Örneklerle


NEBİH NAFİLE’NİN SU DURLUĞU’NDAKİ ŞİİRLERİ



Yüklə 5,79 Mb.
səhifə36/58
tarix31.10.2017
ölçüsü5,79 Mb.
növüYazı
1   ...   32   33   34   35   36   37   38   39   ...   58

NEBİH NAFİLE’NİN SU DURLUĞU’NDAKİ ŞİİRLERİ

Su Duruluğu”

Ansızın Nebih Nafile çıkıp geldi. Bursa’ya. Bana… Yanında sevgili dostum Canan Başkaya öğretmen ve yeğeni, lise öğrencisi Anıl. Murat öğretmen arabasıyla getirdi onları. Hatay nere, Bursa nere… Nasıl güzel bir sürpriz oldu! Davetli oldukları yerde yemek yedikleri ve kısa süre kalabildikleri için yemek ikram edememenin üzüntüsüyle üzüm yiyerek kahve içtik; kırk yıl hatırımız olsun diye bu güzel insanların yanında. Biz zaten kırk yıllık dostlardık, kırkbirinci yılımızı kutlamış olduk böylece. Bağlamaları aldık, vurduk sazın teline. “Yetiş nerdesin” dedi Nebih o güzelim, gür sesiyle. Ben de “görmüşem, bilmişem, sevmişem seni,” diyen Azeri türküyü söyledim. Anımızı pekiştirmek ve kalıcı kılabilmek için kaydettik. Hatay günlerimizi andık.

İlginç olan da şu ki birkaç gündür Nebih’in Su Duruluğu adlı kitabı üzerine yazmayı düşünüyordum. Kitabın ikinci baskısının arka kapak yazısı bana ait. O yazıyı, aynen buraya alıyorum:

Nebih Nafile ismi şairliği, ozanlığı ve bilcümle yetenek gerektiren güzel ve başarılı çabalarıyla naifliğin en güzel örneği olarak belleğimde yer etmiş. Onu her anımsadığımda ılık bir rüzgâr ferahlatır içimi. İnsana, doğaya ve sanata yoğun ve içtenlikli sevgisini biliyordum, şiirinde de buldum: "bana dokunuşun bir harf/ bakışın kitap kokusuydu sevgimin." 

Duygu yoğun ama bir o kadar da yalın dizelerle şiirini kurarken özlem, hüzün, yalnızlık v.b. insana dair halleri tıpkı bir tablo yapar gibi somutlaştırıyor: "bir akşam daha yaklaşıyor/ yıldızlar askıya duracak ve yüreğim titreyecek/ yalnızlığım yine içimi kaplayacak"

Dizelerine renkleri ve renklere yüklediği gizemli anlamı katarak ışıltılı, büyüleyici bir coşku atmosferi yaratıyor: "derken/ bir mavi aydınlık/gök dolusu, çığlık çığlığa."

Şiirindeki içtenliğe, insanın en temel gereksinmelerinden biri olan umudu da ekleyerek, okuruna yaşama sevinci pompalamak denli güzel bir sanat yaklaşımı da sunmuş oluyor. Tutarlı, direngen, renkli, coşkulu ve hatta devrimci bir yaklaşımdır o: "yaşamak!/ kan gibi kırmızı/ kırmızı gibi sıcak olsun.

Nebih Nafile aynı zamanda Edebiyatçılar Derneği’nin Hatay Temsilcisidir. Hatay’a ikinci gidişimin nedeni onun davetiydi. Samandağ Kaymakamı Tahsin Kurtbeyoğlu adına bizi davet etmişti. Samandağ Şiir Akşamları’nın ilkiydi. Ülkemizin Kaymakamlarından birinin isteği üzerine organize edilmişti. Etkinlikten sonra yazdığım ve Patikalar Dergi’sinde yayımlanan yazımda da belirtmiştim; ülkemizdeki Kaymakamların hepsinin benzeri şeyler yaptığını düşündüğümde, ülkemin çehresinin on yıl içinde değişeceği, kültür, sanat, edebiyat ve erdem bağlamında dünyanın en saygın ülkeleri arasına girebileceği hayal olmaktan çıkar, gerçek olur. Her hafta bir köye gitmecesine köy köy dolaşarak okuma etkinliklerine katılan bir yönetici ne büyük şansımızdır!Sanatın en eski ve en soylu dallarından biri olan şiirlerin okunduğu bir kentte; kentin ve kent insanının daha bir insanlaştığını düşünürüm. Sevginin çoğaldığını, hoşgörünün yaygınlaştığını, estetiğin yaşama sızdığını, yaşamı güzelleştirdiğini bilirim. Çünkü insanı insan eden sanattır. Nitekim Tahsin Kurtbeyoğlu Samandağ’dan gitti; Samandağ’da bu ve benzeri kültürel, erdemsel çalışmalar da bitti. Dolayısiyle Samandağ Şiir Akşamları’nın geleneği oluşturulamadı. Bu yüzden hiçbir zaman unutmayacağım Kaymakam Tahsin Kurtbeyoğlu’yu. Unutmayacağım gibi de hep örnek olarak gösterecek, bu sevgi ve saygımla çınlatacağım kulaklarını. Sözün yeri gelmişken kendilerine yazdığım bir mektubumu da buraya alıyorum:



Sayın Tahsin Kurtbeyoğlu, Sevgili Kaymakamım,dostlukla merhaba...

Hata yapan sürücüyü uyaramıyoruz; en büyük öfkesini kuşanarak levyeyle geliyor üstümüze. Düğünde silah sıkanı, futbol sevincini sağ sola ateş ederek kutlayan fanatiği, sokaklarımızı ürperten boynu zincirli magandayı, işçisini tokatlayan kaportacıyı uyaramıyoruz; uyardığımızda bin pişman ediyorlar. Hiçbir düşünceyi karşıtlarıyla tartışamıyoruz, partisine, futbol takımına, ideolojisine tapınanı hoşgörüye çağıramıyoruz; anında yaftalar yapıştırıyorlar suratımıza. Maddi değer tutkusunun bir sonucu olarak herkes yalnızca kendini beğeniyor, kendinden başkası; “öteki”, hatta “düşman”… Kısacası insanımız cinnet geçiriyor; sinirler gergin, duygular bedbin.

Ve Alman şairi Henrich Heine şöyle dedi: Nerede kitaplar yakılırsa orada bir gün insanlar da yakılabilir. Öyle oldu, onun bu sözünden yetmiş yıl sonra ülkesinde hem kitaplar hem de insanlar yakıldı. Ne yazık ki ülkemizde de benzeri durumlar yaşandı; kitaplar yakıldı, gencecik insanlar yaşı büyütülerek idam edildi; ozanlar, şairler, yazarlar ateşe atıldı. Üstelik tehlike sürüyor.

En yeni, en son, en derin bunalımını yaşayan emperyalizmin ve kapitalizmin diğer adıdır cinnet; iştahları kabarık, her gün bir yenisini sahneledikleri soğuk-sıcak savaşlar içimizde ve yanıbaşımızda.

Tam da burada, belirleyici olanın ekonomik altyapı olduğu bilincini aklımızda tutarak, sanatın gizilgücüne, gizemli atmosferine girmeliyiz. Şiire, öyküye, romana, resme, heykele, operaya, baleye… Bilinen en genel doğru, sanatın varlık nedeninin estetik, varlık gerekçesinin de; yaşamı, içine güzellikler katarak yeniden üretmektir. İpekböceği gibidir; kozasını örerken kendini yadsır, ama ipeğini örer. Arıya benzer; her biri bir başına zehir, tuz, asit v.b olan özsuları toplayıp bal yapar. Ürettiğinin adı ipektir, baldır; şiirdir, öyküdür, resimdir, romandır, müziktir, heykeldir; yani ki güzel olandır; üreticisinin adı da sanatçıdır... Baldır-bacak, acılı arabesk taciri değil, insana, topluma, yaşanan acılara sırtını dönmüş büyük bir egosantrik hiç değil; şairdir, yazardır, ressamdır, heykeltıraştır, kompozitördür…

Sanat, daha çok duygu yanından doğar sanatçısının ve daha çok duygularına seslenir alıcısının. Duygular ki ham haliyle kin, öfke, nefret, saldırganlık gibi bencildir, yabanıldır. Onların eğitilmesine, ehlileştirilmesine ve böylece insanı sevgi, saygı, hoşgörü gibi güzel duygularla besleyerek onun daha mükemmel bir insan, yaşamının da daha zevkli, daha renkli olmasına katkı yapar.

Böylesi erdemsel amaçlarla düzenlediğiniz Samandağ I. Şiir Akşamları davetliniz olarak ilçenizde bulunduğum süre içinde, bu düşünceleri özümlemiş bir yönetici-insan olduğunuzu gördüm, dinledim, sevindim… Ayrıca gösterdiğiniz titiz ve özel ilgi sevincimi çoğalttı, gururumu okşadı, hoşnut kalmama neden oldu. Sağolun.

Özellikle en insani değerlerin, davranışların ve geleceğe dair güzel umutların erdemli bir temsilcisi olarak sizin gibi bir değeri orada, (geleceğin Valisi tasavvurumla) bir ilçenin Kaymakamlığında, yönetiminde görmek ayrıca mutlu etti.

Varlığınıza, başarınıza, sanata, şiire, şaire ve ayrıca şahsıma gösterdiğiniz içten saygıya içtenlikle teşekkür ediyorum.

Saygı ve sevgilerimle…

Nebih Nafile; bizi tanıştıran, kendini sevdiren bir güzel insan. Bağlamasıyla bulunduğu yeri coşturan gayretli bir ozan. Su Duruluğu’ndaki şiirleriyle iyiliğe, güzelliğe, özgürlüğe dil…


Güneş Hepimiz İçin”


Nebih Nafile, şiir,Kurgu K. Merk Yay.,128 sayfa.

Nebih Nafile bağlama çalarak türkü söyleyen, aynı zamanda şiir yazan, gerçek bir ozan. Gittiği her yere bu üç güzelliği de birlikte götürür. Şiirleri bu üç özelliğinin bireşimi gibidir. Temel felsefesiyse sevgidir.. “Dünyalıyım/ dilim umut/ dinim sevgi/ rengim gökkuşağı.”(s.9) “Antakya nere Borçka nere/ bizim sınırlar tel örgülü/ sizinkiler fındık ağaçlı/ dostluk meydanında buluştuk /küçücük yüreklerimizle/ sevgiyi paylaştık.”(s.13)

İnsanı insana yabancılaştıran, insanı diğer insan için öteki durumuna düşüren bütün sosyolojik, biyolojik, kültürel ayrımcılıkları, bedelini ödemeye hazır olarak reddeden uç noktalarda yaşar ve şiirini de zaman zaman oralarda verimler: “anam!/ güzel anam/ ölümün dini yok/ kapım çalınmıştı/ o gece o dakika/ döndü baharım kışa/ yıktım/yıkıldım.”(s.15)

Dünyamızın ortak bir kalıt olduğu gerçeğinin altını çizen şiirleriyle toplumcu ve eşitlikçi anlayışın yanında durur: “kızıl yeşil fark etmez/ öldürme!/ yok etme beni/ hepimiz/ düşünelim hepimiz için/ aydınlığı/ başakları/ dünyayı…/ dünya hepimizin”(s.16)

Nahiv özellikler yansıtan şiirlerini yalınca bir anlatım ve yalınca vurgular güçlendirir. Bu yönüyle bazı şiirleri Brecht’i çağrıştırır usuma: “düşünüyordum bir gece vakti/ va hâlâ düşünüyorum/ düşüneceğim de bir başka gece/ hayatı, sevgiyi, aşkı…”(s.20).

Yalınca şiirleştirir karmaşık, dolaşık ve kırışık verili koşullarımızı:”içeride!/ içeride olduğuma bakmayın dostlar/ hayat her yerde tutsak/ bir tarafında tel örgü/ öbür tarafında çaresizlik.”(s.25)

Nafile’nin hemen hemen her şiirinde, en temel gereksinmemiz olan, adına umut dediğimiz savunma değerimizin, direnç gücümüzün, yaşam bahanemizin kokusu duyumsanır: “ben yaşam/ umutla beslenirim/ renk renk, desen desen/ çiçeklerim var sunulacak/ bir parça ekmeğim, tuzum / sıcağım soğuk tenlerde.”(s.27) “biliyorum ki/ sabah yine geleceksin/ erit beni sıcağınla/ su olup akayım/ şarıl şarıl…”(s.71)

“Her şey/ hiçbir şey değildir/ kimi zaman tesadüf/ mutluluk/ kimi zaman acı/ fakat/ hiçbir şey değildir”(s.67) benzeri bazen nihilizme varan ama insan egosunun sınırlarını kıran şiirleriyle de felsefesindeki zıtların birliğini kuruyor: “…kısaca biz./ biz ben/ biz sen/ biz o değil miyiz?” (s.29)

Yaşamın ve toplumun bütün ayrıntılarına sızmaya çalışıyor şiirleriyle. Bazen bir ev olur içindedekileri dinler, bazen bir eşya olur kullananları, bazen bir giysi olur içindekini anlamaya çalışır; kimi zaman “ onlar/ yaşamın akışında/ acıyı hisseden/ yaz sıcağında /üşüyen çocuklardır”(s.8) diye dizeleyerek çocukların, kimi zaman “mahlası olmayan/ türküdür kadın”(s.40) diyerek kadınların, kimi zaman da “hayat ikinizindir”(s.37) diyerek âşıkların gizlerine ortak olur, onlara destek verir. “bir kibrit çöpü yeter/çıtır çıtır/ tiks…/ duman kusuyor duman/ incecik odun parçaları// o çığlıklar birazdan köz”(s.74) diyerek değişimin varlığına tanık ve kanıt bir çömlek olur bazı şiirlerinde, bazılarında düş, balon, ay, güneş olur Nebih. Sevgi kaçağı olur, “bilet sorma lütfen/ kondoktör” (s.85) diyerek sevgiye bilet sorulmaması gerektiğini vurgular. Türkü olur, bağlamasının tellerinde, mızrabının dokunuşunda coşar, susuz bir dere olur çağlayarak akar… O Nebih’tir çünkü.

Bazen oyun oynar gibi yazar şiirlerini, yaşam oyununa davet eder gibi okurlarını: “yaşamak bulutların üstünde/ ağaçların arasında/ ya da deniz kenarında”(s.52).

Bazen isyanlarını dillendirebilmek için “neden” başlıklı, şu iki bölümünü en sevdiğim şiiri yazar: “neden yeryüzü/ gökyüzü gibi herkesin değil/…/ neden aydınlık varken karanlık da var”(s.42). İsyanını yaşamın her alanına yaymak, her alanında duyurmak, her alanını etkilemek ister: “beş yaşındaki çocuktan/ körpecik yavrudan ne istedin behey ihtiyar!”(s.64) Kimdir bu ihtiyar? Kötü gelenek, ölümü yakınlaşmış emperyalist, kapitalist dizge, pis insanlar, faşist ve gerici odaklar, zalim babalar, cahil yöneticiler, küçük çantalı öğretmenler, v.d…

“Küçük Çantalı Öğretmen”( http://blog.milliyet.com.tr/sabanakbaba) başlıklı yazıma gönderme yaptıktan sonra, bu yazımı, gerçek bir öğretmeni anarak tamamlamalıyım. Kitabının 99. sayfasından sonrasını, bir değerbilirlik örneği olarak kendisi için yazılmış yazılara ayırmış Nebih Nafile.İlginç olan da şu ki “İçimizdeki Güneş Nebih Nafile -Umuda Sevdalı Emek-” adlı bu bölümü sevgili meslektaşım Canan Başkaya öğretmen kaleme almış. Onunki de ayrı bir güzellik, ayrı bir saygı…



Çinikitap Dergisi, Kasım-Aralık 2013, sayı:21

OĞUZC’A YOLCULAR” ve “KÜŞÜM ÇINLAMASI”

Oğuz Tümbaş,Zemge Yay., Denemeler,2011, 145 sayfa.

Otuzdört yılı gazetecilikte geçince bir insanın nice gözlemler yapmış, ne büyük deneyimler kazanmış olur kim bilir. Aslında soru biçimindeki bu merakın derli toplu, kitap boyutunda yanıtı gibidir Oğuz’ca Yolcular. Kitabın okunması sürecinde okuyanın yolu sık sık Gaziantep’e düşer. Çünkü Orada doğmuştur Oğuz Tümbaş. Haksız da değil hani. Çünkü, bir düşünürün dediği gibi “bütün bir yaşamımız çocukluğumuzdan ibarettir.” Yolculuk boyunca kimi zaman bir şaire, kimi zaman bir yazara, kimi zaman bir kültürel olgudan, bir sanatsal edime, bir kente ya da kentinin sevdalısı bir insana düşer yolumuz. Onu ziyaret eder, onunla ilgili bilgiler ediniriz. Benzersiz, kültürel değeri olan bilgilerdir bunlar. Ülkü Tamerden Nâzım’a, Ali Çapan’dan Zülfikar Sezen’e, Çiçekdağı’ndan İzmir’e Gaziantep mutfağından meyan şerbetine, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Necati Cumalı’ya, Lütfiye Aydın’dan Atılay Arsan’a, Hidayet Karakuş’tan Yusuf Alper’e, Sina Akyol’a; sayamayacağım kadar çok isim ve onlara dair yapıtlardan, olgu ve olaylardan söz ederek onları hep gönüllerde ve dillerde tutmaya çalışıyor. Kitabın dilinin ve anlatımının kanıtı olduğu gibi Oğuz Tümbaş Türkçe konusunda oldukça duyarlı. Radyo, televizyon sunucularının özensizliğine üzülen yazar, şiirin gizemli evreniyle avutuyor yüreğini. Bu nedenle olacak, şiirlerle bezemiş kitabını. Çok sayıda yerel ve ulusal şairden şiirler alarak güzel bir değerbilirlik örneği gösteriyor. Kitap kapsamında Gaziantep’i ve İzmir’i diline pelesenk ederek bu kentler için duyduğu sevgi ve saygıyla tamamlıyor yolcularına doğru yolculuğunu. Zevkle okunan, damak tadı bırakan, insanlık adına sevinç veren bir yapıt Oğuz’ca Yolcular.
KÜŞÜM ÇINLAMASI”
Oğuz Tümbaş, Nezih-Er Yay.,şiir, 64 sayfa.

Önce Oğuz’ca Yolcular’ını okudum Oğuz Tümbaş’ın. Sonra da bu kitabını… Düz yazıdan şiire geçerken; Oğuz Tümbaş’ın düz yazı- şiir ikileminde nasıl bir yerde durabileceğini merak etmiştim. Bu merakla sayfalarını çevirdim Küşüm Çınlaması’nın. Gerçi şiir konusunda alçak gönüllüdür Oğuz Tümbaş, “Şiirde öyle anlı şanlı ödüller almadım. Ödüle de meraklı olmadım hiç. Kimsenin kapısını da çalmadım…” diyor. Son derece alçak gönül bir gazetecidir, bu yüzden şiire dair iddiası yoktur. Ama bana kalırsa şiirlerinde şiire dair ilginç bir oturmuşluk ve olgunluk var. “baba” adlı şiirini okuyanlar neden böyle söylediğimi daha iyi anlayacaklardır. “/…./ babalar da ölür bir gün kısa saçlarıyla/ anneler saklar yaslarını uzun zamana”(s.11). Düzyazıdan geldiği için bazı şiirleri düzyazısal ve öykülemeli… Gelenekten, güzel gelecek özleminden geldiği için de anlamı, anlaşılırlığı ve lirizmi korumaya çalışıyor hep. Hatta her şiirine birden çok anlam ve soylu iletiler yüklüyor. Şiirini böyle kuruyor, kimin ne itirazı olabilir ki. “allaben’de sıska bir gemi/ usul usul geçer belleğimden/ “memik oğlan” kır kilimi dokur/ ipi yunmuş beyaz iplikle.”(s.43) Ve şöyle özdeşleştiriyor şiirle İzmir’i:” bu tavşankanı çay değil/ turuncu başkaldırısı güneşin/ çünkü günbatımları bir sevdadır İzmir’de/ aşk imbatı zil zurna”(s.60)



Çinikitap, 201, SAYI: 11

MEHMET SARSMAZ CUMHURİYETİ

Mehmet Sarsmaz, toplu şiirler, İlya Yay., 352 sayfa.

Yıllardır şiirlerini okur, adını bilir, imzasını tanırdım, ama ilk kez 21 Ekim 2011’de Foça Edebiyat Günleri’nde gördüm Mehmet Sarsmaz’ı; dupduru ve hatta dingin görünen bir yüzü var, şaşırdım. Şiirlerine benzemiyor, şiirleri de ona benzemiyor. Kendisi bana güler yüzlü bir yabancı, ama şiirleri çılgın tanış. Şiirlerinin her biri büyük bir maceracı, kendisi macerasever. Bitimsiz biçim arayışlarının üstadı. Onun bu yönünü çok seviyorum. Belki bazı yorumlar “oturmamışlık”,”biçemsizlik” falan diyecekler ama çok fena yanılmış olacaklar. Çünkü onun biçeminin ta kendisidir arayış. Şiirlerine dair biçim üzerine çok şeyler yazıldı, yazılabilir, yazılmalıdır da. Sayfamdaki sınırlılık yüzünden bu saptamayı yapıp geçerken “P=we2” ve “sssseeeennnn yyyyyooooouuuuu” notlarını im olarak buraya düşüyorum. İlki bir kitabının, ikincisi de bir şiirinin adıdır.

1981-2009 yılları arasında ürettiği on iki kitaplık şiirlerini bu kitapta toplamış. İnsan, yaşam, düşün bağlamında şiir emek veren Sarsmaz, haykırışının mutlaka duyulması gerektiğine inanıyor ve bu içtepiyle de şiir yazıyor. İçini dışına çeviriyor insanın, yaşamın ve düşünün. “Anarşizmin “felsefi bir akım olarak” insancılığı,/ buradan mı biçimlenecek ya da biçimlenmiş olmalı.// “Yadsımanın yadsınması”nı nerede arayacağız öyleyse”(s.310) Sarsmaz şiirlerinin bazılarından hep Lorca tadı aldım: “Ben gökyüzünü/ görüyorum/ Ben bulutları/ görüyorum kara kara ak ak”(s.31)

Mehmet Sarsmaz, arkadaşlarıyla birlikte “dördüncü yeni” şiir devinimini başlatan, manifesto yayımlayan, şiirleri ve dinamizmiyle coğrafyamızdaki en geniş yelpazede adı anılan bir şairimizdir. “köpekler bakıyor sana dikkatle aşağıdan/ karıncalar bakıyor mu yoksa/ siyah gözlük camları ardından bir/ kadın bakıyor mu serçe serçeler”(s.251)

Çinikitap, 2011,sayı:11

MUKADDES ERDOĞPDU ÇELİK’TEN
İŞKENCEDE VE HAPİSTE:

Üç Dönem Üç Kuşak Kadınlar

Bu ülkenin insanları neler çekmiş!... İşçisi, köylüsü, ilericisi, devrimcisi ne işkenceler görmüş! Aydını, yazarı, şairi, gençleri ne sıkıntılar yaşamış!… Olamaz!

Ama olmuş bile…

Sözün buraya kadarı, doğal ortamı içinde yazıldı.Yani erkek egemen ideolojinin ağzıyla… Ona karşın durum bu kadar “vahim!”

Sözü bir de “kadınlar” bağlamına indirgeyecek olursak, o zaman “vehamet”in boyutları çok daha yakıcı oluyor. Bu yangının acısını bu yapıtı okuduğum zaman çok daha farklı bir düzeyden algıladım. Çünkü yazarı bir kadındı; bu toplumun gerici, faşizan yanını işkencesiyle, hapisliğiyle birebir yaşamıştı.

Kocaman bir kitap. Büyük boy, beş yüz sayfa… İlk anda “nasıl okuyacağım, falan…” gibisinden düşündürebilir, ama bir kez içine girdiniz mi çıkmanız neredeyse olanaksız… Öylesine akıcı bir dili var. Sanki kocaman, siyasi bir roman okuyorsunuz. Ya da kadınlarımızın katmerli acılarının hüzünlü, direngen öykülerini…

Editörlüğünü yapan ve önsözünü yazan da bu düzenin en acımasızca kıymaya çalıştığı halde bunu yalnızca ona fiziksel zarar vererek başarabilen Kutsiye Bozoklar’dır. Faşizmin bel kemiğine sapladığı kurşunla gencecik yaşından beri tekerlekli sandalyede yılmadan ışığını yaymaya çalışan ve bunda hayli başarılı olan yazar bu yapıtı sunarken şöyle diyor: ”Kadim arkadaşım Mukaddes Erdoğdu Çelik, Türkiye’de üç kuşak devrimci kadının kendi dillerinden hapishane öykülerini anlatıyor bu kitapta. “Kadınların tarihi her şeyden önce, baskı altına alınışlarının ve bunun gizlenişinin tarihidir,”demişti Andree Michel. Burada anlatılan da egemen güçlere karşı isyan etmiş kadınların baskı altındaki hallerinin tarihi bir anlamda. Tarihe tanıklık eden kadınlar kendilerinden sonraki kardeşlerine deneyimlerini aktarıyorlar. İnsanlık tarihine kadınları gözüyle bakılması çok yeni aslında.”

İnsanı insan eden duygularıdır bir yönüyle. Bu kitabı okurken bu yönünüz ister istemez öne çıkar. Gözlerinize nem, boğazınıza düğüm, yüreğinize acı oturur sık sık. Bazen yüzünüz kızarır insanlık onuru adına duyduğunuz utançla. Heyhaaat ki, insanın insana yaptığı insanlık dışılıklar sürüp gidiyor günümüzde de! Üstelik öyle uzaklarda değil, köyümüze, evimize belki yalnızca birkaç yüz metre, ya da birkaç km ötede… Karargahlarda değil belki, ama karakollarda dayak ve işkence olarak; resmi sivil dairelerde sürgün ve kıyım olarak!...

“Sonra, sonrası; işkence, işkence, işkence! Kesintsizce elektrik, falaka, susuzluktan parçalanmış boğazım, ağzıma sığmayan dilim; tekme tokat, araba lastiği, duvara dayalı tek ayak üstünde durmaya zorlanmak… Ara sıra İrfan’ın bağırtılarını, Hayrünisa’nın çığlıklarını duyuyorum… elektrik işkencesinin sonucu dilim şişmiş, ağzımı neredeyse tümüyle doldurmuş, sesim… kapanmıştı… şişmiş dilimden yer bulup sesimi çıkaramıyorum. İrfan’la konuşmaya çalışıyorum, o da benimle. Ağzımızdan çıkanlar öyle bölük pörçük ki, birbirimizi anlayamıyoruz… kadın olarak taciz ve tecavüz tehdidi yaşadım. Bir keresinde soyup cinsel organdan elektrik vermek istediler… Hemen her şey denendi üstümüzde… Hayrünisa… elektrik, falaka gibi çok çeşitli ve ağır işkenceler gördü… işkencenin her türlüsü, kadın olarak cinsel tacizin hemen tüm biçimlerini yaşadı…” (s:105,106.)

Devlet ki bunca ceberrut ve eli kolu bunca uzun, belleği güçlü, vatandaşından bir kuruş alacağı olsa faiziyle çekip alır; öyleyse bütün bu defterleri bir kez daha açmalı, bu kez de işkence yapanlara işkence yapmalı(!). Ya da kim bilir hukuku falan vardır; yasası, yönetmeliği; yargısı, yargıcı, savcısı; ne güne duruyor, bir an önce aklamalı ülkemizin, insanlığın yüzünü. Utanmaktan bıktık, yorulduk çünkü.

Mukaddes Eroğdu Çelik bu kitabında Osmanlı’daki insanlık dışılarını değil, Cumhuriyet’in ilk yıllarını da değil; yalnızca ilk 12’den başlayarak süregelenleri konu ediniyor. Dört bölüm olarak ele aldığı insanlık dışılıklar şu başlıklar altında okura sunuluyor:

a)“12 Mart: 1.Dönem 1. Kuşak Kadınlar”. Bu dönemin önemli kadın isimleri arasında Sevinç Özgüner, Sevim Belli, Kadriye Deniz Özen, Zehra Kosova, Behice Boran, Sıdıka Su, Nuran Akşit, Nazan Alp, İlkay Demir, Jülide Zaim, Leyla Kıyafet, Rüçhan Manas, Ayşe Emel Meçsi, Tilda, Magdelana, Azra Erhat, Lale Arıkdal, Türkan Şahin, Selma Veysioğlu, Ülker Akgül, Ülkü Ahmet, Feryal Sarıoğulları, Hatice Alankuş v.d. var. Zamanın Genel Kurmay başkanı Memduh Tağmaç’ın, “toplumsal gelişme ekonomik gelişmeyi aşmıştır” diyerek faşizme çağrı yapmasıyla başlayan; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmesi, Mahir Çayan ve Ulaş Bardakçı’nın yakalanması ve Hüseyin Cevahir’in öldürülmesiyle sürüp giden olaylar bu dönemin en kayda değer olaylarıdır.

b)“12 Eylül: 2.Dönem 2. Kuşak Kadınlar.” Filiz Karakuş, Nursel Gökbaş, Gönül Yumurtacı, Zeynep Turan, Mualla Akkurt, Hayrünisa, Hilal, Kıymet Yıldırımer, Hazan Arslantürk, Defne Sandalcı, Sema Vural, Nazlı Çağlayan, Meral Mualla, Ayşe Hülya Özzümrüt, Buket Öktülmüş,Yurdusev Özsökmenler, Ayşe Nur Zarakolu, Cemile Çakır, Reha İsvan, Selda Bağcan, Didar Şensoy, Ayhan Sağcan, Fatma Mefkure Budak, Mevlüde Acar, Gülşah Tağaç, Güzel Şahin, Gülizar Çağlayan v.d. gibi birçok kadının adı öne çıkmaktadır bu dönemde. Bir milyon kadar insanın işkence tezgahlarından geçirildiği, yüzlercesinin öldürüldüğü, idam edildiği bu sürecin ilk önemli olayı İrfan Çelik’in hücresinde öldürülmesi, Erdal Eren’in idam edilmesi ve çeşitli cezaevlerinde başlatılan açlık grevi, ölüm orucu ve bu savaşım süreci içinde birçok kadın-erkek devrimcinin katledilmesidir.

c)“3.Devre, 3. Kuşak: “Sosyalizm Öldü” kadınlar kavgada.””1990’lara doğru dünyada ve bu topraklarda devletler arası ilişkilerden tekelci sermayenin iç hareketine, sömürge ilişkilerine, sınıfsal ve ulusal mücadelenin koşullarında kadar çok köklü değişiklikler yaşanmaya başlanmıştı,” diyerek bu tarihsel sürece damgasını vuracak temel etkenlere dikkat çeken Mukaddes Erdoğdu Çelik bu gelişmelere koşut olarak cezaevlerinde uygulanan politikaların temel ilkelerini de şöyle özetliyor: “12 Eylül’ün yasal ve yapısal temellerini oluşturduğu cezaevleri politikası; genelgelere yedirilmiş olarak götürülmeye çalışılacak olan, daha dar mekanlarda, daha az kalabalıkla tam tecrit oldu.” Ünlü “F Tipi” cezaevleri bu politikanın ürünüdür işte! Bu dönemde isimleri geçen kadınlardan bazıları da şunlardır: Bilgi Tağaç, Filiz Karakuş, Melek Üçbinli, Gülnur Savran, Ayşe Düzkan, Ayşe Baştuğ, Menekşe Meral, Ayşe Yumli, Gonca Telek, Asiye-Mine Baş, Münevver İltimur, Emine Güngör, Şengül Boran, Sakine Altun, Esmahan Ekinci, Başak Otlu, Songül Özbakır, Gülay Ferit Ünsal, Meltem Kural, Semiray Polat, Asiye Güden, Necla Çomak, Sevgi Erdoğan, Hülya Gerçek, Kıymet Kahraman, Hatice Bolat, Nevin, Gülsüm Güzel, Sultan Seçik, Ayşe Yılmaz, Rahime Henden, Gönül Karagöz, Çiçek… Dönemin en önemli olaylarıysa süreci içinde yüzlerce gencin göz göre göre katledildiği, “PKK ve TDKP’nin dışındaki bütün devrimci haraketlerin katıldığı(M.E.Ç.)” “96 Ölüm Orucu”, “Ulucanlar Katliamı”, “Burdur Katliamı”, ”Bayrampaşa Yakımı” v.b.dir.

d)“Gözaltı Rekortmenleri.”Bu bölümde adı geçen kadınlar, onlarca kez gözaltına alınmış, onlarca kez tutuklanmış ve defalarca cezaevi süreci yaşamış insanlardır. Filiz Karakuş onlardan biridir örneğin,bir “gözaltı rekortmeni.” Münevver İltimur, “en az kırk kez gözaltına alındım,” diyor. Gonca Telek, Bilgi Tağaç, Sultan Seçik, Tuğba Gümüş v.d.

Ayrıca bebekleri ve çocukları var “üç dönem üç kuşak kadınlar”ın. Cezaevlerinde doğan, orada büyüyen. Sakarya Cezaevi’nin Taylan’ı bunların en ünlüsü olsa gerek. Toprak, Altan, Can, Mücahit ve daha niceleri çeşitli cezaevlerinde… Bunlar yalnızca adı geçenler… Daha niceleri de olmuştur mutlaka. Şimdi nerededirler, ne yapıyorlar kimbilir.

Kısacası; “Bu kitapta; “Kavel Grevi’nden 15-16 Haziran ve 68 başkaldırısına, TİP’ten Dev-Genç’e, 12 Mart günlerinden devrimci militan örgütlere gelen işçi, aydın ve daha çok öğrenci kadınlardan, 74-80 arası devrimci yükseliş günlerinin yapıcısı olan, 12 Eylül zindanlarında direnişi ören kadınlardan 90’lı yılların yeni kavgalarına kulaç atan, işkence ve zindan deneyimlerini zenginleştiren, bu yüzden yakılan, ölüme yatan, can veren devrimci militan kadınlardan, Kürt serhildanındaki gerilla kadınlara ulaşan tarihsel bir süreklilik vardır. Kitap üç dönem boyunca yaşadıklarıyla kadınların tarihsel süreklilikteki rollerini de açığa çıkarıyor, toplumun bilgisine sunarak kadın cephesinden ışık tutuyor. Özetle; Harbiye hücrelerinden F tiplerine uzanan otuz kırk yıllık tarihte kadınların yer alışının canlı tanıklığı denebilir.”

Şunu da eklemek gerekir ki, bu kitap aynı zamanda siyasi arenada birincil, ikincil, üçüncül rolleri olan kadınlardan başka, aslında doğrudan hiçbir rol üstlenmemiş, ama bu fırtınalara yakalanarak diğerleriyle aynı akıbeti yaşamak zorunda kalmış kadınlarımızın da tarihidir. Çünkü bir kez faşizm fırtınası esmeye dursun; önüne gelen her şeyi yakıp yıkmaktan geri durmaz; o arada kuruların yanında yaşları yakmaktan da hiçbir zaman utanmaz.

“Dışarıdan habire işkenceleri anlatın, yazın diye haber geliyor. Kızlar anlatıyor, ben yazıyorum…. Fakat örnekler öyle ağır ki, artık dayanamıyorum, bayılacak gibi oluyorum.”(s.70) İşkenceleri yazan insanın duyguları böyle olunca, işkence görenin halini varın siz düşünün. Postmodern küreselleşme ve yeni dünya düzeninin, postmodern akımlarına, rant rüzgarlarına, televizyonların renkli ekranlarının dayanılmaz hafifliğine, gazetelerin dolar maaşlı köşelerine kapılıp bütün duyargalarınızın körelmesine izin vermediyseniz elbet. Kesilmiş koyun başı gibi bakmıyorsanız çevrenize…

Oysa yaşamak ne kadar güzel değil mi?... Ne kadar tatlı, ne kadar vazgeçilmez!... Düzen ve onun kafayapısına sahip insanlar(!) olarak öyle çok alışmışız ki rahata ve öylesine bencilleşmişiz ki, sanki yaşamak yalnızca bizim hakkımız, diğerleri için o kadar da önemli değil. Kılımızın incinmesine gönlümüz razı olmaz, keyfimiz kaçar; bir kuruşluk rahatsız edilmişliğimizin bedelini yüz kuruşla ödetmekten çekinmeyiz. Ayrıca dahasını isteriz hep; daha çok yemeği, daha çok eğlenmeyi, gezmeyi, tozmayı, sevişmeyi… (Oysa obez oluruz sonunda, serseseri, esrarkeş, hovarda, hımbıl, ya da hasta.) Öyle, ya da böyle onların da hakkı vardı bunlara. Mukaddes Erdoğdu Çelik’in kitabında adı geçen güzel ve ölü çocukların. Örneğin 12 Eylül’ün ilk kurbanlarından, yazarın sevgilisi, canı, cananı, eşi İrfan Çelik, Meclis kararı olmaksızın yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren, Ekrem Ekşi, Zeki Yumurtacı bunlardan yalnızca dördüdür. Deniz Gezmişleri, Nurhak, Kızıldere katliamlarının, son yirmi yılın Güneydoğusunu kasıp kavuran kirli savaş kurbanlarının, hücre evleri baskınlarında kurşuna dizilenlerin, gözaltında kaybedilenlerin, işkencelerde öldürülenlerin, yurdunu yuvasını terk etmek zorunda kalan sürgünlerin…

Bütün bunlar bir yana, Mukaddes Erdoğdu Çelik’in çoğunluğunu yaşayarak, ya da paylaşarak yazdığı bu kocaman kitaptakiler de öte yana… Ne kadar acıklı ve insanlık dışı olursa olsun unuturduk bütün bunları, yinelemez, toplumsal bilincin öfke ve hesap sütunlarına yazmazdık; geçip gitseydi, mazide kalsaydı her şey, toplumsal yaşamımızdan ve kültürümüzden çıksaydı bu maddeler… Olmadı, sürüyor bütün canilikler. Bu kitaptan sonra, bu günümüzden birkaç ay önceydi örneğin; tarih 6 Mart 2005’ti. Kadınlar meydanlarda sözcüğün tam anlamıyla meydan dayağına çekildiler, ne büyük bir utanmazlıktır (bunu, suçlanan kadınları aklayan mahkeme kanıtladı) ki, üstüne üstlük bir de suçlanarak mahkemeye gönderildiler. Sanki insafsızca dövülüp sövüldükleri, yerlerde sürüklendikleri, hatta yem gibi polis köpeklerinin önüne atıldıkları günler çok uzaklardaymış gibi “Cumartesi Anaları”nın.

Öyle ya da böyle, Hilal’in Selimiye’den doğuma gönderilmesinin hemen ardından siyasi kadın arkadaşlarının şarkılarında söyledikleri gibi: “En savaşçılarımız ölmüşse bile/ Yiğitlere gebe analarımız…”



Kataloq: 2015
2015 -> Dərs vəsaiti, Bakı, Çaşoğlu -2003 A. M. Qafarov Standartlaşdırmanın əsasları
2015 -> Azərbaycan Respublikası Kənd Təsərrüfatı Nazirliyi Azərbaycan Respublikası Təhsil Nazirliyi Azərbaycan Dövlət Aqrar Universiteti
2015 -> AZƏrbaycan əraziSİNDƏ İBTİDAİ İcma quruluşU
2015 -> АзярбайжАН РЕСПУБЛИКАСЫ ТЯЩСИЛ НАЗИРЛИЙИ азярбайжан дювлят игтисад университети
2015 -> Mühazirə Mövzu: Sertifikasiyanın mahiyyəti və məzmunu. Plan əsas terminlər və anlayışlar
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 15
2015 -> Ali təhsil müəssisəsinin Nümunəvi Nizamnaməsi"nin və "Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin dəyişiklik edilmiş bəzi qərarlarının siyahısı"nın təsdiq edilməsi haqqında Azərbaycan Respublikasının Nazirlər Kabinetinin Qərarı
2015 -> AZƏrbaycan respublikasi təHSİl naziRLİYİ azərbaycan döVLƏT İQTİsad universiteti
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 22 MÖvzu: telemexanik sistemləR

Yüklə 5,79 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   32   33   34   35   36   37   38   39   ...   58




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə