir. Çünkü Kur'an ve Sünnet'teyer alan ilke, hüküm ve hedeflerin, örneklendirme ve benzetmelerin anlaşılması, yorumlan­ması ve bunlardan amelî hayatın çeşitli yönlerine ilişkin hükümlerin ve uygulana­bilir sonuçların çıkarılması aklî muhake­me ile gerçekleşir. Sınırlı sayıda ve muh­tevadaki nasların sınırsız sayıda ve çok çeşitli olaylara ışık tutabilmesi, farklı ko­num ve mahiyetteki insan davranışlarını yönlendirebilmesi ancak böyle bir anla­ma ve yorumlama faaliyetiyle mümkün olur.

Şer'î Hükme Delâleti. Kur'an'ın SÜbÛt değeri üzerinde yani aslına uygun olarak günümüze ulaşmış olduğu hususunda müslümanlar arasında görüş ayrılığı bu­lunmadığı için bütün metodolojik tartış­malar Kur'an'ın ve ona tâbi olarak sünne­tin lafzının yorumlanmasına ve hükme delâletine ilişkin kurallar üzerinde yoğun­laşmıştır. Hatta fıkıh usulünün esas iti­bariyle, Kur'an ve Sünnet'in doğru ve tu­tarlı biçimde anlaşılmasını ve ondan şer'î hüküm elde edilmesini sağlayacak metot ve kuralları belirlemeyi hedefleyen bir il­mî disiplin olduğunu söylemek mümkün­dür. Ancak Kur'an âyetleri İslâm'ın aslî kaynağı, Kur'an hükümleri de yine İs­lâm'ın aslî ahkâmı olmakla birlikte tafsili ve cüz*î âyetlerin fıkhî hükme ne ölçüde ve ne yönde delâlet ettiği hususu ciddi bir bilimsel çabayı ve metodolojiyi ge­rektirir. Bu sebeple âyetler iman. ahlâk, âdâb-ı muaşeret, geçmiş toplumlardan kıssa ve öğütler, genel insanî ve aklî de­ğerler, beşerî ilişkiler gibi konularda mu­hatabına doğrudan ana fikir vermekte ve onu büyük ölçüde yönlendirmekte ise de belli bir yorum metodolojisine bağlı ol­maksızın veya böyle bir metodoloji kur-maksızın âyetlerden gerek fıkhî ayrıntılar gerekse hukuk doktrini alanında hüküm çıkarmak kolay değildir. Kur'an'ın anlaşıl­masında âyetlerin lafzı kadar Kur'an'ın bütüncül anlatımı, ilke ve hedefleri, Hz. Peygamber'in açıklama ve uygulaması, fıkıh doktrin ve geleneği ayrı ayrı önem taşır. Öte yandan Kur'an'ın lafzından doğ­rudan ve açıkça anlaşılan mânalarla onun dolaylı anlatımı arasında bir ayırım yap­manın gerektiği de açıktır.

Bir dilin varlığı, o dili konuşanlar arasın­da belli lafızların belli anlamları taşıması konusunda asgari bir mutabakatın bulun­masını zorunlu kıldığından fasih Arapça ile indirilen Kur'an lafızlarının zorunlu, mümkün ve muhtemel anlamını belirle­mede Arapça'yı bilmek, özellikle de Kur­'an'ın indiği dönem ve coğrafyada yaşa­yan Arapça'nın dil ve mantık yapısını göz önüne almak vazgeçilmez bir öncelik ta­şır. 305 Bu aynı zamanda ümmetin din anlayışının merkezinde kitabın yer almasını, onun nesnelliği sağlamada ve dinî hayatı inşa etmede aktif rol üstlenmesini, kitabın an­laşılmasında müslümanlar arasında her dönemde belli bir ortak paydanın varlığı­nı korumuş olmasını da açıklayan bir hu­sustur. Bunun için usulcüler kitaptan hü­küm çıkarma metotlarının çatısını dil ku­ralları üzerine kurmuşlar ve eserlerinde lafızla İlgili usul kurallarına oldukça ge­niş yer vermişlerdir. Lafzın vaz. kullanım, mânaya delâlet ve bu delâletin şekli yö­nünden çeşitli ayırımlara tâbi tutulması ve bunların âyet ve hadislerden örneklen-diriimesi, bu yapılırken de dil bilimi ala­nına giren bir dizi tartışmanın açılması bundandır.

Lafzın anlam yelpazesini belirlemede dilin kural ve imkânlarından yola çıkmak ön şart niteliğinde ilk aşamayı teşkil etse de ikinci aşamada anlamı bilinen lafzın nasıl bir şer'î hüküm içerdiğine karar ver­mek, yani metnin hukukî yorumunu yap­mak gerekir. Kitap açısından ifade edile­cek olursa lafzın anlamı şâriin ne dediği, hükme delâleti ise usulcülerin deyimiyle mükellefin fiili açısından bu hitabın anla­mı veya mükellefin fiiline bağlanan şer'î vasfıdır. Artık ikinci aşamada şâriin ne de­mek İstediğini de araştıran bir fıkhî an­lama ve yorumlama söz konusudur. Bu­nun için dili bilmenin ötesinde fıkıh for­masyonu ve ictihad melekesi, engin bir çaba ve birikim gerekmektedir.306 Kıyamete kadar bütün insanlığa davet içeren ve muhtemel her gelişme karşısında bir diyeceği olan kitabın doğ­ru anlaşılması ve hayata aktarılması için buna ihtiyaç vardır. Nitekim müslümanların tarihî tecrübesinde de nasların lite-ral anlamıyla yetinip şerl hükümleri bu çerçevenin dışına çıkarmayan tavırların azınlıkta kaldığı, nasların fıkhî açılımları­nın müctehid fakihler tarafından yapıldı­ğı, onların kurdukları yorum metodoloji­leri içinde hukukî tefekkürün geliştiği, daha sonra usul eserleri telif edenlerin ise bu zengin fıkhî mirası sistemleştirip dil ve mantık kurallarıyla formüle ettik­leri görülür.

Kitabın lafızlarının şerî hükme delâle­tinin mümkün ve muhtemel yönlerini be­lirlemede, hatta ona belli sınırlar çizme­de ilk dönemlerden nakledilen sözlü ve amelî geleneği içinde barındıran sünnet ve icmâın da çok önemli payı vardır. Âyet­lerin nüzul sebebi ve ortamı, Kur'an'ın nazil olduğu dönemin sosyal yapısı ve nasların tarihî bağlamı da bu noktada önem taşır. Öte yandan lafzın anlamının Kur'an"ın hatta dinin bütünlüğü içinde hükümlerin genel amaçlarıyla birlikte de­ğerlendirilmesi, insanlığın tabiî-fıtrî tec­rübesinin ve toplumun genel yararlarının göz önüne alınması da lafzı doğru anla­maya hizmet eden vazgeçilmez bir bakış açısıdır. Hatta bu. fertlere kitabın anla­şılmasında geniş bir takdir alanı bırakmış olsa ve ilâhî hitapla hedeflenen sonucu tersyüz eden bir ameliyeye dönüşme teh­likesini içinde barındırsa bile az veya çok fakihlerin bîgâne kalmadığı bir yöntem olmuştur. Bu yola, lafzı anlama ve yorum­lama yönüyle fertler arasında önemli fark­lılıkların bulunacağı, insanların kültür, ge­lenek, bilgi ve tecrübe birikimlerinin dö­nem ve bölgelere göre değişmekte olma­sının bu anlama ve yorumlama faaliyeti­ni yakından etkileyeceği Önceden kabul­lenilerek girilir. Bu sebeple fıkıh usulünde dil kurallarına bağlılığı dengeleyecek biçimde lafzî anlam çerçevesini aşmaya imkân veren çeşitli metodolojilerin neler olabileceği ve bunların ne ölçüde geçerli sayılacağı hususu ayrıntılı biçimde tartı­şılmıştır. Kur'an'm indiği ortamın şartla­rından uzaklaşıldıkça bu yöndeki tartış­maların hız kazandığı görülür. İstihsan, istislah, istishab. örf, sedd-i zerîa, mesâ-lih, makâsid gibi yöntemler ve kavram­lar etrafında yoğunlaşan ve farklı ekolle­re göre belli noktalarda öne çıkan usul tartışmalarının ve vurguların belki de en önemli anlamı budur ve bunlar neticede kitabın şerî delil olarak hükme delâletini anlama çabalarıdır. Hatta burada ilâhî hi­tabın tabiatı, vahiy-lafız ilişkisi, Allah'ın ilmi, kulun fiili ve sorumluluğu gibi teolo-jik açılımlar da devreye girebilmektedir. Müctehid Kur'an'da yer alan bir nassm fıkhî yorumunu yaparken dil kurallarını göz önüne aldığı gibi Kur'an ve dinin ge­nel ilkelerine ve amaçlarına, olayın özel konum ve şartlarına ve diğer etkin un­surlara defalarca gidiş geliş yaparak bir sonuca ulaşır. Bu sebeple Kerhî gibi kla­sik dönem fakihlerinin, bir olayla karşıla­şıldığında fıkhî yorum alanında geliştiri­len bunca zengin birikimi göz ardı ederek bu tikel olayın hükmünü doğrudan bir âyet veya hadisten çıkarmaya kalkmanın yanıltıcı olabileceği şeklindeki uyarılarına hak vermek 307 ve bunu salt mezhep taassubuyla takı­nılmış bir refleks olarak görmemek ge­rekir.

Netice olarak Kur"an'ın metninden, müslümanların asgari müştereğini teş­kil eden değişmez bir İslâmî öz ve ana un­sur yanında bir de anlama, yorumlama ve bakış açısına göre değişebilen ve çe­şitli toplumlara renk ve ton farkıyla de­ğişerek yansıyan bir çeşitliliği çıkarmak da mümkün olmaktadır. Kur'an lafzının anlamı üzerinde kendiliğinden oluşan ve asırlarca devam eden fikir ve anlayış bir­likteliğinin de aynı metin üzerinde yoğun­laşan derin görüş ayrılıklarının da cere­yan edegelmiş olması bunun için garip-senmemiştir. Böyle olunca İslâm'ın anlaşılması, değişmezliği ve uygulamaya da yansıyan farklı tezahürleri yönüyle iç içe birkaç halkadan söz etmek mümkündür. Bu ayırım, aynı zamanda İslâm'ın doğru­dan ve dolaylı olarak ilgi alanını ve kap­samını tanıtıcı olacaktır. En içte Kur'an ve Sünnet metninden doğrudan ve açık bir şekilde anlaşılan öz, İslâm'ın ana ve değişmez unsuru yer alır. İkinci halkayı nasların dolaylı şekilde ve yorumlama so­nucu kapsadığı alan teşkil eder. Bu alan­da izlenen aklî istidlale, muhakemelere ve bakış açılarına göre naslara farklı yo­rumlar getirmek ve onlardan farklı so­nuçlar çıkarmak mümkün olduğundan kısmî bir değişkenlik ve farklılık gözlenir. En dışta İse müslüman fert ve toplumla­rın dinin rehberliği ve yönlendirmesi so­nucu belli bir kıvama gelmiş kendi öz ini­siyatifleriyle bilgi ve tecrübe birikimlerin­den, kültür ve geleneklerinden kaynak­lanan tercihleriyle dolduracakları, fakat ilk iki alanla da çelişmemeye özen gösterecekleri üçüncü halka yer alır. İslâm'ın ilgi alanını ve kapsamını değişmezlik, de­ğişkenlik, yoruma açık veya kapalı oluş, doğrudan veya dolaylı oluş itibariyle böy­le bir üçlü ayırıma tâbi tutmak mümkün ve doğru ise de hangi hükmün hangi hal­kada yer aldığı konusunda belli ölçüde izafîliğin bulunması ve birtakım farklı gö­rüşlerin olması kaçınılmazdır.

Hükümleri Açıklaması. Kur'an'ın beşe­rî münasebetleri tanzim eden, ferdî plan­da olsun, içtimaî planda olsun bazı fiilleri emreden veya yasaklayan, bazı amelî il­keler koyan âyetlerine "ahkâm âyetleri" denmektedir. Ahkâm âyetleri Kur'an'ın geneli içerisinde çok az yer tutar. Çünkü bir davranışın emredilmesi veya yasak­lanmasından önce emredenle muhatap arasında güven bağının kurulması, diğer bir İfadeyle emir ve tavsiyelerin filizlene­ceği sağlam bir zeminin bulunması gere­kir. Bu olmazsa emir inandırıcı olmadığı gibi uygulanmasının takibi de zordur. Bu­nun için Kur'an önce inanan, yaratanına güvenen, onu seven ve sayan müminler toplumu kurmayı amaçlamış, kişilerin ah­lâkî olgunluğa ermesini ön planda tut­muş, amelî hükümlerini ise bu zemin üzerine bina etmiştir.

İnsanın itikadî cephesini temelden ele alarak bütün esaslarıyla tanzim eden Kur'an. amelî hayata ancak gerekli gör­düğü alanda ve oranda müdahale etmiş­tir. Diğer bir ifadeyle Kur'an'ın beşerî ve sosyal hayatı ilgilendiren ve ferdin faali­yetlerini düzenleyen hükümleri gerekli miktarda, az ve öz olarak gelmiş, çoğun­da da genel ilke ile yetinilmiştir. Ancak çağlar boyu değişmeyecek olan ve insan tabiatı ile yakın alâkası bulunan alanlar­da ayrıntılı hükümler sevkedilmiştir. Bu, Kur'an'ın hükümlerinin evrenselliğinin ve sürekliliğinin en başta gelen özelliğidir.

Kur'an'ın getirdiği şerî hükümler esas itibariyle insanlığın akıl. can, mal, ırzve din şeklinde sıralanan beş temel hakkını korumaya matuf ilkelerin açılımı mahiye­tindedir. Ferdin, sosyal yapının, aile haya­tının ve toplum nizamının korunabilmesi ve sağlıklı bir şekilde devam ettirilmesi bu ilke ve hükümlerin korunmasına bağ­lıdır. Bu sebeple İslâm âlimleri, Allah'ın Kur'an'da getirdiği şerî hükümleri insan­ların hem dünya hem âhiret saadetini ya­kalamasının vesilesi olarak tanıtırlar. An­cak kitabın ferdî ve içtimaî hayata ilişkin amelî hükümler getiren âyetlerinin sayısı geneline nisbetle oldukça azdır ve bun­lar da ekseriyetle icmalidir. Şer'î hükme kaynaklık eden âyetler yer ve konu itibariyle belli bir sıra dahilinde ve bölümde değil bazan peşpeşe, bazan da itikadî ve ahlâkî konular, hatta kıssalar arasında münasebet düştükçe yer yer zikredilir. Çok defa da hukukî açıklamalar belli olaylar (sebeb-i niizûi) üzerine gelir. Bu Kur-'an'ın üslûbunun bir parçasıdır.

Kur'an namaz, oruç, zekât ve hac şek­lindeki dinin dört temel ibadetine namaz ve zekât üzerinde daha ısrarla durarak ayrı bir önem verir. Çünkü bu ibadetler, ferdin olgunlaşması ve yaratanına bağ­lanması kadar sosyal dayanışma ve den­genin kurulması açısından da önemlidir. Bununla birlikte konuyla İlgili âyetlerde bu ibadetlerin şekil şartlarından ziyade mâna ve önemi üzerinde durulur; ibade­tin hangi amaçla ve nasıl bir gönül bağı içinde ifa edileceği gösterilir. Nitekim bu dört ibadet de Hz. Peygamber'İn uygula­malı eğitimiyle belirginlik ve ayrıntı ka­zanmıştır. Zekât konusunda -verileceği yerler dışında- Kur'an'da ayrıntı bulun­mayışını da konunun toplumdan topluma ve döneme göre değişkenlik taşımasıyla ve kamu hukukuyla doğrudan alâkalı ol­masıyla açıklamak gerekir. Kur'an ayrıca infak, fakir ve kimsesizlere yardım, köle azadı, Allah yolunda savaşma ve harca­ma, doğruluk, ahde vefa, emanete sada­kat, iyilik ve ihsan gibi ahlâkî yönü de bu­lunan iyi davranış ve ibadetleri sık sık teşvik eder.

Yeme içme ve günlük hayatla ilgili ola­rak Kur'an'da getirilen haramlar oldukça sınırlı tutulmuş, sadece yasaklanan hu­suslar belirtilerek geriye geniş bir ser­bestlik (ibâha) alanının kaldığına işaret edilmiştir. Domuz eti, kan, meyte ve put­lar için kesilen hayvanların yasaklanması böyledir.308 Bu haramlar dinin simgesel özellik de taşıyan taabbü-dî hükümlerindendir.

Kur'an aile hayatının kurulması ve de­vamı, karı koca ve çocuklar arası hak ve sorumluluklar konusuna geniş yer ayırır. Ancak Kur'an'ın aile hayatına ve aile içi ilişkilere yönelik açıklamaları hukukî nite­likler de taşımakla birlikte daha çok dinî ve ahlâkî boyuta vurgu şeklindedir. Kur­'an insanları evliliğe teşvik eder, evliliğin çeşitli fayda ve hikmetlerine işaret eder 309 evliliği kocanın karısına verdiği "sağlam bir teminat" olarak nitelendirir 310 kadının kocası, kocanın da karısı üzerinde birtakım haklarının bu­lunduğunu bildirmekle birlikte 311 bu hakların ne olduğu konusunda ayrıntıya girmez. Karı kocanın birbirleri için örtü olduğunu belirtir ve tarafları adaletle ve iyilikle davranmaya çağırır. Erkeklere kadınlarla iyi geçinmeyi tavsiye ederek 312 evlilik bağının ko­runmasında kocaya daha ağır bir sorum­luluk yükler.313 Kur'an, taraf­lar arasında geçimsizlik olduğunda da ta­raflara sabır ve hoşgörüyü öğütler 314 topluma da hakemler vası­tasıyla eşlerin arasını bulma görevi yükler.315 Geçinme imkânı yoksa gü­zellikle ayrılmayı, karşılıklı olarak haklara saygı göstermeyi ister.316 Yakın kan ve sıhrî hısımlarla evlilik­lerinin yasaklanması {muharremât}, evlilik dışı ilişkinin çirkin görülüp yasaklanması bütün dinlerin ve kültürlerin neredeyse ortak çizgisidir. Zina yasağı ve bunun suç telakki edilerek ağır cezalara çarptırılma­sı, aynı şekilde iffeti lekelemeye yönelik iftiranın suç sayılıp buna da dünyevî ceza tertip edilmesi de toplumsal düzenin yanı sıra evlilik kurumunu koruma yönünde alınmış bir tedbirdir.

Miras hukuku da Kur'an'da ayrıntılı ola­rak işlenen konulardandır. Kur'an'da mi­ras daha geniş bir akraba çevresine da­ğıtılmış, kadınlar da mirasın dağılımında pay sahibi kılınmış, ancak kadınlara aynı derecede bulunan erkeklere nisbetle yarı hisse verilmiştir. Bu durum, kadına mi­rastan pay vermeyen ataerkil geleneğe göre köklü bir değişikliktir. Öte yandan bu noktadan hareketle oluşturulan fıkıh kültüründe de kadın ve erkeğe farklı hak ve sorumluluklar verilerek hakkaniyet il­kesi gözetilmeye ve nimet- külfet dengesi kurulmaya çalışılmıştır.

Kur'an ceza hukukuna belli başlı büyük suçları ve cezalarını tayin ederek temas eder. Adam öldürme ve yaralama için kı­sas ve diyet, hırsızlık için el kesme, zina ve zina iftirası için celde, anarşik suçlar için ölüm, el ve ayak kesme, idam ve sür­gün cezalarından bahseder. Bu beş suç ve ceza Kur'an'ın toplum hayatının tan­zimi, adaletin temini ve suçun önlenmesi için zaruri görerek getirdiği müdahale­ler olup bunların bu alanda yapılacak hu­kukî düzenleme ve uygulamalara zemin hazırlama ve onların üst sınırını belirle­me şeklinde anlaşılması da mümkündür. Doktrinde Kur'an'ın bu belirlemeleri di­nin değişmez hükümleri olarak görülüp bunun haricinde kalan hususların yetkili mercilerin takdir ve uygulamasına bıra­kıldığı kanaati hâkimse de müslüman toplumların tarihî tecrübe ve geleneği daha farklı yorumlara imkân verecek bir zenginlik taşır.

Savaş, barış, savaş esirleri, ganimet gi­bi devletler hukukunu ilgilendiren konu­larda da Kur'an'da yer yer ayrıntı sayıla­bilecek hükümlere rastlanır. Kur'an müs-lümanlara düşmanlarını tanıtır, savaşma azmi ve cesareti verir ve müslümanlara Allah'ın dinini hâkim kılmayı öğütler. Müslümanların cihad ruhunu ve şevkini canlı tutmaya çalışır, siyasî otorite olarak Hz. Peygamber'İn etrafında birlik ve te-sânüd içinde olmayı emreder. Kur'an müşriklerin ve Ehl-i kitabın bir "ümmet" olduğunu, yahudi ve hıristiyanlara tâbi olmadıkça onlarla uzlaşma sağlanama­yacağını sık sık hatırlatarak müslüman­lara ayrı bir kimlik ve şahsiyet kazandırır. Bu tavsiye ve ilkeler bir yönüyle yeni oluş­makta olan siyasî birlik ve örgütlenme­nin milletlerarası stratejisini çizmekte, daha çok da bu yeni oluşumun motivas­yonunu ve ayırıcı özelliklerini belirlemeyi hedef almaktadır.

Kur'an'ın muamelât alanında getirdiği hükümler ise daha öz ve geneldir. Bu alanda doğruyu ve yapılması gerekli olanı belirlemeden ziyade yanlışları düzeltme, haksızlıklara engel olma amacı hâkimdir. Bunun için de normal seyrinde giden hu­kukî ve ticarî işlem tarzlarına ya hiç te­mas edilmez ya da başka bir vesileyle de­ğinilir. Ferdî ve sosyal hayatımızda önemli bir yer işgal eden hukukî ve ticarî işlem­lerin Kur'an'da ana hatlarıyla, genelde de dinî ve ahlâkî çerçevede ele alınması veya hiç zikredilmemesi bu sebepledir. Kur'an'da zikredilen ahde vefa, akidleri yerine getirme ve ticaretin karşılıklı rızâ-ya dayanması ilkeleri toplumsal sağduyu­nun da öteden beri benimsediği ve koru­maya çalıştığı hedefler olup onları tekit anlamı taşır. Faiz, içki, kumar, yalan ve hile, fuhuş ve zina, büyü ve falcılık gibi aklıselimin ve toplumsal sağduyunun Öte­den beri çirkin gördüğü davranışların ya­saklanması, toplumun bu yönde alacağı tedbirlere arka çıkma ve destek sağlama anlamına geleceği gibi sosyal hayatı ve düzeni korumanın dinin temel hedefleri olduğunu vurgulamayı da amaçlar.


Bibliyografya :

Şâfıî, er-Rİsâle (nşr. Ahmed M. Şâkir), Kahire 1399/1979, s. 32-33, 40-41, 51-52, 73-113, 476-477, 534-535, 599-600; Kerhî. Risale ft't-U5û/(Debûsî. Te'slsü'n-na^ar içinde, nşr. Zeke-riyyâ Yûsuf), Kahire, ts. (Matbaatü'l-İmam). s. 169-170; Nu'mân b. Muhammed. İhülâfü uşü-li'l-mezâhib (nşr. Mustafa Gâlib). Beyrut 1983. s. 29, 36-46; Cessâs, el-Fuşüt fı't-uşût[nşî. Uceyl Câsim en-Neşemî), Kuveyt 1414/1994, II, 31; IV, 127; İbnü'l-Kassâr, el-Mukaddime ft'l-uşûl (nşr. Muhammedb. Hüseyines-Süleymânî), Bey­rut 1996, s. 3-4, 40-52; İbn Fûrek. Mukaddime /T nüket min uşûii'i-fıkh (nşr. Cemâleddin el-Kâsımî, Mecmû'u resâ'il fî uşû.U'1-fıkh içinde), Beyrut 1324/1906, s. 4-10; Debûsî. Takuîmü'İ-edille (nşr. Halîl Muhyiddin el-Meys). Beyrut 1421/2001, s. 18-21; Ebü'l-Hüseyin el-Basrî, el-Muıtemed (nşr. Muhammed Hamîdullah), Dı-maşk 1384-85/1964-65, I, 8-14; II, 689-690, 879-883; Bâcî, İhkâmü't-fuşûl fî ahkâmi'l-uşût (nşr. AbdülmecîdTürkî), Beyrut 1407/1986, s. 187, 528; Şemsüleimme es-Serahsî, el-üsül (nşr Ebü'l-Vefâ el-Efgânî). Haydarâbâd 1372, I, 141; Gazzâlî, el-Mûstaşfâ, Bulak 1324, I, 7-9; Kelvezânî. et-Temhtd fî uşûli'l-fıkh (nşr. Muham­med b. Ali b. İbrahim), Cidde 1406/1985,1, 5-7; Alâeddin es-Semerkandî. Mizânü'I-uşûl (nşt. Ab-dülmelik Abdurrahmân es-Sa'dîJ, Bağdad 1407/ 1987, [, 76-80; Seyfeddin el-Âmidî, ei-İhkâm fî uşûli'l-ahkâm, Kahire 1387/1968, 1, 145-148; Tûfî, Şerhıı Muhtaşari'r-Ravza (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Beyrut 1408/1988, II, 5-6; Şâtıbî, el-Muuâfakât, I, 44; II, 70; III, 31; Ali Bardakoğlu. "Kur'ân ve Hukuk", Kur'ân ue Tefsir Araştırmaları-I.ktanbui 2000, s. 93-103, 109-110; Tahsin Görgün, "Kur'ân ve Fıkıh", a.e., İstanbul 2001, s.107-119, 128-130. Ali Bardakoğlu





Yüklə 1,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   12   13   14   15   16   17   18   19   ...   49




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə