KirkçEŞme tesisleri



Yüklə 8.15 Mb.
səhifə75/140
tarix27.12.2018
ölçüsü8.15 Mb.
1   ...   71   72   73   74   75   76   77   78   ...   140

MASLAK

306

307

MASONLUK

istanbul masalları arasında hayvan masallarının, asıl halk masallarının, fıkraların ve dini masalların örnekleri görülür, içlerinde anlatma yoluyla günümüze kadar gelebilenlerin yanında, kitaplardan okunmak suretiyle bize kadar ulaşabilenler de vardır.

Türk masalları arasında örneğine pek rastlamlamayan türlerden biri de, olayların şiir yoluyla ve karşılıklı, konuşmalar şeklinde anlatılanıdır. Muammer Önus, "ölçülü masal" olarak adlandırılan böyle bir metni derlemiştir.

Anadolu masallarında kahramanların çeşitli sebeplere bağlı olarak sıkça istanbul'a gönderildiği görülür. "Padişah'a Armut Veren Köylü", "Ev Sahibinin işine Karışılmaz" vb masallarda sıradan insan olan kahraman istanbul'a gider. Bu durum, masalın anlatılması sırasında hatırlanır ve istanbul'da anlatılan bir masalın kahramanı tabii olarak bu şehre gönderilmez.

Bugün bir istanbul masalından söz e-dilemez. Yenibosna'da, Erzurum Mahalle-si'nde, Sultanbeyli'de masal anlatacak kişileri bulmak mümkündür; ancak onlar geldikleri yerlerin masallarını anlatacaklardır, istanbul, "masalın sahibi" değil, "masalın anlatıldığı yer" olmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda, şehrin gecekondu bölgesine giden derleyiciler, masal derlemede oldukça zorluk çekmişlerdi; çünkü masal anlatanların doğum yerleri, masalın dinlendiği yerler ve kişilerin istanbul'la ilgileri yakın zamanda göçmüş olmalarıyla ilgiliydi.

Bibi. I. Künos, Oszmân-Török nepköltesi Gyüjtemeny, I-II, Budapeşte, 1887-1889; ay, Türkische Volksmârchen aus Stambul, Leiden, 1905; ay, Türk Halk Edebiyatı, (haz. Tuncer Gülensoy), İst., 1978, s. 87-114; ay, Türk Masattan, (haz. G. Yener), İst., 1987; W. Radloff -1. Kûnos, Proben der Volksliteratur der tür-kischen Stümme VIII, St. Petersburg, 1899; N. Tezei, İstanbul Masattan, ist., 1938; ay, "Türk Halk Edebiyatında Masal", Türk Dili, S. 207 (l Aralık 1968), s. 447-457; ay, Türk Musallan, I-II, İst., 1971; M. Önus, "İstanbul'da Kullanılan Yanıltmacalar, Ölçülü Fıkralar", HBH, S. 101 (Mart 1940), 122-124; Bayrı, İstanbul Folkloru, 72-74; M. H. Bayrı, Masal Zinciri, İst., (1948); W. Eberhard - P. N. Boratav, Typen türkischer Volksmârchen, Wiesbaden, 1953; O. Acıpayamlı, "Türkiye Folklorunda Hikâye ve Masallar Bibliyografyası", Antropoloji, S. 2 (1964), s. 121-140; S. Sakaoğlu, Gümüşhane Masattan, Ankara, 1973, s. 50-60; Mehmed Tevfik, istanbul'da Bir Sene, İst., 1991, s. 10-20, 30-40, 50-60; A. Çelik, "Ahmet Rasim'in Eserlerinde Halk Kültürü Unsurları", I-II, (Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü yayımlanmamış doktora tezi), Erzurum, 1993, s. 500-510.

SAlM SAKAOĞLU



MASLAK

bak. AYAZAĞA



MASLAK KASIRLARI

Sarıyer llçesi'nde, Büyükdere Caddesi'nin İstinye ve Tarabya kavşaklarıyla sınırlanan kesimi üzerindedir.

Maslak Kasırları'nın bulunduğu çevrede ilk yapılaşma II. Mahmud döneminde (1808-1839) başlamıştır. II. Abdülhamid'in (hd 1876-1909) veliahtlığı sırasında ise bir av ve dinlenme alanı olarak önemli bir konumdadır.

Kasırların oluşturduğu yapıların kesin yapım tarihleri bilinmemekle beraber büyük bir bölümünün Abdülaziz döneminde (1861-1876) yaptırıldığı sanılmaktadır. Kasrın bölümleri Kasr-ı Hümayun, Mabeyn-i Hümayun, Çadır Köşkü, Paşalar Dairesi ve Limonluk'tur. Yapılar 170.000 m2'lik bir orman arazinin ortasındaki koruda yer a-lırlar.



Kasr-ı Hümayun: Arazinin eğiminden yararlanılarak yapılmıştır, iki katlı inşa e-dilen binanın çatı katı ve bodrum katlan vardır. Yarı kagir olarak inşa edilen kasrın birinci katına kadar olan bölümü taştan, geri kalanı ise ahşaptır. Ana girişin üstünde yer alan görkemli sütunlara oturan balkonla, üst kata çıkan barok formlu ahşap merdivenin üstünde yer alan doğa ve mimari tasvirli süslemeler dikkati çeker. Tüm cephelerde pencere dizilerinin fazlalığı ve çatı pencereleri uyumlu bir düzen gösterir.

Katlar arasındaki saçaklar silnıeli ahşap kaplıdır. Cepheler, duvar köşelerindeki pi-lastrlar ve geniş pervazlarla çevrelenmiştir. Tüm odalar ve salondaki tavan ve duvarda bezemeler yepyeni dekoratif zenginlikler sağlar. Tavanlar kalemisi, natürmort, kır, dağ ve bahçe peyzajlarıyla süslenmiştir.

Resim niteliği açısından pek özgün oldukları söylenemez. Bu tasvirlerin oldukça yakın bir zamanda ele alındığı anlaşılmaktadır. Mevcut renklerin ne derece aslına uygun olduğu konusunda bir yorum yapmak zordur. Bu binada II. Abdülhamid' in çalışma ve yatak odaları bulunmaktadır. Haluk Şehsuvaroğlu, Tarihi Odalar adlı kitabında, bu odalarda Abdülhamid' in kendi eliyle yaptığı ve üzerinde A. H. markası taşıyan aynalı kapıdan yattığı yere geçildiğini, odanın kullanılmayan bir köşesinde ceviz bir karyola, bunun önünde sedefli bir masa, karşısında lavabo ve diğer karşı köşede iki pencere arasında bir şezlong, yine sedefli bir masa ve az ilerde

Maslak Kasırları'ndan Kasr-ı Hümayun. Ertan Uca, 1994

bir koltuk bulunduğunu yazmaktadır. Bugün Milli Saraylar'a ait olan Kasr-ı Hümayun bir müze-saray olarak gezilebilmek-tedir.

Mabeyn-i Hümayun: Kasr-ı Hümayun' un kuzeybatısında yer alan küçük, zarif, tek katlı kagir bir yapıdır. Mermer basamakla çıkılan girişin sağ ve solunda birer oda ve arkada büyük bir salon bulunmaktadır. Bu salon geniş bir kapıyla içinde bir kaskatın ve çok değerli bitki örtüsünün yer aldığı büyük bir seraya açılır. Kasrın pencerelerini çevreleyen tuğla malzemeyle cephelere dekoratif bir görüntü kazandırılmıştır. Basık kemerli ve kepenkli yüksek pencereler, giriş kısmındaki iki mermer sütunun taşıdığı ve döküm korkuluklu balkon cepheye özel bir hareket kazandırır. Tavan süslemelerinde hayvan figürlü kompozisyonlar yer almaktadır. Bunlar kare kartuşlar içinde, altı adet figürlü tasvirlerdir, ilk bakışta eskiz havasında yapılmış izlenimi vermektedir. Mabeyn-i Hümayun' da kafeterya hizmetleri verilmektedir.

Seraya açılan odanın tavanları kalem işleriyle süslenmiş, duvarlar altın varaklı büyük kristal aynalar ile porselen şömine ve ayaklı kristal şamdanla döşenmiştir. Oda kapılarının önündeki korniş ve aynanın taç kısımları ile seranın kapısı üzerine Abdülhamid'in A. H. markası işlenmiştir. Seraya açılan kapının yanında somaki mermer sütunlar üzerine konulmuş mavi mine üzerine altın nakış ile işlemeli saat ve bir barometre odaya ayrı bir ihtişam verir.



Çadır Köşkü: Kasr-ı Hümayun'un kuzeybatısında yer alır. Alt katta ocaklı bir mekân ve üstte tek bir odadan oluşan sekizgen planlı bir yapıdır. Üstteki odaya çift kollu mermer basamaklı, demir korkuluklu merdivenlerle çıkılır. Köşkün etrafı balkonla çevrilidir. Balkon korkulukları, çatı saçakları ve direkleri ahşap süslemenin en güzel, örneklerini sergiler. Çadır Köşkü'nde kafeterya hizmetleri verilmektedir.

Paşalar Dairesi: Kasr-ı Hümayun'un kuzeydoğusunda yer alan Paşalar Dairesi setli bahçenin bir ucunda, Kasr-ı Hümayun'a paralel konumda yapılmıştır. Bu binanın korumaya yönelik yapıldığı sanılmaktadır. Mabeyn-i Hümayun'u tarihi su deposuna bağlayan bahçe duvarı Paşalar Dairesi'yle sınır oluşturur. Tek katlı, kagir olarak inşa edilen binanın, yolda ve setli bahçe yönünde olmak üzere iki girişi vardır. Ana girişin iki kanadında koridorlara açılan odalar mevcuttur. Girişin sağ tarafında külhan-lı bir Türk hamamı bulunur. Hamamın bahçe yönünde ayrı bir girişi vardır. Yapı basık kenarlı pencere dizilerine sahip cephe düzenlenmesi ile Mabeyn-i Hümayun' la benzerlik gösterir.

Limonluk: Cumhuriyet döneminde Birinci Ordu ve Gülhane Askeri Tıp Akademisi tarafından tıbbi amaçla prevantoryum ve malzeme deposu olarak kullanılmıştır. 1981'de Müzeler Birliği'ne devredilmiştir. Günümüzde müze olarak hizmete açıktır.

Abdülhamid'in Fransa'dan getirttiği kamelya ağaçları burada yetiştirilmiştir. Ayrıca burada üzeri çeşitli çiçeklerle kaplı grolto ve antik cycos ağaçları bulunmaktadır. O dönemde ağaç, çiçek ve sebzelerin bakım ve yetiştirilmesine, Avrupa'dan getirilen tarım ve ormancılık uzmanları nezaret etmekteydi. Maslak Kasırları'nın bulunduğu arazide havuzlar ve büyük çaplı göletler de vardır.

CAVÎDAN GÖKSOY

MASONLUK

İstanbul'da ilk masonların belirmesi bir efsane bulutu içinde kaybolmaktadır. Kurumun yandaşlarının bütün ünlüleri, karşıtlarının ise bütün sevmediklerini listeye sokmaları işi karıştırmıştır. 1856 öncesine ait az sayıdaki belgeden masonluğun önce, Galata-Pera bölgesinde yaşayan Avrupalı tüccarlar ve diplomatlar arasında görüldüğü anlaşılıyor. Hattâ, simgesel masonluğun 1720'lerde ingiltere'de belirmesinden önce, Fransız tüccarlarının mensup olduğu bir tarikatın istanbul'da da bir kürsüsü bulunduğu ileri sürülmüştür. Bunların Türk dervişlerle dostça ilişkileri olduğu, Hollandalı tüccarların şikâyeti üzerine işe el koyan kadının bu dostlukta sakıncalı bir husus görmediği belgelenmiştir. Onlardan şikâyet gelmedikçe gayrimüslim cemaatlerin iç işlerine karışmamayı ilke edinmiş olan Babıâli, daha çok Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin uyarıları üzerine masonlara karşı harekete geçmiştir. Avrupalı tüccarlar tabii ki ilişkide bulundukları gayrimüslimleri daha kolay yanlarına çekebiliyorlardı. 1748'de bir Fransızın düzenlediği ve İngiliz tercümanının evinde yapılan farmason buluşmasının engellenmesi ve evin yakılması emri de böyle bir isteğin sonucu olmalıdır. İngiltere elçisinin isteği üzerine karardan vazgeçilmiştir. Özellikle Rumların hedef alındığı 1785'te idam edilen Sadrazam Halil Hamid Paşa'nın ölümüne düşürülen tarihteki kayıtta görülür: Kâtib-i İstavrakifar mason-ı bed-neseb / Sadn telvis etmek için mucip oldu zillete.

Osmanlı vatandaşlarından ilk masonlar, görev ya da iş icabı Avrupalılarla yakın i-lişkide bulunan ya da Avrupa'ya seyahat e-denler arasından çıkmıştır. Lale Devri'nin ünlü isimleri Yirmisekiz Mehmed Çelebi ile ibrahim Müteferrika'mn(->) masonluğu kanıtlanmış değildir. 19. yy'm başında Tophaneli Yusuf Çelebi, Londra'da elçilik yapmış olan ismail Ferruh Efendi ile kâtibi Yusuf Efendi mason oldukları bilinen kişilerdir, ismail Ferruh'un 1820'lerde Orta-köy'deki evinde dönemin alim ve aydın kişileriyle yaptığı toplantılar ilk mason locası diye nitelenmişse de, doğru değildir (bak. Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi).

Kırım Savaşı (1853-1856) sonrasına kadar İstanbul'da örgütlü bir masonluktan bahsedilemez. 1842'ye ait bir tanıklık bunların loca açacak sayıya ulaşamadığını ve hiçbir loca bulunmadığını gösteriyor. Ünlü kişiler arasında Mustafa Reşid Paşa'yı sayabiliriz.

Kırım Savaşı'ndan Avrupa devletlerinin sultan/halife ile birleşip bir Hıristiyan devlete karşı (Rusya) savaşmaları ve Osmanlı Devleti'nin Avrupa Birliği'ne dahil edilmesi örgütlü masonluğun gelişmesini kolaylaştırmıştır. 1909'a kadar İstanbul'da en fazla 25 loca kurulduğu anlaşılmaktadır. Bunların üyeleri 50 ile 150 arasında değiştiğine göre -aynı isimlerin çeşitli localarda bulunmasını dikkate alarak- toplam en fazla 2.500 kişinin kuruma katıldığı ileri sürülebilir.

Başlangıcından itibaren localar bağlı oldukları (obediyans) ülkeden ve dilinden etkilenmişlerdir. Fransız Büyük Doğusu'na bağlı olan Boğaziçi Yıldızı (kuruluş 1858), ingiliz Obediyansı'ndaki Buhver Locası ve Büyükelçi Buhver'in Türkiye Büyük Loca-sı'nın "muhterem üstadlığı"na getirilmesi bu eğilimin işaretidir. Almanlar, Hamburg Büyük Locası'na bağlı olarak Germania'yı, İtalyanlar da İtalyanca konuşulan İtalia'yı kurmuşlardır. Rumlar Arete (1865) ve Sen Jorj (1867), Ermeniler de yalnızca kendi dillerinin konuşulduğu Ser'i kurdular. Toplumlar arası kaynaşmayı hedefleyen bir kurumun böyle ayırıcı bir nitelik taşıması dik-

katleri çektiğinden Türkçenin kullanılacağı bir loca ihtiyacı belirdi. Aslında Rumca için kurulmuş Proodos (Gelişme) Locası' nın 1868'de bunu başlatmasıyla Türklerin masonluğa ilgisi arttı. Fransız Doğu Birliği Locası'nın 1864'te 59 üyesinden sadece 3'ü Türkken bu sayı 1869'da 143'te 53'e yükselmiştir. Proodos'un 1873'teki 89 üyesinin 19'u Türk'tü. Bunlar genellikle vali, yüksek dereceli memur gibi kimselerdi. Bazıları sonra nazır hattâ sadrazam olmuşlardır.

Babıâli, özellikle Âli Paşa, kendisi mason olmadığı halde Osmanlı milleti kavramı içinde "Ittihad-ı anasır"ı güçlendireceği inancıyla masonluğa engel çıkarmamıştır. Bu yüzden basında da masonlukla ilgili haberler açıkça yer almıştır. Tepki daha çok azınlıklardan gelmiştir. Mesela 1862' de Yahudi cemaatinin içindeki bir çekişmenin sonucunda 5.000 kadar Hasköylü, hahamlarının kışkırtmasıyla Eyüp'e giden Abdülaziz'in kayığım çevirip dilekçe vermiştir. Babıâli yenilikçi ve muhafazakâr iki kanadı bağdaştırıcı bir çözümle işi tatlıya bağlamıştır.

Kısa süre sonra l Temmuz 1871'de Hasköy'de Osmanlı topraklan ve Doğu dünyasında ilk mason mabedinin temelinin açık bir törenle atılması, bu tepkinin kısa zamanda aşıldığını gösterir. Bu tören için 150 kişi büyük üniformalarını giymiş olarak Okmeydanı'ndan Hasköy'e yürümüşler, ingiltere elçiliğinin rahibi dua etmiş, fakirlere yardımda bulunulmuştur.

O yıllarda Fransa'da başlayan "evrenin yüce mimarı ve ruhun ölmezliği"ni kabul ya da red tartışması İstanbul localarını da etkiledi. Bir yandan da Mısır'da başlayan locaları siyasi amaç için kullanma eğilimi yansıdı. Veliaht Murad Efendi'nin (V.) 1872' deki tekris'ini (masonluğa kabul töreni) bu çerçevede düşünmek gerekiyor. Onu Şehzade Nureddin ve Kemaleddin efendiler izlemiştir. Namık Kemal de aynı dönemde masonluğa girdi. Böylelikle masonluk günün aktüalitesi haline geldi ve ilk Türkçe antimason yayınlar da (Pertev Paşa'nın Habname ve Labika'sî) bu dönemde yayımlandı.

Mason Cemiyeti'nin II. Meşrutiyet dönemindeki (solda) ve 1934'teki mühürleri. O. Koloğlu, ittihatçılar ve Masonlar, ist.,1991 (sol), Türkiye Millî Büyük Meşrıkı'mn 25. Yıldönümü Münasebetile Fevkalâde Celse, ist., 1934

MATBAALAR

308


309

MATBAALAR

tstanbul'daki ilk Türk matbaası Dârü't-übâatü'l-Amire'nin kitabesi. Cengiz Kahraman arşivi

V. Murad'ın tahta çıkması (1876) kuruma ilgiyi hayli artırdıysa da hastalığı sebebiyle yerine II. Abdülhamid'in geçmesi bu gelişmeyi frenledi. Yeni hükümdar politikaya karışmamak koşuluyla, locaların bir hayır ve eğlence kurumu gibi çalışmasına karşı değildi. Saltanatın hemen başında yayımlanan Esrar-ı Farmason kitabı bu tezi savunuyordu. V. Murad'ı tekrar tahta geçirmek için bazı masonlarca yapılan bireysel kaçırma girişimlerine karşılık masonların büyük çoğunluğu bu eylemlere katılmadılar ve saltanatı boyunca localar, politikaya karışmadıkça, hükümdardan maddi yardım görerek yaşadılar. 1888'de yapılan, II. Abdülhamid'in de 100 lira vererek desteklediği bir balodan elde edilen kazancın dağıtımı bu "hayır/eğlence cemiyeti" anlayışını yansıtmaktadır: Beşik-taş-Balat fakirlerine 20 bin okka kömür, Galata-Pera fakirlerine para, iki hastane, iki okul, bir yetimhaneye para.

II. Meşrutiyet'in ilanını hazırlayan eylemlerin Selanik'te bazı locaların gizliliği içinde hazırlanmış olduğu öğrenilince masonluğa büyük bir ilgi doğdu. Bir yandan Avrupa'daki merkezler, ulusal masonluğunu kurmamış bu ülkedeki potansiyeli kendi kurumlarına kanalize etmek için çabalamaya başladılar. Bütün azınlıkların hattâ Mısırlıların kendi bağımsız kurumları varken Osmanlı'da bulunmaması ittihatçıları rahatsız ediyordu. Hemen Ağustos 1908'de bu yolda girişimlere başladılar. "Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti" üzerine bir "Yüksek Şura" kurmak, böylece, u-luslararası mason örgütlenmesinde onaylanmak istiyorlardı, italyan ve Fransızlar bunu desteklemediler, ingilizler ise Mısır masonluğunun ittihatçılara yakınlaşmasının sömürgeyi kaybetmeye sebep olabileceği düşüncesiyle karşı çıktılar. Bu engellemelere rağmen 3 Mart 1909'da "Şûra-yı Âli-i Osmani" kuruldu ve 9 Mart 1909 ilk Türk locası "Vatan"ın arkasından "Muhibban-ı Hürriyet", "Vefa" ve "Şafak" locaları faaliyete geçti, l Ağustos 1909'da da (Maşrık-ı Azam-ı Osmani) faaliyete geçti. "Resne", "ittihat ve Terakki Hakiki Muhipleri", "Uhuvet-i Osmaniye", Meşrutiyet", "Ziya-ı Şark", Hilal-i Osmani", "Bi-zansiyo Rizorta" locaları kuruldu ve yabancı obediyanslıların birçoğunu içinde eritti. Ayrıca Mısır da dahil olmak üzere Osmanlı topraklarında bağlı localar açıldı.

İttihad ve Terakki içinde beliren muhalefet, ilk kez çok yoğun şekilde masonluğun açık tartışma konusu olmasına yol açtı. Fırkanın Talat Bey (Paşa), Cavit Bey gibi ileri gelenlerinin aynı zamanda Maşrık-ı Azam-ı Osmani'nin başında bulunmaları ve Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi'nin masonluğu, muhalefet için iyi bir kozdu. Ama onların da aralarında masonlar bulunduğundan Avrupa'daki kampanyalara uygun şekilde, önce masonlukla Siyo-nistlik birleştirilerek saldırılar yapıldı, sonra da masonluğa saldırılar ikinci plana itildi. Bu kampanyada özellikle ingiliz çevreleri de muhalefete destekçi oldu. Bu yüzden localara ilgi de frenlendi. Yukardaki-lerin dışında 1914-1918 arasında istanbul'

da sadece dört yeni loca kuruldu: "Sebat", "Necat", "Selamet", "intibah".

Mütareke döneminde, localardaki ittihatçı temizliği bir durgunluk getirdikten sonra Cumhuriyet'le yavaş ama düzenli bir yerleşme dönemine girildi. Besim Ömer AkalınC-»), Servet Yesari, Edip Servet Tor gibi başarılı örgütleyiciler sayesinde yeniden canlandı. Bu sırada Türk Mason Ce-miyeti'nin yanısıra Türk Yükseltme Cemiyeti de aynı alanda faaliyette bulunmuştur. Ancak tek parti iktidarı kendisi dışında fazla aktif bir örgütlenmeye taraftar değildi. Ülkenin yapısı yeniden düzenlenirken bütün dernekler kapatılınca 14 Ekim 1935'te localar da kapatıldı ve malları halkevlerine devredildi. Masonluk kendi deyimiyle "uykuya girdi". Türkiye Büyük Şûrası varlığını korudu ve gizlice çalışmaya devam ettiyse de etkili olamadı. 5 Şubat 1948'de Türkiye Mason Derne-ği'nin yasal olarak kuruluşuyla yeniden örgütlenme dönemine geçildi. Şimdiki halde temeldeki benzerliğe karşılık ilkelerde farklılık gösteren dört örgüt bulunmaktadır: Türk Mason Derneği, Türk Yükseltme Derneği, Türkiye Kültür ve Fikir Derneği, Türkiye Büyük Mason Mahfili Derneği. Türkiye Cumhuriyeti yasaları derneklerin faaliyet ve üyelerinin açıklanmasını emrettiği cihetle locaların gizli çalışması artık bahis konusu değildir. Faaliyetlerini içişleri Bakanlığı'na bildirmektedirler.

Bibi. O. Koloğlu, Abdülhamit ve Masonlar, ist., 1991; ay, ittihatçılar ve Masonlar, İst., 1991; K. Apak, Ana Çizgileriyle Türkiye'deki Masonluk Tarihi, İst., 1958; İ. Soysal, Dünyada ve Türkiyede Masonluk ve Masonlar, İst., 1980.

ORHAN KOLOĞLU

MATBAALAR

Avrupa'da 15. yy'da beliren matbaa, kısa sürede bütün kıtaya yayılmış ve ilk kez I490'lı yıllarda, ispanya'dan sürülüp Osmanlı topraklarına sığınan Yahudiler tarafından istanbul'a getirilmiştir.

Ermenilerin 1567'de istanbul'da kurdukları basımevi de yarım düzine kadar ürün vermiş, sonra 100 yıl kadar kapalı kalmıştır (bak. Ermeni basımevleri). 1627' de Rum Patrikhanesi'nin basımevi de çalışmaya başlamış ama o da sınırlı ürün vermiştir. Bu kısırlığın temel sebebi, ba-sımevinin -Avrupa'dakinin aksine- din örgütlerinin kontrolünde olmasıdır. Zaten bütün bu azınlık basımevleri hemen tamamen dini kitap yayımlamışlardır.

istanbul'da ilk Türk matbaası İbrahim Müteferrika(->) tarafından, Zilkade 1139 ortalarında (1727 Temmuz başları) istanbul' da Yavuzselim semtindeki evinde kuruldu. Matbaanın yeri bugüne kadar tespit edilememiştir.

ibrahim Müteferrika, önce baskı sanatının yararlarım anlatan "Vesiletü't-tıbâ'a" adlı layihasını hazırlayıp Sadrazam Damat İbrahim Paşa'ya(->) sundu.

Bu layihasında kitap çoğaltmanın hem halk için hem de yüksek zümre için yararlı olduğunu, böylelikle basılan eserlerin islam dünyasında yayılma olasılığının arta-

cağını, kitap basılırken düzeltme safhasından geçeceği için öğretenler ve öğrenenlere bir güven vereceğini, yazma eserlerin sudan ve nemden mürekkepleri dağıldığı halde baskı işinde kullanılan mürekkebin kalıcı olması yüzünden daha iyi olduğunu, çoğalan kitabın ucuza mal olacağı için basılı kitabı elde etmenin kolay olduğunu, basılan kitaplar sayesinde ilim öğrenenlerin sayılarının artacağım, kitap basmanın tslamiyete bir hizmet olduğunu belirterek, ayrıca layihasının başında Endülüs'ün Avrupalıların eline geçmesiyle kitapların nasıl tahrip edilip yok edildiğini de kaydederek matbaa kurmak için izin istedi. Bu isteği tutucu kesim tarafından engellenmek tehlikesiyle karşılaşınca, Damat ibrahim Paşa'nın da kendisini desteklediğini bilen ibrahim Müteferrika bu defa bu tür engelleri ortadan kaldırmak için sadrazama bir arzuhal sundu.

Mühür, imza ve tarihi olmayan bu arzuhalde kitap basabilmek için III. Ahmed(->) tarafından bir ferman, şeyhülislam tarafından da bir fetva verilmesini istedikten sonra, ilk iş olarak çok önemli bir lügat o-lan Sıbab-ı Cevheri'wı Vankulu tarafından yapılmış tercümesini basmak istediğini ve bunun için de örnek olarak bu lügatten birkaç sahifenin basılmış şeklini gönderdiğini söyleyerek matbaa hakkında bilgi verir. Tashihlerin nasıl ve kimler tarafından yapılacağını da kaydederek musahhihlerin adlarını arzuhalin kenarına ekler. Daha sonra 8 yıldan beri bu işte gayret sarf ettiğini, bundan böyle artık korunmaya ve yardıma muhtaç olduğunu, 2 yıldan beri de Said Efendi'nin kendisine gerek masrafta, gerekse işte yardım ettiğini kayıtla hiçbir yerden geliri olmadığını da belirtir. Arzuhalin sonunda da her kitabın basımdan sonra kitapların fiyatlarının belirlenip, gerekli işlemin yapılmasını rica eder.

Said Efendi'nin ısrarı ve Damat İbrahim Paşa'nın araya girmesiyle III. Ahmed'in fermanı ve Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi'nin verdiği fetva ile matbaa "Dâ-rü't-tıbâati'1-Ma'mure" adıyla açılır. Halk arasında ve bazı resmi kayıtlarda matbaanın adı, "basmahane", "tabhane" ve "kâr-hane-i basma" adlarıyla da anılmıştır.

Dizgisine Aralık 1727'de başlanan Vankulu Lügati "nin basımı Evasıt-ı Recep 1141/31 Ocak 1729'da bitti. 1141/1729' dan ibrahim Müteferrika'nın hastalanma tarihi olan 1156/1743'e kadar 17 eser basılmıştır.

1730'daki Patrona Halil Ayaklanma-sı(-») matbaayı etkilememiş, hattâ o yıl içinde kitap basılmıştır. Aynı yıl tahta geçen L Mahmud, III. Ahmed'in vermiş olduğu fermam bu kez yalnız ibrahim Müteferrika adına yemlemiş, Said Efendi de ortaklıktan ayrılmıştır. Matbaa 1147/1735-H53/ 1743 arasında faaliyetini durdurmuştur.

İbrahim Müteferrika bu 17 kitaptan başka 4 de harita basmıştır. 1) 1132/1719 tarihinde hazırladığı "Marmara Haritası". Muhtemelen Damat ibrahim Paşa'ya sunulan bu ilk harita örneğinin sağ alt köşesinde "Benüm devletlü efendim eğer fermanınız olursa daha büyükleri yapılır se-

ne 1132/1719" ibaresinden ve tarihinden matbaa kurma çabalarının 1728'den çok önce başladığı anlaşılıyor. Bu haritanın bir örneği henüz ele geçmemiştir. 2) 1137/1724-25 tarihli "Karadeniz Haritası". 3) 11427 1729 tarihli "Memalik-i Iran Haritası". 4) "Iklim-i Mısr Haritası". Üzerinde herhangi bir tarih bulunmayan bu harita da muhtemelen 1142/1729'da basılmıştır. Nüshasına pek rastlanmayan harita aslında Tarib-i Mısri'-Cedid'm. arkasında bulunmaktadır.

İbrahim Müteferrika'nın ölümünden sonra matbaanın imtiyazı, I. Mahmud'un Muharrem 1160/Ocak 1747 tarihli ferma-nıyla, müştereken işletilmek üzere Müteferrika'nın yetiştirdiği Rumeli Kadısı ibrahim Efendi ile Anadolu kadılarından Ah-med Efendi'ye geçti. Ancak bilinmeyen nedenlerden ötürü matbaa faaliyet gösteremedi. Bir süre sonra III. Osman'ın Rebi-ülahir 1168/Ocak 1755 tarihli fermanıyla matbaanın imtiyazı yemlenerek tekrar ibrahim Efendi ile Ahmed Efendi'ye verildi ve Vankulu Lügati'nm ikinci baskısı yapıldı (2. c., 1169-1170/1755-1757). Kadı İbrahim Efendi'nin ölümü üzerine matbaa yeni bir duraklama dönemine girdi. Bu durum Halil Hamid Paşa'nın sadaretine kadar sürdü.

1785'te Fransız Sefiri Choiseul-Gouffier' nin(-0 girişimleriyle Beyoğlu'nda Fransa Elçiliği binasmda(->) bir matbaa kurulmuş, 2'si askerliğe dair Türkçe, l'i de gramere a-it Fransızca 3 eser basılmıştır. Bu arada Fransız Sefarethanesi'nin, matbaanın bütün le-vazımatını Kadı ibrahim Efendi'nin terekesinden satın almak girişiminde bulunduğu duyuldu. Bunu önlemek için Vaka-nüvis Ahmed Vasıf Efendi ile Beylikçi Ra-şid Efendi, Kadı ibrahim Efendi'nin veresesinden matbaayı satın alıp birlikte işletmek üzere Babıâli'den izin istediler. Bu hususta Sadrazam Halil Hamid Paşa'nın L Abdülhamid'e sunduğu takrir ile 1198/1784' te ferman çıktı. Oldukça eskimiş aletler tamir ettirilerek matbaaya yeni bir düzen verildi. Hangi semtte bulunduğu bilinmeyen matbaa faaliyete geçtikten bir süre sonra Vasıf Efendi'nin musahhih Gelenbe-vi ismail Efendi ile arası açıldığı gibi matbaanın gelir payı yüzünden de Raşid Efendi ile anlaşmazlığa düştü. Ortaklıkları Vasıf Efendi'nin ispanya'ya elçi olarak atanmasına (15 Ramazan 1201/1 Temmuz 1787) kadar sürdü. Daha sonra matbaayı tek başına işleten Raşid Efendi bir süre sonra işletmekten vazgeçince matbaa kapandı. Vasıf ve Raşid Efendi toplam 6 kitap basmıştır.

III. Selim 1792'de Nizam-ı Cedid hareketini başlattıktan sonra 1795'te Hasköy'de Mühendishane-i Berrî-i Hümayun'u(->) kurdu. Bünyesinde bir matbaanın gerekli olduğu anlaşılınca Raşid Efendi'nin matbaası satın alındı. Raşid Efendi'nin basmahane takımları ve basılmış 316 cilt kitap, 27 Şaban 1211/25 Şubat 1797'de 7.500 kuruşa satın alınıp mühendishaneye nakledilerek bir de defteri yapıldı. Matbaa nazırlığına mühendishane hocalarından Abdurrah-man Efendi getirildi. Gerekli yeni malze-

me ile yabancı dilde basılacak kitaplar için Fransız hurufatı satın alındı.

Napoleon Bonaparte'ın Temmuz 1798' de Mısır'a saldırması üzerine Osmanlı Devleti ile Fransa'nın arası açıldı. 2 Eylül 1798' de Fransa ile bütün ilişkiler kesildi. Fransız konsoloslarının ve tebaasının malları ve binaları zaptedildi. istanbul'daki elçilik binasına da girilerek maslahatgüzar Pi-erre Jean Ruffin ve diğer elçilik mensupları Yedikule Zindanı'na hapsedildi, elçilik arşivine el konuldu. Buradaki matbaa takımına da tahmini 3.095 kuruş değer biçilerek Hasköy'e gönderildi. Ancak 25 Haziran 1802 tarihli Paris Antlaşması ve Pi-erre Ruffin'in girişimleriyle mallar ve matbaa takımları geri verildi.

Mühendishanenin zemin katındaki bir odada faaliyete başlayan matbaa yer darlığı yüzünden 1802'de istanbul'da Kapalı-fırm semtine taşındıysa da burada bir faaliyet gösteremedi. 11 Muharrem 1218/3 Mayıs 1803'te Üsküdar'da Harem iskelesi Yo-kuşu'nun başında Boyacı Hanı'nda yeniden Dârü't-tıbâati'l-Cedideti'l-Ma'mure a-dıyla açıldı. Yeni açılan Üsküdar matbaası genel yayınlara, mühendishane matbaasında bırakılan bazı takımlar da bu okulun yayınlarına tahsis edildi. Matbaa nazırlığına yine Abdurrahman Efendi getirildi.

1807'deki Kabakçı Mustafa Ayaklanma-sı'nda(->)Üsküdar matbaası da hasar gördü ve matbaanın çalışmaları aksadı. Gizli olarak faaliyet gösteren bazı azınlık matbaaları buranın ustalarını kendi matbaalarına çekmeye başladı. Bunun üzerine Üsküdar' da kurulan matbaanın dışında kitap basımı yasaklandı.

30 Haziran 1823'te, bugünkü istanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi'nin(->) yerindeki metruk Kaptan İbrahim Paşa Hamamı 20.000 kuruşa satın alındı. Cebeha-ne-i Âmire Nazırı ibrahim Saib Efendi'nin 16 Muharrem 1239/22 Eylül 1823 tarihli takriri ile matbaanın istanbul tarafına taşınması teklif edildi. Üsküdar matbaası 7 Şaban 1239/7 Nisan 1824'te buraya taşındı.

Kaptan İbrahim Paşa Sebili'nin karşı köşesinde bulunan Bursa mütesellimi Musa Ağa'nın konağı 6 Rebiülevvel 1247/15 Ağustos 1831'de 100.000 kuruşa satın alınıp gazetehane haline getirildi. Ertesi yıl Takvim-i Vekâyi ve Tabhane-i Âmire'nin yönetimi Sahaflar Şeyhizade Esad Efen-

di'ye verilerek takvimhane ve matbaa birleştirildi. Esad Efendi'ye Takvim-i Vekâyi-hane-i Âmire ve Tabhane-i Mamure nazırı unvanı verildi.

Bir süre sonra matbaanın iş hacminin artması üzerine başka bir yer aranmaya başlandı. Topkapı Sarayı surları içinde banknot basmak için buharlı makineleri, çeşitli presleri ve gerekli aletleriyle tamamlanmamış bir şekilde duran Kavâim-i Nakdiye Fabrikası uygun görülerek matbaa 1268/1852'de buraya taşındı. Maarif Nazırı ibrahim Edhem Paşa'nın gayretleriyle bina onarılarak genişletildi. Yönetimi de Müneccim-i Sani Tahir Efendi'ye verildi. Açılış gününde Lutfî Efendi'nin(->) bir kıtası buharlı baskı makinelerinde basılarak açılışa katılanlara dağıtıldı.

II. Meşrutiyet'e kadar matbaanın adı Matbaa-i Âmire olarak kaldı; daha sonra Matbaa-i Milli ve Matbaa-i Devlet şeklini aldı. Cumhuriyet döneminde ise Devlet Mat-baası'na çevrildi. 1939'da devlete ait matbaaların yönetimi Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilince Milli Eğitim Basımevi denildi.

Alois Senefelder'in (1771-1834) 1796' da keşfettiği, 1814'te gelişen taşbasmacılı-ğı (litografya) 35 yıl gibi kısa bir süre sonra istanbul'da tatbik edildi. Marsilyalı Hen-ryCayol (1805-1865) ve kuzeni Jacques Ca-illol Serasker Hüsrev Paşa'nın himayesinde Harbiye Nezareti'nin müştemilatında yeri kesin olarak tespit edilemeyen bir binada litografya matbaası kurdular. Gerekli malzeme Paris'ten sipariş edildi. Cayol' lerin yanında çalışmak ve bu sanatı öğrenmek için 50 nefer tahsis edildi. 5 yıl süreyle askerlik ve talimle ilgili kitaplar bastılar.

Hüsrev Paşa'nın görevden alınmasıyla, Cayol'ler, 1836'da Beyoğlu Kulekapısı'na taşınarak II. Mahmud'dan aldıkları bir fermanla kendi özel matbaalarını kurdular. Henry Cayol 27 Rebiülahir 1267/29 Şubat 1851'de Meclis-i Vâlâ riyasetine yazdığı bir istida ile her dilde kitap basmak ve Pa-nacer (Filolog) adlı Ermenice aylık bir mecmua çıkarmak ruhsatını aldı. Ocak 1852'de yalnız bir sayı çıkan Journal Asi-atique de Constantinople'ü çıkardı. Matbaa hurufat dökümü sırasında 1852 ortalarında yandı. Cayol'ler matbaalarını l Kasım 1855'te Beyoğlu'nda Fransa Elçiliği'ne inen sokağın köşesinde yeniden açtılar. Henry Cayol, Marsilya'ya giderken 18 Ağustos



Dostları ilə paylaş:
1   ...   71   72   73   74   75   76   77   78   ...   140


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə