Sümer Dili ile Türk Dili Karşılaştırmaları Muazzez İlmiye ÇIĞ

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 0.87 Mb.
səhifə1/14
tarix29.10.2017
ölçüsü0.87 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14

MEHMET ALİ SULUTAŞ

TÜRKÇENİN

ZENGİNLİĞİ

D E R İ N L İ Ğ İ



....... YAYINLARI

SUNU
Dil, zaptiye kontrolüne (denetimine) verilirse, yani zapt-ı rapt altına alınırsa,

altından Çapanoğlu çıkar. Yedek Subay hizmetimi verirken, (rahmetli) Alay Komutanı, “tomatis” derdi ‘domates’ için. Birileri Türkçeyi ve domatesi bozduysa Komutanın kusuru yoktur. Karagöz-Hacivat ikilisinin ve Nasrettin Hoca mizahında hoşgörü sınırları içinde güldürü edebiyatının örnekleri sunulmaktadır. Türkçeye bu baharat katılmalıdır. Dil bozulmamaktadır. Argo denilen bir dal daha vardır, kullanılan ortak dilden ayrı, bu koca Türkçenin engin denizinde, her dilde olduğu gibi. Aynı meslek veya topluluk insanlarının kullandığı özel söz dağarcığıdır bu. Külhanbeylerin, serserilerin kullandığı söz ve deyimler de vardır. Bir yörede, ‘ne yaparsın?’ anlamında “nöğörüng?” deniyorsa bu, Türkçenin bozulduğu anlamına gelmez. O yerel ya da bölgesel söz ve deyişler, dilimizin derinliğini ve zenginliğini gösterir. Ama böyle bir yaklaşımın amaclandığını öne sürüp, dil soframızda sırıtan yabancı sözcük veya kavram sokuluyorsa dağarcığa, işte o zaman onun altından da Çapanoğlu çıkar. Ünlü radyo sunucusu Cem Ceminay demişti bir yayında, “test drayv (İng. drive) ettirin” diye, ‘deneme sürüşüne çıkın’ demek sanki başka bir dilden gibi...

Hepimiz yapıyoruz bir yanlışlığı; İngilizcesinde öyle okunuyor diye ses çıkaran yok: Neden acaba, (e-posta adresinde) ‘com’ yazıp ‘kom’ okuyoruz? Eskiden ‘kahvehane’ denilen buluşma yerine/evine ‘cafe’ yazıp, ‘kafe’ okumak neden?..

Türkçe mi İngilizce mi olduğu anlaşılmayan, örnek alınmayacak bir ileti şöyleydi:

Hello! Can Friendim. My Şuayip! How Are You Friendim? Çoluk Çhildren How? Best`tir İnşallah. My`a Question Sorarsan Best`im Allah`a Şükür. World İşte Yuvarlanıp Going`im. My Mother What Yaping? Keyfi Beautiful`dur İnşallah. Epeydir My Mother`le No Speaking. Eğer My Mother`i See Çok Selam Song. La Friendim My Father What Yaping? Gine Coffeehaneye Going Mi?

He Friendsleriyle Coffeehanede Okey And Batak Playing Mi? He`ye Song Sakın Yenilmesin. My Brodher`in Children Olmuş. Boy Mu Girl Mi Olduğunu No Bilmeking. Childrenin Boy Mu Girl Mi Odduğunu My`a Song. My School Da Baya Beautiful Going İşte. School`un Başından Beri English Lesson Seein. English'i Söktüm. İ'm Speak English Şakır Şakır.Your`a Söz Verdiğim Gibi. Mail`ime Son Verirken Your`un Gözlerinden Kiss. Your`u Çok Özledim. Hele Bi Swim Olsun My Comeing İnşallah...”
Mehmet Ali Sulutaş
ENLİL, ALİ Mİ?
(…) Bilindiği üzere Samuel Kramer Yahudi asıllı bir yazardır. Sümerlerin Türk olduğu gerçeğini ne Türklere ve ne de dünyaya dürüstlükle söylememiştir. Kramer'in bu sözcüğü ELLI şeklinde göstermesi de doğrudur çünkü ELLI sözcüğü de Türkçe "YELLİ" sözcüğünün yabancılaştırılmış şeklidir. Gerçekte SAMUEL adı bile Türkçe "SAM YELU" (Sam YELİ), yani güneyden ve bilhassa Afrika'nın çöllerinden esen sıcak yelin adıdır. Yahudiler YELE ve Karanlığa taparlar ve onların tanrısı YEL ve KARA Aydır. Fakat bu bilgi hep gizli tutulmuştur. Yahudilerin tanrı adı olan "ELIJAH" Türkçe "YELCİ" ve/veya "YEL-AYCI" anlamlı Türkçe sözden yapılmış bir addır. Bu adın başka bir şekli ELIAS şeklinde verilir ki bu ad Türkçede "İLYAS" ve "ELLEZ" şeklinde bilinir.

Türklerin "HIDIR ELLEZ" kavramında, HIDIR'ın (yahut HIZIR'ın) yel gibi uçan ve her yere hemen ulaşabilen bir kişiliği vardır. HIZIR gibi imdada yetişti deriz. O her yerde HAZIR ve NAZIRdır denilir. Bu kavramda, Türkçe HIZIR, HAZIR, NAZAR, NAZIR (bakıcı, görücü) sözcükleri yine Türkçe AZ-ER (AS-ER) Tanrı adından kaynaklanır. AZ ER adı AZER şeklinde Azerbaycan Türklerinin ana yurt adı olan AZERBAYCAN adını da günümüzde ve ebediyen süsler bir TANRI adıdır. Hazır ve nazır olma Gök Tanrının özellikleridir. Birisine "NAZAR DEĞDİ" dediğimizde "GÖZ DEĞDİ" anlamındadır. GÖZ eski Turan dünyasının din inancında Güneşin (KOR GÖZ) ve Ayın (KÖR GÖZ) adlarıdır ve ayrıca insanın kendi gözüdür. Gün-Tanrı ve Ay-Tanrı gökte her zaman var olan Tanrı varlıkları olup Gök Tanrının gözleri olarak addedilirdi.Olasılıkla, Türk töresinde Hıdır Ellez yahut HIZIR diye bilinen efsanevî kişi, kanatlı atı YEL olan Gök Tanrının kişileştirilmiş efsanevî adı olmalıdır. (…)

Türkçe AL Tanrı adı Arapçada ALİ şekline dönüştürülmüştür. ARAP dünyası Türkçeden yapmış oldukları dillerinde dahi Türkçe AL sözünü EL şeklinde bir tanımlama eki olarak kullanırlar. Üstelik, ALLAH adının ilk hecesi olan AL sözü de yine Türkçenin AL (Güneş), ALA (AY) ve ÂLÂ (ULU Gök Tanrıyı) temsil eden Türkçe sözdür.

Yahudilerin ENLİL diye kendilerine atfettikleri, aslında Sümer dilinden aşırılmış YELHAN sözü ELİ şeklinde de kullanılmaktadır. Elbette ki ELİ ile ALİ birbirine benzeyen sözcükler olup ikisinin de kökü Türkçedir. SAMİ dillerinin hepsi, yani ESMEcilerin dilleri ve de bütün Hint-Avrupa dilleri adı altında bilinen dillerin hepsi, tek heceli bir dil olan Türkçenin sözcük ve sözlerinin kırılıp yeniden dizilmesi neticesi gizlice geliştirilmiş dillerdir. Bu gerçek bir SIR olarak saklanmıştır. Türkçe onbinlerce yılı aşkın bir geçmişe sahip, olasılıkla dünyanın en eski ve pek çok dillerin anası/atası olan bir dildir.


Polat Kaya

SÜMER DİLİ İLE TÜRK DİLİ KARŞILAŞTIRMALARI*
Muazzez İlmiye ÇIĞ
Sümerliler Bundan 6000 yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arası olan Mezopotamya’nın güneyine gelip yerleşmiş, orada büyük bir uygarlık kurarak en az 2000 yıl varlıklarını korumuşlardır. Onların uygarlıklarının en önemli olayı dillerine göre bir yazı icat etmeleri, okullar kurarak, kil üzerine yazarak o yazıyı geliştirip her istediklerini yazabilmeleridir. Çiviyazısı adı verilen bu yazıyı ile gerek Sümerliler zamanında var olan, gerek daha sonra tarih sahnesine çıkan Orta Doğu milletleri de kendi dilleri için kullanmışlardır. 1800 yıllarının başlarından itibaren bu yazının ve dilinin çözülmesi çalışmaları başlamış,  Nineve’de Asurbanipal kitaplığının bulunması ile yazının ve Asur dilinin 1855 yılında çözümü başarılmıştı. Okunan bazı Asurca metinlerin satır aralarında başka dilde yazılmış satırlar vardı. İlk olarak  bu satırların İskit veya Turan dilinde yazılmış olacağını ve yazının onlar tarafından icat edildiğini, Çiviyazılarını çözmeyi başaran Rowlinson ileriye sürmüştü. 1869 da Jule Oppert  bu dile Sümerce adını verdi ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dillerine akraba olduğunu söyledi. 1874’de Francois Leonorment da  dili Ural Altay dil grubuna koyuyor. Joseph Halévy ise bunlara tamamıyla karşı çıkarak bunun Sami Akadlar’ın özel bir amaçla uydurdukları dil, diye tutturuyor.

Onun bu direnişine başkaları da katılıyor ve 50 yıl kadar bu sav sürüyor. Daha sonra güney Mezopotamya’da yapılan kazılarda çıkan bol miktardaki Sümer belgeleri üzerinde büyük bir gayretle çalışıldı sözlükleri, gramerleri yapılmaya başlandı. Bunlar üzerinde çalışanların hepsi batılı bilginlerdi. Onlar Türkçe bilmiyorlardı. Türkçe’nin etimolojik bir sözlüğü de yoktu. Yine de Fritz Hommel [1] Diyakonov, İzakar Andereyas [2], İrene İskenderi[3] gibi bilim insanları Sümer dilini Fin, Kafkas, Uygur dillerine benzeterek bir hayli eşanlamlı Türk ve Sümer kelimelerini karşılaştırmışlardır. Herhangi geniş bir çalışma yapmadan Sümer dilini Türk diline benzetenler A. Falkenstein [4],  Hartmut Schmökel, ve S. N. Kramer’dir [5]. Kramer hemen ekseri yazısında yeri geldikçe bunu tekrarlamıştır. Ölümümden iki ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan “Tarih Sümer’de Başlar” kitabını eline aldığı 28 Eylül 1990’da  bana şöyle yazmıştı: 

Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya’ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya’nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak değildir.”

Sümeroloji Hocam Benno Landsberger de : “Sümer dili, hem dil bakımından, hem de, bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden  olup bugün hala yaşayan dil Türk dilidir” diyor. Türkmen yazarları da Sümercenin daha çok Türkmen Türkçesine benzediğini ileri sürüyorlar. [6]

Sümer dili ile Türk dilini karşılaştırmak o kadar kolay bir iş değil. Önce yazılı kaynak olarak bu gün için elimizde Orhun  kitabeleri var. Arada  4000 yıla yakın bir zaman dilimi bulunuyor.  Bu süre içinde Türkçe kuşkusuz bir çok değişikliklere uğradı.  Diğer taraftan Sümerce kendisinden çok ayrı bir gruba ait olan Akad dili yoluyla çözüldü. Akadca da ı,o,ö,ü gibi sesli harfler ç, f, ğ, g gibi sessiz harfler yok.  Sümerce işaretlerin birkaç tür okunuşu var. Şöyle ki, somut bir kelimeyi anlatan resim yazısından çevrilmiş bir işaret, o resim ile ilgili soyut anlamları da taşıyor. Örneğin:

Göğü ifade eden bir işaret hem gök, hem de tanrı anlamına geliyor. Ayrıca ayni işaretin hece okunuşu da var. Bu bakımdan okunuşlarda yanlışlar olabilir. Diğer taraftan Türkçenin en eski kelimelerini çeşitli Türk dillerindeki okunuşlarını bildiren tam etimolojik sözlük yok. Ayni şekilde DÖ. 3000 – 1850 yılları arasında yazılmış olan Sümer dilinin de bir etimolojik sözlüğü yok. Kuşkusuz bu süre içinde Sümer dili de  bir hayli değişmiş olabilir.  Karşılaştırmalar hiç de kolay değil. Sümer dili  Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor. Karşılaştırmalardaki bütün bu zorluklara rağmen son yıllarda Azerbaycan’dan Prof. Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümer işaretlerine yeni okunuşlar da vererek çok eski Türk kelimeleriyle karşılaştırmalar yapmış ve  onları “Sümerce kesin Türkçedir” adlı bir kitapta toplamıştır. [7]

Kramer, Sümercenin tam tercüme edilemediğini, ileride değişebileceğini söylüyor. Y. Mühendis Selahi Diker yaşamının kırk yılında bütün dillerle Türk dilini karşılaştırmış ve sonunda bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu gösteren bir kitap yazmış. [8]

İranlı Roshan Kheyavi yazmaya başladığı bütün Ural-Altay dillerinin etimolojisini kapsayan sözlüğün ilk cildini yayımlamış. Burada başlangıç olmasına rağmen 101 kelime içinde 35 Sümer kelimesi Türkçe köküne bağlanıyor. [9]

Prof. Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, anlam ve fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş. Bu tezini Amerika’da Türkolog ve Sümerologların olduğu kongrede sunmuş ve hemen hiç tartışma olmadan bu tez kabul edilmiş. [10]

Ona göre Sümerliler ile Türkler arasında tarihsel bir ilişki bulunmasını, Türklerin en az 3500-4000 yıl önce Anadolu’nun doğu bölgesinde yerleşmiş olmalarına bağlıyor. Türk dili 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak bulunuyordu. İlk ana Türkçe ise 10.000 yıl eskiye gidiyor, diyor. Türkmen olan Begmyrad Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık, efsaneler, yer adları ve dil yoluyla Türkmen kültürü ile karşılaştırmış, anlam ve fonetik bakımından Türkçe – Sümerce 295 kelimeyi eşleştirmiştir. Böylece, 5000 yıllık Sümer ve Türkmen bağlarını bir kitap halinde göstermiştir. [11]

Bazı bilim insanları, iki dil arasındaki benzer kelimeler için her yerde insan zekasının aynı sözü bulabileceğini, bunların bir tesadüfe bağlı olduğunu söylemişlerdir. Buna karşın ünlü dilci M. Swadesha, bilgisayar kullanarak “Eğer iki ayrı dilde fonetik ve mana bakımından benzeyen kelimeler, 100’den fazla ise bunların bağımsız olarak icad edilmiş olma ihtimali birkaç milyonda birdir. Aynı şekilde çift kelimelerde 7’den fazla olursa, o iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır.” diyor. [12]

Osman Nedim Tuna da; “En ideal şartlarda Sümerce ve Türkçede hem fonetik hem de anlam bakımından benzer bir çift kelimenin bulunması 25 milyonda birdir.” diyor. Buna göre; Sümerce ile fonetik ve anlamca benzer 10 kelimeyi bulmak İzmir’den Erzurum’a kadar olan mesafenin (1280 km) 1 mm.sinden daha azmış. [13] 

Diğer taraftan bazı bilim insanları da kelimelerin gelişi güzel karşılaştırmalarını doğru bulmuyor, ancak aynı konulardaki kelimelerin uyması gerektiğini söylüyor. Bunu 1975 yılında ilk uygulayan Olcas Süleyman. O, insan, tanrı ve tabiat ile ilgili fonetik ve anlamda ayni olan 60 Türkçe ve Sümerce kelimeyi bulmuş ve Rusça bir kitapta yayınlamış.  Kitap rejim değişinceye kadar  yasak kalmış. Şimdi Türkçesi de var. [14] 

Son yıllarda bu çalışmalara Yüksek Mühendis Ünal Mutlu katıldı. O bir kubbe tamirini yaparken kubbe yapmasını ilk kimler icat etti merakına düşmüş ve araştırmaları onu Sümerlilere götürmüş. Sümerliler bütün kültürleri başlattığına göre bu kültürlere ait kelimelerin de onlarda başlaması gerek düşüncesiyle Sümer diline ait sözlük arıyor. Ancak internette 2500 kelimeyi kapsayan Sümerce İngilizce bir sözlük buluyor. Aslında Sümer dilinin tam anlamıyla henüz sözlüğü yapılmadı. Philadelphia Üniversite Müzesinde başlanan sözlük 2019 yılında tamamlanacakmış. Fakat elde olan malzeme ile yapılan çalışmalar var. Ünal Mutlu bunlardan yararlanarak, Kültür ve Sanat, Bilim, Siyaset, Mühendislik, Ticaret gibi 20 konuya ait Sümerce kelimeleri buluyor. Bunların  çeşitli Türk dillerindeki karşılıklarını arıyor. Hatta daha ileri giderek batı dilleriyle, Etrüskçe ile karşılaştırıyor ve inanılması güç sonuçlar çıkarıyor. [15]

Bunlardan başka D.Ö 2400 yıllarında yazılı çiviyazılı belgelerde Türk adları bulundu. Bunlar o tarihlerde Mezopotamya’ya akın eden ve orada 125 yıl kadar krallık sürdüren Gut/Kut Krallarının adları idi. Bunları 1937 yılında D.T.C.Fakültesinde Sümeroloji hocam Prof. B. Landsberger bir Türkolog ile yaptığı çalışmasında saptadı. Kut’ların Mezopotamya da kaldığı  125 yıl boyunca 12 kralları oluyor. Bunlardan dördünün adı kendi zamanlarına yazılan belgelerde, diğerleri de daha sonra yazılan kral listesinde. Bunlardan Yarla, Yarlagan adı Orhon kitabelerinde, İnkişi adı da Enkiş olarak Dede Korkut’ta bulunuyor. Konumuzu toparlayacak olursak:

Sümer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sümercenin Ural-Altay dillerine benzediği söylenmiş. Daha sonra ayni anlam ve fonetikte olan Sümerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmış. Bu yeterli görülmeyerek konulara göre karşılaştırma istenmiş. Son çalışmalarda bu da yapıldı ve Türk dili ile Sümerce arasında büyük bir yakınlık ortaya çıktı, hatta bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görüldü. Bilim insanları da Türk dilinin çok sağlam, kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul ediyorlar.

Bunlara göre Sümer dilinin  Türk dili veya o dilin bir dalı olduğunu, Türk dilinin de, Prof. Osman Nedim Tuna’nın öne sürdüğü gibi, on bin yıl önceye kadar gittiğini korkusuzca söyleyebiliriz. Bunlara ek olarak son yapılan arkeolojik buluntularda, yer adlarında, efsanelerde, destanlarda Orta Asya, özellikle Türkmenistan ile Sümerliler arasında pek çok benzerlikler, bağlantılar bulunmuştur. Sümerliler Mezopotamya’ya daha göç etmeden Türkmenistan’da tarım ve hayvancılığın başlamış olduğunu, Sümerlilerin en eski yazı işaretlerinden bazılarını içeren bir de yazı bulunduğunu öğreniyoruz. [16] 

Bunların hepsini toplayınca Sümerlilerin Orta Asya’dan göç eden Türklerin bir kolu olabileceği savı hiç te yabana atılamaz. 


* Türk Dil Tarih Kültür Birliği (TDTK) Belgeliğinin;  

Tarihten Bir Kesit: Etrüskler” Başlıklı Bodrum Kongresi için hazırlanmıştır. 27.5.2007


(NUMARALI KAYNAKÇALARI BULUP EKLE...)
- Dr. Haluk BERKMEN: ONAY AL, ÇEVİRİYİ YAP DOSYAYA EKLE -

The hidden meaning of Petroglyphs / Doç. Dr. Haluk BERKMEN


Petroglyphs are images created by removing part of a rock by carving or engraving. This term is made out two Greek words, “petros” (stone) and “gliphein” (to carve). The oldest petroglyphs are believed to be at least 10,000 years old but as they are carved on rocks the exact date cannot be determined by carbon-14 dating. Petroglyphs are also defined as “rock art” but the message that they convey is totally disregarded. This is because the meaning in these carvings is closely related to the beliefs of that forgotten period. Without knowing the belief system of these ancient people it is quite impossible to decipher the hidden meaning of the petroglyphs. In this chapter I will try to unravel the hidden meaning of petroglyphs.

Petroglyphs are found worldwide, but the maximum concentration of these carvings still exists in the high regions of the Altai Mountains of Central Asia. The number of these carvings surviving in Central Asia is estimated to be around 50,000. This huge number of carvings cannot be simply explained as being love of art or addiction to carving. There must be another important reason for such a continuous and consistent effort.

The most common figure found worldwide is the wild goat (ibex) with long curved horns. Why were they carved on rocks by ancient people? Was it because they were the main prey of these people? Were the petroglyphs related to some magic wish for an abundant hunt? I do not think so. This is because we can find the same figure of the ibex in regions where they were very scarce, such as the hot plateau of Arizona, Nevada and New Mexico in the south and central parts of North America. The pictures below show an ibex of the Altai Mountains.

The ibex was venerated as being the symbol of agility and power. Its agility and capacity to climb the highest peaks was considered to be related to some super-power not existing in humans. Because as one climbs the high mountainous regions the air becomes thinner and oxygen concentration reduces. It becomes more and more difficult to breathe on these high mountains. But the ibex has no such problem. It can jump from rock to rock without any difficulty and climb the highest peaks. This special power was probably one main reason for venerating the ibex as a sacred animal. Another important reason for venerating the ibex was its capacity to approach the sun.

Ancient people considered the sun as their main deity. The sun was the holy power residing beyond the horizon. It gave heat and light during the daytime and was the symbol of the life-giving creator deity. When it moved beyond the horizon darkness settled and wild animal came out for hunting. Therefore, the sun was the symbol of life, protection and goodness. Its presence gave comfort and its lack gave fear to the early humans. Any creature that could approach the sun was venerated as having mystical powers. The ibex and most birds, especially the eagle, were such sacred animals. Also mountains were accepted as being special places. This is because mountains were natural formations rising towards the sun.

Early people believed that the power of the ibex resided in its horns. The horns of an ibex are much longer than an ordinary goat and therefore contain more power. The male ibex had longer horns compared to its female. This was also considered as a sign of force and special energy. So, not only the ibex but also all horned animals were considered to be sacred and their horn was the site where their power resided. Since the horn, by itself, was accepted to be the site where that mystical power resided, leaders of the ancient tribes started to wear horned helmets and horned head ornaments in order to show that they too were special and powerful.

The leaders were incarnations of the sun deity on earth and therefore could rise towards the sun and perform mystical flights. This is how shamanism and mystical dances and rituals started among early humans speaking the proto-language. During these sacred gathering songs were chanted around bonfires. Fire became holy because it had the same power and characteristic as the sun.

I have mentioned in Chapter 1 that the Turkic Mu (Uighur) Empire was named as Empire of the Sun. Their symbols were representations of the sun and their leader was the shaman. The pictures below are clear indications of this connection. On the left side we see a person wearing horns and holding a spiral (1). There are several animals turned towards that person. The person on that petroglyph is the shaman incarnating the sun deity. He is the leader of the tribe. This is why all horned animals are looking in his direction. The same situation can be seen in the petroglyph at the center. The central image is a petrogylph from a high peak in the Altai region of Central Asia (2).




A long horned ibex and a horned deer are the main figures of this image. The length of the horn of the ibex is exaggerated on purpose to tell that this is not a regular ibex, but a special sacred one. The petroglyph on the right hand side is again an ibex from eastern Turkey, from the Tirishin plateau near the city of Van(3). If we find the same symbols in such distant regions of the world, we can conclude that these cultures were once connected and their source was common.

The early culture of the proto-world venerated a common Sun god. Since the sun resides in the sky, all creatures as well as natural formations rising towards the sun had also to be venerated. This cultural belief started in Eurasia and spread into the world as these people moved towards new, unexplored regions and territories.

  In the pictures below we see petroglyghs from the new world. Concentric circles are representation of the sun deity. A rope ladder and a hand is rising toward the sun. There are ibexes and a person wearing horns in the lower left side.

These petroglyhs are the precursors of the early ideograms. Ideograms are symbolic signs that convey an idea in a more sophisticated, rationalized and refined manner. They are the early forms of symbolic writing. They were not drawn by chance or by purposeless imagination. Their origin was rooted in the early forms and pictures existing in petroglyphs drawn by their ancestors. Let us not forget that several thousand years elapsed between the pictographic rock carvings and the symbolic ideograms.


There is a special term used to define the ideograms in Turkish. This word is “Tamga”, which means “an ideogram containing a complete message”.  Therefore, the early ideograms were not phonetic letters but visual images conveying a sacred message. Early ideograms were not carved on rock or on the interior of caves just for fun or for counting herd animals, as many believe. They were carved for sending messages to the sun god. They were the early forms of written prayers. I will ponder and convey more detail on early ideograms in the future chapters.



In the picture above we see three different but similar carvings of the sun deity. The one on the left is from Central Asia. The one in the center is from the southern side of the Alp, in the mountainous region of north Italy. The one in the right is a petroglyph from Canada. One interesting common feature is that the sun and the human are merged in a single image. This is because the shaman who is also the leader of the tribe incarnates the power of the sun deity.




References

(1)   Geister, Götter und Symbole, Felix R. Paturi, Frederking & Thaler, page 121


(2)   Sibirya’nın Bilinçaltı, Servet Somuncuoğlu, Atlas magazine 178, page 95
(3)   Anadolu’da Kayaüstü resimleri. Ersin Alok, 1988, İstanbul, page 40
"All articles and pictures published in this page are the exclusive property of Haluk Berkmen.  They cannot be copied and reproduced without his permission. If you want to get his permission, please contact us". Son Güncelleme ( Salı, 21 Nisan 2009 ) http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/ancient/a3.htm

Diversification of languages

Doç. Dr. Haluk BERKMEN
The Asiatic proto-language has been named as Nostratic by Russian linguists. This name immediately links the proto-language to Indo-European and especially to Latin, since Nostratic means “our stratum, our group” in Latin. I am of the opinion that the proto-language first became the common language of the large Eurasian continent and then diversified into several subgroups. This diversification into subgroups is shown in the Table below.


   At the top of the Table we place the Proto-language of Central Asia which was once the single language of the whole Eurasian continent. During this period, groups of people (tribes) were mostly nomads and moved their herds from pastures to pastures depending on the weather conditions. The Proto-language of Central Asia evolved into Eurasian as time went by and as people started to form independent rural stable settlements. Eurasian should not be considered as a specific language spoken by real people, but rather as a definition linked to a new era of fixed settlements.  One can loosely define Eurasian as the common language of the Neolithic period.

  On the left side of the Table we see the language groups which evolved on the central, eastern, western and south-western parts of Eurasia. On the right side of the Table we find language groups which evolved on the north-eastern and south-eastern parts of Eurasia. These groups eventually left the mainland and spread over new continents. The language groups which still have a clear link to the original Proto-language are placed at the top of the list. As the link weakens and becomes murky the language groups move to the bottom of the list.

  The vision supported by this Table is that presently there are two language groups that still have the strongest link to the original Proto-language. These are the Altaic group on the main Asiatic continent and the Eskimo-Aleut group extending from the north-eastern parts of Asia to the northern regions of America, up to the island of Greenland. It will be, therefore, most logical to start considering the Altaic language group in somewhat more detail.

The above Table shows the three main branches of the Altaic languages. In the center we have the extinct languages. These were, most probably, languages that split from Eurasian before the clear distinction of Uralic from Altaic. Therefore, one can still find many linguistic clues connecting these extinct languages to both Altaic as well as to Uralic languages. Research has been done on the linguistic connection of Sumerian to both Turkish as well as to modern Hungarian. The validity of these links can be demonstrated by showing their origin stemming from the forgotten realm of the Proto-language.




Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə