KirkçEŞme tesisleri



Yüklə 8.15 Mb.
səhifə50/140
tarix27.12.2018
ölçüsü8.15 Mb.
1   ...   46   47   48   49   50   51   52   53   ...   140

Bibi. A. Vogt, "La jeunesse de Leon VI le Sa-ge", Revue historique, S. 174 (1935), s. 389-428; C. Mango, "The Legend of Leo the Wise", Zbornik radova Vizantolo skog Instituta, S. 6 (1960), s. 59-93; J. Irmscher, "Die Geştalt Le-ons VI. deş Weisen in Volkssage und Histo-riographie," Beitrâge zur byzantinischen Ges-chichteim9.-HJahrhundert, Prag, 1978, s. 205-224; R. Cormack, "Interpreting the Mosa-ics of S. Sophia at istanbul", Art History, S. 4 (1981), s. 138-141; M. Mitard, "Le pouvoir im-perial au temps de Leon VI", Melanges DiehlI, Paris, 1930, s. 215-23; V. Grumel, "La chro-nologie deş evenements du regne de Leon VI", Echos d'Orient, S. 35 (1936), s. 5-42; P.' Noaille-A. Dain, Leş Novelles de Leon W le Sa-ge, Paris, 1944; Ostrogorsky, Bizans, 217-242.

AYŞE HÜR


LEON (Matematikçi)

(790'lar, ? - 869'dan sonra Konstantinopolis) Filozof Leon olarak da bilinir.

Eğitimini Yunan adalarından Andros' ta tamamladıktan ve çeşitli seyahatlerden sonra Konstantinopolis'te öğretmenliğe başladı. Çalışmalarından etkilenen Halife Me'mun tarafından Bağdat'a çağrıldıysa da, Konstantinopolis'te kalmayı tercih etti. Bu yıllarda, Leon Arap akınlarını ateş aracılığıyla başkente bildiren bir haberleşme sistemi kurdu.

Tasvir düşmanı Patrik VII. ioannes Gram-matikos'un yeğeni ya da kuzeni olan Leon, 840-843 arasında Tessalonike (Selanik) metropolitliğine atandı fakat 843'te İko-noklazma(-0 döneminin sona ermesini takiben tekrar başkente döndü. Büyük Saray'ın Magnaura Salonu'nda Kayser Bar-das(->) tarafından açılan okulda öğretmenliğe başladı.

Yazmalarından anlaşıldığına göre Leon burada bir kitaplık oluşturdu, antik çağların gözde bilimleri matematiği ve felsefeyi yeniden ele aldı. İleriki tarihlerde Le-on'dan gelecekten haberler veren güçlü bir astrolog olarak söz edilmiştir.



Bibi. N. G. Wilson, Scholars of Byzantium, Baltimore, 1983, s. 79-84; P. Lemerle, Byzantine Humanism: The First Phase, Canberra, 1986, s. 171-204.

İSTANBUL


LEONARDO (Sakızlı)

(1395, Sakız Adası - 1459, Cenova) Ceneviz asıllı, Dominiken keşiş.

Öğrenimini İtalya'da yaptı. Cenova ve Perügia (1426) üniversitelerinde öğretim üyesi olduktan sonra, din bilimi profesör-

İ •

lüğüne ve 1428-1431 arasında, Dominiken tarikatının, Levant (Doğu) enkizitörlüğüne atandı. Temmuz 1444'te ise, Ceneviz Gat-tilusi ailesinin yönetiminde olan Midilli Adası'nın Katolik başpiskoposu oldu. 1449' d"a I. Dorino Gattilusio tarafından Ceno-va'ya elçi gönderildikten sonra, Ortodoks ve Katolik kiliselerinin birliğini yürütmek için Kiev Metropoliti lsidoros(->) ile birlikte 1452'de Konstantinopolis'e geldi. Böylece kentin kuşatmasında hazır bulunan Leonardo, fetihten sonra istanbul'u terk eden Cenevizlilerle birlikte Sakız'a döndü ve oradan Papa V. Nikola'ya 16 Ağustos tarihli meşhur mektubunu yazdı. Bu mektup İstanbul'un fethine dair en önemli Batılı kaynaklardan biridir. Leonardo'nun kıssadan çıkardığı hisse, Bizanslıların Katolik kilisesiyle birleşmeyi reddetmelerinden dolayı Tanrı'nın gazabına uğradıklarıdır.



1458'de Niccolö Gattilusio tarafından yeniden Cenova'ya elçi olarak gönderilen Leonardo ertesi yıl orada ölmüştür. Mektubu Latince olarak ilk defa 15. yy'm sonlarında basılmıştır; 16. yy'da yapılmış İtalyanca ve Fransızca çevirileri vardır.

STEFANOS YERASİMOS



LEONE, LUIGI

(1852, Napoli - 1936, istanbul) İtalyan asıllı dekoratör-ressam.

Babası Giuseppe Luigi ile birlikte 1871' de önce İzmir'e, oradan da İstanbul'a gelerek yerleşti. Burada bulunan İtalyan asılı sanatçılara katıldı ve zamanla tanınarak birçok yapının dekorasyonunu gerçekleştirdi. Atölyesi 20. yy'm başlarında Tepebaşı'n-da Kabristan Sokağı (günümüzde Meşrutiyet Caddesi) no. 43'teydi. Öldüğünde Feriköy Latin Katolik Mezarlığı'na defnedildi. Mezarlık arşivinde, burada bulunan aile mezarına 1967'ye kadar definler yapıldığı kaydedilmiş olduğundan, Leone ailesinin yakın geçmişe kadar İstanbul'da yaşadığı anlaşılmaktadır.

İstanbul'da uzun yıllar önemli yapılarda çalışan Leone'nin tespit edilen uygulamaları sınırlıdır. Leone 1870 Beyoğlu yangınında hasar gören ve 1872-1873'te onarılan İngiltere Elçiliği binasmın(->) son kapsamlı restorasyon ve dekorasyonunu İstanbul doğumlu İtalyan asıllı Levanten mimar Giorgio Domenico Stampa ile birlikte gerçekleştirdi. Büyükdere Çayırbaşı Caddesi'n-deki Santa Maria İtalyan Katolik Kilisesi' nin dekorasyonunu yaptı.

Mısır hıdivlerinin ve çocuklarının da dekoratörü olan Leone, bu yapılarda, hıdivin inşaat ve onarım işlerini yürüten İstanbul doğumlu İtalyan asıllı Levanten mimar Del-fo Seminati ile çalıştı.

Osmanlı hanedanına ait önemli yapıların da dekorasyonunu yapan Leone'nin tespit edilen eserleri arasında Ortaköy ve Kuruçeşme sahilsaraylarından II. Abdülha-mid'in kızı Zekiye Sultan Sarayı ve II. Ab-dülhamid'in kardeşi Süleyman Selim Efen-di'ye tahsis edilen saray vardır.

Leone'nin bu yapılardaki etkinliklerinin sınırım bugün için tam olarak belirle-



Letafet Apartmanı

Salâhattin Giz/Eser Tutel koleksiyonu

mek güçse de, seçmeci anlayış içinde yer bulan farklı üslupları ve art nouveau stilinin özgün tasarımlarını kullanarak döneminin görkemli yapılarının tezyinatını gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır.

CENGİZ CAN

LETAFET APARTMANI

Şehzadebaşı'nda, Atatürk Bulvarı ile Şehzade Caddesi'nin kesiştiği ve bugün Belediye Sarayı'nın yerinde bulunan, İstanbul' un ilk apartmanlarından biridir.

Serasker Rıza Paşa tarafından 20. yy'm başlarında yaptırılan konak, paşanın her yıl ramazan ayı boyunca hanımlarıyla birlikte yaşadığı üç katlı bir bina idi.

Binanın sokak kapısından girildiğinde geniş bir avluya ulaşılıyor, merdivenlerden birçok kapının açıldığı ve dar koridorlarla birbirine bağlı sahanlıklara çıkılıyordu. Her katı geniş kornişlerle belirtilmiş olan binanın cephelerinde çok sayıda pencere açıklığı bulunmaktaydı. Üçüncü kat pencereleri yuvarlak kemerli olup diğer katların pencereleri düz söveridir. Çatı dışan taşkın bir saçakla nihayetleniyor, bu saçak ü-çüncü katın köşelerinde çıkıntı yapan yuvarlak şahnişinlerde ve ön cephede simetrik olarak inşa edilmiş olan kare çıkmalarda kademeli olarak devam ediyordu.

Sermet Muhtar Alus'un naklettiğine göre birkaç ay içinde inşa edilen bina, yine kısa bir süre içinde yol genişletme çalışmaları sırasında yıktırılmıştır.

Darülbedayi (bugün Şehir Tiyatroları) 19l4'te o yıllarda şehremanetinin malı cilan bu binada kurulmuştur. Darülbedayi genel müdürlüğüne atanan A. AntoineC-») notlarında bina hakkında şunları nakletmek-

tedir: "Kurulması düşünülen konservatuvar için 20 sınıfı ve 300 kadar öğrenciyi içine alacak olan bir bina bulmak gerekiyordu. Belediye başkanı, bir paşa tarafından eski bir mahalle içinde yaptırılmış bir konak buldu. Bu binayı temizlemek tam 15 gün sürdü. Artistik ve edebi komitelerin her biri ayrı bir toplantı salonuna sahip oldu. Bu arada ben de kullanışlı bir tatbikat sahnesi kurdum, kendim de güzel salonlardan birine yerleştim; güzel ve küçük bir cami, Şehzadebaşı Caddesi, Marmara'ya dek u-zanan güzel bir manzara bu odanın balkonlarından görülebiliyordu."

Darülbedayi'nin ilk binası olan Letafet Apartmanı, Haziran 1914'ten 1917 sonuna kadar tatbikat sahnesi olarak kullanılmıştır.



Bibi. S. M. Alus, istanbul Yazılan, ist., 1994, s. 30; B. Arpad, Yokedilenİstanbul, ist., 1983, s. 178-179; Sevengil, Meşrutiyet, 179-180; (Se-vengil), Türk Tiyatrosu, I, 1934, 87-103; V. R. Zobu, O Günden Bu Güne, ist., 1977, s. 15-16. YASEMİN SUNER

LETÂİFNAME

Olayları, IV. Murad döneminde (1623-1640) yaşanılan İstanbul halk hikâyelerinden biridir. Bu hikâyeleri P. N. Boratav "realist halk hikâyesi", Ş. Elçin "kitabi, mensur realist halk hikâyesi" olarak adlandırmaktadır. Ö. Nutku ise, meddahların yararlandıkları kaynaklar arasında sayarken, "Meddahın gördüğü, yaşadığı, duyduğu ilginç bir olay" olarak vermektedir. Bu hikâyenin sonunda da, önce Tıflî, daha sonra IV. Murad ikinci derecede kahramanlar olarak yer alırlar.

"Letâifname"nin, yazma nüshasına te-

LEVANTENLER

204


205

LEVANTENLER

da Drapoza (Draperi) Lankaşko, Daryovas, Luis, Operta gibi zengin aileler görülüyor. Mandarina gibi bir zengin, zımni statüde Osmanlı uyruğuna geçmişti. Bu arada şehri terk edenler de vardı.

Galata'da Latin milletinin St. Anne, St. Benedict, St. Giovani Ospedale, St. Sebas-tiano, St. Antonio, San Giorgio, St. Maria, San Nicolo, St. Pietro et Paulo gibi kiliseleri vardı. Bu kiliseler pratikte yabancı elçiliklerin ve misyonların himayesinde idi.

Latin cemaati veya Latin milleti imparatorluğun Rum-Ortodoks, Ermeni, Erme-ni-Katolik ve Yahudi millet teşkilatı gibi değildir, istanbul'da yaşayan Levantenler (yani Latin cemaati) yabancı diplomatik misyonlara ve dini gruplara ait kiliselere devam eder ve dini hizmet ve hakları yabancı tebaalı ruhban tarafından yerine getirilirdi. Bu nedenle tebaa-i şahaneden cilan gayrimüslimlerin aksine bunların günlük işleri için gereğinde vekilleri aracılığıyla hükümetle temas edilirdi. Latin vekâleti bu bakımdan hukuki bir temsil ve bir mahalle idaresinden, muhtarlıktan farklı bir şey değildi.

Levantenlerin içinde ticaretle zengin olanlar kadar özellikle sefaret tercümanlığı, dragomanlıkla diplomatik muhitlere girenler, Testa ailesi gibi bu sayede unvan ve rütbe sahibi olanlar vardır. Levanten denilen sosyal grup içinde bu rekabet, rütbe farkının getirdiği tavırlar, gelen ecnebilerin

Letâifname (1268'de istanbul'da basılmış nüshanın ilk sayfası). Nün Akbayar koleksiyonu

sadüf edilememiştir. 1268/1851-52'de taş-baskısı olarak bir defa basılan hikâyenin özeti şöyledir:

Yusuf, Sultan Murad dönemi zenginlerinden Hoca Dursun'un oğludur. Babasının ölümü üzerine, Yusuf'un etrafını kuşatan serseriler, güzelliği dillere destan olan delikanlıya önce hikâyeler anlatarak, sonra da Galata Mevlevîhanesi'ne götürerek ona yaklaşırlar; daha sonra da Aynalı Meyhane'ye düşürüp bütün malını ve parasını bitirirler. Sağlığında oğlunu dostu Bekir Odabaşı'na emanet eden baba, oğlunun durumunun kötüleşmesi halinde bir kışlaya götürüp karakullukçu etmesini söylediği için Yusuf, karakullukçu edilir. Gördüğü Letâif adlı bir cariyeye âşık olan delikanlı, kızın hanımının tstinye'de-ki yalısına davet edilir. O, hem hanımla, hem de cariyeyle murat alıp vermektedir. Bu durumu öğrenen Raiye Hanım, Letâif i dövdürtüp denize atılmasını emrederse de kıza kıyamayan kayıkçılar ormana bırakırlar. Durumu öğrenen Yusuf, kızı kurtarır.

Yusuf u da ortadan kaldırmak isteyen Raiye, o, konağa gelince duruma uygun bir hikâye anlatarak kızı kaçırdığını söyler. Yusuf böyle bir şey olmadığım inkâr ederse de kâhya kadının yardımıyla Letâif'in evde olduğunu öğrenir. Öfkeli hanım, Yusuf'un boğularak denize atılmasını emrederse de kâhya kadın ipi çıkarıp suyolu-na attırtır.

Tıflî, Miriâlem adlı birisinin yalısında hikâye anlatarak eğlenmektedir. Lağımdan çıkan Yusuf u dinleyen Tıflî, onun derdini sultana anlatacaktır. Ertesi gün anlattığı hikâyede sözü Yusuf un macerasına getiren Tıflî, böylelikle olayı sultana arz etmiş o-

lur. Sultan, mirasyedi serserilerle Raiye'yi cezalandırır; kimisi sürülür, kimisi öldürülür. Kadının mallan Yusuf a verilir; o, Letâif ile evlendirilir. Yusuf a mansıp verilirken yalı da yaktırılır. Yusuf ile Letâif in çocuklarından söz edilmesi de hikâyenin ileriye doğru devamını göstermektedir.

"Letâifname", benzeri hikâyelerden Han-çerli Hanım Hikâyesi'nin(->), M. N. Özön'e göre, bazı değişiklikler gösteren diğer bir nüshasıdır. Ozon, Türkçe'de Roman'da "Letâifname"nin özetim verirken, bir yerden sonra devam eden olayların "Hançer-li Hamm"la aynı olduğunu, ortak olan o-layları sıralayarak belirtir. Bunlar, her iki hikâyede de yer alan güzel delikanlıya âşık olan zengin bir hanımın ev alması, annesinin oraya taşınması, hanımın delikanlıdan şüphelenmesi, kızın cezalandırılması hep ortak olan olaylardır.

"Letâifname", benzer hikâyelerin yapısına büyük ölçüde bağlılık gösterir. Mirasyedi oğulun etrafındaki serseriler, iflas e-den bir mirasyedi, işe yerleştirme, bir görüşte âşık olan delikanlı, batakhaneye düşme, ev, konak alma gibi motifler, dönemin beklentilerinin hikâyemize yansımış izleridir. "Hançerli Hanım" Hikâyesi'ndeki Gü-müşhalkalı Meyhaneci'nin, benzeri "Letâif-nâme"de Ayvalı Meyhane olarak geçmektedir.

1957'de "Hâce Azizoğlu Hasanşah Hikâyesinin baş tarafını yayımlayan 1. H. Danişmend'e göre hikâye, 1194'ten önce telif edilmiştir. Ona göre, "Bir Alay Hikâ-yât-ı Garibe" başlığı altında verilen bu hikâye, incelenen ilk epizodundan anlaşıldığına göre "Hançerli Hanım" ve "Letâifname" hikâyelerinden başka bir hikâye olmamalıdır.

"Tıflî hikâyeler çemberi" olarak adlan-dırılabilen bu hikâyelerin tamamına yakınında anılan Tıflî ile Sultan Murad, hikâyelerin sonunda, duruma uygun bir şekilde anlatılan hikâyeyle olayları sonuçlandırırlar. Hikâye, daha önce de, yakışıklı delikanlıyı konağında alıkoyan yaşı geçmiş, fakat gözü civanlarda olan kadınlar tarafından da anlattırılır.

"Letâifname"de, bütün bunlardan başka, mirasyedi delikanlıyı baştan çıkarmak isteyen serseriler, onu eğlendirmek için hikâyeler anlatırlar. Boratav, "Letâifname" nin de içinde bulunduğu bu hikâyelerin kitaba geçmeden önce, tıpkı diğer halk hikâyelerimizde olduğu gibi, sözlü gelenekte yaşadığı görüşündedir.

Hikâyedeki bütün olaylar istanbul'da geçmektedir. Şehir semtleriyle, meyhane-leriyle, iskeleleriyle, burunlarıyla dikkatimizi çekmekte, devrin eğlence ve sefahat hayatının örneklerini vermektedir.



Bibi. M. N. (Ozon), Türkçede Roman Hakkında Bir Deneme, ist., 1936, s. 104-106; P. N. Boratav, Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, Ankara, 1946; I. H. Danişmend, "Küçük Hikâye Çığırı", Türk Ruhu, S. l (Aralık 1957); Ş. Elçin, "Kitabî, Mensur, Realist .istanbul Halk Hikâyeleri", Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, S. l (Mart 1969), s. 74-106; ay, Halk Edebiyatı Araştırmaları, II, Ankara, 1988, s. 56-80; Nutku, Meddahlık.

SAİM SAKAOĞLU



LEVANTENLER

"Levante", (Doğulu) kelimesiyle Doğu Akdeniz limanları, bir anlamda bütün Doğu Akdenizliler kastedilir. Ancak bu daha çok hem Bizans hem Osmanlı döneminde yerli ahaliden çok buralara yerleşen italyan, Katalan, Fransız gibi Batı Akdenizliler için kullanılmış; 18. ve 19. yy'da Orta ve Kuzey Avrupa'dan gelip kente yerleşen yabancıları da kapsayan ve betimleyen bir terim olmuştur. Osmanlı idaresinin gözünde, Roma-Katolik ritine bağlı Latin milletinin geniş halk yığını arasında bu terimle anıldığım söylemek mümkündür (bu arada Şark-Katolik cemaatlerini buna karıştırma-malıdır), fakat yeterli değildir. Çünkü 19. yy'da Osmanlı ülkesine yerleşen Protestanlar veya yerli Şark Katoliklerinden bu gruplarla bütünleşenler de "Levanten" diye anılmıştır. Genelde yabancı pasaportlu olup; önceleri Italyancayı, sonra Fransız-cayı özgün şiveleriyle konuşup benimseyen Hıristiyanlar ve bu sosyal gruba girenlere Levanten denir, onların tarz-ı hayatını benimseyenlerle birlikte istanbul ağzında "tatlı su frengi" diye isimlendirilirler-di. Şüphesiz bu tuzlu su balığı yanında tatlı su balığını küçükseme gibisinden yan müstehzi bir tabirdir ve özellikle Batı-Do-ğu kültürü çatışmasının yaşandığı 19. ve 20. yy'da bu anlamıyla kullanılmıştır.

Levantenlerin Fransızcası, çoğun bu topraklarda öğrenildiğinden, son dönemde bile dikkati çekerdi. Eski gramer kitaplarında ve antolojilerde kalan Fransızca biçimler ve deyimler kullanılırdı, istanbul ta-

Nicolas de Nicolay'ın betimlemesiyle

16. yy'da Frenk kadını.

Lfö Navigations Peregrinations et Voyages Faicts en la



Turquie..., Lion, 1568

Galeri Alfa

rihi içinde Levanten denilen Batı Akdenizli zümre, Bizans günlerine kadar uzanan bir cemaatti.

Kuşkusuz Venedikliler(-0 991'de Bizans' tan aldıkları ticari imtiyazlarla bugünkü Bahçekapı, Eminönü (Zindankapı) ve sonra Fener'de oturdukları gibi asıl Galata' da(-0 yaşarlardı ve Venedik ile Ceneviz kolonisinin oturduğu bu kesime Rumlar "Pe-ra" (karşı) derdi. Şehirde bugün Langa(->) denen yerde de bir Venedik yerleşmesi olduğunu ileri sürenler vardır. Bunun gibi Pisalılara(->) 1112'de I. Aleksios Komne-nos tarafından ve daha önce Amalfililere(->) imtiyazlar verilmişti. 1142'de H. İoannis Komnenos tarafından da Cenevizlilere(->) benzer imtiyazlar bahşedilmiştir.

Bütün bu imtiyaz ve yerleşmeler hadi-sesiz ve sakin bir biçimde gerçekleşmedi. 1182'de Bizanslılar ve Venedikliler arasındaki gerilim bir faciaya dönüştü. Doğulu-Batılı arasındaki bu gerilimin yarattığı kavganın intikamını, Venedik 1204'te IV. Haçlı Seferi'ni istanbul'a yönelterek aldı. Şehir yağmaya uğradı ve yarım asrı geçen bir Latin hâkimiyeti başladı. Şehirde Batılı yerleşmesi ve kalıntıları bu dönemde daha çok yayılıp kökleşti. 126l'de şehri yeniden a-lan Paleologos Hanedanı Venediklilerin Pera'daki imtiyazlı durumunu Cenevizlilere verdi ve onlara özerk idare (magnifica communita di Pera) bahşedildi. Başlarında Cenova elçisi bir "podesta" (yönetici) olarak yer aldı. 1453'te fetihten sonra po-desta'ya "kethüda" veya "protogeros" (el-dermen) denirdi. Şehirde Latin nüfus ve a-ristokrasi de kaldı, ileride Fenerli beyler arasında adı geçen Petrasilia ailesi gibi. Fenerli soylular arasına italyanlardan katılan aileler sonraki dönemde de görüldü. Na-polili Marosiniler gibi saray hekimi Mavro-yeni Paşa bu ailelerdendir.

Fetihten sonra Galata'daki Latinlerin statüsü konusunda H. İnalcık'ın açıklamaları şöyledir: Ocak 1453 tarihli ahitname ile II. Mehmed (Fatih) daha kuşatma başlamadan Galata Cenevizlilerini belirli ölçüde bertaraf etme politikası izledi. Bu bir Galata özerkliği değildir. Zira Haziran 1453 ahitnamesinde bu özerkliğin verilmediği açıktır. Ama Ceneviz ahalisine zımni statüsünde belirli haklar tanındı. Mart 1478'de yapılan Galata tahriri ile Galata'da 332 hane Avrupalı yaşadığı görülür. Buna Kefelilerin 267 hanesini de ilave etmelidir. 1540' ta 70 hane görülüyor: 1581'de Pietro Ce-dulini Osmanlı uyruğu yani zımni statü-dekileri (500-600 kişi), harbi Statüde olan tüccar vb (500-600), köle statüsünde olarak (forsa vb) 2.000'in üstünde bir ilave ile nüfusu 3-500 tahmin ediyor. D. Tarillon da 1714'te zımni statüdekilerin sayısını aşağı yukarı 400 civarında veriyor ve diğerleriyle birlikte Galata'da 5.000 Latin-Katolikten söz ediyor. 1927 nüfus sayımı ise Galata-Beyoğlu semtinde 19.793 Katolik olduğunu gösteriyor (bölgenin toplam nüfusunun yüzde 7'si). Bu artış normal bir seyir izlemiş görünüyor. Bu durumda bugünkü sayısal azalmayı izah eden küçük bir cemaat yapısı söz konusudur.

Fetihten sonra yapılan tahrirde Galata'



Huhanname-Zenanname'âe yer alan Frenk erkeği ve kadını betimlemesi. Galen Alfa

de dikkatini çekmiştir. Ama bu sayede Osmanlı antlaşmalarını toplayarak tarihçiliğe ve hukuk literatürüne katkıları olan Baron Testa gibi simaların da bu gruptan çıktığını hatırlamak gerekir. Kuşkusuz son zamana kadar Giovanni Scognamillo'nun hatıralarında zikrettiği ihtiyar hizmetçi Cateri-na gibi italya'nın bir köyünden gelip Galata Köprüsü'nden karşı İstanbul'a bile geçemeden ve Türkçe öğrenemeden bir odada yaşayıp ölenleri de bilmek gerekir. Levanten muhitin kendi "cafe"leri, baloları ve Katolik yortulan öncesi bilinen karnavalları da vardı. Union Française'deki veya Coutea, Livadari, Kristisch gibi ailelerin tertiplediği balolar kadar sokak karnavalı istanbul'da bu zümrenin getirdiği âdetlerdendi. Bugün hayatın bu safhaları artık yok. Ahmed Rasim'in Fuhş-i Atik'te taaccüp ve keyifle anlattığı, bize pek renkli gelmese bile o asrın Osmanlısı için yeni bir âlem sayılan bu karnavalları istanbul hayatına Levanten muhiti soktu.

Beyoğlu'nda Tepebaşı ile istiklal Caddesi arasında; Corpi, Decugis, Tubini, No-mico, Schneider, Berger, Kristisch, Barry, Boudouy, Perpignani gibi ailelerin konakları vardı. Moda'yı iskâna açan ünlü İngiliz aile Whithall'dür. Altıncı Daire-i Belediye reisliği yapan Edouard Blacque(->) ailesi, ünlü banker Alleon ailesi(->), Balla-durlar, Thalasso ve Livadariler son dönemin tanınan Levanten aileleridir. Beyoğlu sem-

LEVANTENLER

206


207

LEVENT


Abdullah Biraderler'in bir fotoğrafında Beyoğlu'nda Levantenler, 1890. Images d'Empire, ist., 1993

ti, Türk aydınının kitap ve gazete almak i-çin, paralılarının ise hem alışveriş, hem eğlence için ilgisini çekince Levanten muhitle Türk Müslümanları, yani bu iki grubun yarattığı bir kültürel hayat da başladı. Franz Lizst'ten, Sarah Bernhardt'a(-») kadar Avrupa'nın ünlü sanatçılarının resital ve temsilleri bazı ünlü ve ünsüz trupların gelişi 19. yy'm Beyoğlu hayatını renklendirdi. Ama Beyoğlu bunun yanında kendi salaş ve fakir hayatım da barındırıyordu. Bu tarz-ı hayat bazı Türkler kadar, Pera'daki Levanten kültürünü hafife alan Avrupalıların da istihza ve tenkidine sebep olmuştur.

Levantenler Batılı yazar, araştırmacı ve seyyahların kaleminde pek olumsuz biçimlerde tasvir edilir. Ünlü Avusturyalı tarihçi J. Hammer(->) İstanbul rehberinde, Levantenlerin günlük yaşam tarzı ve giyimlerini, davranışlarını adamakıllı alaya alır. Beyoğlu'nü tasvir ederken de Levanten-leri iğnelemekten kendini alamaz. Benzer iğneleme ve küçüksemelere İstanbul'a gelen birçok Avrupalı seyyahta da rastlamak mümkündür.

Levanten grubu ve kültürü hele 18-19-yy'ları ele alınca ilginç bir sosyokültürel o-laydır. İmparatorluğa özgü bu grup kendi kozmopolit yapısı, etraftan izole hali, kendi sosyal katmanlaşmasıyla tarih olmuş ve bugün kaybolmuştur. Bu grubu bir değil, birçok etnik gruptan yabancılar oluşturmuştur. Başkente gelişleri de muhtelif tarihlere, muhtelif sebeplere dayanır. 19. yy içinde bu çekirdek gruplar içinde en ilginci İtalyanlardır.

Şüphesiz büyük şehrin. İtalyanları, Bizans'tan kalma değildi sadece. Böyleler! sayı olarak bir azınlık teşkil ederdi. 18. yy' in sonundan beri İtalya'nın muhtelif bölgelerinden ve meslek grubundan iş arama-

ya, hayat kurmaya gelen İtalyanlar vardı. Bunların kültürel hayatını ve dillerini Ed-mondo de Amicis(-») pek güzel hikâye e-der.

Şüphesiz ressam Zonaro ve Preziosi' den, Cihangir ve Tarlabaşı'ndaki binaları yapan kalfa ve mimarlara kadar bu kalabalık koloni diğer Hıristiyan gruplarla ve hattâ Müslümanlarla karışıp eridi, bazısı ülkeyi terk etti. Peder Palazzo ve Peder Ra-ineri 1943'te Galata'daki San Pietro Kilisesi cemaati için, "Bu kilise cemaatine mensup ruhlar geçen asırda 5-6.000 kadarken bugün 2.000'e indi" diye yakınıyorlardı. 4 yıl önce bu kilisenin papazının kendisi ile yapılan mülakatta, "15 yıldır hiçbir çocuğu vaftiz edemedim" diye yakındığını belirtelim. Gelen işçi, usta, dülger kalabalığının bir kısmının işi iyi gitmeyince, devletin onları iane ile Amerika ve Avustralya' ya gönderdiği de oluyordu. Başkentteki İtalyan fukarasına yardım için çıkan böyle bir irade var. Bugün ise İtalyanca artık az sayıdaki İtalyan ailelerin çocukları tarafından öğrenilmiyor ve İstanbul'a gelen Süryani-Katolik ailelerle birlikte şehrin az sayıdaki İtalyan Katoliği Türkçe ibadete başladı. Yakın gelecekte Türk-Katolik bir cemaatten söz edilebilecek galiba.

Şehirde fetihten beri yaşayan ünlü İtalyan aileler, Perone, Fornetti, Negri, Doria, Novoni, Sansoni, Oliveri gibi Cenevizliler; Draç Arnavutlarından olup İtalyanlaşan Brutti ailesi, sonra Grillos, Cavalorsa, Sal-vago, Chiavarilerünlü dragoman ailesi (son zamanda Alman Elçiliği'nde Testalar), Gritti ailesi(-0 ve Contariniler, İngiliz sefareti dragomanı Pisani ailesi (Testa ve Pi-saniler evlilik yoluyla yakın akrabadırlar), Galante, Alessio, Venedik asıllı Dhe, Bra-ziano, Paterio, Sanguinazzo, Sassi, Damar-

coa, Beneventio, Poletti, Carrazzo, Cudra-no ve Orlandi gibi hanedanlardı.

1925'te Fransız ve İtalyan okullarının bir kısmının kapatılmasına rağmen II. Dünya Savaşı'na kadar bunların sayısı bugünkünden fazlaydı. Şehirde argoya ve halk diline yerleşen İtalyanca kelimeler vardı: "Monti-nato" (aslı "mantenuta", "metres, dost" anlamında), "faca" (aslı "faccia", "yüz, gösteriş" anlamında), "racon" (aslı "ragion" "düzen, âdet" anlamında) bunlardan en yaygınlarıdır. Bununla birlikte İtalyanca yerini anonim kamu dili olarak veya Osmanlı Levantenlerinin "lingua franca"sı o-larak Fransızcaya bıraktı. Fransızca bu yeri bir tür Fransızlıkla birlikte tuttu. Bunda ecnebi himaye alanında Fransa ve Avusturya pasaportunun makbul olması rol oynadı. Zira kapitülasyon hakları ve yargı alanında Fransız mahkemeleri en etkin işleyeniydi. Levantenlerin bir-iki tebaalı olanı veya aile fertlerinin muhtelif tebaadan olanları çoktur. Bu uygulamada önemli etken; Osmanlı tebaalı kadınların hangi dinden olursa olsun, yabancı tebaalıyla ev-lenememesidir. Bu durumda eşler arası tebaa birliği yoktu; zevç yabancı tebaalıy-dı veya bazen Osmanlı tebaalı kadın zev-cininkinden ayrı bir tebaaya geçerek onunla birlikte kapitülasyon haklarından istifade edebiliyordu. Genelde Levanten muhit zamanla ya Avrupa'ya göç etti veya yerli Rumlar ve hattâ Ermenilerle karışık evlilik yaparak, nüfusça erimeye başladılar. Bu süreç sonunda bugün bu kozmopolit eski zümre, hem nüfus hem de özgün yaşayış biçimleri itibariyle toplum hayatımızdan silinmektedir.

İtalyacanın yerini İtalyanlar arasında da hızla Fransızca aldı. İtalyan okullarının 1925' te 9'u kapanınca, İtalyanca eğitim daha da geriledi.

Son iki asırda İstanbul Levanten muhiti için Fransızcamn en yaygın dil olduğu basının kompozisyonundan da anlaşılmaktadır. Mesela 1900'de en yaygın İngiliz gazetesi The Times'm İstanbul'daki abone sayısı 95 idi. Ama Fransız gazetelerin en makbulü Le Temps'in sadece İstanbul'daki a-bonesi 4.000 idi. Ayrıca Pera ve Kadıköy' de her gazete bayiinde satılırdı. İngilizce gazetelerin toplam okuyucusu 600 olarak görünürken Fransızca gazete okurlarının sayısı bunu kat be kat aşıyordu. (Almanca gazete az okunurken, İtalyan gazeteleri Avusturya postanesi üzerinden geldiğinden gerçek rakam belli değildir.) Yabancı dillerdeki gazete, mecmua nüshası 1874' te 60.000 civarında olup, 1900'de 100.000 nüshayı geçmişti. 1874'te ülkede 15.000 nüsha olarak basılan Fransızca gazete ve mecmualar, 1900'de 20.000'i aşmış, 1795-1900 arasında 139 adet Fransızca gazete ve derginin çıktığı ve içlerinde hayli uzun ömürlü olanların bulunduğu G. Groc ve İ. Çağlar'ın araştırmasından anlaşılmaktadır. Açıktır ki son iki asırda Levanten dediğimiz grubun yayın hayatındaki ve kamu hayatındaki dili Fransızcadır. Journal de Constantinople gibi bazı alanlarda ekleri de olan yayın organları Le Courrier d'Ori-ent, Stamboul ve La Turquie gibi ünlü

Fransızca gazeteler ile Levant Herald ve Levant Times gibi İngilizce gazeteler de vardı. Bunlardan daha uzun ömürlü olanların birkaçında yabancı himaye dolayısıyla daha serbest yazılar çıkabiliyordu, ama tabii güdümlü haber ve yazılar da sütunlardaydı. Bu gazeteler yakın tarihin ilginç kaynaklarıdır.

Fransa, Levantenlerin dini hayatını da etkinlikle düzenleyen bir kuvvetti. Roma' dan tayin edilen patrik vekili görevindeki din adamları (vicaires apostoliques pat-riarcaux) "Latin milleti"nin başındaydı. Bunlar genellikle Fransızlardı. Şehir üç "parish" (papazlık) (paroisoes se'culiems) denilen bölgeye ayrılmıştı: Le St. Esprit denen Pera bölgesi, Kadıköy ve Üsküdar. Domini-ken, Fransisken, Lazarist tarikatına mensup rahip ve biraderler İstanbul'daki Katolik din adamlarını oluştururdu. Latin milletine ait kurumların gerilemesinde din a-damları sayısının azalması ve buralarda görevlendirilememelerinin de rolü vardır. Bugün Roma-Katolik mezhebinin İstanbul' daki temsilcileri Türkçeyi de iyi bilen ve burada yerleşmiş sayılabilecek din adamlarıdır.

1935 sayımı itibariyle şehirde Roma-Katolik kilisesine bağlı olanların sayısı 19.609 (yüzde 2), dil itibariyle Fransızca konuşanlar 3.785, İtalyanca konuşanlar 3.528, Almanca konuşanlar 3.64i ve İngilizce konuşanlar 948 kişidir. Rakamlar da bu kozmopolit topluluğun erimekte olduğunu göstermektedir. Kuşkusuz kültürel hayattan söz ettiğimizde Protestanları Levanten zümreye dahil ediyoruz.

Levantenlerin tarihi, hatırat ve sözlü miras dışında bir sistematik araştırma konusu olmamışken, A. Belin gibileri de daha çok Türkiye'deki Katolik kilisenin tarihini yazmışlardır. Soy araştırmaları (geneologie) iktisadi, sosyal yaşam, kültürel faaliyetler; zamanın gazete, dergi koleksiyonları ve konsolosluk arşivlerinden istifade ile yapılmak zorundadır.




Dostları ilə paylaş:
1   ...   46   47   48   49   50   51   52   53   ...   140


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə