Türk edebiyatının islamiyet'ten önce ve îslamî dönem genel tasnifi içinde; Türk Halk Edebiyatı kendine has yerini almaktadır. Bu edebiyat



Yüklə 1,6 Mb.
səhifə28/34
tarix12.12.2017
ölçüsü1,6 Mb.
#34567
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   34

Ne olmayacak iş ettim ben vilayet erine vardım, bana nasip sundu, her alıcın çekirdeği basma on nefes verdi, kabul etmedim. Verilen buğday bir kaç gün yenir, biter. Bu yüzden o nasiplerden mahrum kaldım. Döneyim tekrar varayım, belki himmet eder dedi. Bu fikirle dönüp tekrar tekkeye geldi. Buğdayı indirdi, erenler dedi,

Bana himmet ettiği nasibi versin, buğday gerekmez bana.

Halifeler, gidip Hünkar'a bildirdiler. Hünkar, o iş böyle olmaz, o kilidin anahtarım Tapduk Emre'ye sunduk. Ona gitsin, nasibim ondan alsın dedi. Halifeler, Hünkar'ın sözünü Yunus Emre'ye söylediler. O da Tapduk Emre'ye gitü, Hünkar'ın selamım söyledi, olanı biteni anlatı. Tapduk; selamı aldı,

Safa geldin, kademler getirdin, halin bize malum oldu, hizmet et, ekmek ver nasibini al dedi.

Yunus, Tapduk Emre'nin tekkesine odun çeker, arkasıyla getirirdi. Yaş ağaç kesmez, eğri odun getirmezdi. Kırk yıl hizmet etti. Günün birinde Tapduk Emre'ye bir neşe geldi, hallendi. Meclisinde Yunus-ı Guyende adlı bir şair vardı, ona, söyle dedi. O, mınn kınn etti, söylemedi. Tapduk, Yunus dedi,

414 Gölpınarlı, Abdülbaki, Hacı BektaşVelî Velayet-ıiame'si, İstanbul 1958, s. 34

352


Sohbet et, şevkinuz var, işitelim. Yunus gene söylemedi. Bu sefer Tapduk, Yunus Emre'ye döndü,

Hünkar'ın nefesi yerine geldi, vakti tamam oldu, o hazinenin kilidim açtık, nasibim verdik, haydi söyle dedi. Hemen Yunus Emre'nin gözünden perde kalktı, söylemeye başladı. Söylediği nefesler, büyük bir divan oldu.415

d. Dinî-Tasavvufi Düşüncelerle İlgili Yazılan Türler 21. Vücüdname

Vücud, kelime olarak bulunma, var olma, varlık; insan veya hayvan gövdesi, ten anlamlanna gelir. Isülahî manada insanın Allah tarafından yaratılışı, Tann'nın bütün güzelliklerim insanda toplamasadır.

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında manzum ve mensur olarak kaleme a-lınan vücudname\etüe levh-i mahfuzdan başlayarak ana rahmi de dahil olmak üzere gelişim evreleri bütün safahatı ile anlatılmaktadır. Azerî sahasında da vucüdname örnekleri verilmekle birlikte Kaygusuz Abdal'ın mensur Vücüdnamesi bu türün en önemli örneklerindendir.

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatındaki bu vücüd-name geleneği Aşık Tarzı Türk Edebiyatında yaşname olarak adlandırılır. Aşık Tarzı Türk Edebiyatı, bu türün güzel örnekleriyle doludur. Yaşnamelerde ele alınan insan hayatım belirli bir insanın tarihi hayatı olarak görmemek gerekir. Burada bahsedilen hayat, hizanın genel hayatıdır. Bu konuda Aşık Vartan'ın tamamı 26 dörtlük olan yaşnamesinden küçük bir bölüm verelim:

Ezel benim şu cihana geldiğim Huda 'mdan emroldu, düştüm erkana Anamm rahmine düştüm, kaynadım Bir katre iken döndüm insana

Üç ayımda uyumuştum uyandım Dört ayımda silkindim de deprendim Allı ay olunca çözüldü bendim Ol dem her yenme düştü nişane

Bir y aşımda çiçek ile büründüm Yaşım aldım dört ayaklı süründüm Toprakta taşta yüs üstü yürüdüm Ne yalvarabildim ne hal bilene

<16 Gölpınarlı, A., Hacı Bektaş Velayetnamesi, İnkılap Kitabeyi, İstanbul 1958, 8.48,49.

353


Yirmi yaşımdaydım serimden geçtim Aşkım havalandı, oynadım, coştum Bulanık çay gibi kaynadım, taştım Gürleyince benzer idim arslana

Altmışımda bulamadım tadımı Çok çalıştım, atamadım dadımı Naçarlıktan gene sevdim yadımı Bu felek getirdi beni amana416

22. Nasihatname

însanlara yol göstermek ve öğüt vermek amacıyla manzum veya mensur olarak kaleme alınan eserlere nasihatname demekteyiz. Didaktik mahiyetteki bu eserlerin manzum olanları mesnevi tarzındadır.

Aynı zamanda pen-dname adı da verilen bu eserler ferdi "dinî, sosyal ve ahlaki yönden yetkin bir insan olarak topluma hazırlamak amacındadır. Ferde telkin edilen temel değerleri kuvvetlendirmek için ayet, hadis, hikmet, kelam-ı kibar, ve ata sözlerinden yararlanılır.

Bu türün en ünlü eseri Feridüddin Attar'ın Pendname' sidir. Türk Edebi-yatında ise Nabî'nin Hayriyye'si, Sünbülzade Vehbî'nin Lutfiyye'si, Güvahî'nin Pendname'sidir. Güvahî Pendname'sinden birkaç örnek verelim:

Bitir bir işi gayre sonra tut yüz Ki bir koltukda sığmaz iki karpuz

Nasihat idicek dinle uluyu Kalırsın dinlemez isen uluyu

Yolun üzre eğer köprü ala yol Basuban geçme uluyu budur yol

Duruş hare it nitekim düğün için Ki ağ akçe olur kara gün için

Ayak bas olmağıl kendüyü bilmez Veren alır veren el bil kesilmez

Ne çare çok sınanmıştır bu merrat Ki tutulmaz kuru torba ile at

416 Köprülü, Fuat, Türk Saz Şairleri, Güven Basımevi, Ankara 1962, s. 446-448.

354


23. ibretname

İbret, sözlük anlamıyla uyan olmak üzere "kötü bir olaydan ders alma veya böyle bir ders almaya sebep olacak olay "demektir. Dinî literatürde her olumsuzluk bir ibret olarak telakki edilir. Mesela delilik akim, hastalık sağlığın, ölüm ölümsüzlüğün... bilinmesi için birer ibrettir. Bu tür konulan ele alan müstakil şiirlere de ibretname adım veriyoruz. Bu konuda mezarlıkları konu alan Yunus'un şu şiiri güzel bir ibretname örneğidir:

Sema ibret gerek ise Gel göresin bu sinleri Cer taş isan eriyesin Bakup göricek bunları

Şunlar ki çokdur malları Gör nice oldu halleri Sonucu bir gömlek giymiş Anın da yokdur yenleri

Kanı mülke benim diyen Köşk ü saray beğenmeyen Şimdi bir evde yatarlar Taşlar olmuş üstünleri

Bunlar eve girmeyenler Zühd ü taat kılmayanlar Bu begliği bulmayalar Zira geçdi devranları

24. Faziletname

Kanı ol şirin sözlüler Kanı ol güneş yüzlüler Şöyle gaib olmuş bunlar Hiç belirmez nişanları

Bunlar vakt begler idi Kapıcılar korlar idi Gel şimdi gör bilmeyesin Beg hangidir ya kulları

Ne kapu vardır giresi Ne yemek vardır yiyesi Ne ışık vardır göresi Dün olmuşdur gündüzleri

Bir gün senin dahi Yunus

Benim dedikleri kala

Seni dahi böyle lala

Nitekim kaldı bunları Yunus Emre


Fazilet kelime olarak "insanda iyilik etmeye ve kötülükten kaçınmaya yönelik devamlı ve değişmez bir yöneliş; güzel vasıf; insanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy, erdem, üstünlük, güzel ahlak" demektir.

Faziletname bir "erdem kitabı "dır. Manzum veya mensur olarak kaleme alınırlar. Din ve tarikat çevrelerinde fazilet timsali olarak Hz. Muhammed ve Hz. Ali kabul edilirler. Bununla birlikte dört halifenin faziletim anlatan eserler de vardır.

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyaünda, Hafızoglu Derviş Muhammed Yemini'mn 1519'da kaleme aldığı ve Hz. Muhammed'le Hz. Ali'nin faziletlerim anlattığı 7364 beyitlik Faziletname-i Yemini adlı eser ünlüdür.

355


25. Fütüvvetname

Fütüvet, "soy temizliği, mertlik, yiğitlik, gençlik, delikanlılık; cömertlik, el açıklığı" gibi anlamlara gelir. Istlahî olarak da "îsîamiyetin tarif ve tavsif ettiği bir insan tipi"ma adıdır. Bu insan üpinin tarif edildiği eserlere de fiitüvvet-name adı verilir.

Fütüvvetnameler manzum veya mensur olabilirler. Şeyh Eşref b. Ahmed, Esrar Dede ve Eşrefoğlu Rumî'nin birer manzum fötüvvetnamelen bulunmaktadır. Burgazî, Şeyh Seyyid Hüseyin, Radavî, Hace Can Ali gibi pek çok şahsiyetin de kendi adlarıyla anılan mensur fötüvvetnamelen vardır.

26. Gazavatname

Gaza, "din uğrvna yapılan savaş demektir. Gazavat ise bunun çokluk halidir. Gazavatname ise büyük bir kumandanın kahramanlıklarım ve savaşlarım anlatan manzum veya mensur eserlerdir."

Genelde mesnevi biçiminde kaleme alınan bu eserler zafemüme, fetihname gibi türlerle benzerlik gösterir. Ancak onlar gibi belirli bir zafer sonu-cunda yazılmaz, tarihin belirli bir kesitini konu edinirler. Bu bakımdan bu eserler birer tarihî delil olarak da kabul edilirler.

Türk Edebiyaünda gazavatname örneklerim Selçkiular dönenüne kadar götürenler bulunmakla birlikte gazavatname özelliği taşıyan eserler XV. yüzyıldan itibaren yazılmaya başlamıştır. XVI. yüzyıldan itibaren de büyük bir gelişme göstermiştir. Manzum veya mensur olabilirler.

27. Mansumame

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında önemli bir yere sahip olan Hallac-ı Mansur'un hayatı ve kerametlerim konu alan mesnevî nazım biçimiyle yazılan tahkiyevî eserlere mansumame adı verilir. Bunlar bir noktada Menakibnamelere benzerler. Bugün için Niyazî, Ahmed Daî, Mürîd-i Aydınî ve Niyazî-i Mısrî'ye ait dört tane mansumame bilinmektedir.

28. Minbername

Minber, "camilerde hatiplerin Cuma ve bayram günleri üzerine çıkıp hutbe okudklan 3-11 basamaklı, merdivenli kürsüdür." Minbername, "bu kürsü veya kürsülerde bulunan hatiplerin ağımdan söylenen sözlerden oluşan edebî eserdir." Sanatçı, eserini bu hatibin ifadesiyle oluşturur. Edebiya-tımızda pek fazla örneği bulunmamakla birlikte Kaygusuz Abdal'ın bir Cuma namazı esnasında namazdan sonra hatibin kendisine bakarak söylediği sözler ve Kaygusuz'an da ona verdiği cevaplardan oluşan manzum bir minbernamesi vardır.

356


29. tstihracname

istihraç, "çıkarma, çıkarılma; netice çıkarma, mana çıkarma, anlama;

ileriyi görme; bazı hususlara göre mana çıkarma" demektir, îstihracname ise; "harfleri gideyerek veya dolaylı işaretlerle belirli bir olayın olacağım ifade eden manzum eserlerdir." Klasik Edebiyat, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı ve Halk Edebiyatında pek çok istihracname örneği bulunmaktadır. Esrar Dede, Fuzulî, Konyalı Şem'î, Biüisli Müştak Baba bunlardan birkaçıdır. Müştak Baba'nın 1847 yılında yazdığı Divan'ında bir istihracnamede Ankara'nın 1923 yılında başkent olacağma işaret ediyor. Bu şiiri aynen alıyoruz:

Me 'va-i nazenîne kim eif otursa efser Labüd olur o me 'va îsîambol ile hemser

Nün ve 'l-kalem basından alınsa Nün-ı Yunus Aldıkda harf-i diğer olur bu remz izhar

Miftah-ı Süre-i Kafserhadd-i harf ta Kaf Munzam olunmak ister Ra-yı Rasül Peygamber

Hay u huy ile ahir maksüd oldu zahir Beyt-i velîyyü'l-Ekrem lyd-ı ekber

Eypadişah-ıfehham Sultan Hacı Bayram

Rühane ister ikram Müştak-i abd-i çöker

Günümüz Türkçesiyle:

Nadide bir şehrin (kelimenin) basma Elif taç olursa, o şehir istanbul ile eşit olur ve ebedileşir.

Nün ve'l-Kalem(suresi)in başındaki ve Yunus kelimesindeki "n" harfi alınsa, her halde diğer harfleri de aldıkça bu başka bir remz olur.

-' Sure-ı Kaf in başındaki ve sonundaki "kaf" ile Peygamber Resuldeki "r"yı da ilave edince,

Hay ve huy kelimesinin "h" (Bu ses Osmanlı alfabesinde ünlü olarak a ve e yerine de kullanılır.)si ile netice maksüd olur. Kamil velînin yurdu el-Hac ıyd-1 mübarek(ekber)dir.

Ey anlayışı yüce, büyük padişah Hacı Bayram Velî, abd-i çaker Müştak'in ruhu senden ikram ister.

Açıklama


Şiirdeki ilk mısra anahtardır. Burada Elif yani "a" sesi başa gelince o şehir İstanbul ile eşit (başkent) olacaktır. Bundan sonraki beyitlerde birbirle-

357


riyle ilgisiz ifadelerde Nün, Kaf, Ra, be sesleri zikredilmektedir. Bu sesler birleştirildiğinde eski harflerle A-N-K-A-R-A kelimesi ortaya çıkmaktadır. Ankara daki harfler ebced hesabı ile 1341/1923 yılım gösterir. 4. Beyitteki lyd-ı ekber (Kurban Bayramı) ile de bu olayın Kurban Bayrami'nın cuma gününe rastlayacağına işaret etmektedir. Müştak Baba, 1847 yılında yazdığı istihr&cname ile 76 yıl öncesinden cumhuriyetin ilan edileceği tarihi ve günü, Ankara' mn başkent olacağım haber veriyor.

30. Tacname

Taç, "hükümdarların başlanma giydikleri mücevherlerle süslü şey ki hükümdarlık alameti olarak değerlendirilir." Tarikatlerde de "bilhassa şeyhler başlanna yün ve dülbentten dolama bir serpuş giyerler, bu da taç olarak adlandırılır." Bu serpuşun dilim sayışı tarikatlere göre değişir. Mesela Bektaşi, Rıfa'î, Kadirî, Sa'dî tadan on iki dilimlidir. Bu taclara tarikaüer değişik anlamlar yüklemişlerdir. Bu anlamları izah eden eserler ortaya koymuşlardır. Bu eserlere de tacname adı verilmiştir.

Tacun üstüvası, süfliden ulvî calibine tebdil eylemekdür. Tacun kub-besi, nokta-i hakikatdür. Tacun kenarı, ifa' aleme hükmetmekdür. Tacun lengeri, şali/der üstüvasidur. Tacun kilidi, müşkil halletmekdür...

31. Nevrüzname

Nevruz, Farsça "yeni gün" demek olup Güneşin Koç burcuna girdiği zaman olup Rumî takvimde 9 Marta /Miladi 21 Marta rastlar, iranlılar islam öncesinde bu günü dinî bayram olarak kutlamışlardır.

Ebulgazi Bahadır Hanın naklettiğine göre Türkler de 21 Mart tarihinde Ergenekon'dan çıkış günü olarak her yıl bayram yapmaktadır. Bu bayramlar her iki millette de îsîamiyetten sonra îsîamî bir olaya dayandmiarak kutlan-maya devam edilmiştir. Hz. Adem'in dünyaya ayak bastığı gün, Hz. Ali'nin doğduğu gün gibi... îşte bu nevruz gününün neş'esini, insanların o günkü ruh hallerim ve yapılan eğlenceleri anlatan eserlere de nevrüziyye denilmiştir.

32. Tahassürname

Tahassür, hasret çekme, çok arzu edilip ele geçirilemeyen şeye yanıp yakılma demektir. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatta tasavvuftan ve ibadetten habersiz boşa geçen bir ömre karşı büyük üzüntü duyulur. Bu üzüntü şiirle ifade edilir ki buna tahassümame diyoruz. Ayrıca kaybedilen bir yakın veya şeyh için de hasret ifade eden manzumelere de tahassümame adım veriyoruz. Adile Sultan'in bu türde güzel şiirleri bulunmaktadır.

358


33. Tarikatname

Tarikat, Allah'a ulaşmak arzusuyla tutulan yol, tasavvufî meslektir. Tarikat yolunu, şartlarım anlatan eserler de tarikatndme adım alır. Bilinen ilk tarikatname Eşrefoğlu Rumî'ye aittir. Bundan başka Duacı Oğlu ile Himmet Dedenin de tarikatnamelen bilinmektedir.

34. Nutuk

Nutuk "söz, lakırdı, konuşma; söylev, bir kalabalığa karşı söylenen söz;

ikna edici, inandırıcı mahiyette söyleme kuvvet ve hassası; eski devirlerce bilinen kimselerin manzum sözleri anlamlarım taşır."

Isülahî olarak da "tarikate yeni girecek olan saliklere tarikatin adab ve erkanım öğretmek, kısacası irşad etmek amacıyla mürşidlerin söyledikleri manzum sözlere nutuk" denir. Konuyla ilgili olarak iki dörtlüğü örnek olarak alıyoruz:

Evvel tevhid sürer mürşid dilinden Erişir canına fazlı Huda 'nin Kurtulursun emmarenin elinden Erişir canına fazlı Huda 'nin

İkincide verir lafzatullahı Anda keşfederler sıfatullahı Hasenat yeter der eder günahı Erişir canına fazlı Huda 'mn

35. Hikmet

Hikmet, "felsefe, gizli bilinmeyen nokta, sebep, gerçeğe ve ahlaka ait kısa söz" anlamlanna gelir.

Isülahî manada da "Tann gerçeklerim, Kur'an'in derin anlamım kavrama, islam dininin genel kurallarım uygun olarak davranma; derin felsefe ve bilgi" demektir.

Türkistan halkı Ahmet Yesevî'nin sözlerinde bu anlamları buldukları i-çin onun şiirlerine hikmet demişlerdir. Daha sonra bu yolda söylenen şiirler de aynı adla anılmışlardır.

36. Devriye

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının en karmaşık ve izah edilmesi en güç türlerinden biri devriyedir.

Devir, "genel anlamda dolanmak, dairevî bir hareketle dönmek demektir. Devriye ise yaratılışın başlangıcı ve sonu, varlığın nereden gelip nereye gittiği, bu ikisi arasında varlığın safahatının anlatıldığı eserlerdir."

359


Devir hadisesi 180'er derecelik ild yaydan oluşan bir daireye teşbih e-dilmiştir Bu iki yaydan ilki kavs-i nüzul (iniş yayı), ikincisi kavs-i urüc (çıkış yayı)dur.

Kavs-i nüzul: Bu yukandan aşağıya doğru inen yay üzerinde gösterilen merhalelerdir. Bu merhaleler sırasıyla şöyledir îlk önce; Levh-i mahjüz'daa ayrılan IlĞhî nur sırasıyla ald-ı küliden dokuz, akla, onlardan dokuz nefse, onlardan dokuz felehe, onlardan tebayi'-i erbaa (kuru-yaş-soğuk-sıcak)ya, onlardan anasır-ı erbaa (hava-toprak-su-ateş)ya geçer. Sonunda Madenler-nebatlar-hayvanlar aleminin milyonlarca parçası haline gelir. Vahdet alemin-den kesret alemi oluşur.

Kavs-i urüc

Kavs-i nüzul yoluyla alem-i gaybdan olem-i şuhüda inen varlık önce maden, sonra nebat, sonra hayvan en sonra da insan suretinde tecelli eder. îahî nur, insandan insan-ı kamile oradan da tekrar ilk ayrıldığı nokta olan Vahdet alemiae Hak taalaya ulaşır ki bu son harekede Bakara suresinin 156. Ayetinde işaret edilen:

"Biz O'ndan geldik, elbette O'na döneceğiz" cümlesinin hükmü gerçekleşir, devir tamamlanır.

Kavs-i nüzulü anlatan şiirlere Ferşiyye, kavs-i urücu anlatan şiirlere de Arşiyye denilir.

Devir nazariyesinin kaynağı Arap dünyasıdır. Araplara da eski Yu-nan'dan geçmiş bir panteizm anlayışı olabilir. Vahdet-i Vücüd anlayışından daha uç noktada olan bu anlayış îsîamîleştirilmiştir. Panteizm anlayışında Tamı tabiatın içinde içkin bir konumdadır. Vahdet-i Vücüd felsefesinde de şifadan itibariyle içkin, zaü itibariyle de aşkın (tabiatın dışında) bir konumdadır. Eski Yunan felsefesinden başka Hint felsefelerinin de tesiri görülebilir. Hint'te görülen sudur ve tenasüh inancına göre ruh ölmez, beden değiştirir. Şekil olarak bedenden bedene bir geçiş hali söz konusudur. Vahdet-i Vücüd'da Tanrı sıfatlannın farklı biçim, renklerde tecellîsi yani telvin söz konusudur. Bu yönüyle de Hint felsefelerinden aynlır.

Sonuç olarak devir nazariyesi, antik felsefelerden etkilenmekle birlikte tamamen îsîamîleşmiş orijinal bir karakter kazanmıştır.

Devriyeler manzum ürünler olmakla birlikte çok az da olsa mensur ör-neklerine taslanır.

Mevlana'dan başlayarak. Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Vahib Ünunî, Niyazî-i Mısrî gibi pek çok mutasavvvıf bu türde eserler vermişlerdir. Yunus Emre'nin bir devriyyesinm bazı bölümlerim görelim:

360

Ey kardeşler ey yaranlar sorun bana kanda idim Dinlersenüz eydivirem ezelî vatanda idim



Evvel dilimdeki budur Tanrı bir Rasül hak durur Anı böyle bilmez iken bir aceb gümanda idüm

Kaalü bela dinilmeden tertib düzen eylenmeden Hak'dan ayru değil idim ol ulu divanda idim

Eyyub ile derde esir inledim ben çekdim ceza Belkıs ile hem taht üzre mühr-i Süleyman'da idim

îsma'il'e çaldım bıçak bıçak bana kar etmedi417 Hak beni azad eyledi koç ile kurbanda idim

Yusuf ile bir kuyuda yatdım bile çekdim ceza Ya'küb ile çok ağladım bulunca efganda idim

Yunus senin asık canın ezelî aşıklannia O Allah 'in dergahında seyran ü ceylanda idim

Celvetiye tarikatuun Haşimiye kolunun kumcusu Üsküdarlı Haşim Baba (Ölm. 1782/1783)nm da 70 beyti kaside tarzında Arşiyye; 117 beyti de mes-nevî tarzında Ferşiyye olmak üzere toplam 187 beyitlik bir Devriyesi bulunmaktadır. Bu devriyenin Arşiyye kısminin tamamı Abdullah Uçman tarafın-dan yayımlanmıştır.418 Arşiyye kısmından bir bölümü de biz burada görelim:

Kasidetü'l Aliyyetü el-Devrü'1-Arşiyyetüli'l-Fakîrü Haşimiyyü'l-Üsküdarî

Mefa 'îlün/Mefa 'îlün/ Mefa 'îlün/ Mefa 'îlün/

Gel ey talib felekler ile behisler ider peyda Acebdür bir devrde bir meleklerden ider peyda

Bakarsan her bir eflaka nice yüz bin melaik var Nüzul itse biri arza birine bir ider peyda

417 Mutasavvıfın, İslam tarihinde meşhur olan Hz. Eyyüb, Hz. Süleyman, Hz. ismail, Hz. Yusuf vd. Peygamberlerle ilgili hadiseleri şahsıyla özdeşleştirmegini bir ruhun beden degiştirmesi olarak yorumlamamak gerekir. Tasavvuf inancında bir mürid önce efali (işler, oluşlar) Allah'tan bilir. Sonra bu fiillerin Allah'ın sıfatlanmn tecellisinden başka bir şey olmadığım anlar. Nihayet sıfatların da Allah'ın zatinin tecellileri ve varlığın da tek olduğunu idrak eder. Bu üç mertebeye Tevhîd-i efal (Bütün islerin Allah'tan geldiğine inanma), Tevhîd-i sıfat (Her sıfatın Zat'ın bir tecellîsi olduğuna inanma), Tevhîd-i Zat (Bütün varlıklarda Allah'ın tecelli ettiğine inanma) denir. Bu düşünceye göre di/ve Su tektir. Hz. İsmail ve kurban hadisesin! ele alacak olursak: Hz. İsmail kurban edilen, Hz. İbrahim kurban eden, koç ise kurban unsurudur. Ayrı ayn unsurlar gibi görünen bunlar bir şahıs (YunusHa toplanmaktadır. Bu şahıs da kendini Vahdet aleminin bir parçası olarak telakki etmektedir. Bu durumda fail ve Bil birleşmektedir.



<ı« Abdullah Uçman, "Hasım Baba Devriyeleri', Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi 5, İstanbul 2001, s. 137-156.

361


Sana bir sır dahi izhar idem ilm-i ledünnîden Anı derk idemez Hızr'un meğer benden ider peyda

Dehr-i efrad terkîb eyleyüp terkibi efraddur Senin tecdîdü'l-basdur yevm-i ahlak ider pey da

Ebed nur eylemek nar-ı şu'ünatı idüp bir şan Akl-ı idrak ilm-i sırrumdan teceddüd zevk ider peyda

Aceb terkîb-i ma 'nadan feleklerden haber oldun Tebayı' terkîbün anla neden edvar ider peyda

Tebayı' evvela terkîb alımca ma zuhur eyler Sudan ma 'den zuhur eyler necef cevher ider peyda

Züra'-ı silsile heftad berzah ma'denun devri Sehur-ı eyyam seng ancak ana etvar ider peyda

Yedi nev' üzredür ma'den ki her nev'inde tavrı on Geçer heftad ile tevr-ı nebat nev'in ider peyda

Nebatun şekli enva-ı yedi üzredür amma Kalemle içtima 'inda ki her bir şan ider peyda

Nebatun cismidür rüh-ı me'aden lübb-nüma sim Me'adenden biter cümle nebatat hiss ider peyda

Arş tavr üzredür amma nebatun nev'i- eşkali Acebdür nev'-i tavr ile nice efrad ider peyda

Nebatun haşr ü edvarı olur heftad ile itmam Netice tîn ü hurmadan tezevvüc hiss ider pey da

Nebatun ruh-nümünundan mürekkeb cism-i hayvani Nebat ü ma'denun ruhi aceb terkîb ider peyda

Nüma sim nebatundur ma'den sımdur cevher Biri erkek biri ünsa peder ü mader ider pey da

Aceb devr-i arşîden iyon itdüm nedür afak Nedür enfüs beyan idem nefsin devrin imla

Aceb sır bunca edvardan nefs bil zahir olmışdur Nefsden cümle halk oldı eğer Adem gerek Havva

Nefs nür-ı Muhammed'den nefsdür nefha-ı Hak'dan Biri rakib biri merküb ikisi gevher-i yekta

362

Sıfat mevsüfkabilinden ilm ma'luma tabi'dür Abd ma 'büd üeka'imki sübhaene 'ileti esra



Şeri'atle nübüvvet hatm ü zahirdür meratibde Verasetle velî geldi kelamım Hak ider icra.

Şeçerdür her taraf mezheb velîler meyvesi onun Nübüvvet hatemi tohm muhiblerdür budak/arza

Çiçeklerdür beşer nev'i kamunun sureti adem Nice yüzbin çiçek zayi ide her bir budak nev '&

Gelür her bir budakdan bin kemali meyve-i adem Aceb ekser olur zayi gelür bir meyvesi duha

MezJahir meyvenün tatma seçer misille batındur Zuhur ile olur zahir nemasidur onun eşya

Nice bin gerçek erlerden feda, olmak gerek ta kim Gerekdür mürşid-i yekta ola misi ile müstesna

Hakikat devr-i eşyayı bilenler al-i ta 'dür Bilenler sırr-ı ta'yı iderler hüccetüm imza4'9

37. Şathiyye

Şathiyye, sözlüklerde, "dudaklarda bir tebessüm uyandırmak maksadıyla söylenen manzume "olarak tarif edilir. Dinî-Tasavvufî Türk edebiyaünda ise "Allah ile tekellüfsüz, sakalı bir eda ile konuşur gibi yazılan tür"e verilen addır.

Şathiyyede Mutasavvıfın tasavvufî aşk ile vecd ve istiğrak halinde söylediği ilk bakışta halkın anlayamayacağı veya hoşuna gitmeyeceği biçimde birtakım sözler bulunur. Bu sözlerde şaka, alay, istihza, çocuk eğlencelerine benzemekle birlikte batınen bunlarda Allah'a ait hakikat gizlidir.

Bu türdeki üslup iki sevgilinin başbaşa kaldıklannda takındıkları samimî üsluptan başka bir şey değildir, ifadeler şeriat ölçüleri içindedir. Ancak zamanla bazı şairler bu üslubu şeriat ölçülerinden uzaklaştımuşlardır. Bu tür şiirler ise küfriyattan sayılmıştır.

YOnus Emre ve Kaygusuz Abdal gibi ünlü mutasavvıfların şathiyyelen bulunmaktadır. Bu türe örnek olarak XVI. yüzyıl Bektaşi şairierinden Az-mî'nin şathıyyesmi alıyoruz:

Yeri göğü ins ü cinni yaratdun Sen ey mi 'm&r başı eyvancı misun Ayı güni çarhı burcı var etdün Ey mekan sahibi rahşancı misun

4ta Asuman Ergün, a. g. tez, s. 391-393.

363

Denizleri yaratdun sen kapaksuz Suları yürütdün elsüz ayaksuz Yerleri temelsüz göği direksüz Durdurursun aceb iskancı nüsün



Kullanursun kanadsuzca rüzgarı Kürekle mi yapdun sen bu dağları Ne yapup da öldürürsün sağları Can verip alırsın sen cancı mısın

Sekiz cennet yapdun sen adem içün Adun büyük bağışla onun suçun Adem'i cennettenden çıkardun niçün Buğday nene lazım harmancı misun

Bir iken bin etdün kendü adım Görmedüm sen gibi iş üstadım Yeşerdürsün kurudursun odinı Sen bahçıvan mısın ormancı misun

înüp Beytullah'dan kendün dinlersün Cibrîî'e perde altında söylersün Bu ateş-i cehennemi neylersün Hamamın mı var ya külhancı nüsün

Hafaya çekülüp seyrana durdun Aklı yetmezlerün aklım vurdun Kıldan ince köprü yapdun da kurdun Akar suyun mı var bostancı misun

Bu kışlara bedel bu yazı yapdun Evvel bahara karşu güzi yapdun Mizanı iki göz teravi, yapdun Bakköl mısın yoksa dükkancı misun


Yüklə 1,6 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   34




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin