KirkçEŞme tesisleri

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 8.15 Mb.
səhifə138/140
tarix27.12.2018
ölçüsü8.15 Mb.
1   ...   132   133   134   135   136   137   138   139   140

MUSTAFA IV

558

559

MUSTAFA BEHÇET EFENDİ

mahfilinde sipere yattı ve içeri gireni vuracağını bağırdı. Medrese talebeleri, yeniçeriler cami avlusunu doldurdular. Çok kavgalar, iki taraftan da ölen ve yaralananlar oldu. En son kurşunu biten yobaz "dal hançer" dışarı fırlayıp birkaç yeniçeriyi daha yaraladıktan sonra sopa ve matrak darbeleriyle öldürüldü. Bu ve benzeri olaylar sürerken beceriksizliği ortaya çıkan Tayyar Paşa kaymakamlıktan azledilip Dimeto-ka'ya sürgün edildi. Eğinli Hacı Mustafa, istanbul kaymakamı oldu.

30 Haziran 1808'de yapımı tamamlanan yeni bir kalyon Tersane önünde denize indirildi. 23 büyük kalyon, 12 firkateyn, 2 korvet hazırken bunlara bindirilecek kalyoncu, bunlara kumanda edecek bahriye zabiti yoktu. Kalyoncular dağılmış, subaylar Kabakçı Mustafa Ayaklanması'n-da öldürülmüş veya kaçmışlardı. Yine, hazine olanakları zorbalara sık sık atiyyeler vermekte kullanıldığından donanma ve ordu için para da kalmamıştı, îlk kez bir dış borçlanma gündeme geldi ve Fas hâkiminden IV. Mustafa'nın bir name-i hümayunu ile 20.000 kese borç istendi. Şeyhülislam konağında yapılan mali gündemli toplantıda ise Edirne'den gelen kethüda-yı sadr-ı âli, müsadere edilen mal ve paraların 120.000 kese tutması gereken toplam bedellerinin hesabını sordu ve elde avuçta bir şey bulunmadığını açıkça söyleyerek ithamlarda bulundu. Cevdet Paşa'-nın deyimiyle "vadi-yi ta'rizde meydan-ı itiraza bir büyük taş yuvarlamayla" herkesi önüne baktırttı.

İstanbul halkı, III. Selim ile IV. Mustafa dönemlerini "gündüz ile geceye" benzetmekteydiler. Hattâ, III. Selim'in karşıtları bile onun devrini arıyorlardı. Bir başka kaygı, III. Selim kısır olduğu gibi, IV. Mustafa'nın da tahta geceli bir yılı geçmesine karşın henüz çocuğu ve hamile hasekisi yoktu. Herkes Osmanlı hanedanının söneceğine inanıyordu. Saraydaki dairesinde tutuklu olan III. Selim, gelecek için tek umut gördüğü şehzade Mahmud'a (II) fırsat buldukça "kendi sergüzeştlerini hikâye ile kavaid-i lâzıme-i hükümet ve saltanatı" öğretmekteydi. .

1808 kış ayları boyunca yağan karlar, ilkbahardaki yağmurlar sellere neden olduğundan Trakya'da ve Anadolu'da hayvanlar büyük ölçüde telef olmuştu. Bu yüzden İstanbul'a canlı hayvan sevkıyatı durmuştu. Oysa İstanbullular öteden beri hıdrellezde ama az, ama çok kuzu eti yemeye pek meraklıydılar. O yıl ruz-ı bızırda ancak birkaç kasapta kuzu eti görü-lebildi. "Her lokmasına hezar müşteri ol-mağla yekdiğerini çiğneyerek birkaç adam yaralandı, öldü." Cevdet Paşa'nın anlattığına göre "ol vaktin İstanbul kadınları bu makule âdetlere riayetten başka bir şey bilmez ve düşünmez olduklarından nicesi kocalarıyla ruz-ı hızırda kuzu eti görmedik! deyü kavga edüb hattâ bazıları boşanmıştı."

Benzeri görülmedik bir kasırga ise Kâğıthane ve Haliç semtlerini altüst etti. Hava gece gibi karardı. "Kasırga rüzgârı önüne gelen ebniye ve eşcarı yıkıp söküp" Ka-

sımpaşa'yı, Tersane'yi, karşı yakada Balat ve Fener kıyılarından Halic'i sıyırıp geçti. Birçok gemiyi ve kayığı silsüpür etti. İstanbul'un bağ ve bostanları mahvoldu. Bundan iki ay kadar sonra ise 8 Temmuz' da şiddetli bir sağanak indi. Yağmur olanca şiddetiyle 50 saat sürdü. İstanbul'da ve Boğaziçi'nde zarar görmedik yapı kalmadı. Bütün bu olaylar nedeniyle İstanbul'da "ufk-ı ma'nevi nasıl karanlık ise uf-k-ı mer'i dahi öyle bulanık"tı.

Diğer yandan Rusçuk yaranı denen ve çoğu önemli görevlerde bulunan III. Selim yanlısı, Sadaret Mektupçusu Tahsin, baş-muhasebeci Ramiz, Tuna Yalısı Mubayaacısı Behiç, Sadaret Kethüdası Refik, Re-isülküttab Galip efendilerin çabalarıyla Alemdar Mustafa Paşa, ortalığı velveleye vermeden Edirne'ye kadar geldi. Yollar ve konaklar gelip gidenlere kapatıldıktan sonra ilkin Pınarhisar Ayanı Hacı Ali Ağa 300 süvari ile ansızın Rumelifeneri Kale-si'ni basıp Kabakçı Mustafa'yı öldürdü. Kaleyi ele geçirdi. Yamakların İstanbul'dan getirdikleri toplara, kaledeki toplarla karşılık verdi. İstanbul'da ise top seslerinin nedenini henüz bilen yoktu. 14 Tem-muz'da Rumelifeneri'nde şiddetli bir savaş yaşandı. Yamaklar kırılmaya başlayınca köyü ateşe verdiler. Rumelikavağı, Sarıyer, Yeniköy yakılıp yıkıldı. Herkes can korkusuna düşüp kayıklarla kaçmaya başladı. Buradaki çarpışmalar dört gün sürdü. Yamaklardan 300, Alemdar milislerinden de 13 kişi öldü. IV. Mustafa durumdan kaygılanıp Hazine Vekili Nezir Ağa'yi Edirne'ye göndererek sadrazamı ve orduyu İstanbul'a çağırdı.

Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa ve Alemdar Mustafa Paşa yürüyüşe geçerek 19 Temmuz 1808'de İstanbul'a geldiler. Şeyhülislam ve devlet erkânı sadrazamla Alemdar'ı, İncirli Çiftliği'nde karşıladılar. IV. Mustafa ise sancak-ı şerifi karşılamak üzere İncirli ile Davutpaşa arasındaki Kırkkavak denen yere gelmişti. Çelebi Mustafa Paşa ile Alemdar Mustafa Paşa'yı burada kabul edip görüştü. Rusçuk yaranının tavsiyesi, IV. Mustafa'nın burada tutuklanması ve Alemdar'ın Kırcali milisleriyle İstanbul'a girip III. Selim'i tahta oturtması iken, Alemdar bu öneriyi "mertliğe" uygun görmemişti. Oysa bu fırsatın kaçırılması III. Selim'in öldürülmesine yol açtı.

19 Temmuz'da akşam sancak-ı şerif alayı Edirnekapı'dan şehre girdi. Halk birbirinin üstüne yığılmış vaziyette seyre çıkmışken, Kovacılarbaşı'nda bir Ermeni öldürüldü. Alemdar Mustafa Paşa binlerce askeri ile Çırpıcı Çayırı'nda ordugâh kurduğu gibi sadrazam da yanındaki askerleri kışlalarına gönderip konağına gitti. 20 ve 21 Temmuz'da bir dizi atama yapıldı. Şeyhülislamlığa Arapzade Arif Efendi getirildi. 21 Temmuz'da Alemdar askerleriyle Alay Köşkü önünde, IV. Mustafa'ya alay gösterdi. Padişah Alemdar'ın kendisine sadık bir paşa olduğuna inanarak sadrazama bir hatt-ı hümayun gönderip "Mustafa Paşa benim has ve kahraman bir ve-zirimdir, kendisini devletimin murahhası ve serdarı tayin ettim, Edirnekapısı'ndan

Tuna Suyu'na kadar selahiyettar kıldım..." dedi. Alemdar 28 Temmuz'da binlerce tüfekli askeri ile şehre girip Babıâli'yi bastı. Çelebi Mustafa Paşa'dan sadaret mührünü alıp kendisini ordugâhına gönderdi. Bu sırada tebdil binişine çıkmış olan IV. Mustafa acele saraya döndü. Alemdar, İstanbul'un her tarafına kendi adamlarını yerleştirdikten ve devlet adamlarını saraya çağırdıktan sonra Soğukçeşme Kapısı'n-dan saraya gitti. Orta Kapı'nın önü bir anda 5-6.000 kırcali askeri ile doldu. Akağa-lar Kapısı önünde namazgaha oturan Alemdar, silahdar ağayı çağırıp sadaret mührünü teslim etti. Daha önce içeriye gitmiş bulunan şeyhülislam ve kızlar ağası geri gelip Alemdar'a, IV. Mustafa'nın kendisini sadrazam yapmak istediğini bildirdiler. Alemdar, mühür almaya gelmediğini, III. Selim'i görmeye ve ayağını öpmeye geldiğini, onun dışarı çıkartılmasını bildirdi. Şeyhülislam ve kızlar ağası tekrar, Bâbüs-saade'den içeriye girdiler. Fakat zaman geçip haber gelmeyince kaygılandı. Nice sonra gelen kızlar ağası, Selim'in çıkmak istemediğini haber verince Alemdar "git Sultan Mustafa'ya söyle tahtından inip rahatına baksın, bize gün görmüş padişah lazımdır..." dedi ve kızlar ağasını yine içeriye gönderdi. Akağalar kapıları arkadan kapattılar. Tahttan inmeye yanaşmayan IV. Mustafa, kendi adamlarının telkinine uyarak III. Selim'in ve kardeşi Şehzade Mahmud'un boğulmalarını emretti. Baş-çuhadar Abdülfettah, Hazine Kethüdası Ebe Selim, Hazine Vekili Nezir, Mirahor Kör Mehmed, Tebdil Hasekisi Hacı Ali ve Bostancı Deli Mustafa, yanlarındaki bostancılarla önce III. Selim'in dairesine girerek Refet Kadın'ın, cariyelerin güçsüz savunmalarını kırıp kendisini bir neyle müdafaaya çalışan III. Selim'i bir kılıç darbesi ile başını ikiye yarıp öldürdüler. Şehzade Mahmud'u ise Anber Ağa ve cariyeler güçlükle kaçırıp sakladılar. Haremde bu cinayet işlenirken Alemdar da Bâbüs-saade'nin kapı kanatlarını kırdırmaya başladı. Askerleri ise duvarlara ve revzenle-re tırmandılar. Akağalar korkup kapıyı açtılar. Alemdar, Arzodası'nın önünde Selim'in getirilmesini beklerken bir ehrama sarılı ölüsü önüne konuldu. Alemdar çok sinirlendi. Herkesi kılıçtan geçirmek isterken Şehzade Mahmud'un getirilmesi ile yatıştı.

Selim'in katilleri yakalanıp fırın mahbe-sine gönderildiler. Yeni padişah II. Mahmud'a hemen biat edildi ve cülus töreni düzenlendi. Bu sırada IV. Mustafa ise Bağdat Köşkü'nde "ben tahttan inmedim, Mahmud'u kim padişah yaptı" diyerek bağırmaktaydı. Hünkâr İmamı Kâmilî Efendi kendisini yatıştırıp harem dairesine götürdü. Annesi Ayşe Sineperver Sultan'ı da teskin etti.

IV. Mustafa, Topkapı Sarayı haremin-deki dairesinde Alemdar Olayı'na(-0 değin kapalı yaşadı. Ayaklanan yeniçeriler ve gerici kesim, onu yeniden tahta çıkartmak üzere saraya yürüyünce II. Mahmud, 17 Kasım 1808'de IV. Mustafa'yı boğdurttu ve Osmanlı hanedanının tek erkek bire-

yi kalarak yaşamını ve tahtını güvenceye aldı. Söylentiye göre Demirkapı semtinde oturanlar o gece Mustafa'nın boğulması sırasında saraydaki kadınların bağırışlarını ve ağlayışlarını duymuşlardı. IV. Mustafa'nın cenazesi törenle kaldırılıp babası I. Abdülhamid'in Bahçekapı'daki türbesine gömüldü. Bu tören sırasında ise kimileri, tabutun boş olduğunu, ayaklanmacıları yatıştırmak için böyle bir oyuna başvurulduğunu iddia etmişlerdi. IV. Mustafa, acı ve korkunç anılardan başka İstanbul'da iz bırakmamış bir padişahtır. IV. Mustafa'nın kadınları, Seyyare, Dilpezir, Şevki-nur'dur. Peykidil adlı bir kadınının da II. Mahmud tarafından öldürtüldüğü ileri sürülmüştür.

Tek çocuğu Emine Sultan, tahttan indirilmesinden sonra 1809'da doğmuş, 8 aylıkken ölmüştür. Annesi Ayşe Sineperver Valide Sultan, IV. Mustafa'dan sonra 20 yıl kadar yaşamış, 1828'de ölmüş ve Eyüp'te gömülmüştür. İstanbul'da bir mektep yaptırtan Ayşe Sineperver'in, kızı Esma Sultanla, IV. Mustafa'yı tekrar tahta geçirmek için, Alemdar Olayı'nda ayaklanmacılarla gizli görüşmelerde bulundukları bilinir.

Bibi. Âsim Tarihi, II, ist., ty; Tarih-i Cevdet, VIII, 175 vd; Mustafa Nuri Paşa, Netayicü'l-Vu-kuat, IV, îst., 1327; 1. H. Uzunçarşılı, Alemdar Mustafa Paşa, Ankara, 1942; Georg Oğu-lukyan Ruznamesi, 1806-1810 isyanları, (çev. H. D. Andreasyan), ist., 1972, s. 11 vd; Ata Bey, Tarih-i Ata, II, ist., 1293, M. C. Baysun, "Mustafa IV", İA, VIII, 708-714; Uluçay, Padişahların Kadınları, 119; M. Ç. Uluçay, Harem, II, Ankara, 1985, s. 56-65; G. Oransay, Osmanoğullan, Ankara, 1969, s. 94-95.

NECDET SAKAOĞLU



MUSTAFA AĞA ÇEŞMESİ

Mevlanakapı'da, Uzun Yusuf Mahalle-si'nde, Uzun Yusuf Camii ile Kurşunlu Camii arasında, Evliyaata Sokağı'ndadır. Çeşmenin kemeri üzerinde, biri çeşmenin yapılışı diğeri ise tamiri ile ilgili olmak üzere iki tane kitabe vardır. Bunlardan dış çerçevesi dikdörtgen, içten köşeleri oval, üç satırlık celi bir hat ile mermer üzerine yazılmış olanı, 1157/1744 tarihli inşa kitabe-sidir. Bunda çeşmenin Silahdar Kethüdası Mustafa Ağa'nın ruhu için yapıldığı kayıtlıdır. Çeşme 1173/1759'da Saraylı Rah-kamer Hamrn'ın ruhu için imar edilmiştir ki, diğer kitabe de bu ihya ile ilgilidir. Satır araları cetvelli, 4 satırlık mermer bir kitabedir.



Mustafa Ağa Çeşmesi

Ertan Uca, 1994

Çeşmenin haznesi dikdörtgen planlıdır. Duvarları kaba arazi taşı ve yer yer tuğla kullanılarak yapılmış, bağlayıcı olarak horasanharcı kullanılmıştır. Çeşmenin aynası sivri kemerli, dar ve sığ bir niş içinde bulunmaktadır.

Aynanın sağ üst kenarında bir tane maşrapa yuvası ile sol tarafında maşrapanın bağlandığı halka yer alır. Eski resimlerinden maşrapalığın sivri kemerli olduğu görülmektedir. Çeşmenin suyunun şehir şebekesine bağlanması sırasında lülesi sökülmüş, yerine bir boru takılmış ve etrafı çimentolanmıştır. Çeşmenin aynataşmın olmadığı anlaşılmaktadır. Çeşmenin önünden geçen yolun seviyesinin asfaltlamalar nedeniyle zamanla yükselmesi sonucunda teknesi yol seviyesinden aşağıda kalmış ve görünmez hale gelmiştir. Sadece teknenin sol kenarında bulunan mermer testi seti şimdiki zeminin seviyesinde belli olmaktadır.

Bir zamanlar iki yana hafif eğimli olan hazne çatısı bugün cepheden bakıldığında eğimli bir görüntü verse de aslında hazne örtüsü çimento ile düzlenmiş haldedir.

Çeşmenin yakın bir zamana kadar akan suyu belediye tarafından kesilmiştir.

Bibi. Tanışık, İstanbul Çeşmeleri, I, 174-175; A. Egemen, İstanbul'un Çeşme ve Sebilleri, ist., 1993, s. 628-629.

TÜLAY AKIN



MUSTAFA AĞA MEYDAN ÇEŞMESİ

Eyüp'te, İslam Bey Caddesi ile Balıkçı Bakkal Sokağı'mn kavşağında, Kasım Çavuş Camii'nin mihrabının önündeki nazirenin nihayetlendiği köşededir.

Çeşme, bitişiğindeki camiden dolayı "Kasım Çavuş Camii Çeşmesi", karşısındaki hamamdan dolayı "Eski Yeni Çeşmesi" isimleriyle de tanınır. Kitabesi olmadığı için tarihi bilinmeyen çeşme asıl adını biraz ilerisinde bulunan Kapı Ağası Mustafa Ağa'nın 1015/1006 tarihli çeşmesinden alır.

Klasik üslupta yapılmış çeşme bugün teknesinin hizasına kadar önünden geçen yol seviyesinin altında kalmıştır. Kesme küfeki taşından yamuk oturtulmuş bir dikdörtgenden meydana gelir. Çeşme kısmı 15 cm olarak dışa taşkındır. Bu taşkın kısmın iki kenarı dikdörtgenlerle hareket-lendirilmiştir. Çeşme nişi sivri kemerle ni-hayetlendirilmiştir ve sivri kemerin üstü tekrar dikdörtgen bir çerçeve içine alınmıştır.

Çeşmenin aynası ise büyük olasılıkla bir lahtin dar yüzünün yerleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Saçağı duvardan 10 cm dışa taşkın olan çeşmenin musluğu bir boru ile toprağın altından çıkarılmıştır. Teknesi ve testilikleri ise yol seviyesinin altındadır.

Cumhuriyet sonrası su deposu olarak kullanılan çeşmenin bugün suyu akma-maktadır. BibL Haskan, Eyüp Tarihi, II, 125-126.

ALEV ERARSLAN

MUSTAFA AĞA MEYDAN ÇEŞMESİ

Fatih llçesi'nde, Karagümrük'te, Zincirli-kuyu mevkiinde, Sarayağası Caddesi ile Hasan Fehmi Paşa Sokağı'mn kesiştikleri yerde, Halil Efendi Medresesi önündeki meydanda bulunmaktadır.

Halkalı sularına bağlı Mihrimah Suyo-lu'ndan beslenen bu çeşme Edirne Sarayı ağalarından Mustafa Ağa tarafından yaptırılmıştır. Kemeri üzerine yerleştirilmiş ve iki yanında birer gülbezek bulunan mermer kitabesi 1092/1681 tarihlidir. Mısraları kartuşlar içine alınmış olan, manzum bir dile sahip iki beyitlik kitabe güzel bir hatla yazılmış, aralarda kalan boşluklar tam ve yarım rozetler, yıldız ve sarmaşık dalı motifleriyle doldurulmuştur.

Mustafa Ağa Meydan Çeşmesi, Karagümrük

Banu Kutun / Obscura, 1994

Mustafa Ağa Meydan Çeşmesi klasik üslupta inşa edilmiştir. Tamamı kesme taştan yapılmış, kare planlı su haznesinin üzeri dört yöne eğimli, basık piramit biçiminde bir çatıyla örtülmüştür. Kilit taşında bir rozet bulunan, sivri kemer içine alınmış çeşme nişi içinde, aynataşı haricinde süslemeye rastlanmaz. Lülesinin iki yanında birer servi motifi ile ortalarında iri bir rozet yer alır. Aynataşmın üst kenarında, içinde 7 tane daireden oluşan ve bir antrola-kı anımsatan basit bir süslemeye sahip bordur bulunmaktadır. Aynataşmın iki yanında birer küçük tas yuvası yer alır. Mermerden yapılmış olan teknesinin yan kısımlarında testi seüeri bulunmaktadır.

Çeşme bugün oldukça bakımlı bir durumdadır. Lülesine yeni bir musluk takılarak şehir suyuna bağlanmıştır. Teknesi ise bugünkü yol seviyesinden aşağıda kalmıştır.

Bibi. Tanışık, İstanbul Çeşmeleri, I, 90-91; Ay-vansarayî, Mecmuâ-i Tevârih, 146; Çeçen, Halkalı, 164; A. Egemen, istanbul'un Çeşme ve Sebilleri, ist., 1993, s. 626-627.

ENİS KARAKAYA



MUSTAFA BEHÇET EFENDİ

(24 Nisan 1774, İstanbul - 31 Mart 1834, istanbul) Hekim.

Divan-ı Hümayun kâtiplerinden Mehmed Emin Şukûhi Efendi'nin oğlu, Abdül-hak Molla'nın(-») ağabeyidir. Süleymani-ye Tıp Medresesi'ni bitirdikten sonra 1791' de Sinan Ağa Medresesi müderrisliği ile görevlendirildi. 1803-1807 arasında, III. Selim'in hekimbaşılığını yaptı. Padişahın



MUSTAFA ÇAVUŞ

560

561

MUSTAFA İZZET EFENDİ

tahttan indirilmesi üzerine bu görevinden azledildi. 1812'de Mısır, 1816'da Mekke mollalığına tayin olundu. 1817'de ikinci kez hekimbaşılığa getirildi. Ancak, Rikâb-ı Hümayun Kethüdası Halet Efendi'nin(-») çekememezliği nedeniyle tekrar görevinden alınarak 1822'de kardeşi Abdülhak Molla ile birlikte Keşan'a sürüldü. Halet E-fendi idam edilince Rumeli kazaskerliği payesini aldı ve Temmuz 1823'te üçüncü kez hekimbaşı oldu. 1824'te fiilen Rumeli kazaskerliğine getirildi.

Ordunun hekim ve cerrah ihtiyacının Süleymaniye Tıp Medresesi'nden yetişen az sayıdaki hekimlerle karşılanmadığını görerek, orduya hekim ve cerrah yetiştirmek üzere yeni bir tıp okulu açılmasını önermiştir. Girişimleri sonunda, 1827'de, ilk modern tıp okulu Tıbhane-i Âmire(->) öğretime başlamış ve Mustafa Behçet E-fendi de okulun nazırlığına getirilmiştir. Zaman içinde çeşitli düzenlemeler geçirerek günümüze kadar gelen bu kurum, istanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin nü-vesidir.

Orduya cerrah yetiştiren Cerrahhane-i Mamure'nin(-0 açılmasında ve karanti-na(-») uygulamasının başlatılmasında da etkin rol oynayan Mustafa Behçet Efendi, çevirileri ve yazdığı eserlerle de Türkçe tıp literatürünü zenginleştirmiştir.

Türkçe ilk fizyoloji kitabı olan, ttalyan Hekim Marc Antoni Caldani'den yaptığı Fizyoloji Tercümesi'ne bu eser yazıldıktan sonra yapılan, konuyla ilgili çalışmaları da eklemiştir. Johannes von Plench' in, Methodus nuova et Facialis Argentum vivum Avquis Venera Labe Infedis Exhi-bendi (Viyana, 1776) adlı eserini İtalyan-casından çevirerek, Makale-i Emrazi 'l-Fi-rengi adıyla Türkçeye kazandırmıştır.

George Louis Leclerc Buffon'un, Histoire Naturelle Generale etParticulaireadlı kitabının, hayvan ve bitki örtülerinin karşılaştırıldığı, birinci cildinin ikinci bölümünü Ma 'rifet-i Arz adıyla Türkçeye çevirmiştir.

Giuseppe Marshall'ın, Osservazioni sopra il vajuolo vaccino (Palermo, 1801) adıyla İtalyancaya çevirdiği Edward Jen-ner'in çiçek aşısı hakkındaki eserini, İtal-yancasından çevirerek, Risale-i Telkih-i Bakarı adım vermiştir.

Sütçocuklarında görülen bir hastalığı konu edinen, Ruhiye Risalesi de, Anton von Stoerck'ün Abhaltung von der Dro-hung derKinderblattem adlı kitapçığının çevirisidir.

Telif eserlerinin en önemlisi, 1831'de istanbul'da görülen kolera salgını nedeniyle yazdığı lllet-i Cedide (Kolera) Risa-fesz'dir (İst., 1831). Halkı bu hastalığa karşı uyarmak amacıyla yazdığı bu kitapçık Almancaya da çevrilmiştir. Hacca gidenlerin gerektiğinde başvurabilecekleri bir sağlık rehberi niteliğindeki, Tertib-i Ecza (İst., 1817), Mustafa Behçet Efendi'nin ek-lemeleriyle yayımlanmıştır. Folklorik tıp bilgilerini derlediğini Hezar Esrar'ı (İst., 1868) tamamlayamadan vefat edince kitap, kardeşi Abdülhak Molla ve .onun oğlu Hayrullah Efendi(->) tarafından tamamlanarak yayımlanmıştır. Bebek'teki yalısı

çok ünlüydü (bak. Hekimbaşı Behçet Efendi Yalısı).

Bibi. F. N. Uzluk, "Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi'nin Kitapları ve Bitik Sevgisi. Bitik Evleri", Türk Tıp Tarihi Araştırmaları, c. III (1935), s. 118-121; ay, "Mustafa Behçet ve Eserleri", Dirim, c. 29, S. 5-6 (1954); ay, "Cho-lera Asiatica'nın Epidemi Tarihi Üstüne Bir Araştırma", Türkİjiyen ve Tecrübi Biyoloji Dergisi, c. 8, S. l (1948), s. 1-30; ay, Hekimbaşı Mustafa Behçet, Ankara, (1954); E. Kâhya, "iki Osmanlıca Metinden Derlenmiş Anatomi ve Fizyoloji Terimleri", Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara, 1978, s. 233-269; ay, "On Dokuzuncu Yüzyılın ilk Yarısında Osmanlı İmparatorluğu'nda Tıp Eğitimi ve Kalburüstü Hekimlerimiz", Erdem, S. 3 (Eylül 1985), s. 703-705.

NURAN YILDIRIM



MUSTAFA ÇAVUŞ (Tanburi)

(yak, 1700, İstanbul - yak. 1760, İstanbul) Bestekâr ve tanburi.

Kadıköylü Kadı Mehmed Efendi'nin oğlu olduğu için "Kadızade" lakabıyla da anılmıştır. Enderun'da yetişmiş, çavuş rütbesi almıştır. 1729'da Enderun'da hanende olduğu bilinmektedir. Tanburiliği, bestekâr-lığı ve hanendeliği dışında âşık edebiyatı tarzında şiirler de yazmış, bu şiirlerde "Tanburi" mahlasını kullanmıştır. "Âşık" diye de anılması, halk şiiriyle uğraşmış olmasındandır.

Güftelerinin çoğu kendisine ait olan Mustafa Çavuş, büyük beste şekillerinde de eser vermesine rağmen, "şarkı" bestekârı olarak ün kazandı. Bestekârlığının en belirgin özelliklerinden biri, eserlerindeki güfte diliyle musiki üslubunun, çağdaşı olan bestekârların eserlerinde görülen dil ve üsluptan farklılıklar göstermesidir. Şarkılarının güfteleri ve ezgi örgüsü halk zevkinin ve dilinin sadeliğiyle İstanbul şehir zevkinin ve dilinin ustalıkla kurulmuş bir bileşimini yansıtır. Bu dikkate değer özellik, eserlerinin hem geniş bir halk kesimince benimsenmesini, hem de klasik musiki geleneğinin yaygın olduğu yüksek musiki çevrelerinde kabul görmesini sağlamıştır.

Mustafa Çavuş'un Türk musikisinde "şarkı musikisi" kavramının yerleşmesinden uzun zaman önce ortaya çıkması, ona Türk musikisi tarihinde özel bir yer kazandırmıştır. Hacı Arif Bey'leC-») başlayan şarkı musikisi döneminden yaklaşık olarak 125 yıl önce eserlerini ortaya koyduğu dönemde şarkı, pek fazla kullanılmayan bir beste şekliydi. Hemen hemen aynı dönemde yaşayan Ebubekir Ağa, Enfî Hasan Ağa, Kara İsmail Ağa, Tab'î Mustafa Efendi gibi önde gelen bestekârlar, şarkı formuna ilgi duymamışlardır. Bu bakımdan Mustafa Çavuş, kendisinden bir yüzyıl kadar sonra ortaya çıkacak olan şarkı bes-tekârlığının hazırlayıcılarındandır.

Eserlerindeki ezgi dili ve güfte özellikleri, Lale Devri(-») İstanbul'unu çarpıcı bir biçimde yansıtır. Birçok dindışı musiki bestekânnda görülen mistik eğilimler onun şarkılarında hiç duyulmaz. Lale Devri'nin ayırt edici özelliği olan hayatın maddi zevklerine yöneliş, Mustafa Çavuş'un şarkılarının en belirgin yönünü oluşturur. Ka-

dın, aşk, eğlence temaları ön planda ele alınır ve bir bağ-bahçe dekoru içinde işlenir. Kimi şarkılarında çarpıcı mecazlarla cinsellik duygusu yansıtılır. Bazen sevgilinin vefasızlığı karşısında kaçma ihtiyacı dile getirildiğinde dekor, şehir kültürüne ait güllük gülistanlık ve bağlık bahçelik mekânlardan sıyrılarak "dağlaf'a doğru genişler. Şarkılarında âşık. maşukuna karşı daima fırsat kollayan, bir bekleyiş içindedir. Sevgiliye talepkâr ve davetkâr seslenişler, daima alttan alta hissedilen bir hüznün çevrelediği içtenlik, şuhluk ve nüktedanlık özelliğini taşır. Bestekâr, kavuşma gerçekleştiğinde taşkın bir mutluluk duyar. Ama gerçekleşmezse kimi zaman isyana varan tepkisini umutsuzca dile getirir. Bestelediği "tavşanca'lar, Lale Devri'nde belirgin bir şekilde gelişerek yaygınlaşan raks sanatının tamamlayıcı unsuru olarak dikkat çeker.

Mustafa Çavuş'un eserlerinde İstanbul, işlenen temanın doğal, değişmez dekorudur. Bayati şarkısı "Çıkalım sayd-ı şikâ-re"de, Tarabyalı bir sevgilinin peşindedir. Hüzzam "Vefa yoktur akan suda" mısraıy-la başlayan şarkısında, hasret kaldığı sevgilisini saklayan mekân için "Yere batsın Büyükada" diyerek sitem eder. "Kail olmam zevka varma" mısraıyla başlayan güftesinde, "Adalarda ne zevk ettim" sözleriyle, beddualar arasında, geçmişin güzel günlerini hatırlar. "Bir Rum dilbere ben oldum mübtela" güfteli bayati şarkısında, İstanbul'un gayrimüslim cemaatlerinden bir güzele duyulan aşkın ilgi çekici hikâyesi terennüm edilir. "Kâkülleri lüle lüle" güfteli eve şarkısındaki "Galata basması, Urume-li yosması, sarsak olmaz mı" terennümü, İstanbul motifli, şuh bir anlatımla bestelen-miştir. Çok meşhur olan "Küçüksu'da gördüm seni" şarkısı ise, güftesiyle olduğu kadar ezgisiyle de eski İstanbul'un mesire yerlerinde yaşanan bir aşkı, hayal gücünde ustaca canlandırır.

35 şarkısının aranağmelerini Subhi Ez-gi(-0, ünlü "Dök zülfünü meydane gel" güfteli hisar-buselik şarkısının aranağme-sini ise Udi Nevres Bey(->) bestelemiştir. Şarkılarının bir özelliği de birden fazla kıtadan kurulu olmasıdır.

Hayatı hakkında fazla bilgi bulunmayan Tanburi Mustafa Çavuş hakkında 1976' da Sadeddin Heper'den Sadun Aksüt'ün aldığı bilgiler, bestekârın Lale Devri'nde değil, 19. yy'da yaşadığı konusunda bir iddiayı içermektedir. Dr. Hamid Hüsnü Bey tarafından Sadeddin Heper'e anlatılan bir hatıraya göre, 1865 dolaylarında Nuri Şeyda Bey'le birlikte Cibali'de bir meyhaneye giden Hamid Hüsnü Bey, orada tan-bur çalıp şarkı söyleyen bir musikiciyle tanışmış ve adının Tanburi Mustafa Çavuş olduğunu öğrenmiştir. Hamid Hüsnü Bey'in, tanıştığı bu musikicinin 20 şarkısını, Tanburi Mustafa Çavuş'un 36 Şarkısı adlı eseri hazırlayan Dr. Subhi Ezgi'ye verdiğini belirtmesi de dikkat çekici bir ayrıntıdır. Daha önce, S. N. Ergun da 1930'-da yazdığı bir yazıda. "Tanburi Mustafa"yı 19. yy'da yaşamış bir saz şairi ve musiki-ci olarak göstermişti.

Şehremini semtinde bir sokak, bestekârın adını taşımaktadır.




Dostları ilə paylaş:
1   ...   132   133   134   135   136   137   138   139   140
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə