I u n d e n bugüN



Yüklə 7,14 Mb.
səhifə14/129
tarix09.01.2019
ölçüsü7,14 Mb.
#94242
1   ...   10   11   12   13   14   15   16   17   ...   129

Bibi. Barkan-Ayverdi, Tahrir Defteri, 136-137; Çetin, Tekkeler, 584; Aynur, Saliha Sultan, 34, no. 4; Âsitâne, 9; Ayvansarayî, Hadî-ka, I, 58; Osman Bey, Mecmua-i Cevâmi, I, 70-71, no. 113; Münib, Mecmua-i Tekâyâ, 10; İhsaiyat, I, 21; Zâkir, Mecmua-i Tekâyâ, 48-49; Vassaf, Sefine, V, 270; î. H. Konyalı, "Yeni Açılan Unkapanı ve Yenikapı Güzergâhı / IV", İstanbul Belediye Mecmuası, 198 (Şubat 1942), 4 vd; ISTA, I, 167; Öz, istanbul Camileri, I, 18, 114; Baltacı, Osmanlı Medreseleri, 333; S. Eyice, "istanbul'un Ortadan Kalkan Bazı Tarihî Eserleri / III", TED, 10-11 (1981), 195-238; İKSA, I, 214-216; M. B. Tanınan, "Abdüsselâm Tekkesi", DlA, I, 302-303. M. BAHA TANMAN

ABEDHAN

Karaköy'de, Necatibey Caddesi'ne çıkan Erişteci Sokağı üzerinde no. 7'dedir.

Giriş kapısı, Aksu İş Ham arkasında, Havyar Hanı içi aralığındadır. Bina, Halil Paşa Sokağı'nda girişi bulunan Ömer Abed Han ile birbirine geçmiştir. Bu hanın merdivenlerinden çıkıldığında Abed Han'a ulaşılır. Erişteci Sokağı'nda Küçük Balıklı Han ile Karaköy Palas arasında dar bir cephesi bulunmaktadır.

Yazılı kaynaklarda mimarının adına rastlanmamıştır. Yapıda, kesme taş malzeme kullanılmıştır. Üç kat halinde inşa edilen yapının, Erişteci Sokağı'na bakan cephesi, 19. yy neoklasik mimari anlayışı ile oluşturulmuştur ve aynı zamanda binanın bezeme bulunan tek cephesidir.

Girişin iki yanında pilastrlar bulunmaktadır, bu pilastrlarm başlıkları triglif motifleriyle oluşturulmuştur. Birinci ve ikinci kat boyunca yükselen pilastrlar her iki katı birleştirir. Burada başlıklar, yatay dikdörtgen bloklar halindedir. Üçüncü kata bir silme ile geçilir.

Üçüncü katta yine, iki yanlarda pilastrlar ile meydana getirilen cephede,

Abed Han'ın içinden bir görünüm.

Nazwı Timuroğlu, 1993

Abed Han'ın duvarındaki eski bir levha. Nazım Timuroğlu, 1993

pilastr başlıkları rozas motifi ile tamamlanmıştır. Pencere denizliklerinin köşelerinde yer alan ve taşıyıcı olmayan konsollar, yapıya hareketlilik kazandıran diğer süsleme elemanlarıdır. Bina, cepheyi boydan boya geçen bir silme ile sonlandırılmıştır.

BANU KUTUN



ÂBİD ÇELEBİ TEKKESİ

Fatih İlçesi'nde, Kadıçeşmesi ve Yeniha-mam semtlerinin sınırında, Şeyh Resmî Mahallesi'nde, Otlukçu Yokuşu ile Hüseyin Remzi Bey Sokağı'nın kavşağında bulunmaktaydı.

Kurucusu Mevlânâ Celâleddin Rûmî (1207-1273) neslinden ve Nakşibendî büyüklerinden Şeyh Abdullah İlahî (ö. 149D halifelerinden Şeyh Âbid Çele-bi'dir (ö. 903/1497-98). İnşa tarihi kesinlikle tespit edilememekle beraber vakfiye tertip tarihinin 1494 sonlarına (900 Seferi'nin başları) rastlaması göz önünde tutularak, bu tarihten az önce yaptırılmış olduğu kabul edilebilir.

Birçok tarikat yapısı gibi, mescit-tek-ke niteliğinde olan Âbid Çelebi Tekkesi, banisinin hem Mevlevi hem de Nak-

şibendî hilafeti bulunması sebebiyle her iki tarikata da hizmet etmesi için kurulmuş ve bu husus vakfiyesinde belirtilmiştir. Nitekim tekkede cuma geceleri Nakşibendî, perşembe günleri de Mev-levî ayini icra edildiği bilinmektedir. İstanbul'un en eski tekkelerden biri olmanın yanısıra, Fatih Sultan Mehmed'in Mevlevîlere tahsis ettiği Kalenderhane Cami-Tekkesi'nden sonra, şehrin ikinci mevlevîhanesi olarak bu tarikatın İstanbul'daki gelişmesinde önemli bir yeri vardır. "Fatih Mevlevîhanesi" olarak da anılan tekkenin vakıfları, Şeyh Âbid Çe-lebi'nin vefatından sonra, içlerinde hanımı Sittişah Hatun'un da bulunduğu birçok kişi tarafından yapılan eklerle zenginleştirilmiştir.

Âbid Çelebi'den sonra tekkenin postuna yine Mevlânâ soyundan Mehmed Sahib Çelebi (ö. 979/1571-72) oturmuş ve uzun müddet irşat görevini yürütmüştür. Daha sonraları bu görevi üstlenmiş olan Şeyh Hacı Mehmed Efendi'nin (ö. 1195/1780-81) vefatını müte-akkip tekkenin postu boş kalmış, binaları da ihmale uğrayarak harap olmuştur. 19. yy'ın birinci çeyreği içinde, Mevlevîliğe bağlı devlet ricalinden ünlü Mehmed Said Halet Efendi (1760-1823), metruk tekkenin mevlevîhane olarak ihya edilmesi için Sultan II. Mahmud nezdinde girişimde bulunmuşsa da 1823'te katledilmesi üzerine bu girişimi yarım kalmıştır. Âbid Çelebi Tekkesi'ni kısa bir süre sonra (1823-1826 arasında), Sa'dî tarikatından Eyüp'teki Taşlıburun Tekkesi'nden hilafet almış olan, ayrıca Sütlüce'deki Hasırcızade Tekkesi'nin damadı olan ve "Hasırcızade damadı" ya da "Deli şeyh" lakapları ile tanınan Şeyh Hüseyin Hamdi Efendi (ö. 1257/1841) tekrar canlandırmıştır. Bu tarikat değişikliğine rağmen yeni düzenlenen vakfiyede, Sa'dî ayini icra edilmeden önce tekkenin şeyhi tarafından Mesnevî okutulması, dolayısıyla da bu görevde bulunacak kişilerin icazetli mesnevîhan olmaları şart koşulmuştur.

Ayin günü perşembe olan Âbid Çelebi Tekkesi'nin postuna, ikinci baninin vefatından sonra Şeyh Sadeddin Efendi (ö. 1289/1872), Şeyh Mustafa Sıdkı Efendi (ö. 1890) ve Şeyh Salahaddin Bey (ö. 1930) oturmuştur. Bu arada 1918'deki Fatih yangınında tekke, çevresindeki birçok hayır eseri ile birlikte ortadan kalkmış ve bir daha ihya edilememiştir. Zamanla arsası meskenler tarafından işgal edilmiş, geriye bazı duvar izlerinden ve mezar taşlarından başka bir şey kalmamıştır.

Âbid Çelebi Tekkesi'nin gerek ilk ve gerek ikinci safhalarındaki mimari özellikleri belli değildir. Ancak ilk inşa edildiğinde, mescit-tevhidhaneden başka şeyh ve ailesinin oturduğu bir harem dairesi ile dervişlere ait beş hücreden ibaret mütevazı bir zaviye niteliği taşıdığı, ihyasında ise daha geniş tutularak içinde harem ve selamlık bölümlerini



ÂBİDE-İ HÜRRİYET

58

59

ABRAHAMPAŞA

de barındıran iki kadı büyük bir bina yapıldığı bilinmektedir.



Bibi. Barkan-Ayverdi, Tahrir Defteri, 285-286; Evliya, Seyahatname, l, 249; Aynur, 5a-liha Sultan. 34. no. 6; Ayvansarayî, Hadîka, I. 152; Âsitâne, 15; Osman Bey, Mecmua-i Cevâmi, I. 70-71, no. 285; Münib. Mecmua-i Tekâyâ, 14; Ihsaiyat, I, 21; Öz. İstanbul Camileri, I, 15; İSTA, İ, 168: İKSA, I, 218-219; Gölpınarh, Mevlevilik, 337-338; Yüksel, //. Bâyezid-Yavuz, 291; M. B. Tanman, "Abid Çelebi Tekkesi", DlA, I, 308.

M. BAHA TANMAN



ÂBİDE-İ HÜRRİYET

Şişli İlçesi'nin kuzeybatı kesiminde birinci çevre yolu ile Şişli-Kâğıthane Caddesi arasında kalan üçgen arazi parçası üzerinde bulunmaktadır.

Çevre yolunun viyadüklerle yükseltilmesi sonucunda anıtın bulunduğu tepe ve çevresi özgün topografik konumunu ve perspektifini kısmen yitirmiştir. Oysa bu üçgen plato, kentsel bağlantılar açısından hemen her dönemde önem taşımıştır. Örneğin, II. Mehmed'in istanbul kuşatması sırasında otağını kurduğu yerlerden biri olduğu sanılmaktadır.

Bu üçgen biçimli ve bölgenin topografyasına birebir uyan yapı adası ve çevresi, 1896'da açılması planlanan Osmanlı tarım ve sanayi ürünleri büyük sergisi için de düşünülen alandı. II. Ab-dülhamid döneminin önemli girişimlerinden biri olan sergiden başka yine bir diğer önemli proje olan bakteriyoloji enstitüsünün de burada kurulması planlanmıştı.

Anıt, yakın tarihimizde 31 Mart Vakası olarak bilinen Meşrutiyet karşıtı ayaklanmanın bastırılması sırasında ölenlerin anısına yaptırılmıştır. Yapımına 1909'da başlanılan anıt, 23 Temmuz 1911'de düzenlenen bir törenle açılmıştır. Anıtın tasarımı, I. Ulusal Mimarlık Üslubu'nün tanınmış adlarından Mimar Muzaffer Bey'e aittir. Anıt için bir proje yarışması açılmış, yarışmaya dönemin en tanınmış mimarları, Kemaleddin Bey(-0, A. Vallaury(->), Vedat Tek(->),

Konstantin Kiryakidi Bey katılmış ve Muzaffer Bey'in tasarımı birinciliği kazanmıştır.

Mimar Muzaffer Bey, üzerine anıtın oturtulacağı arazinin üçgen biçimini, çıkış noktası olarak almış görünmektedir. Anıt, bir üçgenler geometrisi üzerine kurgulanmıştır. Tematik biçim olarak üçgenin ve onun bağılı olan altıgenin kullanımı, tasarıma sıkı bir geometrik örgü kazandırmaktadır. Eşkenar üçgenin her kenarının geometrik olarak eşdeğerli oluşu, anıta çepeçevre bir eşdeğerli perspektif olanağı vermektedir. Ama bu eşdeğerliliğe, anıt alanına girişten başlayarak vurgulanan ve bir kapı motifi ile işaret edilen yönlendirici aks da eklenmiştir. Anıt genel çizgisi ile geleneksel referansları, dönemi için son derece çağdaş olan rasyonalist bir kon-sept ile birleştirmektedir.

Anıt, köşeleri pahlanmış bir eşkenar üçgen plato üzerinde yükselmektedir. Pahlanmış köşelerden üç yönde açılarak inen geniş merdivenlerle yine köşeleri pahlı üçgen biçimli zemine ulaşılmaktadır. Zeminin giriş yönündeki kenarının ortasına bir küçük taç kapı yerleştirilmiştir. Alnında "Makber-i Şühedâ-i Hürriyet" kitabesi vardır. Anıtın zeminden aşağıda bulunan kriptasına giriş veren bu minyatür boyutlu taç kapı, aynı zamanda anıta yönlendirici bir eksen sağlamaktadır. Bunlara ek olarak da geleneksel mimariye referans veren bir anı motifidir. Çok ustaca bulunmuş ve yerleştirilmiş bu taç kapının sırtında (kriptaya inişin tonoz örtüsünün dışında) basamaklar düzenlenmiş ve bir minber görüntüsü ve (belki de işlevi) sağlanmıştır. Açık hava namazgahlarını da anımsatan bu düzenlemenin çok iş-levliliği ilgi çekicidir.

Yapımında tümüyle ve yer yer çok değerli taş malzeme kullanılan anıtın tabam üçgen biçimindedir. Üçgenin köşeleri üstlerine konan birer büyük küre ile belirtilmiştir. Küreler, pembe renkli ve cilalanmış taştandır. Küreler, üçgen tabanın köşelerini pahlayan pabuçluklara

Âbide-i Hürriyet.

Özgün fener başlıklarının yerini bugün spotlar almıştır. Onur Dirikan, 1993

yaslanmaktadır. Böylece üçgen plandan altıgene geçilmektedir. Üçgenin kenarortaylarına gelen kısımlarda kripta bölümüne gün ışığı sağlayan pencereler açılmış ama rumî motifli mermer şebekeler konarak yüzey bütünlüğü korun-ı muştur.

Anıtın yukarıya doğru daralan altıgen kesitli bir gövdesi vardır. Bu gövdenin birer atlayarak üç yüzeyinde 31 Mart şehitlerinin adları altıgen biçimli mühürler halinde taş üzerine oyularak işlenmiştir. Gövdenin ön yüzünde V. Melımed Re-şad'ın tuğrası, diğerlerinde de "Tarih-i Istirdâd-ı Hürriyet, 10 Temmuz 1325-ve Timsâl-i Meşrutiyet, 12 Temmuz 1325" yazılarının bulunduğu kitabeler vardır....

Altıgen gövdeden mukarnaslarla ge-" çilerek dairesel bir halka oluşturulmuş; geleneksel prizmatik üçgen geçiş şeridi kullanılarak daha dar bir halkaya ulaşılmış ve onun üzerine de top namlusu biçimindeki yüksek gövde konmuştur. Namlu biçimli gövdenin üzerine giriş ekseni yönünde süngülü tüfekler, kılıçlar, bir cankurtaran simidi ve diğer askeri figürlerin ve dalgalanan bir bayrağın metal döküm modelleri yerleştirilmiştir.

Anıtın çevre düzenlemesinde her kenara yerleştirilen ikişer kolon ve üzerlerindeki metal döküm ışıklıklar, eşdeğer ve çevreleyici bir görünüm sağlamaktadır. Mukarnas başlıklı kolonlar yüksek ayaklıklar üzerindedir. Fener biçimindeki ışıklıkların üstleri minyatür kubbecik-lerle kapatılmıştır.

On sekiz basamakla inilen ve üçgen planlı olan kripta hacmi oldukça yüksektir. Üç büyük taşıyıcı ayağı vardır. Üçgenin köşelerini tutan bu taş örgülü ayakların üstlerine birer kitabe şeridi işlenmiştir. Üçgenin güneydoğu köşesine mermerden bir mihrap yerleştirilmiştir. Kriptanın üstü rumî motifli ve renkli camlı bir vitray kubbe ile örtülmüştür. Ortasında bir büyük avize vardır. Vitray kubbe avize ile birlikte asılı durmaktadır. Mermer şebekeli pencerelerden gelen gün ışığının renkli vitrayı aydınlatması çok etkileyici bir mekân izlenimi uyandırmaktadır. Ne yazık ki, vitray ve avize yer yer çok hasarlı görünmektedir.

Üçgen biçimli arazinin tepe noktasında bulunan giriş çok sade biçimlenmiştir. Üstleri miğfer biçimli taş kapaklarla sonlanan birer taş ayakla belirlenen bir büyük ve iki küçük kapı vardır.

Çevresi hayli bakımsız ve düzensiz olan anıtın bulunduğu geniş arazi, parmaklıkla çevrilidir. Sadrazam ve Harbiye Nazın Mahmud Şevket Paşa'nın tür-besi(->) ile Midhat Paşa'nın ve Talat Paşa'nın mezarları da aynı arazi içinde bulunmaktadır.

Bibi. Nevsâl-i Osmanî, III, 169-173; ae, IV, löO-löl; Salname-i Servet-i Fünûn, II, 170; ae, III, 162-163; Resimli Kitap, no. 31, Haziran 1327; Sözen, Cumhuriyet Mimarlığı, 38-39; ISTA, I, 169-171; S. Eyice, "Âbide-i Hürriyet", DİA, I, 309.

AFİFE BATUR



ÂBİDİN PAŞA TÜRBESİ

Fatih Camii naziresinde, Gazi Osman Paşa Türbesi'nin Kıble yönünde, hemen yanında bulunmaktadır.

Son devir Osmanlı ricalinden, Arnavut asıllı Dinozade Abidin Paşa'ya (1843-1906) aittir. Preveze'de doğan Abidin Paşa çeşitli valiliklerde ve nazırlıklarda bulunmuş, ayrıca Mevlânâ'nın Mesnevi'sini kısmen şerh ederek bastırmıştır. Aynı türbede, yine Dinozade ailesinden ve Dergâh-ı Hümayun kapıcı-başılarmdan Veysel Paşa da (ö. R. 31 Kânunuevvel 1319/1903) gömülüdür.

Açık türbe şeklinde tasarlanmış olan yapı, kenarları 3 m uzunluğundaki kare bir taban üzerine oturmaktadır. Hemen bütünüyle beyaz mermerle inşa edilmiştir. Alçak bir korkuluk duvar, doğu yönündeki giriş açıklığı dışında kare tabanı kuşatmakta, bu duvara oturan on iki adet sütun üst yapıyı taşımaktadır. Köşelerde yer alan sütunlar kare, diğerleri yuvarlak kesitlidir. Açık turuncu renkte bir taştan yontulmuş olan yuvarlak kesitli sütunlar, her kenarda iki tane olmak üzere ve ortada daha geniş bir açıklık bırakacak şekilde yerleştirilmiştir. Köşeleri pahlı kaidelerle ve klasik Osmanlı mimarisindeki baklavalı başlıklardan mülhem başlıklarla donatılmışlardır. Sütunların üzerindeki lento ile bunu izleyen saçak kesintisiz olarak türbeyi kuşatmaktadır. Her cephede ikişer küçük çöıtenle donatılmış olan saçağın altında, Antik Yunan ve Roma mimarilerinden alınma damlalık frizi göze çarpar. Doğu cephesinde, ortadaki sütun açıklığında korkuluk duvarı kesintiye uğratılarak giriş buradan sağlanmıştır. Giriş cephesinin lentosunda, sütun açıklıklarına isabet eden üç adet dikdörtgen kartuş içinde, Abidin Paşa'nın kimliğini belirten, ta'lik hatlı bir kitabe bulunmaktadır: Eâzım-ı vükelâ ve vüzerâ-yi / saltanat-ı seniyyeden ve Arnavutluk hanedanından Dinozade Abidin Paşa 'nın/ türbe-i şerif esidir.

Türbeyi örten sekiz dilimli kubbe, sekizgen bir kasnak aracılığı ile lentoya oturur. Mermerden yontulmuş bir alemle son bulan kubbenin içinde, etek kısmında, her kenarda bir tane olmak üzere, dikdörtgen kartuşlarla çerçevelenmiş, sülüs hatlı ayetler, bunların üzerinde de rumîlerden oluşan palmet kabartmaları bulunmaktadır. Kubbenin merkezine sarkıt biçiminde, sekizgen bir göbek oturtulmuştur. Gerek malzemesi ve tekniği, gerekse de tasarımı ile Osmanlı mimarisinin geleneklerine tamamen ters düşen bu ilginç kubbenin benzerlerine Hint-İslam mimarisinde rastlanmaktadır. Abidin Paşa ile Veysel Paşa'nın kabirleri aynı tasarımı sergilemektedir. Her ikisinde de, zengin bir profilasyona sahip pehle taşlan görülmekte, bunların baş ve ayak uçlarında, prizmatik üçgenlerle süslü kaideler üzerinde, alt kısımları yaprak kabartmalarıyla süslü silindir biçiminde şahideler yükselmektedir. Mezar kitabeleri ta'lik

Abidin Paşa Türbesi

M. Baba Tanman, 1993

hatla yazılmıştır. Abidin Paşa'ya ait her iki şahidede, son derecede ağdalı bir Osmanlıca ile kısmen manzum kısmen mensur bir metin yer almakta, bu metinde paşanın, baba tarafından Dino, anne tarafından Çapar hanedanlarına mensup olduğu belirtilmekte, üstlenmiş olduğu görevler sayılmakta, Mesnevi sarihi olduğuna değinilmekte, sonunda da doğum ve vefat tarihleri verilmektedir.

Abidin Paşa Türbesi, tasarımının ana hatlarıyla, Osmanlı mimarisinde köklü bir geleneğe sahip olan, ilk örnekleri Orhan Gazi devrinde görülen açık türbelere bağlanmakta, ancak, klasik Osmanlı, Antik Yunan, Roma ve Hint-İs-lam gibi birbirlerine tamamen yabancı üsluplardan derlenmiş mimari unsurlarıyla, inşa edildiği dönemin eklektik zevkini yansıtmaktadır.

Bibi. M. O. Bayrak, İstanbul'da Gömülü Meşhur Adamlar(1453-1978), ist., 1979, s. 89.

M. BAHA TANMAN



ABOUT, EDMOND

(1828, Dieuze, Fransa - 1885, Paris, Fransa) Fransız gazeteci ve romancı, iki kez İstanbul'a geldi. İlk ziyaretini muhtemelen Kırım Savaşı yıllarında yaptı. Bununla ilgili yazılı bilgi yoktur. İkinci ziyareti ise 1883 sonbaharında, yataklı vagonlar işletmelerinin daveti üzerine gerçekleşti. Çeşitli ülkelerden gelen yaklaşık kırk kişilik heyet, Doğu Ekspresi ile önce Varna'ya, buradan da vapurla İstanbul'a geldiler. Beyoğlu'nda Luxem-bourg Oteli'nde kalan ziyaretçiler, Beylerbeyi, Dolmabahçe, Topkapı Sarayları ile Boğaziçi'ni ve çeşitli semtleri gezdiler. Mihmandarları ressam Şeker Ahmed Paşa idi. About bu gezi ile ilgili izlenimlerim De Pontoise â istanbul (1884) adlı kitabında ayrıntılı biçimde anlattı. Yedi uzun makaleden oluşan kitabın 144 sayfalık ilk bölümü 'İstanbul Seyahatnamesi" adını taşır. E. About burada, Türkler

hakkında övgü dolu ifadeler kullanır. Ayrıca, Şehzade îzzeddin Efendi'den, Sanayi-i Nefise Mektebi'nden, Üsküdar'daki bir tekkeden, İstanbul halkının giyim kuşamından, tanık olduğu Kurban Bayramı töreninden ve padişahtan ayrıntılı biçimde söz eder.

13 Ekim 1883'te vapurla İstanbul'dan ayrılan yazar, Romanya üzerinden trenle ülkesine döndü. E. About'un edebi pek çok eseri vardır.

İSTANBUL


ABRAHAMPAŞA

(1833, İstanbul - 1918, istanbul) Ermeni bürokrat ve diplomat. Asıl adı Abra-ham Eramyan'dır. Eğinli büyük bir sarraf ailesindendi. Babası Kevork Eram-yan (1816-1900) ile büyükbabası Ter-zontz Eram Amira (1768-1835) Kavaklı Mehmed Ali Paşa'nın ve ailesinin sarraflığını üstlenmişlerdi. Abraham Eramyan .Mısır diplomatı Nubar Paşa'nın da kayınbiraderiydi. Mısır'da özel eğitim gördü ve Kavalalı'nın sarayında da özel kalem müdürlüğü görevinde bulundu. Hıdiv İsmail Paşa'nın (hd 1863-1879) kapı kâhyası olarak İstanbul'a tayin edildi. Bu görevde iken Abdülaziz'in (hd 1861-1876) son zamanlarında Mısır'ın imtiyazlarının genişletilmesinde önemli rol oynadı. II. Abdülhamid tarafından I. Meşrutiyet'te Ayan ve 1900'de de Şûrayı Devlet üyeliklerine atandı. II. Meşrutiyet'te (1908) birinci meclisten hayatta kalmış üç Ayan azasından biri olarak tekrar görevine dönmüştür.

Abraham Paşa'nın şahsiyeti ve zevkleri dönemin İstanbul'unda her zaman büyük ilgi uyandırmıştı. Abdülaziz'le yakın dostluğu olmuştu. İhtişam ve gösterişe meraklı olan ve anadili gibi Türkçe, Arapça bilen, Fransızca da konuşan Abraham Paşa'nın Beyoğlu sosyetesinde çok faal bir rol oynadığı bilinmektedir. Atlara çok meraklıydı ve saraydakiler-den çok daha güzellerine sahip olduğu söylenirdi. Büyükdere'deki yalısında İstanbul'un en iyi aşçılarının çalıştığı mutfağı meşhurdu. Ava ve özellikle lüfer avına meraklı olan Abraham Paşa'nın bu zevkini tatmin için üstü camekânla kapalı ve ambarındaki bir delikten olta sallandırılan bir tekne yaptırdığı anlatılır. Tavla ve bilardoda son derece başarılı olduğu bilinir, hattâ hurda yakut ve zümrütle bezenmiş, zarları elmastan kesilmiş bir tavlası olduğu rivayet edilirdi. Güzel eşyaya da ilgisi vardı. Büyükdere'deki yalısında çok zevkli parçalar bulundurduğu aktarılmaktadır.

Abraham Paşa'nın İstanbul'da son derece önemli emlake sahip olduğu bilinmektedir. Bunların başında Boğaz'ın kuzeyinde iki yakada da Karadeniz'e kadar uzanan koruları gelmektedir. Diğerleri ise Beyoğlu Cadde-i Kebir'de (bugün İstiklal Caddesi) üzerinde Cerc-le d'Orient Kulübü'nün bulunduğu büyük konak ile Büyükdere'deki yalıdır (bak. Kocataş Yalısı).

ABRAHAM PAŞA KORUSU

60

61

ACEMİ OCAĞI

ABUD EFENDİ YALISI

Boğaz'ın Anadolu yakasında, Kandil-li'dedir. Yaklaşık 1830-1855 tarihlerinde banker Altunîzade Necib Bey için inşa edilmiştir. Mimarının Dolmabahçe Sarayı mimarı Garabet Balyan olduğu ileri sürülmektedir, inşasından çok kısa bir süre sonra yalıyı Baron de Vandeuvre satın almış ve 40 yıl sonra Fransa'ya dönene dek ailesiyle burada yaşamıştır. Yalı, 1900'lü yıllar başında, istanbul Ticaret Odası Başkanlığı'nda 33 yıl bulunmuş olan, ipek ve deri tüccarı Mehmed Abud Efendi (1830-1917) tarafından satın alınmıştır. Kızı Belkıs Abud'un 1979 yılında ölümü üzerine yalı, ertesi yıl sanayici ismail Özdoyuran'a satılmıştır.

İki katlı olan ahşap yalının, servis mekânları ve iki kayıkhane ile bir deniz hamamının yer aldığı bir de kagir alt katı vardır. Yalının denize dik olan batı cephesindeki girişinde selamlık sofası yer almıştır. Girişin tam karşısında, selamlık sofasının doğu kenarında, dairesel bir merdiven ile yarım daire bir servis merdiveninin yer aldığı merdiven evi bulunmaktadır. Bu ikinci merdiven doğu bölümündeki harem sofasına açılır. Merdiven evinin yüksek olan tavam basık bir kubbe ile örtülmüştür. Giriş katında, harem bölümünde, denize na-

II. Abdülhamid'in 1887'de Beykoz'daki arazisine el koymasından sonra. Abraham Paşa servetinin büyük bir kısmını borçlanma, borsa spekülasyonu ve kumar sonucunda kaybetmiştir.

EDHEM ELDEM

ABRAHAM PAŞA KORUSU

Beykoz İlçesi sınırlan içindedir. Boğaz'a hâkim olan koru, Beykoz ile Paşabahçe arasındaki sırtlardan başlayarak Karadeniz'e, Riva'ya kadar uzanan geniş bir alana yayılmıştır. Koruya adını veren Abraham Paşa'nın(->) bu geniş araziyi padişahla tavla oynarken kazandığı söylenir.

Koru, 1887'de askeri önemi nedeniyle kamulaştırılarak hazineye devredilmiş, II. Meşrutiyet'in ilanından (1908) sonra, bir bölümü "Hürriyet Bahçesi" adı altında halkın ziyaretine açılmıştır. Korunun Boğaziçi'ne bakan yamaçlarındaki parkı, Abraham Paşa, Fransız bahçe mimarlarına düzenletmiş; bu bölüme köşkler, kuşhaneler, havuzlar yaptırmış; o zamana kadar Türkiye'de yetiştirilmeyen bitkiler, ağaçlar diktirmiştir. Abraham Paşa Korusu'nun içinde bulunan küçük tiyatro, 1937'de yanmıştır.

Halen halka açık bulunan koru 279.000 m2 alana sahiptir. Koruya giriş, Boğaz yönünde Karacaburun Cadde-si'nden, kuzey yönünde ise Kavakdere Caddesi'ndendir. Korunun yoğun ağaçlık alanında yabancı kökenli sekaya, li-bocedrus, kırmızı yapraklı karaağaç, Japon saforası gibi ağaçlar yanında, çınar, ıhlamur, meşe, atkestanesi ve erguvanlar da sıkça görülür.

Abraham Paşa Korusu içinde iki büyük mağara, beş havuz, üç grot (kayalık) vardır. Havuzlardan birinin içindeki küçük adacık ilgi çekicidir.

Koruda iki kır kahvesi, bir restoran, iki tuvalet, iki sera, iki otopark, bir açık spor alanı, çocuk bahçesi, oturma terasları ve piknik alanları, aydınlatma ve su tesisatı bulunmaktadır.

AHMET YILDIZCI

ABRAHAM PAŞA YALISI

bak. KOCATAŞ YALISI

Abud Efendi Yalısı (sağda). Yanında ise, yandığı için bugün var olmayan Ferik İsmail Paşa

Yalısı, Kandilli.



Erkin Emiroğlu, 1970'lenn başı

zır odalardan birinde bir mihrap yeri olup, bu mekânın Baron de Vandeuvre ailesince dua odası olarak kullanıldığı söylenir.

Deniz ve kara cephelerinde, her iki katta, selamlık ve harem sofaları arasında odalar yer alır. Deniz cephesine odaların yerleştirilmesi sonucu sofalar dar cepheleriyle denize yönlendirilmiştir. Selamlık sofasının üstüne gelen asıl kabul salonu haç biçimindedir. Bu salonun deniz ve bahçe yönündeki kolları dar ve derin, karşıt yöndekiler ise geniş ve de-rinliksizdir. Salonun deniz ve kara tarafına bakan kolları ile kare planlı orta salon bölümünü ayıran ikişer zarif sütun, salonun üç bölüm olarak algılanmasına neden olur. Salonun orta mekânını örten tonozlu tavanı ile kollar üzerindeki düz tavanlar, friz ve duvarları, hurma dallarının ağırlıklı olduğu yağlıboya hayali manzara resimleriyle süslüdür. Kabul salonunun giriş kapılarının camlarında da hurma ağacı motifleri yer alır.

Bibi. Eldem, Boğaziçi Anılan, 304; M. C. Atasoy, Kandilli'de Tarih, İst., 1982, s. 71-72; P. Tuğlacı, The Role ofthe Ballan Family in Ottoman Architecture, İst., 1990, s. 91-100.

TÜLAY ARTAN



ACEM AĞA MESCİDİ

İstanbul'un kiliseden çevrilen camilerinden olan Acem Ağa Mescidi, Gülhane Parkı girişinin karşısındaki Zeynep Sultan Camii'nin sokak aşırı yanında bulunmaktadır.

Abraham Paşa Korusu'ndan bir görünüm.

Erkin Emiroğlu, 1993

Hadîka'nm verdiği bilgiye göre Arpa Emini Lala Hayreddin tarafından bu kilise kalıntısı mescide çevrilmiş, sonraları, Babüssaade ağası da olan, acemi ağalarından Ahmed Ağa bu mescide Ecza-i Şerife vakfettiğinden mescit bu ikinci hayır sahibinin adıyla tanınmıştır. Yine Hadîka, "Beyt-i İbadet", kelimelerinin, mescidin yapılışı olan 889/1484 tarihini verdiğini bildirir. 953/1546 tarihli vakıf defterinde burası Hayrüddin Bey Mescidi olarak kayıtlı olup, vakfiyesi 891 Zilhiccesinde / 1486 Mehmed bin Mustafa tarafından düzenlenmiştir. Yine Hadî-ka'ya göre bir yangından sonra yeniden

yapılan mescidin tarih kitabesi, yanındaki çeşme üzerine konulmuştur. Mescit, Hadîka'ya. göre 1169/1755 yılında idam edilen, Bıyıklı lakabı ile tanınan Sadrazam Ali Paşa tarafından minber konularak camie çevrilmiştir. Halbuki kitabesinden, 1168/1754-55 yangınından sonra Mehmed Said Paşa'nın burayı ihya ettirdiği anlaşılır. Müller Wiener'in tespitine göre 1200/1785 yangınında mescit bir daha harap olmuştur.

Acem Ağa Mescidi, cami ve mescitleri kısıtlayan uygulamaya kadar bütün aksamı tamam halde duruyorken, 1936'da Vakıflar İdaresi tarafından minaresi yıktırılıp, kiremidi, çatısı, ahşap kısımları yıkıcılara satılmak suretiyle dört duvar halinde bırakılmıştır. 1964'te İstanbul Alman Arkeolojisi Enstitüsü üyelerinden W. Kleiss tarafından içinde araştırma yapılmış, kalıntının içi ve çevresi tamamen temizlenmiş, bu arada döşemenin altında haç biçiminde, bir kutsal eşya (rölik) hücresi meydana çıkarılmıştır. Bunun arkasından kendi haline bırakılan tarihi eser bitişiğine bir bina, önüne de aslında bir aralık bırakacak surette yapılması kararlaştırılmışken, arayı da kapatan küçük bir otelin inşası ile görünmez bir duruma sokulmuş içine de bir akaryakıt satış yerinin deposu yerleştirilmiştir.

Acem Ağa Mescidi'nin esasında Bizans döneminin önemli ibadet yerlerinden Theotokos ton Khalkoprateion Kili-sesi'nin doğu kısmı olduğu, 1920-1922 yıllarında anlaşılmıştır. Musevi bakırcıların yerleştiği bakırcılar çarşısına komşu olan kilisenin, imparatoriçe Pulkheria tarafından 449-450 tarihlerine doğru yaptırıldığı ve I. Leon'un (457 - 474) eşi imparatoriçe Verina'nın binayı tamamlamış olduğu sanılır. Bu kiliseye özel bir değer verilmesinin sebebi, Meryem'in kuşağının muhteşem bir sanduka içinde burada saklanmasıydı. Kaynaklara göre Meryem ile ilgili birçok yortular burada kutlanıyor ve bazı ayinlere, 25 Mart günü yapılana bizzat imparator, patrik ye saray erkânı da katılıyordu.

Kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, kilise ahşap çatılı bazilika biçiminde bir yapı idi. İmparator. I. Basileios (8Ö7-88Ö) bunu tamir ettirmiş, belki de bir kubbe yaptırarak, içinin daha aydınlık olmasını sağlamıştı. İstanbul'un Latinler tarafından 1204-1261 yılları arasındaki işgali sırasında, kiliseye Katolikler tarafından el konulmuş ve içindeki kutsal eşya yağmalanarak Batı Avrupa'ya gönderilmişti. Bu sırada kilise "kuşak" anlamına gelen Sancta Maria de Cinctu-ra (veya de Zona) olarak adlandırılmıştı.

İstanbul'da 126l'den itibaren Bizans idaresi yeniden kurulduktan sonra kilisenin ne durumda olduğu bilinmez. Fetih sıralarında herhalde çok harap durumda olmalıydı ki, bazilika biçimindeki binanın sadece apsis kısmı bir duvarla bölünerek, mescit haline getirilmiştir. Kilisenin kuzey duvarı, Zeynep Sultan Camii Sokağı'nın kenarında kalmıştır.

Acem Ağa Mescidi'nden bugüne kalan çeşme (avlu kapısının yanında), 1815. Nazım Timuroğlu, 1993

Bu önemli kiliseye ait olduğu anlaşılan, duvarları fresko resimlerle süslü, merkezi planlı bir yapı az aşağıda binaların altında bulunmaktadır. Bunun bir vaftiz-hane olduğu sanılmış ise de, bir marty-rion olması ihtimali daha inandırıcıdır.

Bizans'ın Meryem (Theotokos) Kili-sesi'nin Türk dönemine ne durumda ve ne kadarının intikal ettiği bilinmez. Herhalde çok harap ve yıkık durumda olmalı ki, "şenlendirme" prensibine uyularak ayakta, olan, tamamen tuğla yapılı apsis kısmı, bazı pencereler yapılarak mescide çevrilmiştir.

Mescidin sağ köşesinde bir minaresi vardı, üstü ise kiremit kaplı ahşap bir çatı ile örtülmüştü. Son araştırmadaki temizlik sırasında girişin önünde olan son cemaat yerindeki döşemesi de bulunmuştu. Avlu kapısının yanında, duvara bitişik çeşmenin, Hadîka'âa bahsi geçenin yerini aldığı anlaşılmaktadır. Başçuhadar Seyyid Ömer Ağa tarafından 1230/1815 yılında yaptırılan bu çeşmenin altı beyitlik manzum kitabesi En-derunlu Vâsıf tarafından yazılmış ve ta' lik yazı üstatlarından hattat Rakım eliyle işlenmiştir.



Yüklə 7,14 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   10   11   12   13   14   15   16   17   ...   129




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin