KirkçEŞme tesisleri

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 8.15 Mb.
səhifə67/140
tarix27.12.2018
ölçüsü8.15 Mb.
1   ...   63   64   65   66   67   68   69   70   ...   140

Mahmud Şevket Paşa Türbesi

Yüdmm Yavuz

münden hemen sonra Evkaf Nezareti Baş-mimarı Kemaleddin Bey tarafından tasarlanan türbenin yapımı aynı yılın sonlarına doğru tamamlanmıştır.

Üç yanından merdivenlerle çıkılan, kare planlı, üzeri çift cidarlı bir kubbe ile örtülü, üç yönü açık, baldaken biçiminde bir bölüm ile buna bitişik yarım sekizgen planlı, üzeri yarım kubbeli bir eyvandan oluşan türbe kesme küfeki taşı, beyaz ve siyah mermerlerle inşa edilmiştir. Mezar Gıdası, yükseltilmiş olan türbenin altında bulunmaktadır. Kısa, dairesel bir kasnak ü-zerine oturtulmuş olan kubbe dört adet sivri kemer tarafından taşınmaktadır. Köşelerdeki pandantiflerin dış yüzleri üçgen pahlarla kademelendirilerek kubbe geçişleri dışarıdan belirlenmiştir. Tabanı mermer döşeli türbenin ortasında Mahmud Şevket Paşa'nın büyük boy mermer sandukası bulunmaktadır. Yaver İbrahim Halil Bey'le Kâzım Efendi'nin sandukaları ise gerideki eyvanın içine yerleştirilmiştir.

Eyvan aksına göre simetrik bir biçimde düzenlenmiş olan türbenin ön bölümünde kubbeyi taşımaya yardımcı olan bir çift kısa, kalın, siyah mermer sütun bulunmaktadır. Merdivenlerin kenarları ise, kare pabuçları üzerine oturtulmuş, sekizgen gövdeli, üzerleri külahlı, iri mermer babalarla belirlenmiştir. Yapının eyvan bölümünde, sivri kemerli nişler içinde demir şebekeli dikdörtgen pencereler bulunmaktadır. Türbenin cephelerinin bezenmesine özen gösterilmiştir. Eyvan kubbesinin hemen altında, ana kubbeyi taşıyan örme ayakların iç yüzlerine de dönen, enli ve sürekli bir yazı kuşağı bulunmaktadır. Kubbe kasnaklarının dış cepheleri Türk üçgen-leriyle bezenmiş, öndeki sütunların üzerlerine mukarnaslı başlıklar yerleştirilmiştir. Kemer eğrilerini izleyen profilli silmeler üzengiler düzeyinde birbirlerine yatay olarak bağlanarak tüm yapı çevresinde dolaş-tırılmışlardır. Merdiven babalarının külah kenarları ve bunların önündeki korkulukların yüzleri kabartma rumî motiflerle bezenmiş, kubbeyi taşıyan kemerlerin kilit taşlarına gülçeler yapılmıştır.

Mahmud Şevket Paşa Türbesi, Anadolu'da ender görülen Baldaken türbe türünün, bu yüzyıl başında, I. Ulusal Mimarlık Dönemi ilkelerine göre gerçekleştirilmiş ilginç bir örneğidir. Bibi. İSTA, I, 109-170; Yavuz, MimarKemalet-tin, 142-146.

YILDIRIM YAVUZ



MAHMUDİYE KÖPRÜSÜ

bak. UNKAPANI KÖPRÜLERİ



MAHMUTPAŞA

İstanbul'da Kapalıçarşı ile Mısır Çarşısı a-rasında yer alan ünlü bir alışveriş caddesi ve civarındaki semt.

Kapalıçarşı'nın(-0 iki ana kitlesinden büyüğünü oluşturan Cevahir Bedesteni' nin (İç Bedesten) kuzeyinden geçen Kapalıçarşı caddelerinden Halıcılar Çarşısı Caddesi'nin, doğuya doğru devamı olan Aynacılar Sokağı, çarşının bellibaşlı kapı-

larından birisine ulaşır: Mahmutpaşa Kapısı adındaki bu kapıdan bir yay çizerek, kuzey istikametinde inen ve çevresindeki birtakım karmaşık sokaklarla birlikte Sultanhamam mevkiine açılan cadde, büyük çoğunluğu tuhafiye üzerine çalışan dükkânlarıyla, sayısız işportacısıyla ve yokuş yukarı Kapalıçarşı'ya doğru çıkan ya da Kapalıçarşı'dan aşağıya doğru inmekte olan günün her saatinde mevcut alışve-rişçi kalabalığıyla ve dolayısıyla bol gürül-tüsüyle ünlü Mahmutpaşa Yokuşu'dur.

Mahmutpaşa denilince esas olarak bu yokuş akla gelir, ama aynı zamanda yokuşun sağında ve solundaki inişli çıkışlı sokaklar ile buralarda yer alan çok sayıda han, dükkân, ardiye, atölye vb hep birlikte Mahmutpaşa'yı oluştururlar; bu bakımdan, Mahmutpaşa hem bir alışveriş cad-desidir, hem de, orada çalışan bazı hamalların ya da çırakların, kimi bekâr işçilerin kaldıkları küçük odalar ya da "gurbetçi yurdu" denilen bazı toplu barınaklar sayılmazsa, içinde yaşayanı olmayan (konutu yok) ama çalışanı ve gelip geçeni pek çok olan (hanı, dükkânı çok) bir semttir.

Kapalıçarşı'nın ikinci önemli kitlesini oluşturan Sandal Bedesteni'nin doğusunda, çarşının çıkışında Nuruosmaniye Camii bulunur ve bu mevki caminin adıyla anılır; buranın kuzeyine düşen yörede Mahmutpaşa semtine adını veren kişinin cami ve türbesi yer almakla birlikte, Nuruosmani-ye'nin kuzeyinden başlayan ve Mahmutpaşa Yokuşu'nun doğusunda ona paralel o-larak inen bu yöre bugün Yeşildirek diye bilinmektedir ve bu isim Yeşil Direkli Bakkal'dan gelmektedir. Mahmutpaşa'ya komşu bulunan, hem semt olarak, hem de işlev bakımından onun bir çeşit tamamlayıcısı sayılabilecek Yeşildirek'in özelliği, çok sayıda küçük konfeksiyon atölyesini, iplikçiyi, hattâ bazı küçük dokuma tezgâhlarını ya da dikiş malzemesi top-

Yüzyıl başında Mahmutpaşa. Burçak Evren ısiyonu

tancılarını veya perakendecilerini barın-dırmasıdır. Denilebilir ki, pek çok giysi, çamaşır vb Yeşildirek'te dikilip, Mahmut-paşa'da satılırdı. Bugün kentin başka yerlerinde de (örneğin Şişli'de) kat kat apartmanları konfeksiyon atölyeleriyle dolu sokaklar bulunmakta ya da Yeşildirek esnafının bir kısmı kent dışında kendilerine gösterilen organize sanayi sitelerine taşınmış olmakla birlikte, 1990'ların ortasında Yeşildirek hâlâ eski niteliğini sürdürmektedir.

Kent topografyası açısından bakarsak, 2. tepenin (Nuruosmaniye) kuzey yamacında Mahmutpaşa yer alır, arada bir belden sonra 3. tepenin (Beyazıt) doğu-kuzey-doğu yamacındaki Mercan ve sonra Tah-takale gelir. Sözünü ettiğimiz topografik tanımlama, Mahmutpaşa'nın bulunduğu mevkinin, Bizans'tan başlayarak önemini de ortaya koyar. Konstantinopolis'in merkezini 1., 2. ve 3. tepeler ile buralardan geçen Mese(->) kesimi oluşturmaktaydı. Kentin kalbi diyebileceğimiz 1. tepe üzerinde Ayasofya(->) Hippodrom(->), Büyük Saray(-») vb vardı. Augusteion(->) denilen bu mahalden hemen sonra gelen Constantinus Forumu'ndan (bugünkü Çemberlitaş) kuzeye, deniz kıyısındaki Ne-orion Kapısı'na (bugünkü Bahçekapı) inen yamaçlar (şimdiki Mahmutpaşa) Tauri Forumu'nun, Constantinus ve I. Leon saraylarının, Nimfeum Maximus denilen çeşmeli büyük havuzun, agoranın vb bulunduğu 3. tepeden inen yamaçlarla birlikte kentin soylularının, ileri gelenlerinin konutlarının yer aldığı, denize hâkim, kent merkezine çok yakın yörelerdi.

Mahmutpaşa semtinde, Bizans döneminden günümüze kalmış tek mimari yapıt, bugün Valide Ham(-») bünyesinde yer almakta olan Eirene Kulesi'dir(->).

Yörenin özellikleri, Osmanlılar'ın da dikkatini çektiğinden, kentin onlara geç-

MAHMUTPAŞA

274


275

MAHYACILIK

meşinden (1453) hemen sonra, II. Meh-med'in (Fatih) ünlü sadrazamlarından Mahmud Paşa tarafından buraya 1463-1474 arasında büyük bir külliye yaptırıldı (bak. Mahmud Paşa Külliyesi).

Sırp beyinin bir akrabası olan, küçük yaşta annesiyle birlikte Edirne Sarayı'na getirilmiş, Müslüman olarak eğitilmiş (annesi hep Ortodoks kalmıştır), sonra da II. Mehmed'in sayılı komutanlarından olmuş, kuşatma sırasında daha da sivrilerek, Rumeli beylerbeyliğine, sonra da vezirliğe, kazasker vekilliğine ve nihayet sadaret makamına ulaşmış, bu görevde iki kez bulunmuş ve Mahmud Paşa-yı Veli adıyla nam salmış olan bu devlet adamı, ilk sadareti sırasında kendi adını verdiği camiyi inşa ettirdi; onu 1466-1467'de yapılan hamam ve camiye gelir getirmesi için kurulan 100 odalı, büyük kervansaray (bir dönem için Kurşunlu Han adıyla anılmış bugünkü Kürkçü Hanı[->]), bir hamam, bir medrese, bir imarethane ile şimdiki röperlere göre Cağaloğlu tarafına düşen günümüze ulaşmamış bir saray, caminin avlusuna gene kendi adıyla bilinen ve çoktan yıkılmış bulunan mahkeme binası ve halen yerinde duran çeşmeyi inşa ettirdi. Bu geniş kompleks Osmanlı döneminde İstanbul'da ilk

Mahmutpaşa çarşısından bir görünüm Nurdan Sözgen, 1994 / TETTV Arşivi

kurulmuş iki büyük külliyeden birisi idi. Mahmud Paşa, ikinci sadareti sırasında cami avlusuna kendisi için bir de türbe koydu, ikinci kez azledildikten kısa bir süre sonra, öteden beri ihtilaflı olduğu Şehzade Mustafa'nın (Şehzade Bayezid'in küçük, Cem'in büyük kardeşi) ölümünden sonra padişahın (II. Mehmed) emriyle Yedikule Zindanlarına kapatıldı, bir süre sonra da idam edildi ve yeni yaptırmış olduğu türbesine defnedildi.

Böylece Mahmud Paşa'nın külliyesinin yer aldığı semt günümüze değin o sadrazamın adıyla anıldı, istanbul'un merkezinde Mese'nin yerini alan -Beyazıt Sultanahmet (Topkapı Sarayı) arasındaki- Di-vanyolu'ndan Eminönü-Bahçekapı-Sirke-ci mevkilerine inen yamaçların ve yokuşların Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki evrimlerini paylaştı. Uzunca bir dönem, Halic'e nazır konumuyla, kimi seçkinlerin konutlarını taşıdı (Yanık Saraylar, Çifte Saraylar vb gibi mevki ve sokak adlarının işaret ettiği gibi, buralarda konak ve saraylar vardı). Fakat limanın hemen üstünde yer aldığı için zamanla burada ticaret artmaya, hanlar, ardiyeler, dükkânlar çoğalmaya başladı. Semtteki konutlar azaldı, sık sık çıkan her yangından sonra, ora-

lardaki saraylarda, konaklarda oturanlar başka tarafa göçüyorlar, yerlerine ise hanlar, dükkânlar, inşa ediliyordu. 19. yy'da Mahmutpaşa'nın ticari özelliği büsbütün belirginleşti. 20. yy'da bu üç tepenin Haliç sırtlarını oluşturan Cağaloğlu Yokuşu ile Mercan Yokuşu (devamı Çakmakçılar Caddesi), Rızapaşa Yokuşu (bugün îsnıe-tiye ve Vasıf Çınar Caddesi) arası tümüyle ticaret merkezi haline dönüşmüştü. Bu geniş alan üzerinde sayısız handa ya da dükkânda, atölyede büyük bir canlılık yaşanıyordu. Yöre istanbul'un ve dolayısıyla tüm ülkenin en önemli ticaret merkeziydi. Sözünü ettiğimiz yörede, Mahmutpaşa'nın önemi, Kapalıçarşı ile Mısır Çarşısı gibi iki önemli alışveriş biriminin arasında yer almasıydı. Mahmutpaşa, Yeşil-direk, Sultanhamam, Mercan, Tahtakale gibi yerleri içeren alan, sadece perakende ticaretin değil, tüm Anadolu'ya mal sevk e-den toptancı ticaretinin de kalbiydi, aynı zamanda Valide Ham, Kürkçüler Hanı dahil atölye ve dikim evi yöresiydi.

Gerek istiklal Caddesi'nin, gerekse Ka-raköy ve Galata'nm kazandığı ticari önem, buraları öne çıkarınca, Mahmutpaşa zamanla, iyiden iyiye, dar gelirli insanların giyim gereksinimlerini karşıladıkları bir yokuş olarak temayüz etti, dükkânlarda-kinden bile ucuza satış yapan seyyar satıcıların da o caddede üstlenmeleriyle, Mahmutpaşa, semt pazarlarlarındaki giysi, iç çamaşırı, trikotaj ürünleri, kundura, çorap, mendil vb türü malların satıldığı bölümlere benzedi; fiyatları da çoğu zaman onlardan bile daha ucuz kaldı. Kuşkusuz ki, bu ucuzluk, kalite düşüklüğü anlamına da gelmekteydi, ne var ki, Yeşildirek'te-ki aynı giyim atölyesinde ve aynı evsafta dikilmiş giysi, gömlek vb gibi ürünlerin İstiklal ya da Halaskârgazi caddelerin-deki fiyatlarıyla Mahmutpaşa Cadde-si'ndeki fiyatlar arasında da hayli fark vardı, bu fark, tabi ki, Mahmutpaşa müşterisi lehineydi. Dikimevlerinin her iki tarafa da verdikleri aynı giysiler Beyoğlu ve Şişli'de daha yüksek rakamlarla etiketlenmekteydi. Ama gene de "Mahmutpaşa" sözcüğü, alışveriş kapsamında kalite düşüklüğünü simgeleyen pejoratif bir semantik taşımaktaydı. Bugün kent çok büyüdüğü için "Mahmutpaşa işi" gibilerinden küçümseyici bir niteleme terimi de artık yitmeye yüz tutmuştur, hattâ İstanbul'da mukim 10 milyonu aşkın kişiden kaçının Mahmutpaşa'nm neresi olduğunu bildiği bile bir soru olarak akla gelmektedir.

Mahmutpaşa Caddesi üzerinde, yokuşun üst taraflarına rastlayan Mahmud Paşa Hamamı, 1990'ların başlannda onarım geçirmiştir ve küçük bir kapalıçarşı haline dönüştürülmektedir. Yokuşun batısına düşen, Osmanlıların en eski hanı olan Kürkçü Hanı, onun da arkasındaki (1760;lardan kalma) Büyük Yeni Han, Küçük Yeni Han, yokuşun doğusuna düşen Sultan Odaları, onun güneyindeki Çuhacı Han, Çakmakçılar Yokuşu'ndaki Valide Hanı(-0 (semtin 200 odalı en büyük hamdır, Mahperker Kösem Valide Sultan tara-

fından yaptırılmıştır), Çorbacı Han, karşısındaki Hacopulo Ham, Kefeli Han Mahmutpaşa'nın geçen yüzyıldan kalmış ünlü hanlarındandır.

Mahmutpaşa, kentte, olumlu ya da o-lumsuz, çeşitli yönleriyle eski özelliklerini sürdüren yörelerden birisidir.

İSTANBUL


MAHYACILIK

Ramazan ve bayram gecelerinde çift minareli camilerde iki minare arasına gerili iplere kandiller asarak (günümüzde elektrik ampulleri asılır) yazı yazma ya da şekil yapma sanatı.

Bu gelenek, İslam dünyasında yalnızca Türklere mahsus olup, özellikle İstanbul'da geliştirilmiş bir sanattır. Yalnızca ramazan ayında geçici bir süre için kurulduğundan "aylık" anlamına gelen "mahiye" kelimesinden gelmektedir.

Rivayete göre l6l4'te Fatih Camii müezzinlerinden Hattat Hafız Ahmed Kefe-vî'nin işlediği iki minare ve mahyaya benzer şekiller içeren bir çevreyi, I. Ahmed (hd 1603-1617) çok beğenmiş ve böyle yazı ve şekillerin dini adaba uygun olması şartıyla ramazanlarda minareler arasına kurulmasını istemiştir. Ramazan, kandil ve bayram gecelerinde minarelerin ve tekkelerin kandillerle donatılması eski bir gelenek olmakla birlikte İstanbul'da ilk mahya 1617'de yapımı biten Sultan Ahmed Camii'nde, ikincisi l683'te Süleyma-niye Camii ve Yeni Cami'de, üçüncüsü ise 1755'te Atik Valide Camii'nde kurulmuştur. Bugüne kadar gelen yerli rivayet böyle olmakla birlikte, 1578'de İstanbul'a gelen Salomon Schweigger'in seyahatnamesin-deki bir çizimde minareler arasına asılmış kandiller açıkça görülmektedir.

III. Ahmed (hd 1703-1730) 1723 ramazanında geceleri yakılıp bayram gecelerinde söndürülen minare kandillerinin bayramlarda da yakılmasını emretmiştir. Aynı dönemde Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın yalnız iki minareli selatin camilerinde mahya kurulabileceğini emretmesiyle Ayasofya, Fatih, Bayezid, Sultan Selim, Şehzade gibi büyük camilerde mahya kurulmasına başlanmıştır. E-yüb Sultan Camii'nin mahya kurulamayacak kadar kısa olan Fatih döneminden kalma minareleri yıktırılmış, bunların yerine ikişer şerefeli ve daha uzun minareler yaptırılmıştır. Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Camii tek minareli olduğu için mahya kurulamadığından halkın isteği üzerine bir minare daha yapılmıştır. II. Ab-dülhamid döneminde (1876-1909) mahyada da sansür uygulanmış, ramazanın on beşinde padişahların Topkapı Sarayı'na gelirken görmeye alışık oldukları "Padişahım Çok Yaşa" mahyasının yerine başka bir mahya görülmesi üzerine Zaptiye Nazırı Şefik Paşa, bütün mahyacıları sor-gulamıştır. Cumhuriyet'ten sonraki yıllarda elektrik kullanımının yaygınlaşmasıyla gerek yazı ve şekillerin biçim ve içeriğinde, gerekse bunların tekniğinde birtakım değişiklikler görülmüştür.

Çifte minareli camilerin minarelerinin arasına "dış mahya"; Ayasofya, Sultan Ahmed, Süleymaniye, Nuruosmamiye camilerinin içine de "iç mahya" kurulmuştur. İç mahyalar bir de dış mahya kurulamayan tek minareli camilerde kurulmuştur. Mahyaların en çok maharet isteyen çeşidi "gezdirme mahya" denilenidir. Bu tür mahyada örneğin, altta balıklar, ortada Unkapanı Köprüsü ve Azapkapı Camii, üstte ise araba resimleri yapılır; mahya iplerinin değişik şekillerde hareket ettirilmesiyle üst ve alt taraftaki resimler, minareler arasında gidip gelir, bu manzara, seyredenleri şaşırttığı kadar neşelendirirdi. II. Mahmud döneminin (1808-1839) meşhur mahyacısı Abdüllâtif Efendi (ö. 1876), bu cins mahyanın en meşhur kurucularındandı.

Yalnız kadir gecelerinde minarelerin külahlarından şerefelerin alt kısımlarına kadar aydınlatılmasına "kaftan giydirmek" denilir ve bu süsleme özellikle Bekir Paşa, Davud Paşa, Koca Mustafa Paşa camilerinde gerçekleştirilirdi. Teravihten sonra kandil ipinin şerefeden cami avlusuna gönderilmesiyle "kandil uçurtma" yapılır, "uçurtmacı"nın salıverdiği iplere şekerlemeler konarak yukarıya hediyeler gönderilirdi. Kandil uçurtma tek minareli camilerde, minare ile avlu arasında ya da birbirine çok yakın camilerin minareleri arasında da olurdu.

Her sene şaban ayının on beşinden itibaren camilerde kandil yağları, balmum-lan hazırlanırdı. Bir mahya için tahmini o-larak 7-8 kg yağ harcanırdı. Mahya takımına "bocurgat", kandillerin sıralanmasına ve düzenlenmesine yarayan araçlara da "boncuk" adı verilirdi.

Mahya kurulmadan önce kareli bir kâğıt üzerine kalıbı hazırlanarak kandillerin yerleri belirlenir, yukarıdan aşağıya doğru bir hizaya düşen kandillere göre sıra sıra ipler hazırlanırdı. İki minare arasına bir ana ip gerilerek bunun üzerine bağlanan başka ipler aşağıya sallandırılırdı. Tahta kutular içinde bulunan cam kandiller, yazıdaki sıraya göre bu sarkıtılan iplere bağlanır, sonra bu takımın hepsi aşağıya indirilir arkasından ip çekilerek ve boşlukta ilerletilerek iki minare arasına sıralanır,

böylece mahya kurulmuş olurdu. Her akşam değiştirilen yazılara ait ana ipler, gündüz takımıyla alınarak şerefelere çıkartılır, mahyanın kurulacağı akşam namazından sonra yerinden birer birer alınarak kandillere takılırdı. Mahyaların iplerini, takımlarını düzenlemek ve kurmak özel bir yetenek istediğinden her büyük caminin bir mahyacısı olur ve bunlar güzel ve görülmemiş mahyalar kurmada birbirleriyle rekabet içinde bulunurlardı.

Mahyalarda ramazanın on beşine kadar yazılar, on beşinden sonra ise değişik resimler asmak âdetti. Yazıların birçoğu dini içerikli olduğu gibi özlü sözler de seçilirdi. Ramazanın ilk gününden itibaren, "İnna fetahnâleke fethan mübina", "Hoş Geldin Ey Şehr-i Ramazan", "Merhaba" daha sonra da "Ya Allah", "Ya Rahman", "Ya Ganî", "Ya Kerim", "Ya Sübhan", "Maşallah", "Tebâvekâllatı" vb yazılır; on beşinden sonra ise gemi, kayık, balık, köşk, karanfil, lale, Kız Kulesi, iki minareli cami, fıskiye, köprü vb resimler asılırdı. Son gece ramazandan ayrılmanın üzüntüsü "el-Fi-rak" ya da "Elveda" yazılı mahyalarla ifade edilirdi. Balkan Savaşı ve L Dünya Savaşı yıllarında dönemin durumuna uygun olarak "Hilâl-i Ahmeri Unutma", "Hubbü'1-Va-tan Mine'1-İman", "Muhacirlere Yardım Ediniz", "Muhacirleri Unutma"; Kurtuluş Savaşı'nı izleyen dönemde ve Cumhuriyet'ten sonra ise "Yaşasın İstiklâl", "Yaşasın Gazimiz", "Hakimiyet Milletindir", "Tayyareye Yardım", "Yetimleri Unutma" gibi sözler yazılmıştır.

Günümüzün mahyalarında ramazanla ilgili eski sözlere devam edildiği gibi "On Bir Ayın Sultanı", "Zekât Malı Artırır", "İçki Kötülüklerin Anasıdır" sözleri de yazılmakta; İstanbul'un fetih günü olan 29 Mayıs'ta ve Vakıf Haftası'nda da günlerin anlamına uygun mahyalar asıldığı görülmektedir.

Mahyanın kandillerle kurulmasında yazılar peyderpey oluştuğundan seyircilerin kandillerin titreşimleri arasında çıkacak yazıları tahmine çalışmaları da ayrı bir eğlence olurdu. Arap harflerinin kullanıldığı dönemde yazılar genellikle celi sülüs olur, nadir olarak talik de görülürdü.

1578'de istanbul'a gelen

Schweigger'in seyahatnamesinde yer alan mahya resmi. S. Schweigger, Ein newe Reyssbeschreibung auss Teutscbland nach

Constantinopel undjerusalem, Nürnberg, 1608 Galeri Alfa

MAISON PSALTY

216

277 MAKEDONYALILAR HANEDANI

Sanatına düşkün olan mahyacıların kendilerinin kurdukları ve ustalarından öğrendikleri mahyaları yazdıkları, resmettikleri bir nevi katalog sayılabilecek defterleri olurdu. Babadan oğula geçen, usta-çırak ilişkisiyle devam ettirilen bu sanatın devamlı olabilmesi için Fatih'te Merkez Ka-rakolu'nun karşı köşesindeki sıbyan mektebinde ayrılmış odalar bulunur, meraklılara bu sanat öğretilmeye çalışılırdı.

Mahyacılık son yıllarda istanbul Vakıflar Bölge Başmüdürlüğü'nce yaşatılmaya çalışılmakta, Mahya Yapım Atölyesi elemanları, istanbul'un bellibaşlı camilerine mahya kurdukları gibi Edirne, Eskişehir ve Bursa'da da bu geleneği sürdürmektedirler.

Bibi. Ahmed Rasim, Menâkıb-ı İslâm, II, İst., 1908, s. 413-417; "Gökte Yazı Nasıl Yazarlar?", Resimli Ay, S. 16 (Mayıs 1341), s. 36-38; A. S. Ün ver, Mahya Hakkında Araştırmalar, ist.,

Yeni Cami'de mahya.

A. L. Costellan, Lettres sur le moree, Paris. 1808-1811

Sultan Ahmed

Camii'nde

ramazanı


karşılayan bir

mahya.


Nazım Timuroğlu,

1994.

1940; ay, "Mahya ve Mahyacılık", TFA, S. 186 (Ocak 1965), s. 3636; S. M. Alus, "Eski Günlerde Mahyalar, Sahurlar", Akşam, no. 7551 (28 Teşrinievvel 1939), s. 6; D. Karamanoğlu, "Minare, Mahya ve Kandilin Tarihi", Tarih Hazinesi, S. 8 (Mart 1951), s. 406-408; A. K. Tecer, "Mahyalar ve Kandiller", TFA, S. 163 (Şubat 1963), s. 2965-2967; H. F. Ozansoy, Eski istanbul Ramazanları, ist., 1968, s. 34-36; Bayrı, istanbul Folkloru, (1972), 144-145; E. Yücel, "Eski İstanbul Ramazanları ve Mahyalar", TFA, S. 303 (Ekim 1974), s. 7111-7112; Ali Rıza, Bir Zamanlar, 121-122; S. Ayverdi, ibrahim Efendi Konağı, İst., 1982, 90-92; Musahibzade, istanbul Yaşayışı, 118; Pakalın, Tarih Deyimleri, II, 387-391; M. Ş. Ülkütaşır, "Mahya ve Mahyacılık", TA, XXIII, 190-191; "Mahya", TDEA, VI, 120-121; Arseven, "Mahya", Sanat Ansiklopedisi, III, 1262-1263; "Mahya, Mahyalar", tKSA, IV, 2118-2119.

UĞUR GÖKTAŞ

MAISON PSALTY

Beyoğlu'nda mobilya ve mefruşat mağazası.

ilk olarak 1867'de, Yunan kökenli Je-an (Yani) Psalty tarafından Beyoğlu'nda Müellif Sokağı'nda açılan mağaza, kendine özgü ve Avrupa tarzı mobilyanın Osmanlıya uyarlanmış şekilleriyle ve hattâ zaman zaman Avrupa mobilyalarını tamamen taklit ederek imalatını sürdürdü. Bünyesinde 30 kişinin çalıştığı bilinen Maison Psalty özellikle Avusturya'dan ithal ettiği yemek odası takımları (büfe, kontrbüfe, yemek masası ve sandalyeleri), salon takımları, yazı masaları, kartoniyerler ve benzerleri ile dönemin zenginlerinin ve sarayın dikkatini çekmişti.

Psalty başka, mobilya ithalatçıları ve imalatçıları ile rekabetini, saray için ithal ettiği mobilyalarda da devam ettirdi. Örneğin, Maison Narlian gibi Maison Psalty'nin de, hem ithal ettiği mobilya evinin (Tho-net-Wien) hem de kendi etiketinin (Maison Psalty-Constantinople) bulunduğu

muhtelif mobilyaları bugün Dolmabahçe Sarayı'nda Camlı Köşk'teki 51 no'lu odada görmek mümkündür.

1893'te Psalty Freres adı altında Beyoğlu'nda Cadde-i Kebir (bugün İstiklal Caddesi) no. 532'de bir satış mağazasının olduğu, 1913'te Maison Psalty olarak aynı anda Tepebaşı'nda Küçük Kabristan Sokağı no. 14 ve 26'da, Beyoğlu'nda Cadde-i Kebir no. 146'da ve Galata'da Kara Molla Sokağı no. 20'de dört ayrı mağazanın bulunduğu bilinmektedir.

1940'h yıllarda Beyoğlu'nda İlk Belediye Sokağı no. 12'de ikinci kuşak Psalty' lerden Kosta Psalty ile Marcel Castro isimli bir dekoratör ve sermayedar olarak da Nejat Eczacıbaşı'nın(->) katılımı ile kurulan "Psalty Mobilya Dekorasyon Kolektif Şirketi" mobilya üretimine 1952'nin ikinci yarısına kadar devam etti.

Son olarak Kosta Psalty'nin, dükkânın kapanmasından sonra bir müddet daha evinde mobilya ve dekorasyon çizimleri yaptığı, sonraları Yunanistan'a yerleşerek orada öldüğü, Kosta Psalty'nin oğullarının da başka ortaklarla birlikte Şişli'de bugünkü Site Sineması'nın karşısında Pallas adında bir dükkân açtığı fakat başarılı olamadıkları bilinmektedir.

"Maison Psalty"nin ürünleri daha 1950' li yıllarda antika sıfatına bürünerek, İstiklal Caddesi no. 353'te bulunan "Dekorasyon" mağazasında (bugünkü Ziraat Bankası'mn yerinde) ikinci el olarak satılmaya başladı. Bugün de halen bazı antikacılarda Psalty mobilyalarının çok iyi korunmuş durumda olanlarına ve günümüzün dekorasyonuna hitap edebilenlerine rastlamak mümkündür.

Bibi. S. N. Duhani, Vieilles gens vieilles de-meures, Topographie sociale de Beyoğlu au XI-Kemesiede, ist., 1947, s. 2; F. İrez, XIX. Yüzyıl Osmanlı Saray Mobilyası, Ankara, 1989, s. 65; ay, "Milli Saraylarımızın Mobilya Yönünden Tanıtılması", Milli Saraylar Sempozyumu, Bildiriler, İst., 1985, s. löl; R. Ziyaoğlu-H. Lok-manoğlu-E. R. Erer, Turistik istanbul Rehberi, İst., 1950, s. 288; G. Scognamiilo, BirLevan-tenin Beyoğlu Anılan, ist., 1990, s. 60; R. C. Cervati, Annuaire Oriental, ist., 1893-1894, s. 580; ae, ist., 1913, s. 935, A. G. Okçun, Osmanlı Sanayii-1913, 1915 Yıllan Sanayi İsta-tistiki, Ankara, 1971, s. 118-119.

MEHMET YENEN



MAJİK SİNEMASI

Beyoğlu'nda, Sıraselviler Caddesi no. 39-47'de bulunan sinema.

1914'te (kimi kaynaklara göre 1920' de) açıldı. İstanbul'da sinema salonu olarak yapılan ilk binadır. Bundan önceki sinema salonları mevcut yapıların şekil ve işlev değiştirmesi sonucu gerçekleştirilmiştir.

Majik Sineması'nın 8 Nisan 1914'te İsviçre'nin Glaris kentinde kurulan Majik Uluslararası Film ve Sinema Şirketi ile bağlantısının olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır. Buna karşılık, bu şirketin 16 Kasım 1924'te merkezi İstanbul'da olan Majik Sinema ve Film Anonim Şirketi'ne dönüştüğü ve amacının sinema filmleri ile ilgili her türlü sanayi ve ticaret işleri yap-

mak ile sinema ve tiyatro işletmek olduğu bilinmektedir.

Majik Sineması 1933'te Türk, 1938'de Taksim, 1946'da Yeni Taksim, 1960'ların ortalarında Venüs adını aldı. 1974-1975'te tiyatroya dönüştürüldü. Sonra tekrar sinema oldu. 1970'liyılların sonunda ise Devlet Tiyatroları tarafından kiralanarak Devlet Tiyatroları Taksim Sahnesi adıyla hizmete devam etti.

Mimarlığını Giulio Mongeri'nin yaptığı binanın ilk sahibi Sarıcazade Ragıb Pa-şa'dır. Sinemayı uzun süre Ha-Ka Film sahibi Halil Kâmil işletti. İlk dönemde müdürlüğünü Fernando Franco yaptı. 1933'te Majik hem adını hem de sahibini ve işletmecilerini değiştirdi. Türk adını alan sinemanın yeni sahibi Hasan Tahsin Aker, işletmecileri ise Cevat Boyar, Mehmet Rauf Sinmen, Cemal Ahmet Pekin, Osman Rauf Sirmen oldular.

1923'te Sinema Postasında, çıkan bir ilanda Majik'in 2.000 kişilik olduğu, 35 ö-zel locasının bulunduğu, Rus ve Alman profesörlerden oluşan senfonik orkestraların filmlere eşlik ettiği, Menichelli, Bertini, Ja-cobini, Manzini gibi en ünlü İtalyan sanatçıların yapıtlarına yer verdiği, seanslarının normal günlerde 16.00 ve 18.00'de, pazar, cuma ve bayram günlerinde 15.00, 17.00 ve 22.00'de olduğu belirtilmektedir. Ayrıca yine bu yıllarda kimi sessiz filmlere Valantine Taşkin'in piyanosu ile eşlik ettiği söylenmektedir.

1935'te Türk film stüdyosunun ürünü olan kısa filmlerle Fox Movietone haftalık haber filmleri yalnızca bu sinemada gösterime girdi. 1946'dan sonra Türk filmleri göstermeye başladı. Lütfi Akad'ın Vurun Kahpeye, 6 Ölü Far filmleri bu sinemada gösterildi. Ayrıca Yusuf Vehbi'li, Abdülva-hap'lı ticari amaçlı Mısır melodramlarının kalesi oldu. Venüs adını aldıktan sonra U-lus Film'in gösterişli Amerikan filmlerine yer verdi. 1970'li yılların sonunda Erden Kıral'ın Bereketli Topraklar Üzerinde ve Zeki Ökten'in Sürü başta olmak üzere çizgi dışı Türk filmlerini de gösterdi.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   63   64   65   66   67   68   69   70   ...   140
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə