I u n d e n bugüN



Yüklə 7,14 Mb.
səhifə3/129
tarix09.01.2019
ölçüsü7,14 Mb.
#94242
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   129

Abbas

Halim Paşa

Köşkleri

Harem Köşkü Nimet Celaloğlu

Kagir bir bodrumun üzerinde yükselen ahşap köşk iki esas kat ile kısmi bir çatı katından meydana gelmektedir. Deniz yönüne (kuzeybatıya) bakan giriş, giriş cephesi ile yan cephelerdeki taşkın kısımlar, Eski Mısır mimarisinin en karakteristik unsurlarından olup özellikle tapınak cephelerinde kullanılan pilonlar şeklinde tasarlanmıştır. Yukarıya doğru hafifçe daralan, kesik piramit biçimindeki bu pilonlar helezoni şerit kabartmalarıyla bezeli kaval silmelerle çerçevelenmiştir. Giriş cephesinde, çift kollu olarak başlayıp yapının eksenindeki bir sahanlıktan sonra bir tek kol halinde devam eden merdivenler pilonların arasındaki giriş sahanlığına ulaşmaktadır. Merdivenlerin bitiminde yükselen, üzeri hiyerogliflerle süslü, lotus biçiminde başlıklarla donatılmış iki adet sütun, üst katta pilonların arasında yer alan balkonu taşımaktadır. Zemin katta da, pilonların önünde, giriş merdivenini yanlardan kuşatan, simetrik konumda birer balkon bulunmaktadır. Aznavur'un 1897 tarihli cephe çiziminde bu balkonların köşelerindeki korkuluk babalarının üzerinde sfenks heykelleri görülmekte fakat sonradan bunlardan vazgeçildiği anlaşılmaktadır. Cephelerdeki bütün açıklıklar dikdörtgen olarak tasarlanmış, giriş cephesindeki pencere grupları ile balkon alınlıkları, kobraların ve akbaba kanatlarının kuşattığı güneş diskleri ile taçlandmlmıştır. Köşkün dış görünümüne bir Eski Mısır tapınağı havası katan bütün bu plastik unsurların çeşitli renklere boyanmış olduğu bilinmektedir. Giriş cephesinde bu havayı güçlendiren diğer bir ayrıntı da pilonların üst kata ait kesiminde, pencerelerin yanlarında yükselen ikişer bayrak direğidir. Harem Köşkü'nün önemli bir özelliği de, projeye göre önceden hazırlanan ahşap malzemenin birbirine vidalanması suretiyle inşa edilmiş olmasıydı ve bu yüzden halk arasında "Vidalı Köşk" olarak tanınırdı. Mimar Aznavur, Fener'de tasarladığı Bulgar Kilisesi'nde aynı tekniği bu sefer madeni malzemeyle uygulamıştır.

Harem Köşkü'nün cephelerinde, İstanbul'un mimari mirasına tamamen yabancı bir üslubun egemen kılınmış olmasına karşılık mekânların tasarımında



Abbas Halim Paşa Köşkleri

Selamlık Köşkü



M. Baha Tanman, 1993

Osmanlı sivil mimari geleneklerinin ya-şatıldığı gözlenmektedir. Nitekim zemin katta, "zülvecheyn" denilen türde bir sofa yapıyı boydan boya kat etmekte, yanlara simetrik biçimde dağıtılmış olan salonlar ve odalar bu sofaya açılmakta, üst katta da aşağı yukarı aynı düzenin geçerli olduğu anlaşılmaktadır.

Günümüze Harem Köşkü'nden, Abbas Paşa Sokağı ile kısmen Yeni İskele Yolu boyunca devam ve köşkle aynı üslubu paylaşan, kesme maltataşından örülmüş parmaklık dikmeleri ile cümle kapısı payeleri intikal edebilmiştir. Abbas Paşa Sokağı üzerindeki cümle kapısını kuşatan payeler lotus ve kobra kabartmalarıyla süslüdür. Lotuslara tırmanan kobralar Aşağı Mısır'ı (Delta bölgesini) temsil eden kırmızı tacı taşımaktadır. Parmaklık dikmelerindeki kabartmalarda da, ortada birer lotus, yanlarda, Eski Mısır tanrılarından Ptah'm atribüle-rinden çoban asaları görülmektedir. Bütün bu unsurlar yatay kaval silmeler ve çubuklu içbükey saçaklarla son bulmakta, kabartmalardaki boyaların izleri hâlâ seçilebilmektedir.

Selamlık Köşkü: Refah Şehitleri Caddesi ile Fettah Sokağı'nın köşesinde bulunan, günümüzde tahini boyalı olan köşk selamlık olarak tasarlanmıştır. Meyilli bir arsada yer alan ahşap köşk, ana girişin bulunduğu Refah Şehitleri Caddesi tarafından bakıldığında iki katlıdır. Ayrıca çukurda kalan arka bahçeden gi-rilebilen kısmi bir bodrum katı mevcuttur. Son derecede hareketli bir kitleye sahip olan ve dışarıdan bakıldığında olduğundan küçük duran Selamlık Köşkü'nün zemin katı, bahçe yönünde, ahşap dikmelere oturan büyük bir çıkma teşkil etmekte, üst kat ise zemin kata göre geriye çekilmiş bulunmaktadır. Cadde üzerindeki ana girişten came-

kânlı bir taşlığa, buradan da derinliğine yapıyı kat eden zülvecheyn sofaya geçilmektedir. Ahenkli oranları ile dikkati çeken sofa, kemerli büyük pencerelerle arka bahçeye açılmakta, yanlarda irili ufaklı odalar sıralanmaktadır. Selamlık Köşkü cepheleriyle olduğu kadar iç taksimatı ile de, geç devre ait bir ada köşkünden ziyade eski bir Boğaz yalısını andırmakta ve Osmanlı ampir üslubunun izlerini yansıtmaktadır.

Devrinin edebiyatçılarına ve sanatçılarına yakın ilgi gösteren, içlerinden birçoğunu himaye eden Abbas Halim Paşa'mn bu Selamlık Köşkü'nde özellikle hafta sonlarında verdiği ziyafetler, tertip ettiği sohbet toplantıları İstanbul'da ün salmıştı. Mehmed Akif Ersoy, Recaizade Mahmud Ekrem Bey, Abdülhak Hamid Tarhan, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, ressamlardan Halil Paşa, Hoca Ali Rıza ve Feyhaman Duran bu toplantıların müdavimleri arasındaydı. Selamlık Köşkü'nde Abbas Halim Paşa'mn vefatını müteakip kızlarından Prenses Emine Hanımefendi 194l'e kadar ikamet etmiş ve babasının devrindeki sohbet geleneğini devam ettirmiştir. Yahya Kemal Be-yatlı ile Ahmed Hamdi Tanpınar prensesin yakın dostları ve selamlığın misafirleri arasında bulunmaktaydı.

Bendegân Köşkü: Fettah Sokağı ile Yeni İskele Yolu'nun kavşağında yer alan ve zamanında "agavat dairesi" olarak adlandırılan üç katlı ahşap yapıda Abbas Halim Paşa'mn kalabalık bende-gâm ikamet etmekteydi. Günümüzde aşı boyalı olan bu yapı, II. Meşrutiyet devrinde kısa bir müddet "Sebilürreşad Rüşdiyesi" olarak kullanılmış, paşanın vefatından sonra kızlarından Prenses Nimet Hanımefendi'ye intikal etmiş ve 1938'de satılmıştır.

Birçok geç devir ada köşkünde oldu-

ğu gibi, kapı ve pencerelerinde Orta Avrupa şalelerinden mülhem ayrıntıların görüldüğü bu yapı aslında tek bir köşk olmayıp, birbirleriyle bağlantılı müstakil dairelerden meydana gelmektedir. Fettah Sokağı üzerinde, ufak saçaklarla donatılmış üç adet kapı sıralanmakta, yan kapılardan çeşitli dairelere, orta kapıdan ise küçük bir avluya girilmektedir. Yan kanatlar, avlunun üzerinden geçen bir koridorla irtibatlandırılmıştır.

Abbas Halim Paşa köşklerinin tamamlayıcı unsurları arasında, Bendegân Köşkü'ne bitişik olan, tek katlı kagir bir trafo binası bulunmakta, bu binanın kapısı üzerinde ta'lik hatlı bir besmele göze çarpmaktadır. Ayrıca Yeni İskele Yolu'nun denize ulaştığı yerde, "Abbas Paşa İskelesi" olarak bilinen ve yalnızca köşklerin sakinlerine hizmet eden bir iskele ile kayıkhanelerin var olduğu bilinmektedir.



Bibi. N. Gülen, Heybeliada, İst., 1982, s. 123-125; Tuğlacı, istanbul Adaları, I, s. 60-

72.


M. BAHA TANMAN

ABBAS VESİM

(?, ? - 1760, İstanbul) Döneminde İstanbul'un en tanınmış hekimlerindendi. Tabip Abbas Efendi, Derviş Abbas Efendi adlarıyla da tanınırdı. Bedensel özrü nedeniyle halk arasındaki şöhreti Kambur Vesim'di.

Çok yönlü bir öğrenim gördü. Dönemin ünlü hekimleri; Sinoplu Ömer, Şi-faî, Bursalı Ali Münşî ve Reisü'l-etibba Kâtipzade Mehmed Refi' Efendi'den tıp, Müneccimbaşı Yanyalı Esad Efendi'den hikmet (fizik), edebiyat ve Farsça, tarihçi Ahmet Mısrî'den de hey'et (astronomi) dersleri aldı. Arapça da biliyordu. Ayrıca o dönemde İstanbul'da yaşayan yabancı hekimlerle dostluk kurmuş ve bu sayede biraz Fransızca ile Latince de öğrenmişti. Onların Yunanca, Latince ve İtalyanca'dan çevirdiği tıp kitaplarından da yararlanmıştır. Bir aralık tahsil maksadıyla Mekke, Medine, Şam ve Mısır'a gitmiştir.

Halk arasında sevilen ve çok tutulan bir hekimdi. Fatih'teki Sultan Selim Camii civarındaki hekim dükkânında (muayenehane) hasta bakardı. Hassa (saray) hekimliğine de yükselmişti.

Abbas Vesim geleneksel İslam tıbbı yanında Batı tıbbından da yararlanan bir hekimdi. Ünlü eseri Düstûrü'l-Vesim fi Tıbbi'l-Cedid ve'l-Kadim'de bu hususu açık olarak görmek mümkündür. Yazımı 1758'de tamamlanan bu iki ciltlik kitap dört ana bölüme ayrılır. Birinci bölümde geleneksel olarak baş bölgesinden ayağa kadar sırasıyla organların hastalıkları, ikinci bölümde kadın ve çocuk hastalıkları, üçüncü bölümde şişler ve ülserler, dördüncü bölümde de basit ve bileşik ilaçlar yer alır. Son bölümü ise Hipokrat yemini ile hekimlerin mesleklerini yaparken uymaları gereken deontoloji kurallarına ayrılmıştı.

ABBASAĞA MEZARLIĞI

10

11

ABDÎ

Vesiletü 'l-Metâlib fi İlmi't-Terâkib adını taşıyan. 1735'te tamamladığı diğer eseri bir akrabadindir. Giriş bölümünde hekimlerinden Yorgiyos'un akrabadini-ni Petro adındaki filozof hekim ile inceleyerek özet olarak çevirdiklerini ve üstadı Ali el-Brusî'nin (Bursalı Ali Münşî) deneyip kullandığı yararlı terkipleri ekleyerek bu kitabı hazırladığını bildirmektedir. İki makaleden ibaret olan eserin birinci makalesinde hastalık isimleri alfabetik olarak sıralanmış ve bu hastalıklarda kullanılacak basit droglar verilmiştir, ikinci makalede ise bileşik ilaçların terkipleri ve yapılışları yine alfabetik olarak sıralanmaktadır.

Abbas Vesim, matematik ve astronomi alanında da eserler vermiştir. Timur'un torunu Uluğ Bey adına yazılan Zic'i (yıldız cetveli) Nehcü'l-Buluğ fi Şerh-i Zic-i Uluğ adıyla 1745'te açıklamalı olarak Türkçe'ye çevirmiştir. Önsözünde el-Hac Abbas Vesim tarafından Mevlânâ Şeyh Ahmed Mısrî'nin himmetiyle hazırlanmış olduğu kayıtlıdır. Yine astronomi ile ilgili Risale-i Rü'yet-i Hilâl adında bir eseri daha vardır. 1740'ta yazılan bu Arapça eserde ayın görünüşlerinin çizgileri ve tarifleri verilmektedir. Kaynaklarda, Tıbb-ı Ce-did-i Kimyevîye Risâletü'l-Vefk adında iki eseri daha olduğu belirtilmektedir.

Abbas Vesim aynı zamanda hattat ve şairdi. Ta'lik yazıyı Reisü'l-etibba Kâtip-zade Mehmed Refi' Efendi'den öğrenmişti. Şiirlerini de bir divanda toplamıştır (yazm. Topkapı Sarayı Ktp, Hazine, no. 961).

Bibi. İbrahim, "Mefâhir-i Tıbbiye-i Osmâni-yemizden 1100 Tarih-i Hicrîsinde Osmanlılarda Tababet", Hamidiye Etfal Hastahane-i Alisinin istatistik Mecmua-i Tıbbiyesi, sene 5 (1320-1322/1904) 14-36; Osmanlı Müellifleri, III, 342; Osman Şevki, Beşbuçuk Asırlık Türk Tababeti Tarihi, îst., 1925, 58-73; A. Süheyl Ünver: "Hekim Vesim Abbas Efendiyi Ruhen Yetiştiren Kimdir?", Dirim, c. 22, no. 3 (1947) 1-2; F. Nafiz Uzluk, "Ölümünden 9 Yıl Sonra Ordu Hekimbaşısı Yapılan Bir Tabibimiz", Dirim, c. 26, no. 1-2 (1951) 18-25; Sırrı Akıncı, "Hekim Abbas Vesim Efendi", İst. Tıp Fak. Meç., c. 24, no. 4 (1961) 695-700; ay, "Kitâb-ı Düstûr-ı Vesim fi't-Tıbbi'l-Cedîd ve'1-Kadîm'in incelenmesinden Ortaya Çıkan Sonuçlar", Yeni Tıp Alemi, c. 14, no. 146 (1964) 131-142; ay, "18. yy ikinci Yansı Başlarında İstanbul Hekimleri", Hayat Tarih Meç., no. 3 (1972) 29-32; Muammer Dizer, Kandilli Rasathanesi Kitaplığı Yazma Eserler Katalogu, I, İst., 1973, 53; Nil Akdeniz, Osmanlılarda Hekim ve Deontolojisi, İst., 1977; A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde ilim, (haz. A. Kazancıgil-S. Tekeli) İst., 1982, 187, 189-196; Bedi N. Şehsuvaroğlu-A. E. Demir-han-G. C. Güreşsever, Türk Tıp Tarihi, Bursa, 1984, 117-118; Türkiye Kütüphaneleri Is-lâmî Tıp Yazmaları Katalogu, (yay. Ekme-leddin İhsanoğlu), İst., 1984, 387.

NURAN YILDIRIM



ABBASAĞA MEZARLIĞI VE PARKI

Beşiktaş sırtlarında olan Abbasağa Mezarlığı, adını civarındaki Abbas Ağa Ca-mii'nden(->) almıştı. Darüssaade Ağası Abbas Ağa 1668-1671 yılları arasında bu



Abbasağa Parkı, 1943

Güzetteşen istanbul, (istanbul Belediyesi Yayını) 1943

makamda bulunarak, İstanbul'da biri Laleli'de Kızlarağası Hamamı olmak üzere üç hamam ile pek çok çeşme yaptırmış, bu arada da Beşiktaş'taki camii inşa ve vakfetmiştir. Mezarlık bu cami çevresinde kurulup, gelişmiş ve oldukça geniş bir sahaya yayılmıştı. Yeri, İstanbul Şehremaneti'nce Necip Bey tarafından 1340'ta yayımlanan şehir planlarının Beyoğlu bölümünde görülebilir.

Servi ağaçları ile kaplı olan bu mezarlıkta 17. yy'dan itibaren buraya gömülmüş, birçok tarihi kişinin kabir taşları bulunuyordu. 1939'da bu mezarlığın bütün ağaçları kesilmiş, mezar taşları da sökülerek, kırılmış ve yok edilmiştir. Hiçbir izi kalmayan Abbasağa Mezarlığı

Abdal Yakub Tekkesi

Mutfak ve hamam binasının planı: 1. Hamam, 2. Ocak-külhan, 3. Mutfak.



M. Baha Tanman, 1982

arsası da park olarak düzenlenmiştir. 1941'de açılan park doğu yönünde Akdoğan Sokağı, batıda Maşuklar Sokağı arasındadır; toplam alanı 12 bin m2'dir. Mezarlık kaldırılırken kesilen servilerin yerine çam, mazı, taflan, atkestanesi ağaçları dikilmiştir. Bugün parkta çınar, akasya, sedir, atkestanesi, mazı ve defne türleri bulunmaktadır. Parkta bir basketbol sahası, çocuk oyun alam, tarihi bir çeşme ve seyir terasları vardır.

İSTANBUL

ABDAL YAKUB TEKKESİ

Fatih İlçesi'nde, Davutpaşa-Kocamustafa-paşa arasında, Davutpaşa Mahallesi'nde, Hekimoğlu Ali Paşa Caddesi, Esekapısı Sokağı ve Davutpaşa Değirmeni Sokağı'-nın kuşattığı arsa üzerinde, Hekimoğlu Ali Paşa Külliyesi içinde yer almaktadır. Kaynaklarda "Abdal Yakub Dede" "Asa-fî", "Cedid Ali Paşa", "Hekimbaşı Nuh Efendizade Ali Paşa", "Hekimoğlu Ali Paşa", "Hekimzade" ve "Hekimzade Ali Paşa" adlarıyla da mezkûrdur.

Hayatı ve kişiliği hakkında pek az şey bilinen Abdal Yakub Dede tarafından, yaklaşık 18. yy ortalarında, daha sonra yerine inşa edilen Hekimoğlu Ali Paşa Camii'nin avlusunda, şadırvanın bulunduğu yerde tesis edilmiştir. Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa (1689-1758) 1147/1734'te burada cami ve külliyesini inşa ettirirken, mimari özellikleri bilinmeyen bu ilk tekkeyi yıktırmış ve Il6l/1748'de, hemen yakınında, bugünkü yerinde ihya etmiştir. Bu arada, biri ilk tekkenin haziresinde gömülü olan Abdal Yakup Dede ile haleflerine, diğeri ise paşa ile aile efradına tahsis edilen iki bölümlü bir türbe inşa edilmiştir. Muhtemelen küçük kapsamlı fakat bağımsız bir kuruluş olan ilk tekkeden farklı olarak, yeni inşa edilen ve bundan böyle ikinci banisinin adı ile de anılır olan tekke, Hekimoğlu Ali Paşa Külliyesi'nin bir

parçası durumundadır. Nitekim derviş hücreleri, harem, selamlık, mutfak ve hamam bölümlerini içerdiği halde, bağımsız tevhidhanesi olmayıp, ayinler, külliyenin merkezini oluşturan camide icra edilmekteydi. Geçen yüzyılın ikinci yansı içinde, ahşap olan harem ve selamlık bölümlerinin yenilendikleri anlaşılmaktadır. Bütün unsurları ile günümüze intikal edebilmiş olan Abdal Yakub Tekkesi'nde, metruk ve harap olan mut-fak-hamam grubu dışında kalan kısımlar mesken olarak kullanılmaktadır.

Başlangıçta hangi tarikata bağlı olduğu şüpheli ise de, üçüncü şeyhin posta geçmesiyle Halvetîliğin Cihangirîlik koluna, 1122/1710'dan itibaren de Kadirîliğe intikal ettiği tespit edilebilmektedir. Tekkenin ilk şeyhi Abdal Yakub De-de'den sonra posta, halifesi Üveys Dede geçmiş, bu zatı, Halvetî-Cihangirî piri Cihangirli Şeyh Hasan Burhaneddin Efendi (ö. 1663) halifelerinden Şeyh Enfî İbrahim Vehbi Efendi (ö. 1710) izlemiştir. Tekkenin dördüncü postnişini, bu zatın oğlu olan, Kadiri tarikatına mensup Şeyh Mehmed Rıza Efendi'dir (ö. 1749). Kendisinden sonra oğlu İbrahim Edhem Efendi şeyh olmuş, 22 Cemaziyülâhır 1206/1792'de vefat ettiğinde oğlu Mehmed Nasreddin Efendi henüz altı yaşında bulunduğundan, Şeyh Mehmed Rıza Efendi'nin halifesi Abdülkadir Efendi (ö. 1808) vekâleten meşihatı üstlenmiş, Şeyh Mehmed Nasreddin Efendi (ö. 1856) elli yıla yakın bir müddet bu görevi yürüttükten sonra yerini, Sünbül Efendi türbedan olan damadı Şeyh Sa-deddin İsmail Efendi'ye (ö. 1913) bırakmıştır. Son şeyhin Müfid Efendi adında bir zat olduğu, ayinlerin cuma günleri icra edildiği bilinmektedir.

Tekkeyi oluşturan unsurlardan beş adet derviş hücresi doğu-batı doğrultusunda uzanan bir kitle içinde sıralanmaktadır. Duvarları moloz taş ve tuğla ile örülmüş, üstleri, aynı doğrultuda devam eden ve ahşap çatı altında gizlenmiş olan bir beşik tonozla örtülmüştür. Hücre dizisinin batı ucunda, sonradan eklenmiş olması muhtemel, nispeten büyükçe

bir mekân yer alır. Doğrudan ahşap çatı ile örtülü olan bu bölümün, meydan odası, taamhane veya mihmanhane olarak kullanıldığı düşünülebilir. Pencereler, ocaklar ve dolap hücreleri ile donatılmış olan bütün bu mekânların kuzey cephesi boyunca, zemini arnavutkaldırı-mı döşeli, ahşap direklere oturan bir sundurma uzanmakta, kapılar bu sundurmaya açılmaktadır. Hücrelerin doğu ucunda ise, planı, üst yapısı ve cepheleri ile, alelade bir ahşap mesken niteliğinde olan iki katlı harem ve selamlık bölümleri bulunmaktadır. Söz konusu bölümlerle derviş hücrelerinde R. 1301/1885-86 yılında, beşi erkek dokuzu kadın olmak üzere toplam on dört kişinin ikamet ettiği Dahiliye Nezareti'nce hazırlanmış bir istatistikte belirtilmektedir.

Avlunun kuzey kesiminde, birbirine bitişik olarak tasarlanmış bulunan mutfak ile hamam bağımsız bir kitle oluşturmaktadır. Maliye Nezareti'nin 1325/1910 tarihli İstanbul Tekkeleri Ta-amiye ve Tahsisat Defteri'nde, Abdal Yakub Tekkesi'nin günde bir okka iki yüz dirhem et istihkakı olduğu kaydedilmiştir. Kare planlı mutfağın duvarları, almaşık olarak bir sıra kesme taş ve iki sıra tuğla ile örülmüş, mekânın üstü, içerden sivri tromplara, dışarıdan sekizgen kasnağa oturan, kurşun kaplı bir kubbe ile örtülmüştür. Doğu duvarında, tuğla örgülü, yuvarlak kemerli geniş bir kapı ile bir pencere, kuzey duvarında aynı tür kemerlere sahip daha dar bir kapı ile, sonradan iptal edilmiş diğer bir pencere, sağır olan batı duvarında da iki adet niş bulunmaktadır. Mutfağın güneybatı köşesinde, geniş yuvarlak kemeri ile göze çarpan ocağın dışa taşkın kitlesinin yanına, tek birimli ufak bir hamam yerleştirilmiştir. Tek sıra tuğlayla örülmüş ince duvarları ve üstünü örten beşik tonozu ile küçük bir halvet niteliğindeki bu hamam ile mutfak ocağının arasında, su kazanının bulunduğu bölme yer almakta, başka bir deyimle ocağın aynı zamanda hamam külhanı olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Türk mimarisinde benzeri hemen hiç bulun-



Abclal Yakub Tekkesi

Derviş


hücreleri

M. Baba Tanman

mayan bu mutfak-hamam bağlantısı şüphesiz Abdal Yakub Tekkesi'nin en ilginç yanını oluşturmaktadır.



Bibi. Çetin, Tekkeler, 586; Kut, Dergehname, 219-220; Ayvansarayî, Hadîka, I, 81-85; Âsi-tâne, 3; Osman Bey, Mecmua-i Cevâmi, I, 44-45, no. 52; Münib, Mecmua-i Tekâyâ, 4; Ihsaiyat, 20; Vassaf, Sefine, V, 272; ISTA, I, 16-17; Öz, İstanbul Camileri, I, 69-70; Zâkir, Mecmua-i Tekâyâ, 10; Kut, Dergehname, 213-236; Aynur, Saliha Sultan, 30-39; Fatih Camileri, 269; M. B. Tanman, "Abdal Yakup Tekkesi", DlA, I, 66.

M. BAHA TANMAN



ABDÎ (Derviş)

(?, Buhara - 1647, Medine) Ta'lik hattatı. Asıl adı Seyyid Abdullah'tır. Mevlevi tarikatına bağlı olduğu için Derviş Abdî-i Mevlevi diye anılır. Hattatlar arasında ise Derviş Abdî olarak tanınmıştır. Ta'lik yazıyı, İsfahan'da İran'lı ünlü hattat İmâd el-Hasenî'den (ö. 1615) öğrendi. IV. Murad döneminde (1623-1640) İstanbul'a geldi. Padişahın ve vezirazam Mehmed Paşa'nın iltifatlarına mazhar oldu. Yenikapı Mevlevihanesi'ne kapılanarak kendini yazıya verdi. Birkaç yıl sonra hocasını görmek için İsfahan'a vardığında İmâd'm öldürüldüğünü duydu ve üzüntüler içinde hocasının evine gitti. Ev halkından, hocasının yazılarına Şah Abbas tarafından el konduğunu ve vasiyetnamesinde kendisine bir zir-meşk (yazı altlığı) bıraktığım öğrendi. Yazı altlığını kalınca bulan Abdî, kenarından aralayıp bakınca kâğıtlar arasında İmâd'm on adet kıta (tek sayfalık yazı) yerleştirmiş olduğunu gördü. Bu kıtalar, İstanbul'da "altlık kıtaları" adıyla tanındı ve İmâd tarafından mükemmel-leştirilen İran ta'liki bu yolla Osmanlı ülkesinde de yaygınlaşmaya başladi. Türk hattatları, Yesârîzade Mustafa İzzet tarafından 19. yy'da Türk ta'lik okulu kuruluncaya kadar bu üslubu takip ettiler ve İmâd derecesinde yazmayı başardılar. Başka bir deyişle, ta'lik, yerleşmiş kurallarıyla İran'da îmâd, Türkiye'de de Abdî ile başlamıştır.

Abdi'nin ustalığını gören Sadrazam Mehmed Paşa, ona bir Şehname yazdırmış, kâğıt, tezhip, altın ve yazma parası olarak on sekiz kese akçe sarf etmişti. Derviş Abdî hac farizasını ifa etmek için gittiği Mekke'den sonra Medine'ye geçerek ölünceye kadar Hz Muhammed'in türbesi civarında yaşadı. Eserlerinin bir kısmı Türk ve İslam Eserleri Müze-si'ndedir. En meşhur öğrencisi Tophaneli Mahmud'dur.

ALİ ALPARSLAN

ABDÎ

(18. yy) Pek çok şiirinde İstanbul sevgisini ve özlemini dile getiren âşık.

Doğum ve ölüm yeri ve tarihleri bilinmeyen Abdî, "kalem şuarası" adı verilen ve şiirlerini doğaçlamayla değil de yazarak oluşturan âşıklar zümresinden-dir. Aruz ve hece ile yazdığı şiirlerin birçoğunda ayrı düştüğü İstanbul'dan öz-



ABDÎ

12

13

ABDULLAH

lemle söz eder. "Destan" başlığı taşıyan aruzla yazılmış bir şiirindeki "Bu bin yüz altmış altıda mücavir Mekke'de Ab-dî" mısraından H. 1166 (1752) tarihinde Mekke'de bulunduğu, "Üç senedir lûtf-i Hakla Beyt'e sürdüm yüzümü" mısraından da üç yıl burada yaşayıp çok sevdiği istanbul'a döndüğü anlaşılıyor.

Şiirde Nabî'den etkilendiğini belirtmekle birlikte Abdi'yi bir divan şairi saymak mümkün değildir. Bir âşık olarak şiirlerinde Âşık Ömer(->) ve Gevherî etkisi açıkça görülmektedir. Abdi'nin şiirlerinde istanbul iki yönlü olarak yer alır. Birincisi şehrin doğal güzelliklerine duyulan özlem ve övgüdür. İkincisi ise şehir hayatının çeşitli yönlerini, semtlerini, mesire yerlerini, giyim kuşamını, halkın ve seçkin sınıfın geleneklerini sergilemesidir.

Bibi. Naci Kum, "Şair Abdî ve Güzel İstanbul", Yeni Türk, no. 38, 1936, s. 70; Ergim, Türk Şairleri, I, 203-206; M. F. Köprülü, Türk Sazşair-leri, III, Ankara, 1962, 400-401-TDEA, I, 10.

M. SABRI KOZ



ABDÎ

bak. ABDÜRREZZAK EFENDi



ABDÎ ÇELEBİ CAMÜ

Fatih Ilçesi'nde, Kocamustafapaşa Ma-hallesi'nde, Müdafaaimilliye Caddesi ile Marmara Caddesi'nin kesiştiği yerdedir. Banisi Kanuni dönemi ileri gelenlerinden Ruznameci Çelebi Abdullah

Efendi'dir. "Çilingir", "Sankiyedim", "Ye-dimiçtim" gibi adlarla da anılmaktadır.

Mimar Sinan tarafından 940/1533 tarihinde inşa edilen ilk yapı dolma bir set üzerinde yükselmekte, dört fil ayağına bir kubbe oturtulmak suretiyle tasarlanmış bulunmaktaydı. Geçen yüzyılın sonlarında çok harap durumda olan cami, devrin seraskeri Rıza Paşa'nın (1844-1920) delaletiyle, masrafı Hazine-i Hassa'dan ödenmek suretiyle yeniden inşa ettirilmiş, Mimar Sinan'ın tasarladığı ilk camiden tamamen farklı, eklektik üslupta bir yapı ortaya çıkmıştır, istanbul'da 1896'da vuku bulan Ermeni olaylarından sonra, camiin çevresindeki Ermeni mahallesinde bir karakolun inşa ettirilmesi, camiin yenilenmesine vesile olmuştur.

Osmanlı devrinin son yıllarında bakımsız kalan Abdî Çelebi Camii 1933'te Süeda Hanım adında bir hayırsever tarafından esaslı bir onanma tabi tutulmuş, bu arada önüne imam meşrutası eklenmiştir. Şu anda (Haziran 1993) camide onarım çalışmaları yapılmaktadır. 1991-1992 yıllarında yapının kuzey kesimine dernek binası, tuvalet ve aptes yerleri eklenmiştir. Ayrıca fevkani mahfilde kuzeye bakan pencerelerden biri kapıya çevrilerek minareye ve mahfile dışarıdan giriş sağlanmıştır. Bu yeni ekler cami ile son derecede uyumsuz bir görünüm oluşturmaktadır. Son yıllarda yapıların tarihi özellikleri düşünülmeden gerçekleştirilen sağlıksız onarım ve tadillerin bir

Abdî Çelebi Camii

Araş Neftçi, 1989

örneği de burada karşımıza çıkmaktadır. Yapının cepheleri pilastrlarla bölünmüş, alt ve üst pencerelerin arasına yatay bir silme yerleştirilmiştir. Alt pencereler basık, üst pencereler ise yuvarlak kemerlidir. Üst pencerelerden cephe ekseninde bulunanlar yükseltilerek saçak kornişinden yukarıya taşırılmıştır. Birkaç istisna dışında Osmanlı yapılarında görülmeyen, buna karşılık Bizans dini mimarisinde çokça kullanılan, Osmanlı dönemi Rum kiliselerinde de sürdürülen bu saçak ayrıntısı, Abdî Çelebi Camii'nin Rum kökenli ustaların elinden çıkmış olabileceğini düşündürmektedir. Yapının dört köşesinde yükselen ağırlık kuleleri sekizgen, üst kısımları da soğan kubbelidir. Cami kiremit kaplı ahşap çatıyla örtülmüştür. Minaresi kuzeybatı köşesindedir. Kapalı son cemaat yerinin üst katı kadınlar mahfili olarak değerlendirilmiştir. Fevkani mahfilden harime açılan üç adet kemerin içinde mahfil zemini kavisli çıkmalarla genişletilmiş, bu çıkmalardan ortadaki daha geniş tutulmuştur. Kare planlı harimin tavanı köşede, pandantif görünümlü ahşap dolgularla kuşatılmış, böylece elde edilen sekizgen yüzeyin merkezine alçıdan yuvarlak bir göbek oturtulmuştur. Son devrin önde gelen hattatlarından Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer'in(->) eseri olan, yaldızla yazılmış sülüs hatlı Nur ayeti, alçı göbeği kuşatmaktadır. Mihrabı çevreleyen ve 1933 onarımına ait olduğu anlaşılan çini kuşakta mavi zemin üzerine beyaz renkle celi sülüs olarak yazılmış, Kâmil Akdik(->) imzalı Ihlas suresi bulunmaktadır. Mihrap nişinde, son dönem özelliklerim yansıtan kalem işi perde motifleri görülür. Başlangıçta mescit olarak faaliyet gösteren yapının minberini 1756'da Mahmud Ağa'nın koydurduğu bilinmektedir. Halen görülen ahşap minber ise, yapının mimarisi gibi eklektik özellikler göstermektedir. 19. yy'ın sonundaki yenileme sırasında konduğu anlaşılan bu minberin köşk kısmı dilimli kemerlerle donatılmış, soğan kubbeli bir külahla taçlandırılmıştır.



Yüklə 7,14 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   129




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin