Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə93/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   89   90   91   92   93   94   95   96   ...   150
Smerdyakov  bu sözleri  düşünüp  tartıyormuş gibi  sustu. Sonunda, itiraz kabul etmez bir tavırla:
— Bunların hiç biri olmayacak!  Siz de  gitmeyeceksiniz, diye karar verdi.
İvan sitemle:
— Sen beni anlamıyorsun!  dedi.
— Eğer, herşeyi olduğu gibi açıklarsanız çok utanacaksınız efendim. Hem öyle bir şey yapsanız bile, hiç bir şeye de yaramayacak. Çünkü ben, düpedüz size hiçbir vakit bir şey, söylemediğimi, sizin de o sırada ya hasta olduğunuzu, (ki bu halinizden de belli efendim) ya da kardeşinize kendinizi feda edecek kadar acıdığınızı, bana da iftira ettiğinizi, zaten ömrünüz boyunca beni insan saymadığınızı, bana bir kedi kadar? bile önem vermediğinizi söyleyeceğim. O zaman size kim ina- ' nır? Söyleyin! Hem, elinizde bir tek delil var mı?
— Bana bak! Sen şimdi bu paraları bana, tabiî beni kandırmak için gösterdin.
Smerdyakov, para  destelerinin  üzerinden  İzaak  Sirin'in kitabını kaldırıp bir yana bıraktı. İçini çekerek:
— Bu paraları alıp götürün, dedi.
İvan ona daha büyük bir hayretle baktı.
— Tabii götüreceğim ya! Ama madem bu paralar için işledin cinayeti, onları neden bana veriyorsun?
Smerdyakov, elini sallayarak titrek bir sesle:
— Bunlara hiç ihtiyacım yok, efendim, dedi. Eskiden öyle bir parayla Moskova'da, ya da en iyisi Avrupa'da yeni bir hayata başlarım diye bir düşüncem vardı. Aslında bunu «her-şey hoş görülebilir» diye düşündüğüm için  aklıma koymuştum. Bunu da gerçekten siz bana öğrettiniz efendim. Çünkü bana o zaman şöyle demiştiniz: Eğer, ölümsüz bir Tanrı yoksa, dünyada iyilik diye de bir şey yoktur. Hem Tanrı yoksa öyle bir şeye gereklilik de kalmaz. Siz bunu gerçekten söylediniz. Ben de öyle düşündüm.
İvan, dudaklarını eğrilterek hafifçe güldü:
— Demek bunu kendi aklınla buldun öyle mi?
— Sizin sayenizde. Bunu siz öğrettiniz.
— Demek simdi, parayı geri verdiğine göre Tann'ya inanıyorsun öyle mi?272
KARAMAZOV KARDEŞLER
Smerdyakov:
— Hayır, efendim, O'nun varlığına iman getirmiş değilim, diye  fısıldadı.
— O halde neden veriyorsun? Smerdyakov yine elini salladı.
— Yeter... Veriyorum işte!  Bakın, siz kendiniz o zaman herşey hoş görülür diyordunuz. Şimdi ise neden öyle kuşku içindesiniz? Hatta neredeyse kendinizi  ele vermek bile istiyorsunuz... Hoş öyle bir şey olmayacak ya! Gidip kendinizi ele vermezsiniz siz.
İvan:
— Göreceksin!  dedi.
— Öyle şey olamaz!  Siz çok akıllısınız, efendim. Parayı seviyorsunuz; çünkü çok gururlusunuz. Sonra, kadın  güzelliğine aşırı bir tutkunuz vardır. En çok da kimseye muhtaç olmadan rahat rahat bolluk içinde yaşamaktan hoşlanırsınız. En çok hoşlandığınız şey, budur efendim. Mahkemede sizin için bu kadar utanılacak bir şeyi kabul ederek yaşantınızı ömrünüzün sonunadek altüst etmek istemezsiniz. Siz tıpkı Fiyodor Pavloviç gibisiniz. Çocukları arasında en çok sız orıa çektiniz. Onunla aynı ruhtansınız efendim.
İvan, derin bir şaşkınlık içinde kalmış gibi:
— Hiç aptal degilmişsin,  dedi.
Kıpkırmızı  olmuştu.  Smerdyakov'a birden bambaşka bir tavırla bakmaya başlamıştı.
— Eskiden aptal olduğunu sanıyordum. Ama şimdi mantıklı konuşuyorsun.
— Siz kibrinizden ötürü beni aptal sanıyordunuz. Paralan alsanıza!
İvan, üç para destesini aldı ve onları hiçbir şeye sarmadan cebine soktu.
— Yarın onları mahkemede gösteririm, dedi.
— Size hiç kimse inanmaz, efendim. Kaldı ki, şimdi yeter derecede paranız var. Kutudan alıp getirdiğinizi söyleyeceklerdir efendim.
İvan yerinden kalktı.
— Tekrar ediyorum, eğer seni öldürmediysem, bunu yal nızca yarın sana ihtiyacım olacağı için yapmadım. Bunu dai ma aklında tut ve unutma!
Smerdyakov birden garip bir tavırla:
KARAMAZOV KARDEŞLER
273
— Öldürün efendim, ne çıkar? Şimdi öldürün beni! dedi. İvan'a garip garip bakıyordu. Sonra acı acı gülümseyerek:
— Bunu yapmak cesaretini gösteremezsiniz,  dedi.  Hiçbir şeye cesaret edemezsiniz! Siz ki, eskiden korkusuz bir adamdınız!  diye ekledi.
İvan:
— Yarın görüşürüz!  diye bağırdı ve  gitmeye hazırlandı.
— Durun... Bana onları bir kez daha gösterin.
İvan,  kâğıt  paraları  çıkarıp  ona  gösterdi.  Smerdyakov, paralara on saniye kadar baktı. Sonra, elini sallayarak:
— Eh, şimdi gidin artık! dedi.
Sonra, İvan'ın peşinden birden tekrar:
— İvan Fiyodoroviç!  diye seslendi. İvan giderken dönüp arkasına baktı.
— Ne istiyorsun?
— Hakkınızı helâl edin efendim!
İvan tekrar:
— Yarın görüşürüz! diye bağırdı ve odadan dışarı çıktı. Tipi hâlâ devam ediyordu. İvan Fiyodoroviç, önce zinde
adımlarla gidiyordu. Sonra birden sallanır gibi yürümeğe başladı. Hafifçe gülerek: «Bu fizikî bir şey» diye düşündü. Şimdi nedense içinde sevinç gibi garip bir duygu uyanmıştı. Kendisinde sonsuz bir güç hissediyor gibiydi: Son zamanlarda, ona o kadar üzüntü veren bocalamaları sona ermişti! Karar verilmişti artık. Mutlu bir duygu içinde; «Bundan böyle kararım da değişmeyecek!» diye düşündü. O sırada birden ayağı bir şeye takıldı, az kalsın düşüyordu.
Duraklayınca, ayaklarının dibinde, yere yıkmış olduğu köylüyü farketti; köylü hâlâ aynı yerde, kendinden geçmiş olarak hareketsiz yatıyordu. Tipi artık hemen hemen tüm yü-zünü örtmüştü. İvan, birden onu kaldırdığı gibi sırtına aldı. sağda, küçük bir evde ışık görünce yaklaştı, pancurlara vur-du ve içerden karşılık veren evsahibinden köylüyü merkeze taşımak için yardım etmesini rica ederek, ona bu iş için üç ruble vermeyi vaad etti. Küçük evin sahibi toparlanarak didışarı çıktı. İvan Fiyodoroviç'in amacına nasıl ulaşabildiğini, hemen doktor muayenesinden geçirilmesi şartıyla, köylüyü merkeze yerleştirdiğini ve bu arada yine cömertçe, «mas-274
 
raflan  karşılamak  için»  nasıl  para  verdiğini ayrıntılarıyla anlatmayacağım. Yalnız, bu işin hemen hemen bir saat kadar bir  süre aldığını belirteceğim.  Ama,  İvan  Fiyodoroviç,  çok memnun kalmıştı.
Düşünceleri dağınıktı ve zihninden hızlı hızlı geçiyor lardı Birden zevkle:  «Eğer, yarın yapacağım şeye bu kadar kesin karar vermemiş olsaydım yolda durup  köylüyü yerleştirme? . için tam bir saat uğraşmazdım. Yanından geçip gider, donsa, da umursamazdım... Öyleyken hâlâ kendi davranışlarıma sa hip olabiliyorum!» diye düşündü ve aynı anda zihninden ona, daha çok zevk veren bir düşünce geçti:  «Oysa, onlar orada aklımı .kaçırdığıma karar vermişlerdi!»
Evine varınca, birden durakladı, kafasında bir soru düğümlenmişti. «Yoksa hemen şimdi gidip savcıya herşeyi söylemeli miyim?» Bu soruya, «Yarın herşeyi birlikte yaparım b diye kendi kendine fısıldayarak karşılık verdi, sonra tekrar evine doğru döndü; ama ne gariptir, bir anda yokoluvermiş ti. Odasına girer girmez de, birden sanki kalbine buzdan bir el dokunmuş gibi oldu. Sanki içinde bir anı uyanmıştı. Daha doğrusu odasında ona çok üzüntü veren, içinde tiksinti uyan dıran bir şeyin bulunduğunu, hatta yalnız şimdi değil dahî önceden de orada olduğunu hatırlamış gibiydi. Yorgun bir tavırla divanın üzerine çöktü.
îhtiyar kadın ona semaveri getirdi, tvan Fiyodoroviç demliğe su koydu, ama suya dudaklarını bile dokundurmadı. Kadına da ertesi sabaha kadar izin verdi. Divanın üzerine oturmuştu, başı dönüyordu. Hasta olduğunu, gücünü yitirdiğini hissediyordu. Az kalsın uyuyacaktı. Sonra birden huzursuzlukla ayağa kalktı ve uykusunu dağıtmak için odada bir aşağı, bir yukarı dolaşmaya başladı. Bazı anlarda, sayıklıyor gibiydi. Ama onu en çok düşündüren şey, hastalığı değildi: Tekrar oturunca arada bir gözlerini sanki birşey arıyormuş gibi etrafta dolaştırmağa başladı. Bunu birkaç kez yaptı. Sonunda gözü bir noktaya dikildi. İvan, hafifçe güldü, ama yüzü kıpkırmızı oldu. Uzun bir süre olduğu yerde aynı noktaya, karşı duvarın dibinde duran divana bakmaktan kendini alamayarak oturdu. Belliydi ki, orada bulunan bir şey, bir varlık kendisini müthiş rahatsız ediyor, ona büyük bir üzüntü veriyordu.
KARAMAZOV   KARDEŞLER                                          275
IX
ŞEYTAN...  İVAN  FİYODOROVİÇ'İN  KÂBUSU
Ben doktor değilim, bununla birlikte hissediyorum ki, artık İvan Fiyodoroviç'in hastalığı konusunda, hiç değilse bir iki şey açıklamak zorunda olduğum an gelmiştir. Olayları atlayarak yalnız şunu söyleyebilirim: İvan Fiyodoroviç'in, o akşam, daha doğrusu o sırada, çoktandır sarsılmış bulunan, ama yine de inatla hastalığa karşı koyan vücudu artık beyin hummasına yenilmek üzereydi, hastalık ertesi günü patlak verecekti. Tıpta bir bilgim olmadığını bile bile, şu tahmini ileri sürmeyi göze alıyorum: Belki de, İvan gerçekten iradesini kullanarak, bir süre için hastalığı ertelemeyi başarmıştı. Hatta, belki de onu büsbütün yenmeyi hayalinden geçiriyordu.
Hasta olduğunu biliyordu. Ama ileride kaderini tayin edecek o anlarda, herkese karşı cesaretle ve kesin olarak sözünü söyleyeceği sırada, yani «kendini kendisine karşı temize çıkaracağı» bir zamanda yatağa düşmek, ona iğrenç bir şey olarak görünüyordu. Bununla birlikte, bir ara Katerina İvanov-na'nın, (daha önceden anlattığımız gibi sadece hevese kapılarak) Moskova'dan getirtmiş olduğu yeni doktora uğramıştı. Doktor, İvan'ı muayene ettikten ve şikâyetlerini dinledikten sonra, onda bir çeşit zihin bozukluğu gibi bir şey bulunduğu sonucuna varmış, hatta onun tiksintiyle kendisine yaptığı bazı açıklamalara hiç şaşmamıştı. Kararını açıklarken de:
— Hayal görmek, sizin durumunuzda olan biri için çok normal bir şeydir, yalnız öyle bir şey olup olmadığını kontrol etmeli... Zaten bir dakika bile yitirmeden genel ve ciddî bir tedaviye başlamalı, yoksa iş fena olur! demişti.
Ama İvan Fiyodoroviç doktorun yanından çıktıktan sonra, onun akıllıca verdiği öğüdü yerine getirmemiş, tedavisini ihmal etmişti. Durumunu umursamayarak, «Yürüyebiliyorum ya! demek ki daha gücüm var, yatağa düşersem o başka, o zaman kim isterse tedavi etsin beni!» diye karar vermişti.
Böylece, o sırada sayıkladığını hemen hemen kendisi de anlayarak, daha önce söylediğim gibi gözlerini inatla karşı duvarın dibindeki divanın üzerinde bulunan bir cisme dikmiş "Akıyordu. Birden orada oturan biri belirdi. Tanrı bilir içeri-276
KARAMAZOV KARDEŞLER
ye nasıl girmişti. Çünkü, İvan Fiyodoroviç, Smerdyakov'un yanından dönüp de odaya girdiği vakit, odada böyle biri yoktu. Bu, bir beyefendi idi. Daha doğrusu bilinen tipte bir Rus centilmeniydi. Artık pek genç değildi. Fransızların dediği gibi «Qui frisait la cinquantaine»(*) bir adamdı. Oldukça uzun ve hâlâ gür olan koyu renk saçları pek ağarmamıştı. Sivri kesilmiş bir sakalı vardı. Sırtında basit, kahverengi bir ceket vardı. Belliydi ki, en iyi terzinin elinden çıkmıştı ama, epey giyilmişti ve herhalde üç yıl kadar önce dikilmiş, şimdi de modası büsbütün geçmişti; o kadar ki, artık iki yıldır varlıklı insanlardan hiç biri bu tip ceketler giymiyorlardı. Gömleği, eşarp şeklindeki uzun kravatı, herşeyi, şık giyinen tüm centilmenlerde olduğu gibiydi. Ama eğer dikkatle bakılırsa iç çamaşırı oldukça kirli, geniş atkısı da çok yıpranmıştı. Misafirin kareli pantolonu ayağında çok iyi duruyordu, ama yine de aşırı derecede açık renk ve garip bir şekilde, aşırı denecek kadar dardı. Şimdi böylelerini hiç kimse giymiyordu. Misafirin mevsime hiç uymayan ve birlikte getirdiği beyaz, yumuşak fötr şapkası da öyleydi.
Sözün kısası, oldukça dar imkânlarına rağmen, derli toplu bir görüntüsü vardı. Daha köleliğin kaldırılmadığı zamanlarda, rahat bir hayat süren ve hiçbir şey ve hiçbir mesleği ol-.mayan mal sahiplerinden biriymiş hissini veriyordu. Herhalde iyi bir hayat görmüş geçirmiş, doğru dürüst bir çevrede yaşamış, bir vakitler önemli kişilerle ilişkiler kurmuş, hatta belki de o günedek bu ilişkileri korumuştu, ama gençlikteki çılgın yaşantısından sonra yavaş yavaş fakirleşerek, özellikle kölelik ortadan kaldırıldıktan sonra, kendisini yumuşak başlılığı sayesinde, aynı zamanda dürüst bir insan olduğu için evlerine kabul eden eski ahbaplarının yanında kibar bir yanaşma haline gelmişti. Öyle bir yanaşma ki, sofraya davet edilmiş olan kim olursa olsun, insan onu mütevazi bir yere oturtmakla birlikte, sofrasına davet etmekten utanç duymazdı.
Böyle yumuşak huylu, konuşmasını, anlatmasını bilen, bir iskambil oyununda oyuncu sayısını tamamlayan ve kendilerine angarya olarak bir iş verilirse bunlardan hiç hoşlanma?' yan bu tip dalkavuklar genel olarak yalnızdırlar. Ya bekârdırlar ya da eşlerini kaybetmiş insanlardır. Hatta çocukları
(*)  Elliye basmak üzere, anlamında.
KARAMAZOV KARDEŞLER
277
bile olabilir. Ama, çocukları uzaklarda bir yerde, teyzelerinin, halalarının evlerinde yetiştirilirler. Böyle bir centilmen, doğru dürüst bir sosyetede, sanki öyle evlâtları olduğu için biraz utanç duyuyormuş gibi, çocuklarından hemen hemen hiçbir zaman söz etmez. Zaten onlardan yavaş yavaş, gittikçe büsbütün uzaklaşır. Çocuklarından yalnız isim gününde ve Noel'de tebrik mektupları alır, hatta bazen onlara karşılık bile verir.
Beklenmedik misafirin yüzünde candan bir anlam değil, yine de çevrede olup bitenlere göre her çeşit nazik anlama çevrilebilecek, duruma uygun, herşeye hazır bir anlam vardı. Cebinde köstekli saat yoktu ama, siyah kurdeleli ve çerçevesi kaplumbağa kabuğundan yapılmış monoklü vardı. Sağ elinin orta parmağında, pahalı olmayan bir akikle süslü, som altından yapılmış bir yüzük göze çarpıyordu.
İvan Fiyodoroviç, öfkeyle susuyor, konuşmak istemiyordu. Misafir de bekliyor ve tıpkı yukarda kendisine ayrılmış olan odadan biraz önce ev sahibine arkadaşlık etmek üzere, onunla birlikte çay içmeye inmiş, ama ev sahibi somurtarak bir şeyler düşündüğü için, uslu uslu susan, bununla birlikte o söze başlar başlamaz nazik bir tavırla her konuda sohbet etmeğe hazır bir dalkavuk gibi oturuyordu. Birden yüzünde bir üzüntü belirdi. İvan Fiyodoroviç'e:
— Dinle, diye söze başladı. Özür dilerim, sadece sana şunu hatırlatmak istiyordum: Sen Smerdyakov'a, Katerina İva-novna meselesini öğrenmek için gitmiştin, oysa onun hakkında hiçbir şey öğrenmeden ayrıldın. Herhalde unutmuşsundur...
İvan'ın dudaklarından:
— Haa, evet! Sözleri döküldü ve yüzü üzüntüyle karardı. Evet unuttum...
Sonra, kendi kendine:
— Ziyam yok, nasıl olsa her şey yarına kaldı, diye mırıldandı.
Sonra sinirli bir tavırla misafire doğru döndü.
— Sana ne? dedi. Bunu kendim hatırlamalıydım. Çünkü, asıl buna müthiş üzülüyordum!  Sen ne diye ortaya çıkıyorsun? Sanki bunu ben kendim hatırlamadım da, sen bana hatırlatmışsın diye inanacak mıyım?
Centilmen, şefkatli bir tavırla:278
KARAMAZOV KARDEŞLER
— İstersen inanma! dedi. Zorla inancın değeri ne ki? Bundan başka,  işin  içinde  inanç  varsa,  hiçbir delilin, özellikle maddi delilin yardımı olamaz. Thomas (*), İsa'nın dirilmiş olduğunu gördüğü için değil, daha önceden inanmak arzusunu duyduğu için inanmıştır. Bak, bir şey söyleyeyim: Örneğin ruh çağıranları ele alalım... Ben onları çok severim... Düşün bir kez, şeytanlar onlara öbür dünyadan boynuzlarını gösterdiler diye kendilerinin iman için yararlı kişiler olduklarını sanıyorlar. «Artık bu, öbür dünyanın varlığını ispat eden maddî bir delildir!» diyorlar. Öbür dünya... ve maddî deliller... Aman, aman! Hem sonunda şeytanın varlığı istoat edilmiş olsa bile, Tanrı'nın varlığı ispat edilmiş olur mu? Ben, idealistlerin kurduğu bir derneğe üye olmak istiyorum, onların arasında muhalefet yapacağım:  «Ben realistim, materyalist değil!»  diyeceğim. Ha! Ha! Ha!
İvan Fiyodoroviç, birden masanın önünden kalkarak:
— Dinle, dedi! Ben şimdi sayıklıyor gibiyim... hem gerçekten sayıklıyorum... Bana ne? Yalan söylersen söyle!  Vız gelir bana! Geçen seferki gibi beni çileden çıkaramazsın. Yalnız, nedense utanıyorum... Odada dolaşmak istiyorum... Ba-«en seni görmüyorum, sesini bile işitmiyorum, tıpkı geçen sefer olduğu gibi. Ama neler mırıldandığını her zaman seziyorum, çünkü konuşan, söyleyen benim, sen değil! Yalnız bilmiyorum, geçen sefer seni rüyamda mı görmüştüm? Yoksa uyanıkken mi? Bak, şimdi bir havluyu soğuk suya batınp başıma yapıştıracağım, belki o zaman ortadan kaybolursun.
İvan Fiyodoroviç, köşeye doğru yürüdü, bir havlu aldı, de-föigi. gibi yaptı, sonra başında o ıslak havluyla odada bir aşağı bir' yukarı dolaşmaya başladı.    Misafir:
— Seninle birbirimize doğrudan doğruya, «sen»  dememiz hoşuma gidiyor, diye söze başladı.
İvan güldü:
— Aptal, ne yani sana «siz» mi demeye başlayacaktım? Bak, şimdi neşeliyim, yalnız şakağım ağrıyor... bir de başımın üst kısmı... Yalnız rica ederim, geçen seferki gibi felsefe yürütme. Eğer buradan defolup gidemiyorsan, hiç değilse neşeli
(*) St. Thomas: Hz. isa'nın diritdiğine, ancak ona elini değdirdiği zama" inanacağını  söyleyen havari.
(f
 
279
bir şeyler uydur. Dedikodu et, yanaşma değil misin? Dedikodu et bari! Hay Allah! Böyle bir kâbus gelir ya adam! Ama senden korkmuyorum. Seni yeneceğim. Beni akıl hastanesine götüremeyecekler.
— C'est charmantC), yanaşma olmak! Doğru, ben bir çeşit yanaşmayım. Dünya yüzünde yanaşma değil de, ne olabilirim ben? Bu arada şunu da belirteyim, seni dinlerken azıcık hayret ediyorum: Vallahi sen beni galiba yavaş yavaş artık gerçekten geçen sefer ısrarla söylediğin gibi, yalnız hayalinin yarattığı bir şey olarak değil de, gerçekten var olan bir şey olarak kabul etmeye başlıyor gibisin...
îvan garip bir tavırla ve büyük bir öfkeyle:
— Seni bir an için bile olsun gerçekten var olan birşey olarak kabul etmiyorum! diye bağırdı. Sen bir yalansın, hastalığımın yarattığı bir şeysin! Bir hayaletsin! Yalnız seni ne ile yok edeceğimi bilemiyorum ve görüyorum ki daha bir süre acı çekmem gerekiyor. Sen benim vehmimsin/ Sen, kendi varlığımın  bir kopyasısın,  yalnız bir yönümün  kopyasısın... Düşüncelerimin,  duygularımın  bir kopyası!  Ama en adî, en aptalca düşüncelerimin ve duygularımın kopyası. Seninle uğraşmaya vaktim olsaydı; benim için ilginç bile olabilirdin...
— Özür dilerim, özür dilerim, seni suçüstü yakalayacağım şimdi: Demin, sokak fenerinin altında Alyoşa'nın üzerine yürüyüp ona, «sen bunu ondan öğrendin! Onun beni ziyaret ettiğini nereden biliyorsun?»' diye bağırdığın vakit, benden söz etmiştin. Demek ki, küçücük bir an için de olsa, benim gerçekten var olduğuma  inanıyordun. Gerçekten inanıyordun!
Centilmen bunu  söylerken yumuşak bir tavırla gülmüştü. İvan:
— Evet, bu karakterimin zayıf bir yönü... Ama sana inanamazdım. Geçen sefer uyuyor muydum, yoksa yürüyor muydum, bunu bilmiyorum. Belki seni sadece rüyamda gördüm, hiç de uyanıkken görmedim... dedi.
— Peki, o halde neden Alyoşa'ya o kadar soğuk davran-4ın? O sevimli bir çocuktur, Zosima dedeye yaptıklarım yüzünden ona karşı suçluyum.
__Alyoşa'dan söz etme!  Buna nasıl cüret edersin, uşak
(*)  Fransızca 'çok hoş' anlamında.
280
KARAMAZOV KARDEŞLER
1
 
281
İvan bunu söylerken  yine gülmüştü. Centilmen:
— Küfrediyorsun ama, kendin gülüyorsun. Bu iyiye işa~ ret. Hem bugün, bana karşı geçen seferkinden çok daha nazik davranıyorsun, neden olduğunu da anlıyorum: Büyük bir karar verdin de ondan! dedi.
İvan deli gibi:
— Sus, karardan söz etme!  diye bağırdı.
— Anlıyorum, anlıyorum, c'est noble, c'est charmant!(*). Yarın ağabeyini savunmaya gidecek ve kendini feda edeceksin... C'est chevaleresque(**).
— Sus, şimdi sana dayak atacağım.
— Buna memnun olurum. Çünkü o zaman amacıma ulaşmış olacağım. Madem dayak atacaksın, öyleyse benim gerçek bir varlık olduğuma inanıyorsun.  Çünkü,  hayaletlere  dayak atılmaz. Şaka bir tarafa: İstersen küfret, benim için hepsi bir. Ama hiç değilse biraz daha nazik olsan daha iyi olur. Hiç olmazsa benimle olduğun zaman. Yok «aptalmış, yok «uşak»-mış, ne biçim sözler bunlar?
İvan yine güldü:
— Sana küfrediyorum... Yani kendime küfrediyorum! Sen, benimsin. Benim özvarlığımsın, yalnız suratın başka. Söylediğin şeyler, benim daha önceden düşündüğüm şeylerdir... Bana hiçbir yeni şey söyleyecek durumda da değilsin!
Centilmen nazik ve kendine güvendiğini belli eden bir tavırla :
— Eğer, seninle düşüncelerde birleşiyorsak, bu benim için sadece bir şereftir, dedi.
— Sen yalnız benim en kötü düşüncelerimi ve asıl önemlisi en aptalca olanlarını alıyorsun. Sen aptal ve adisin. Müthiş aptalsın. Hayır, sana dayanamayacağım! Ah, ne yapmalı? Ne. yapmalı?
İvan bunu dişlerini gıcırdatarak söylemişti. Misafir tam dalkavuklara özgü ve artık herşeyi peşinen kabul ettiğini belli eden candan bir hava yaratmaya çalışarak:
— Dostum, ne olursa olsun centilmen olarak kalmak ve kendimi öyle  kabul ettirmek  istiyorum,  dedi.  Ben  fakirini' ama... Çok namuslu olduğumu söyleyemem. Öyleyken... Genel
(*) Soylu bir davranış, çok hoş, anlamında. (") Şövalyelere yakışırcasına, anlamında.
olarak toplumda, beni prensip bakımından düşmüş bir melek olarak kabul ederler. Vallahi bir gün, nasıl olup da melek olduğuma bir türlü akıl erdiremiyorum. Eğer gerçekten melek olmuşsam, bu o kadar eskiden olmuştur ki, artık bunu unut-sam da, günah sayılmaz. Şimdi, yalnız dürüst bir adam olarak tanınmaya değer veriyorum ve hoş görülmeye çalışarak yaşantımı sürdürüyorum. Ben insanları içten severim. Oysa ah, bana öyle çok iftiralar savurdular ki! Burada, zaman zaman aranıza yerleştiğim vakit, hayatım gerçek bir hayatmış gibi sürüp gidiyor. En çok hoşuma giden de budur. Çünkü ben de, senin gibi aşırı hayallerden, fantastik şeylerden acı çekiyorum, onun için dünyada yaşayan 'sizlerin gerçekçiliğinden hoşlanıyorum...
«Burada sizde herşey sınırlıdır. Filân şeyler formüllere bağlanmıştır, falan şeyler geometri kurallarına göredir, bizde ise hep belirsiz birtakım düzenlemeler var! Ben burada dolaşırken hayal kuruyorum. Hayal kurmaktan çok hoşlanırım. Sonra burada dünyada iken batıl inançlara da kapılıyorum. Gülme, rica ederim! Asıl batıl inançlara kapılmam hoşuma gidiyor. Burada iken sizin bütün alışkanlıklarınızı benimsiyorum: Tüccarların gittiği hamama gitmekten hoşlanmaya başladım. Düşünebiliyor musun? Tüccarlar ve papazlarla vücudumu buhara tutmak hoşuma gidiyor. Benim en büyük hayalim, bir başka varlık olarak, ama artık bir daha asıl benliğime dönmeden, son olarak, bir başka varlık şeklinde dünyaya gelmek! Örneğin yedi pudluk, şişman bir tüccar karısı olayım ve onun inandığı herşeye inanayım yeter. Benim idealim, bir kiliseye girip temiz yüreklilikle bir mum yakmaktır. Vallahi öyle!
«O zaman işte acılarım sona ermiş olacak. Sonra sizin aranızda tedavi edilmekten de hoşlanmaya başladım: İlkbaharda çiçek salgını çıkmıştı, gittim fakirler için açılmış bir dernekte kendime çiçek aşısı yaptırdım. O gün ne kadar memnundum, bir bilsen: İslav kardeşlerimiz için on ruble bağışta bile bulundum! Ama sen dinlemiyorsun. Biliyor musun? Bugün çok rahatsız görünüyorsun...»
Centilmen bunu söyledikten sonra kısa bir süre sustu.
— Biliyorum. Dün o doktora gittin... Söyle bakalım sağlık durumun nasıl? Doktor sana ne dedi?
îvan:28?
KARAMAZOV KARDEŞLER
— Aptal diye kestirip attı.
— Sen de amma akıllısın! Yine ne küfrediyorsun? Sana bunu acıdığımdan söylemedim ki! Lâf olsun diye sordum! Madem öyle, karşılık verme. Bak şimdi yine ortalıkta romatizma başladı...
İvan yine:
— Aptal! diye tekrarladı.
— Hep aynı şeyi söylüyorsun. Ben ise geçen yıl öyle bir romatizmaya yakalandım ki, bugünedek hatırlıyorum.
— Şeytanda romatizma olur mu?
— Madem bazen insan kılığına giriyorum, neden olmasın? İnsan kılığına girince tabii tüm sonuçlarını da kabul etmiş oluyorum. İblis sum et nihil humanum a me alienum puto(*).
— Ne dedin, ne dedin? İblis sum et nihil humanum mu? Bu şeytan için hiç de aptalca bir lâf değil!
— Eninde sonunda bir sözü beğendirdiğime memnun oldum.
İvan birden şaşırmış gibi:
— İyi ama, bu sözü sen benden çaldın! dedi. Daha önceden hiç aklıma gelmemişti, garip şey...
— C'est du nouveau, n'est-ce pas?(*). Bu sefer dürüst davranacağım ve sana açıklayacağım. Dinle: Bazen insan rüyasında özellikle kâbuslarında, mide bozukluğundan mı, yoksa herhangi bir başka şeyden mi öylesine sanatkârca, öyle karışık ve insana o kadar gerçek görünen sahneler, öyle olaylar, hatta tüm bir olay zinciri görür ki! Bunlar da öyle karışık bağlarla birbirine bağlanmış öylesine beklenmedik ayrıntılar için de canlanır ki sizlerin en belirli görüntüler dediğiniz şeylerden bile daha belirlidirler. Örneğin,  giysinin üstündeki son düğmeyedek hepsi görülür. Böyle sahneleri Lev Tolstoy bile uyduramaz. Oysa bu tip rüyaları bazen yazarlıkla hiç de ilgisi olmayan basit insanlar, memurlar, gazeteciler, papazlar go rürler... Bu başlıbaşına bir sorun teşkil ediyor: Hatta bakan, lardan biri bana, en güzel düşüncelerin uyurken aklına ger diğini açıkladı. İşte şimdi de öyle oluyor. Gerçi şu anda, » senin zihninde doğan bir vehimden başka bir şey değilin, öy leyken kâbusta görülen varlıklar gibi, şimdiyedek aklına


Dostları ilə paylaş:
1   ...   89   90   91   92   93   94   95   96   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə