Türkiye’nin katılım yönünde ilerlemesi üzerine 2003 İlerleme Raporu


İnsan hakları ve azınlıkların korunması



Yüklə 1,02 Mb.
səhifə5/27
tarix15.09.2018
ölçüsü1,02 Mb.
#82276
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   27

İnsan hakları ve azınlıkların korunması


Yukarıda belirtildiği gibi, Ağustos 2002’den beri dört yeni reform paketi kabul edilmiştir. Bunlar, 4778 sayılı yasa (dördüncü paket) ile Ocak 2003’te, 4793 sayılı yasa (beşinci paket) ile Şubat ayında, 4928 sayılı yasa (altıncı paket) ile Temmuz ayında ve 4963 sayılı yasa (yedinci paket) ile Ağustos ayında kabul edildiler. Reform paketleri, insan haklarıyla ve azınlıkların korunmasıyla ilgili çeşitli konulara yöneliktir. Bunlar arasında, işkenceye karşı mücadelenin güçlendirilmesi, ifade, örgütlenme, gösteri ve barışçıl toplantı özgürlüğü gibi temel özgürlüklerin kapsamının genişletilmesi, hukuki tazmin ve telafi yollarının ıslah edilmesi ve kültürel hakların iyileştirilmesi vardır. 2002 ve 2003 reform paketlerindeki düzenlemeleri uygulamak için, yeterli makamlarca bazı yönetmelikler ve genelgeler de çıkarılmıştır. Söz konusu mevzuatın ayrıntılı değerlendirmesi aşağıda verilmektedir.

Türkiye, insan hakları üzerine uluslararası sözleşmeler yönünde ilerleme kaydetmiştir. Parlamento, Haziran 2003’te, Medeni ve Siyasi Haklar Üzerine BM Uluslararası Sözleşmesi’ni ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Üzerine BM Uluslararası Sözleşmesi’ni onayladı. Ancak, Türkiye eğitim hakkı ve azınlıkların hakları yönünden bu Sözleşmelere çekinceler koydu. Haziran 2003’te, Parlamento, savaş zamanı ve yakın savaş tehlikesi dışında ölüm cezasının kaldırılması üzerine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) ek 6 numaralı protokolü de onayladı. Bununla birlikte, Türkiye ilgili onay belgelerini BM’ye ve Avrupa Konseyine henüz tevdi etmiş değildir.

Türkiye, Medeni ve Siyasi Haklar Üzerine BM Uluslararası Sözleşmesi’ne ek Seçimlik Protokolü, Ulusal Azınlıkların Korunması için Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi’ni, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Belgesi’ni ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Tüzüğü’nü imza etmemiştir.

Ekim 2002’den bu yana, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye ile ilgili 92 karar vermiştir. Mahkeme, bunların 43’ünde, Türkiye’nin AİHS’yi ihlal ettiğini saptadı (sadece bir davada Türkiye’nin Sözleşmeyi ihlal etmediğine karar verildi) ve 47 dostane çözüme varıldı – bunların birçoğunda, bir miktar para ödenmesinden öteye, bireysel ve genel tedbirler almaya yönelik taahhütler söz konusuydu. Bu dönemde, AİHM’ye Türkiye ile ilgili 2614 yeni başvuru yapıldı.

Türkiye, hâlâ AİHM kararlarının icrasıyla ilgili problemlerle karşı karşıyadır.

Türkiye, ifade özgürlüğü hakkının bazı ihlallerini düzeltmek için – Mahkeme tarafından 1999’da emredilmiş olan – bütün gerekli tedbirleri, yani haksız biçimde verilen cezai mahkumiyetlerin iptal edilmesi ve medeni hakların iade edilmesini henüz gerçekleştirmemiştir. Türkiye, 2000-2002 döneminde adil tazminat ödenmesindeki bazı hataların neden olduğu sorunları da tam olarak düzeltmiş değildir.

Ekim 2003’te, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Institut de Prêtres français (Asompsiyon Rahipler Topluluğu) davasında3 (2000) varılan bir dostane çözüm sonrasında yapmış olduğu taahhütlere Türkiye tarafından uyulmaması konusunda bir Ara Karar kabul etti (bkz. aşağıda “Medeni ve siyasi haklar” altında). Komite, bundan başka, Türkiye’ye karşı Kıbrıs davasında öğrenim hakkıyla ilgili hükümlere Türkiye’nin uymaması konusunda da bir Ara Karar kabul etti (2001).4

Başvuranların mülkiyet hakkının ihlal edilmesine ilişkin Loizidou davasında5, Haziran 2003’te Türkiye, 1998 yılında Mahkeme tarafından emredilen maddi tazminatı Ekim 2003’e kadar ödeyeceğini taahhüt etti. Bu raporun yazıldığı sırada, söz konusu ödeme yapılmamıştı.

Öte yandan, Komite, güvenlik kuvvetlerince yapılan ihlallere ilişkin 48 kararın6 ve ifade özgürlüğü hakkına müdahale konusunda 34 kararın7 icrasıyla ilgili olarak daha fazla ilerleme sağlanmış olduğunu kabul etti. Yine de, Komite gerekli bütün tedbirlerin alınmamış olduğunu saptadı ve Türkiye tarafından tam icra konusunda somut delil gösterilinceye kadar izleme rolünü oynamaya devam edeceğini kararlaştırdı.

Beşinci reform paketi kapsamında, AİHM kararları ışığında yeniden yargılamaya olanak veren düzenlemeler kabul edildi. Şimdi, AİHM tarafından 4 Şubat 2003 öncesinde kesinleştirilmiş olan bütün kararlar için ve ayrıca o tarihten sonra yapılmış başvurular için yeniden yargılama olanağı geçerlidir. Ancak, dostane çözümlerde ve 4 Şubat öncesinde henüz kesin karara bağlanmamış olan davalarda yeniden yargılama olanağı geçerli değildir. Öcalan davası da8, 4 Şubat öncesinde kesin karara bağlanmamış olan davalar arasındadır. Yapılan değişiklikler sonucunda, 28 Mart 2003 tarihinde açılmış ve halen devam etmekte olan eski Demokrasi Partisi’ne (DEP) üye milletvekillerinin (Sadak, Zana, Dicle ve Doğan9) yeniden yargılanması dahil olmak üzere, adli makamlara 16 yeniden yargılama başvurusu yapılmıştır. Ancak, özellikle savunmanın hakları konusunda, duruşmaların adil yargılamaya ilişkin AİHS hükümlerine uygunluğu yönünden ciddi kaygılar vardır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Ekim 2003’te, bu kaygıları Türk makamlarına resmen bildirmeye karar verdi. Altıncı reform paketiyle, ceza ve hukuk davaları yanında idari davalar da, yeniden yargılama konusundaki hükümlerin kapsamına girmektedir.



İnsan haklarının korunması ile ilgili olarak, geçen iki yılda kurulmuş olan resmi insan hakları kurulları ve komitelerinin kompleks yapısı güçlendirilmiştir. Yerel düzeyde, ilçe İnsan Hakları Kurullarının sayısı, 2002 yılında 831’den 2003 yılında 859’a yükselmiştir.

Hükümetin insan hakları teşkilatının bir temsilcisini de içeren Reform İzleme Grubu, bütün insan hakları ihlal iddialarının araştırılmasını sağlamakla görevlidir.

Nisan 2003’te Jandarma Komutanlığı bünyesinde bir İnsan Hakları İhlalleri Soruşturma ve Değerlendirme Merkezi kuruldu. Meclis İnsan Hakları Komisyonu, iddia edilen insan hakları ihlallerini araştırdı ve ilgili kurumlara gönderilen raporlar hazırladı. Komisyon, örnek olarak, eski olağanüstü hal illerinde hayatın normalleşmesi yönünden güneydoğuda incelemeler yaptı ve ülkenin birçok yerinde polis karakollarına (önceden haber verilmeden) çok sayıda ziyaretlerde bulundu.

İnsan hakları eğitiminde, ortak Avrupa Komisyonu-Avrupa Konseyi girişimine ek olarak, bazı özel projeler gerçekleşmiştir. Söz konusu ortak girişimin kapsamında, yargı başta olmak üzere devlet memurları için insan hakları eğitimi, toplum içinde insan hakları konusunda bilinçlenme ve hukuk reformu konusunda destek bulunmaktadır. Bu bağlamda, Mayıs 2003’te yargı için AİHM içtihatları konusunda bir eğitim programı başladı.

Ayrımcılığa karşı mücadele ile ilgili olarak, 2001 yılında imza edilmiş olan, kamu makamlarınca ayrımcılığın genel olarak yasaklanması hakkında AİHS’ye ek 12 sayılı protokol henüz onaylanmamıştır. Türkiye, ayrımcılığa karşı kapsamlı bir stratejiye veya yasal ve yönetsel hükümlere hâlâ sahip değildir. Ayrıca, etnik köken, din veya dil gibi, bütün yasaklanmış gerekçeler temelinde herhangi bir ayrımcılığın türünü ve kapsamını gösterecek istatistiksel verilerden de yoksundur. Türkiye, AT Antlaşması’nın 13. maddesi temelinde ayrımcılığa karşı AB müktesebatını kendi hukuk sistemine aktarmalı ve uygulamalıdır (ayrıca bkz. Başlık 13 – Sosyal politika ve istihdam).

Medeni ve siyasi haklar

Yukarıda belirtildiği gibi, Ağustos 2002’te ölüm cezasının kaldırılmasının ardından, Haziran 2003’te Parlamento, savaş zamanı ve yakın savaş tehdidi dışında ölüm cezasını yasaklayan AİHS’ye ek 6 numaralı protokolü onayladı.

Altıncı reform paketi, bütün ölüm cezalarını (savaş zamanı ve yakın savaş tehdidi dışında) müebbet hapis cezalarına çevirerek, var olan mevzuatı ölüm cezasının kaldırılmasıyla uyumlaştırmaya yönelik bir düzenleme içerir.

Öcalan davasıyla ilgili olarak, AİHM, Mart 2003’te, Türkiye’nin özellikle ölüm cezası yönünden ve başvuranın tutuklanması ve yargılanması noktasında başvuranın şikayetleriyle ilgili olarak AİHS’nin 3, 5 ve 6 sayılı maddelerini ihlal etmiş olduğuna karar verdi. Ancak, Temmuz 2003’te, hem Öcalan hem de Türk Hükümeti, Büyük Daire önünde bu davayı izlemek amacıyla yeni adımlar attılar.

İşkence ve kötü muamelenin önlenmesiyle ilgili olarak, Hükümet işkenceye karşı bir “sıfır hoşgörü” politikası benimsemiştir. Bu konudaki mevzuat önemli derecede güçlendirilmiştir. Uygulama bazı somut sonuçlar getirmiş olmakla birlikte, durum düzensizdir ve işkence vakaları sürmektedir.

İşkence ve kötü muamele suçları için verilen mahkumiyetlerin ertelenmesini veya para cezalarına çevrilmesini önlemek için dördüncü reform paketi kapsamında Ceza Kanunu’nun 243. (işkence) ve 245. (kötü muamele) maddeleri değiştirilmiştir.

Ocak 2003’te, Devlet Memurları ve Öteki Kamu Görevlilerinin Yargılanmasına ilişkin Yasa ve Ceza Usul Kanunu’nun 154. maddesi değiştirilerek, işkence ve kötü muamele vakalarında kamu görevlileri hakkında soruşturma açmak için amirlerden izin alma gerekliliği kaldırıldı. Ancak, yargısız infazlar, kaybolma vakaları ve mülkiyete zarar verilmesi gibi başka bazı suçların iddia olunduğu hallerde soruşturma açmak için izin alınması hâlâ gereklidir.

Dördüncü reform paketi kapsamında, olağanüstü hal altındaki illerde tutukluların hapishaneden alınıp soruşturma amacıyla on güne kadar polis nezaretine gönderilmesini olanaklı kılan 430 sayılı Kanun Hükmünde değişiklik yapıldı. Bu süre, bir tutuklunun polis nezaretine her gönderilişinde on günden dört güne indirilmiştir. Ancak, olağanüstü halin 30 Kasım 2002’de bütün illerde kaldırılmış olduğu not edilmelidir. Şimdi, tutuklular sorgulama amacıyla hapishaneden alındığında, avukata erişim ve sağlık muayenesi garanti edilmiştir. Kişilerin hapishaneden veya tevkifhaneden alınması için izin verilmeden önce, söz konusu tutukluyu görmesi gereken bir hâkimin kararı gereklidir.

Dördüncü reform paketi, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kurulması ve Yargılama Usulleri Kanunu’nun 16. maddesinin 4. fıkrasını kaldırdı. Reformlar, devlet güvenlik mahkemelerinde yargılanan sanıklara, bütün öteki sanıklar gibi, tutuklama halinin başlamasından itibaren avukata erişim hakkını vermektedir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yetkisi altında yargılanmakta olan kişileri savunan avukatların ifade alma esnasında hazır bulunmalarına izin vermeyen hükümler, altıncı reform paketi kapsamında iptal edilmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin usul kurallarında yapılan değişiklikler, kapalı gözaltı uygulamasını ortadan kaldırmıştır (ayrıca bkz. Bölüm B.1.2. – Demokrasi ve hukukun üstünlüğü – Yargı sistemi). Yedinci reform paketi, mahkemelerce acil vakalar olarak ele alınacak olan, işkence ve kötü muamele vakalarına öncelik verilerek Ceza Usul Kanunu’nu daha da değiştirmiştir. Cezasız kalma riskini azaltmak için, duruşmalar adli tatil esnasında da yapılacak ve, zorunlu nedenler olmadıkça, 30 günden fazla ertelenemeyecektir.

İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı, ilgili makamlara genelgeler yollayarak, onları mevzuatta yapılan değişiklikler hakkında bilgilendirmiş ve bunların uygulanmasını istemiştir.

İşkence ve kötü muamele konusunda önemli yargı kararları verilmiştir. On polis memurunun 16 gence işkence yapmakla suçlandığı ve, Yargıtay’ın polislere verilen 60 ve 130 ay arasındaki hapis cezalarını onaylamasıyla, Nisan 2003’te sona eren Manisa davası da bunların içinde yer almaktadır. Daha genel olarak, Yargıtay – 2002 sonunda bir işkence davasında vermiş olduğu bir karar bağlamında – işkence ve kötü muameleyi insanlığa karşı bir suç olarak nitelendirmiştir.

Türkiye, 1990-2003 dönemini kapsayan ikinci raporunu BM İşkenceyle Mücadele Komitesi’ne (İMK) Mayıs 2003’te sundu.

Ancak, işkence ve kötü muamele faillerinin cezalandırılmasına ilişkin kaygılar ifade edilmeye devam etmektedir. Zamanaşımı nedeniyle yargılamalar sona erip davaların düşmesi devam etmektedir. BM İMK, çok sayıda şikayete karşın, güvenlik kuvvetleri mensuplarının işkence ve kötü muameleden dolayı takip edilip cezalandırılmasının nadir olduğunu, davaların genellikle uzun sürdüğünü, ceza davalarında itiraflara çok fazla önem verildiğini ve mahkumiyetlerin suçun ciddiyetiyle orantılı olmadıklarını belirtmiştir. Bu durum, işkence ve kötü muamele davalarında güvenlik kuvvetleri için bir tür dokunulmazlık olarak nitelendirilmiştir. İMK, aynı zamanda, işkence ve kötü muamele iddialarının çokluğu ve birbirini doğrular nitelikte olması, yetersiz kayıt, yetersiz tıbbi yardım ve polis nezaretinde tutulan kişilerin aile üyelerine derhal haber verilmeyişi konularında endişesini de ifade etmiştir. Ayrıca, İMK, işkence ve kötü muamele iddiaları konusunda hızlı, tarafsız ve eksiksiz soruşturma yapılmasını garanti etmek için tedbirler alınmasını ve işkence suçları için zamanaşımının kaldırılmasını tavsiye etmiştir.

Haziran 2003’te, Avrupa Konseyi’nin İşkenceyi Önleme Komitesi (İÖK) raporu, Türk Hükümeti’nin cevabıyla birlikte yayımlandı. Bu rapor, Mart ve Eylül 2002’de İÖK heyetlerinin Türkiye’ye yaptıkları ziyaretlere dayalıdır. Gözaltıyla ilgili son yasal reformların uygulanması konusunda, İÖK, yakalama zamanının düzgün şekilde kaydedilmediği tek tük örnekler olmakla beraber, kısaltılmış gözaltı sürelerine uyulmakta olduğu sonucuna varmıştır.

Ancak, İÖK heyeti, gözaltında tutulan kişilerin bir avukata erişme olanağından yoksun bırakıldıklarını, bunu yapmaktan caydırıldıklarını veya bu konuda bilgilendirilmediklerini, ayrıca avukatların da gözaltındaki kişilerle özel olarak görüşmelerine ve onlara yeterli hukuki tavsiye vermelerine engel olduğunu gösteren kanıtlar bulmuştur. Resmi kaynaklar göstermektedir ki 1 Ocak ve 31 Mart 2003 arasında Devlet Güvenlik Mahkemeleriyle ilgili suçlarla itham edilen 2.725 kişiden 1.954’ü avukatlarıyla konuşmayı talep etmemişlerdir. Bazı yerlerde avukatlık hizmetinin mevcut olmadığı da kaydedilmelidir.

Gözaltındaki kişilerin sağlık muayeneleri konusunda, aynı rapor, sistemin her zaman için işkence veya kötü muameleye karşı bir güvence olarak işlemediğini ve gözaltındaki kişinin muayene esnasında güvenlik güçlerinin hazır bulunmasını talep etmesine olanak veren hükmün, kişi üzerinde baskı yapılabileceğinden, sistemi suiistimale açık bıraktığını saptamıştır. Cezaevleriyle ilgili olarak, rapor, sadece cezaevine giriş zamanında yapılanlar değil, bütün sağlık muayenelerinin işitme menzili dışında ve – ilgili doktor aksini talep etmedikçe – gözaltı personelinin görüş alanının ötesinde yapılması gerektiğini tekrarlamıştır.

Bazı kaynaklar, işkence vakalarının doktor raporlarıyla belgelenmemesi için doktorlara baskı uygulandığını ve bazı durumlarda doktorun değerlendirmesinden memnun olmayan polis memurlarınca belgelerin yok edildiğini veya belgelere el konulduğunu ileri sürmektedir.

Kaybolma vakaları, kaçırmalar, keyfi tutuklamalar ve göstericilere karşı aşırı kuvvet kullanımı dahil, kötü muamele haberleri sürmektedir. Kadınlara karşı şiddet, özellikle kaygı vericidir: yakın zamanlarda bir örnek 14 Haziran 2003’te meydana geldi; o tarihte, DEHAP’ın İstanbul’daki bir kadın temsilcisi, Bayan Gülbahar Gündüz, polis memurları olduklarını iddia eden kişilerce kaçırılmış, gözleri bağlanmış, tecavüze uğramış ve işkenceden geçirilmiştir.

Silopi’de bir polis karakoluna uğradıktan sonra 2001 yılında kaybolan iki HADEP yöneticisi olayı konusunda, AİHM bir araştırma yapmak üzere Nisan 2003’te Ankara’ya bir heyet gönderdi.

Cezaevi sistemi reformuyla ilgili olarak, genel durum önemli derecede iyileşmiştir.

Ceza Kanunu yenilenmiştir. Şubat 2003’te, cezaevlerinde güvenliği arttırmak ve açlık grevlerini önlemek amacıyla iki yeni suç ihdas edildi. Ceza Kanunu’nun 307/a maddesi, cezaevlerine silah veya bazı haberleşme cihazları sokmak veya kullanmaktan mahkum edilen kişiler için iki ve beş yıl arasında hapis cezaları öngörmektedir. Madde 307/b ise, tutukluların ve hükümlülerin bir avukatla veya arkadaşlarıyla görüşmelerine engel olmak gibi suçlardan mahkum olan kişiler için bir ve üç yıl arasında hapis cezaları öngörmektedir. Aynı madde, tutuklu ve hükümlerinin beslenmesine engel olmayı da bir suç olarak belirlemiştir. Bu suçu işleyenler, iki ve dört yıl arasında veya, kötü beslenme nedeniyle herhangi bir ölüm meydana gelmiş ise, 10 ve 20 yıl arasında hapse mahkum edileceklerdir.

Cezaevleri ve Tutukevlerinin İdaresine ilişkin Yasa’nın bazı maddeleri de, beslenme ve cezaevlerine giriş ile ilgili olarak, Şubat 2003’te değiştirildi. Madde 4’te yapılan bir değişiklik, “ölüm orucunda” olan ve gıda almayı reddeden tutuklu ve hükümlüler ile ilgilidir. Yasa, bu kişilerin, cezaevi doktoru tarafından, eylemlerinin fiziksel ve psikolojik sonuçları hakkında bilgilendirilmesini öngörmektedir. Ciddi herhangi bir sağlık tehlikesi ortaya çıkarsa, bu kişiler, gerektiğinde kendi iradelerine karşı, hastaneye götürülecektir.

Tek tük “ölüm orucu” vakaları olduğuna dair haberler gelmeye devam etmekle beraber, bunların sayısı epeyce azalmıştır. Resmi kaynaklara göre, beş mahkum hastanede “ölüm orucu”na devam etmekle beraber, halen cezaevlerinde “ölüm oruççuları” yoktur. Cumhurbaşkanı, “ölüm oruçları”na katılan 171 mahkumu affetmiş, 391 mahkumun cezaları ertelenmiş ve 80 mahkum sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilmiştir. Raporlama döneminde, 9 mahkum “ölüm orucunda” ölmüş ve böylece ölümlerin toplam sayısı 66’ya yükselmiştir.

Ocak 2003’te, Adalet Bakanlığı tarafından, özellikle insan hakları ve kötü muameleyle mücadele konuları üzerinde odaklanan, cezaevi ve tutukevi personelinin hizmet içi eğitimiyle ilgili yeni bir program kabul edildi.

Resmi kaynaklara göre, 30 Nisan 2003 itibariyle, cezaevleri ve tutukevlerinde 64.173 kişi bulunmakta olup, bunların 32.624’ü hükümlü, 31.549’u ise tutuklu kişilerdir.

Ekim 2002’de Adalet Bakanlığınca yayınlanan bir genelge, İÖK’nin tavsiyelerine uygun olarak, ortak sosyal faaliyetlere katılmaya bağlanmış bütün şartları kaldırdı. Ancak, yüksek güvenlikli F tipi cezaevlerinde, bazı gruplar arasında, kendi kararlarıyla olsun veya olmasın, tecridin devam ettiği yolunda haberler alınmaktadır. Telefonlara erişim (her hafta on dakikalık telefon konuşmaları) ve açık ziyaret hakkı F tipi cezaevlerinde önemli derecede iyileşmiştir.

Avukatlar ve ziyaretçilerin, mahpuslarla görüşmekte zorluk çektikleri ve mahpusların yeterli tedavi almadıkları bildirilmektedir. Aralık 2000’de mahpusların Bayrampaşa Cezaevinden yeni F tipi cezaevlerine aktarılması operasyonunda yer alan 1 600 jandarma görevlisinin ve Eylül 1999’da Ulucanlar Kapalı Cezaevinde 10 mahpusun ölümünden sorumlu oldukları iddia edilen 161 güvenlik personelinin yargılanması devam etmektedir.

Cezaevlerinin fiziksel altyapısının ıslah edilmesiyle ilgili olarak, resmi kaynaklar, koğuş sisteminden hücre sistemine geçişin tamamlanmak üzere olduğunu belirtiyorlar. Dört yeni F tipi cezaevi inşa edilmiş olup, bu tip cezaevlerinin sayısı böylece 10’a çıkmıştır. Bakırköy-İstanbul’da yeni bir kadın cezaevi inşa edilmektedir.

Ankara’da cezaevi personelinin eğitimi için yeni bir okul faaliyete geçmiş olup, İstanbul ve Erzurum’da iki yeni okulun kısa bir zamanda faaliyete geçmeleri beklenmektedir.

2001 yılında kurulan 129 Cezaevi İzleme Kurulu, ceza infaz kurumlarındaki yaşam koşulları, nakiller ve disiplin tedbirleri üzerine araştırma yapmaya devam ediyorlar. Cezaevi İzleme Kurulları, mahpusların yaşam koşulları, sağlığı, beslenmesi, eğitilmesi ve topluma kazandırılması üzerinde odaklanan, çok sayıda tavsiyelerde bulunmuşlardır. Kurulların çalışmaları sonucunda, bu alanlarda mahpusların koşullarında bazı iyileşmeler olduğu bildirilmektedir. Kötü muamele ve tecrit gibi daha hassas konular ise, Cezaevi İzleme Kurullarınca ele alınmamaktadır.

2001 yılında “infaz hakimliği” sisteminin kurulmasından beri, 140 infaz hakimine, tutuklu ve hükümlülere yönelik işlemler konusunda 8 998 şikayet iletilmiştir. İnfaz hakimlerince, başvuruların 2 644’ü kabul edilmiş ve işleme konulmuş, 244’ü kısmen kabul edilmiş ve işleme konulmuş, 610’u reddedilmiştir. Başvuruların büyük bir kısmı (3 794) disiplin cezalarıyla ilgiliydi.

İnfaz hakimlerinin kararlarının her zaman için gereğince takip edilmediği ve başvuruların bazen keyfi olarak reddedildiği yolunda kaygılar vardır. Şikayetlerin infaz hakimlerine iletilmesinde gizliliğe uyulmadığı ve başvuruların cezaevi idarelerince elemeden geçirildiği yolunda belirtiler de vardır. Bu nedenle, bütün başvuruların değerlendirilmemesi şeklinde bir risk vardır.

İfade özgürlüğü konusunda, mevcut kısıtlamaların bazıları kaldırılmıştır. Bu durum, hem beraatlara, hem de şiddet içermeyen görüş ifade etmekten mahkum edilen bazı kişilerin tahliyesine yol açmıştır. Ancak, yasal değişikliklere karşın, bazı problemler sürmektedir.

Altıncı reform paketi kapsamında, Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesi (“devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda”) kaldırıldı.

Yedinci reform paketi kapsamında, Ceza Kanunu’nun 159. maddesi (“devleti ve devlet kurumlarını tahkir etmek ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü tehdit etmek”) uyarınca verilecek asgari hapis cezası, bir yıldan altı aya indirilmiştir. Bu değişiklik, aynı maddede Ağustos 2002’de yapılan ve söz konusu kurumları “tahkir” ve “tezyif” amaçlı olmayıp sadece eleştiriye yönelik görüşler ifade edilmesini cezadan muaf kılan değişikliği teyit etmektedir.

Yedinci paket, “terörist örgütlerin faaliyetini her ne surette olursa olsun kolaylaştıran eylemleri” cezalandıran hükmü kaldırmak yoluyla, Ceza Kanunu’nun 169. maddesinin (“terörist örgütlere yardım ve yataklık etme”) kapsamını da daralttı. Ayrıca, yedinci paket, “terörist metotlar kullanılmasını teşvik edecek şekilde (terörist) örgütle ilgili propaganda” kavramını getirmiş olan Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinde geçen yıl yapılan değişiklikleri, “terörist metotlar” ifadesi yerine “şiddete veya başka terörist araçlara başvurma” ifadesini koymak suretiyle, takviye etmektedir. Para cezaları on kat arttırılmıştır ve, geçen yıl arttırılan, hapis cezalarının süresi bir ve beş yıl arasında olmaya devam etmektedir.

Altıncı reform paketi kapsamında, Sinema, Video ve Müzik Eserleri Yasasında değişiklikler yapılmıştır. Bu alanlardaki eserleri durdurma veya yasaklamanın kapsamı, yalnızca, Cumhuriyet’in temel niteliklerini ve devletin bölünmez bütünlüğünü zayıflatacağı düşünülen suçları içerecek şekilde daraltılmıştır. Bu alanlardaki bir eseri durdurmaya yönelik herhangi bir idari karar, şimdi 24 saat içinde bir hakim tarafından onaylanmalıdır. Bundan böyle, Milli Güvenlik Kurulu’nun bir temsilcisi, denetleme kurulunda yer almayacaktır (bkz. Bölüm B.1.2. – Demokrasi ve hukukun üstünlüğü – Milli Güvenlik Kurulu ile ilgili olarak).

Ancak, Türk hükümetince ilan edildiği gibi, bu alandaki mevcut yasal kısıtlamaların gözden geçirilmesi süreci henüz tamamlanmış değildir. 3 Kasım 2002 seçimlerini değerlendiren bir raporda, AGİT/ODIHR, genel yasal çerçeve ve onun uygulanmasının Türkiye’de siyasi tartışmanın kapsamı üzerine kesin sınırlar koyduğu sonucuna varmaktaydı. Bu sınırların ötesinde, şiddet içermeyen siyasi görüş ifadeleri, hâlâ birçok yasayla kısıtlanmakta ve sert biçimde cezalandırılmaktadır.

Yukarıda belirtildiği gibi, savcılar hâlâ, ifade özgürlüğünü sınırlamak için Ceza Kanunu’nun (312. ve 169. maddeler) ve Terörle Mücadele Kanunu’nun (7. madde) alternatif hükümlerini kullanma eğilimindedir. Ayrıca, muhtelif durumlarda, değiştirilmiş mevzuata göre beraat etmiş olan kişiler aleyhine dava açmak için alternatif hükümler kullanılmıştır. Değiştirilmiş mevzuat uyarınca mahkumiyetler bozulduğunda bile, tam hukuki düzeltme kendiliğinden temin edilmemektedir.

Şiddet içermeyen görüş ifadesinden dolayı dava edilen ve hüküm giyen bütün kişilerin durumlarını düzeltmek için, değiştirilmiş mevzuatın yorumlanma ve uygulanma süreci tutarlı ve sistemli bir biçimde devam ettirilmelidir.



Basın özgürlüğü konusunda, bazı yasal değişikliklere karşın, durum kaygı vermeye devam etmektedir. Dördüncü reform paketi, Basın Kanunu’nun 15. maddesini değiştirmiştir. Bu değişiklik, süreli yayınların sahiplerini, yayıncıları ve yazarları kaynaklarını açıklamaya zorlanmaktan koruyan hükümler içermektedir.

Yedinci reform paketi kapsamında, 765 sayılı Kanun’un 426. ve 427. maddeleri değiştirilmiştir. Bilim ve sanat eserlerini ve “edebi değer taşıyan eserleri”, ahlaki ilkeler temelinde yayınların yasaklanmasını öngören 426. maddenin kapsamından muaf tutmak için, söz konusu maddeye bir fıkra eklenmiştir. Madde 427 çerçevesinde, müsadere edilen yayınlar, bundan böyle, “halkın duygularını incitmek” veya “insanların cinsel arzularını istismar etmek” gerekçesiyle imha edilemeyecek veya yakılamayacaktır.

Reformların pratikteki etkisiyle ilgili olarak, Türk Ceza Kanunu’nun değişik 159. ve 312. maddelerinin ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin uygulanması tekdüze değildir. Alınan bilgilere göre, devlet kurumlarını ve politikalarını eleştiren veya bazı siyasi grupların açıklamalarını yayımlayan gazeteciler, yazarlar ve yayıncılara zaman zaman hapis cezaları verilmektedir.

Resmi veriler, Basın Kanunu çerçevesinde takibatın azaldığını göstermektedir. Ancak, alınan bilgilere göre, yayınların ve matbaa aletlerinin müsadere edilmesi, yayınevlerinin kapatılması, yayıncılar ve matbaacılara ağır cezalar verilmesi devam etmektedir. Ayrıca, İnternet içeriği katı bir sansüre tabidir.

Basın özgürlüğüne ilişkin mevzuatın gözden geçirilmesi süreci, basın özgürlüğü üzerinde etkisi olan bütün mevzuatı kapsayarak, geniş bir biçimde sürdürülmelidir.

Yayıncılık alanında, Türkçe dışında dillerde radyo ve TV yayınlarına izin veren reformlar, henüz herhangi bir somut sonuç getirmemiştir.

Ağustos 2002’de kabul edilen değişiklikleri uygulamaya geçirmek için, Aralık 2002’de Radyo ve TV Yayınlarının Dili üzerine bir Yönetmelik çıkarıldı. Bu Yönetmelik, devlet yayıncılık kurumu TRT’nin Türk vatandaşlarınca geleneksel olarak kullanılan dillerde ve lehçelerde yayın yapmasına izin vermektedir.

Yönetmelik, bu dillerde yapılacak yayınların, radyoda haftada dört saat, televizyonda haftada iki saat olabileceğini ve programların yalnızca haber, kültür ve müzik konularında yetişkinlere yönelik olabileceğini belirtmektedir. Yayınların Cumhuriyet’in temel niteliklerine ve devletin bölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacağını belirten Yönetmelik, radyo programının ardından tam bir Türkçe çevirisinin verilmesi gerektiğini, televizyon yayınlarının Türkçe altyazılı olmasını ve televizyon yayınlarındaki kişilerin çağdaş kıyafetler giymelerini de öngörmektedir.

Ancak, TRT’nin özerk statüsüyle ilgili hukuksal nedenlerle, Yönetmelik uygulanamamıştır.

Altıncı reform paketiyle, Türk vatandaşları tarafından gündelik hayatlarında geleneksel olarak kullanılan dillerde ve lehçelerde yayın yapma olanağını TRT yanında özel istasyonlara genişleten bir yasal değişiklik getirildi. Bu değişikliğin usulleri ve esasları, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından Kasım 2003’e kadar çıkarılması gereken bir yönetmelik yoluyla belirlenecektir. Değişiklik, seçim propagandası yayınları üzerindeki kısıtlamaların seçimden önceki bir haftadan yirmi dört saate indirilmesini de öngörmektedir.

Dolayısıyla, Türk vatandaşları tarafından gündelik hayatlarında geleneksel olarak kullanılan Türkçe dışındaki dillerde ve lehçelerde herhangi bir yayın olmamıştır.

RTÜK, örneğin bölücü propaganda ve nefrete tahrik ile ilgili bazı devlet ilkelerini çiğnemekle suçlanan özel radyo ve televizyon istasyonlarına (yayın lisansının askıya alınması veya iptal edilmesi dahil) ağır cezalar vermeye devam etmiştir. Örnek olarak, Van’da buluna Çınar Televizyonu, Van ziyareti esnasında Haklar ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) Başkanı’nın yapmış olduğu konuşmayı yayınlaması nedeniyle bir ay süreyle kapatılmıştır. TRT, aynı konuşmayı, herhangi bir güçlükle karşılaşmadan yayınlamıştır.

Örgütlenme özgürlüğü konusunda, dördüncü ve yedinci reform paketleri kapsamında yapılan değişiklikler uyarınca kısıtlamalar gevşetilmiştir. Ancak, ırk, etnisite, din, mezhep, bölge, veya başka herhangi bir azınlık temelinde dernekler kurulmasıyla ilgili sınırlamalar dahil, önemli bazı sınırlamalar devam etmektedir. Yapılan değişiklikler, derneklerce karşılaşılan başlıca sorunlara yönelik net bir çerçevenin kabul edilmesine yol açmış değildir.

Dördüncü reform paketi kapsamında, Dernekler Kanunu tadil edilerek, derneklerin resmi olmayan yazışmalarında herhangi bir dili kullanmaları ve (bireyler yanında) tüzel kişilerin de derneklere üye olmaları olanağı getirilmiştir. Duyurular yapılması veya yayınlar dağıtılması üzerindeki kısıtlamalar hafifletilmiştir. Bu belgelerin nüshalarını, dağıtım öncesinde, savcı dahil ilgili makamlara gönderme mecburiyeti kaldırılmıştır.

Derneklerin açıklama, duyuru ve başka yayınlarının müsaderesi hakkında mülki idare makamlarınca verilen herhangi bir karar, bundan böyle, 48 saat içinde bir hâkim tarafından onaylanmalıdır. Bu süre içinde onay verilmemesi durumunda, karar geçersiz olacaktır.

Yedinci paket, bazı suçlardan mahkum edilen kişilerce veya mahkeme kararıyla kapatılmış bir derneğin veya siyasi partinin üyeleri arasında bulunan kişilerce dernek kurulması üzerindeki kısıtlamaları da hafifletmiştir. Yüksek öğrenimdeki öğrenciler, bundan böyle, sadece eğitim ve rekreasyon amacıyla değil, aynı zamanda sanat, kültür ve bilimle de ilgili dernekler kurma hakkına sahiptirler.

Medeni Kanun ve Vakıflar Kanunu değişiklikleri uyarınca, Türk dernekleri ve vakıfları, bundan böyle, yurt dışında şubeler açabilecek ve uluslararası veya yabancı kuruluşlara üye olabileceklerdir. Uluslararası veya yabancı kuruluşlar da, Dışişleri Bakanlığı’nın görüşü alınarak İçişleri Bakanlığı’nın izniyle Türkiye’de faaliyet gösterebilecek ve şube açabileceklerdir.

Ağustos 2002 reform paketinde öngörüldüğü gibi, bugüne kadar Emniyet Genel Müdürlüğü’ne ait olan görevleri yerine getirmek üzere, Ağustos 2003’te bir Dernekler Dairesi kuruldu.

“Ülkenin ulusal birliğine ve laik yapısına karşı faaliyetlere karışmak” iddiasıyla Alman vakıfları ve STK temsilcileri aleyhine açılan davada sanıkları aklayan Mart 2003 tarihli Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı, olumlu bir gelişmedir.

Ancak, dernekler, büro ve şubelerin kapatılması ve faaliyetlerin durdurulması açısından problemlerle karşı karşıyadır. Pratikte, finansman alınması dahil, yabancı dernekler ve uluslararası kuruluşlar ile işbirliğinde önemli zorluklar yaşamaya devam etmektedirler.

İnsan hakları kuruluşları ve savunucuları aleyhine çok sayıda davalar açılmıştır. Davaların çoğunluğu, beraat ile veya hapis cezasının para cezasına çevrilmesi veya ertelenmesi ile sonuçlanmış olsa da, insan hakları savunucuları, davaların sayısının yetkililerce taciz edilme boyutunda olduğu duygusu içindedirler. Halen, insan hakları savunucularına karşı devam etmekte olan 500 dava olduğu tahmin edilmektedir.

Mayıs 2003’te, söylendiğine göre Ceza Kanunu’nun 169. maddesine dayanarak, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği bir izinle, Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Terörle Mücadele Şubesi, İnsan Hakları Derneği’nin Ankara’daki genel merkezi ve bürosunda arama yaptı. Arama esnasında, bilgisayarların hard disklerine, video kasetlerine, CD’lere, belgelere ve kayıt defterlerine el konuldu. Henüz dava açılmış değildir.



Barışçıl toplantı özgürlüğü konusunda, mevcut kısıtlamalar gevşetilmiştir.

Üçüncü reform paketi kapsamında yapılan değişiklikler uyarınca, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun uygulanması hakkında Ekim 2002’de çıkarılan Yönetmelik, bir gösteri yapmak için izin isteme süresinin planlanan gösterinin 72 saat öncesinden 48 saat öncesine indirilmesini teyit etmiştir. Bir gösteri düzenlemek için yaş sınırı 21’den 18’e indirilmiştir.

Yedinci reform paketi, valilerin toplantıları erteleme yetkisini sınırlamaktadır. Toplantılar, yalnızca “açık ve yakın bir suç işlenme tehdidi”nin olduğu durumlarda yasaklanabilecektir. Resmi rakamlar, 2001 yılında yasaklanan veya ertelenen 141 gösteriye karşılık, 2002’de 95 gösterinin yasaklanmış veya ertelenmiş olduğunu göstermektedir.

Yerel yetkililerin protestoculara karşı aşırı kuvvet kullandığı durumlar olmuştur. Buna bir örnek, Mayıs 2003’teki Bingöl depreminden sonra gösteri yapmak için toplanan bir kalabalığın ortasından bir polis arabasıyla geçen ve havaya ateş eden polislerdir.



Siyasi partiler ile ilgili olarak, dördüncü reform paketi kapsamında, Siyasi Partiler Kanunu’nda, esas olarak bu kanunu Ekim 2001’deki anayasa değişikliği ile uyumlu hale getirmek için, birtakım değişiklikler yapıldı. Bunlar arasında, siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran hükümler bulunmaktadır. Bir siyasi partiyi kapatmak için, Anayasa Mahkemesi’nde bundan böyle “beşte üçlük bir çoğunluk” gereklidir.

Aynı kanunun 100. maddesinde yapılan bir değişiklik uyarınca, bir siyasi partinin kapatılmasına yönelik bir dava, yalnızca “Anayasa’da öngörülen nedenler” ile açılabilecektir. Yargıtay Başsavcısı’nın bir partinin kapatılması talebine karşı bir itiraz hakkı sağlamak üzere, kanunun 102. maddesi de değiştirilmiştir. Madde 104’te yapılan bir değişiklik, siyasi partilere karşı kapatmadan başka yaptırımlar uygulanabilmesini öngörmektedir. Değiştirilen maddeye göre, siyasi partiler “devlet yardımından kısmen veya tamamen” yoksun bırakılabilirler. Ayrıca, kanunun ihlalleri için asgari hapis cezalarını üç yıldan beş yıla çıkarmak üzere, kanunun 11. maddesi de değiştirilmiştir.

Birkaç siyasi parti, onların kapatılması amacıyla açılan davalara maruz kalmıştır. Mart 2003’te, Anayasa Mahkemesi oybirliğiyle Halkın Demokrasi Partisi’ni (HADEP) kapatmaya karar verdi. Yetkili makamlara göre, HADEP devlet yardımından yararlanmak için gereken %10’luk seçim barajına ulaşamadığı için, devlet yardımından yoksun bırakmaya ilişkin yeni düzenlemeler HADEP yönünden uygulanabilir değildi. HADEP, Ceza Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca kapatıldı ve 46 parti üyesi beş yıl süreyle siyasi faaliyetlere girmekten yasaklandı. Anayasa Mahkemesi’nde, Demokratik Halkın Partisi (DEHAP), Haklar ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin kapatılması için de davalar açılmıştır. Eylül ayında, Yargıtay, DEHAP’ın Kasım 2002 seçimlerine katılmak amacıyla sahte belgeler sunmaktan suçlu olduğuna karar verdi. Yüksek Seçim Kurulu, bunun seçimlerin geçerliliğini etkilemeyeceği yönünde bir karar aldı.

Şubat 2003’te, AİHM, 1998’de Refah Partisi’nin kapatılmasının AİHS’ye aykırı olmadığı yolunda Temmuz 2001’de verdiği kararı teyit etti.10



Din özgürlüğü ile ilgili olarak, mülkiyet hakları ve ibadet yerleri inşa edilmesi konularında düzenlemeler kabul edilmiştir. Ancak, bunların etkisi sınırlı olmuştur. Gayrı Müslim dinsel azınlıklar, tüzel kişilik, mülkiyet hakları, içsel yönetim, ve ruhban eğitiminin yasaklanması açısından ciddi engellerle karşı karşıya olmaya devam etmektedirler.

Eylül 2003’te, dört büyük gayrı Müslim dinsel azınlığın (Rum-Ortodoks, Katolik, Ermeni ve Süryani) temsilcileri, Türk resmi makamlarına ortak bir başvuru yaparak, onları, mevcut bütün sorunları çözmeye çağırdılar.

Mülkiyet haklarıyla ilgili olarak, Vakıflar Kanunu dördüncü reform paketi kapsamında tadil edildi ve Ocak 2003’te bir Yönetmelik çıkarıldı. Bu Yönetmelik, (Ekim 2002’de çıkarılan daha önceki bir yönetmelikte öngörüldüğü gibi) taşınmaz mal edinmek, tasarruf etmek ve tescil ettirmek için vakıfların Bakanlar Kurulundan izin alması mecburiyetini kaldırdı. Bundan böyle, Yönetmelik “gerekli görüldüğünde” ilgili bakanlıkların ve kamu kurumlarının görüşlerinin alınmasını da öngörmekle birlikte, Vakıflar Genel Müdürlüğünden izin alınması gereklidir. Altıncı reform paketi, azınlık vakıflarının taşınmaz mallarının tescil edilme süresini altı aydan on sekiz aya çıkarmıştır.

Ocak Yönetmeliği, hâlâ yalnızca gayrı Müslim vakıflarına atıf yapmaktadır. Katolik ve Protestan cemaatleri dahil, vakıf kuramayan bütün dinsel cemaatler bunun dışında bırakılmıştır. Ayrıca, Yönetmeliğe ilişik 160 azınlık vakfını içeren bir listede bulunmayan vakıflar, taşınmaz mal tescil ettirme hakkına sahip değildir.

Gayrı Müslim dinsel cemaatlerin önemli bir meselesi olan müsadere edilmiş mallar konusu hâlâ bir çözüme bağlanmış değildir. Bu cemaatlerin hukuki statüden yoksun olmaları dikkate alındığında, bunların malları devamlı olarak müsadere tehlikesi altındadır ve adli yollardan malları geri almaya yönelik girişimler birçok engellerle karşılaşmaktadır. Özellikle Rum Ortodoks cemaati, müsadere edilmiş mallarının bir bölümünü geri almak için, kısa bir zaman önce AİHM’ye başvurmuştur.

Taşınmazların tescili konusunda, vakıflar önemli zorluklarla karşılaşmıştır. Resmi kaynaklara göre, 116 vakıf, toplam 2 234 başvuru yapmış olup, bunların çoğu, ilgili taşınmazların kamu kurumları veya özel bireyler adına tescil edilmiş oldukları gerekçesiyle reddedilmiş (622) veya “eksiklerin tamamlanması için başvurana iade edilmiştir” (910). Yukarıda belirtildiği gibi, Türk makamları, Aralık 2000’de AİHM’de varılmış olan ve Institut de Prêtres français’e (Asompsiyon Rahipler Topluluğu) bir arsa ve onun üzerindeki binaların intifa hakkının ve arsayı kâr amacıyla kiraya verme hakkının verilmesini öngören uzlaşmayı uygulamamışlardır.

Dinsel vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün müdahalesine tabi olmaya devam etmekte ve bu durum onların özerkliğini ciddi biçimde sınırlamaktadır. Bunun kapsamında, onların mütevellilerini azletme ve onların malvarlıkları ve muhasebe işlerinin yönetimine müdahale etme imkanı da vardır.

Resmi kaynaklar, 2001 ve 2003 arasında 406 vakfın feshedilmiş olduğunu belirtmektedir. Vakıfların kurulları, seçimler konusunda özel sorunlarla karşı karşıya olup, seçimlerin yapılmaması onların varlığını tehdit edebilmektedir. Kurullar, vakıf çevresindeki alanda bir seçmen topluluğunu gerektirdiği ve seçmenler, zaman içinde, bu alandan taşınıp başka bir yere gitmiş olabilecekleri için, seçimlerin yapılması her zaman olanaklı değildir. Seçimler zamanında yapılmadığı takdirde, bunun sonucu, emlak müsaderesi olabilmektedir. Bu sorunu çözmek için seçmen alanlarında genişleme yapılmasının birkaç örneği vardır, fakat vakıfların büyük çoğunluğu bu değişimlerden yararlanamamıştır.

İbadet yerleri inşasına izin verilmesiyle ilgili olarak, İmar Kanunu altıncı reform paketi kapsamında değiştirilmiş ve bunun ardından, Eylül 2003’te bir genelge yayınlanarak, “cami” sözcüğü yerine “ibadet yerleri” ifadesi konulmuştur. Bunun anlamı, kiliseler ve sinagogların da artık kanunun kapsamı içinde olmasıdır. Özellikle Protestan cemaati, ibadet etmek için yer bulmakta zorluklar yaşamıştır. Diyarbakır’daki Protestan kilisesi, Nisan 2003’ten beri ibadete açık olduğu halde, hâlâ hukuki statüden yoksundur.

Dinsel azınlıklar için din adamları yetiştirilmesi üzerindeki yasak sürmektedir. Kiliselerindeki rahiplerin azalan sayıları dikkate alınırsa, bazı dinsel azınlık cemaatleri bu yasağın kendilerini tehdit ettiği duygusu içindedirler. Defalarca talep edilmesine karşın, Halki (Heybeliada) ruhban okulu halen kapalıdır. Öte yandan, Ağustos 2003’te, yetkili makamlar bu konu üzerinde yeniden düşünmeyi taahhüt ettiler. Kaynakların sınırlı olması, dinsel azınlık cemaatlerinin büyük çoğunluğunu, kendi din adamlarını yurt dışında yetiştirme imkanından yoksun bırakmaktadır. Vatandaşlık kriteri ise, örneğin Süryani ve Keldani Kiliseleri bakımından, Türk olmayan din adamlarının çalışabilmesine veya Ekümenik Patrik sıfatının kullanılmasına olanak vermemektedir. Ayrıca, Türk olmayan din adamları, vize ve oturma müsaadeleri verilmesi ve yenilenmesi bakımından zorluk çekmeye devam etmektedir. Roma Katolik cemaati için bu önemli bir meseledir.

Ekümenik Patrik sıfatının kullanılması, bir gerilim sebebiydi. Örneğin, Ocak 2003’te, tören davetiyesinde Patrik’ten Ekümenik diye söz edilmesi gerekçesiyle, Türk kamu görevlilerine, Ortodoks Patriği I Bartholomeos tarafından yapılacak bir konuşmaya katılmamaları talimatı verildi.

Din eğitimi ders kitaplarında Hıristiyan mezhepleriyle ilgili anlatımları yeniden yazma çalışmasının sonuçlandırılması olumlu bir gelişmedir. Söz konusu anlatımlar, birçok dinsel azınlık tarafından, öznel ve yanlış olmakla eleştirilmişti. Cemaatler, ders kitaplarının buna göre tadil edilmesini bekliyorlar. Onaylanmamış dinî ders kitaplarının yayınlanması ve ithal edilmesi üzerinde bir yasak vardır ve kitapların gümrük memurlarınca müsadere edildiği durumlar olmuştur.

Dinsel azınlık okullarında müdür yardımcısının, müdürden daha fazla yetkiyle, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından atanan bir (Müslüman) kişi olması nedeniyle güçlükler yaşanmaktadır. İlahiyat kolejleri mezunlarının ve din adamlarının okullarda öğretmenlik yapmalarına izin verilmemesi, azınlık dinlerinin öğretilmesine ilişkin zorluklar yaratmıştır.

Temmuz 2003’te Ankara’da, din özgürlüğü konusunda, Türk makamları ve Avrupa Komisyonu tarafından ortaklaşa düzenlenen bir uzmanlar grubu toplantısı yapıldı. AB üyesi devletlerden ve Türkiye’den uzmanlar, AB üye devletlerinde din özgürlüğü standartları ve uygulamaları konusunda bilgi alışverişinde bulundular. Şimdiye kadar kabul edilmiş olan hukuki reformların yetersiz oldukları, bu alandaki mevzuatın genel kabul gören işbirliği, eşitlik ve ayrımcılık yapmama ilkeleri temelinde gözden geçirilmesi gerektiği ve AB standartları temelinde, AİHM içtihatlarını da dikkate alarak, dernekler ve vakıflar mevzuatında kapsamlı bir yenilemenin gerekli olduğu sonucuna vardılar.

Sünni olmayan Müslüman cemaatlerin durumuyla ilgili olarak, Aleviler yönünden bir değişme olmuştur. Daha önce yasaklanmış olan Alevi ve Bektaşi Kuruluşları Birliği’ne Nisan 2003’te hukuki statü tanınmış ve böylece söz konusu Birlik faaliyetlerine devam edebilmiştir. Ancak, Diyanet İşleri Genel Müdürlüğünde temsil konusuyla ve okullarda Alevi kimliğini tanımayan zorunlu din eğitimiyle bağlantılı olarak sorunlar devam etmektedir.

Edirne’de bir ibadethane olarak kullanılan bir taşınmazın kamulaştırılması ile ilgili olarak Bahai cemaatine karşı devam eden bir dava vardır.



İltica talep edenler ve insan kaçaklığı konuları, Başlık 24’te ele alınmaktadır – Adalet ve içişleri sahasında işbirliği.
Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar

Cinsiyet eşitliği konusunda, altıncı reform paketinin bir parçası olarak, “namus cinayetleri” işlenmesiyle ilgili sorunları çözmek amacıyla Ceza Kanununda değişiklik yapılmıştır. Ceza Kanunu’nun “namus cinayetleri” için ceza indirimleri öngören 462. maddesi kaldırılmıştır. Ancak, “aşırı tahrik” altında işlenen suçlarla ilgili 51. maddenin daha genel hükümleri, geleneksel olarak “namus” aleyhine olarak görülen suçlar için geçerli olmaya devam etmektedir. Evlilik dışında doğan çocuklara karşı işlenen “namus cinayetleri” için yaptırımları arttırmak üzere Ceza Kanunu’nun 453. maddesi tadil edilmiştir.

Türkiye’de kadınlara karşı şiddet hâlâ yaygındır. Farklı raporlara göre, kadın nüfusun yarıdan çoğu, aile ortamı içinde fiziksel ve psikolojik şiddet biçimlerine tabidir.

Mayıs 2003’te kabul edilen yeni Çalışma Kanunu, ırk ve etnik köken, din ve ideoloji yanında, cinsiyet yönünde de kişiler arasında çalışma hayatında eşit muamele ilkesini tanımaktadır. Ancak, mevzuat, istihdamda ayrımcılığın etkili biçimde yasaklanmasını henüz garanti etmemekte olup, AB mevzuatında öngörüldüğü ve Avrupa Sosyal Belgesi’nin 1 (2) ve 20 sayılı maddelerinde ima edildiği gibi, cinsiyet eşitliğini arttırmak için yeni çabalara gereksinme vardır. Türkiye, istihdam edilen kadınların analığın korunması hakkına dair Avrupa Sosyal Belgesi’nin 8. maddesini henüz kabul etmemiştir.

Medeni Kanun’un, evlilik içinde edinilen malların (Ocak 2002’den sonra yapılan evlilikler bakımından özel beyan üzerine) eşler arasında eşit paylaşılmasını öngören hükümlerinin uygulanması çok sınırlı olmuştur. Seçilmiş kurullarda ve yönetimde kadınların temsil edilmesi düşük olmaya devam ediyor. 550 milletvekilinden 24’ü kadındır.

Meclis içtüzüğü, bayan memurlarca pantolon giyilmesi üzerindeki yasağı kaldıran düzenlemeyle uyumlulaştırılmamıştır.

Mart 2003’te, Hükümet içinde ilk defa olarak kadınlarla ilgili konulara yönelik bir bakanlık makamı kuruldu.

Türkiye, Avrupa Sosyal Belgesi’nin özürlülerin haklarına dair 15. maddesini henüz kabul etmemiştir. Ancak, yeni Çalışma Yasası, 50’den fazla çalışanı olan bir işyerinde, her yıl belirlenen bir orana uygun olarak, belli sayıda özürlü istihdam edilmesini gerektirmektedir.

Çocuk hakları konusunda, çocuk işçilerin yaş sınırı, 1971’den bu yana 12’den 15’e çıkmış olmakla birlikte, özellikle küçük işletmelerde ve tarımda, 15 yaşından küçük önemli sayıda çocuk hâlâ istihdam edilmektedir. Bu çocuklar, Avrupa Sosyal Belgesi’nin 7. maddesinde öngörülen eğitim hakkından yoksundurlar. Daha önce belirtildiği gibi, Çocuk Mahkemelerinin Kurulması, Görevleri ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 6. maddesinde bir değişiklik yapılarak, gençlerin Çocuk Mahkemelerinde yargılanma yaşı 15’ten 18’e çıkarılmıştır.

Çocuk Haklarının Kullanılması Üzerine Avrupa Sözleşmesi’ni Haziran 2002’de onaylamak suretiyle, Türkiye, çocukların korunmasına yönelik taahhüdünü göstermiştir. Ancak, Avrupa Sosyal Belgesi’nin 7. maddesini (“çocukların ve gençlerin korunma hakkı”) ve 17. maddesini (“annelerin ve çocukların sosyal ve ekonomik yönden korunma hakkı”) hâlâ kabul etmemiştir.



Sendikalar ile ilgili olarak, Avrupa Sosyal Belgesi’nin 5. maddesi (“örgütlenme hakkı”) ve 6. maddesinin (grev hakkı dahil “toplu pazarlık hakkı”) kabul edilmesi yönünden ilerleme olmamıştır. Kamu sektöründe, örgütlenme hakkı üzerinde önemli kısıtlamalar içeren ve grev hakkıyla toplu pazarlık hakkını dışlayan Haziran 2001 tarihli yasa, değiştirilmiş değildir.

Türkiye, 1996 yılında gözden geçirilen Avrupa Sosyal Belgesi’ni imzalamamıştır. (Ayrıca bkz. Başlık 13 – Sosyal politika ve istihdam).



Kültürel haklar ile ilgili olarak, altıncı reform paketi birtakım değişiklikler getirdi. Daha önce belirtildiği gibi (bkz. Bölüm B.1.3. – İnsan hakları ve azınlıkların korunması – Medeni ve siyasi haklar, yayıncılık üzerine), söz konusu paket, kamu yayıncılık kurumu tarafından olduğu gibi, özel televizyon ve radyo istasyonlarında da, Türk vatandaşlarınca geleneksel olarak kullanılan diller ve lehçelerde radyo ve televizyon yayınları yapılabilmesini öngörmekteydi. Nüfus Sicil Kanunu değiştirilerek, anne ve babaların, “ahlaki değerlere” aykırı olmamak ve kamuyu incitici nitelikte olmamak koşuluyla, çocuklarına istedikleri adları verme olanağı sağlandı. “Siyasi bakımdan” incitici adlara yapılan atıf kanundan çıkarılmıştır. Ancak, Eylül 2003’te yayınlanan bir genelgeyle, Kürtçede yaygın olarak kullanılan q, w ve x harflerini içeren adların kullanımı yasaklanarak bu değişikliğin kapsamı sınırlandı.

Dördüncü reform paketi, derneklerin gayrı resmi yazışmalarında yabancı diller kullanmalarına olanak verilerek, Dernekler Kanunu’nun 6. maddesini değiştirdi (bkz. Bölüm B.1.3. – İnsan hakları ve azınlıkların korunması – Medeni ve siyasi haklar örgütlenme özgürlüğü üzerine).

Film, sanatlar, festivaller, kültürel etkinlikler ve radyo yayınları alanlarında Türkçe’den başka diller ve lehçelerin kullanılması, yine de hâlâ yasal kısıtlamalara ve adli kovuşturmaya tabidir. Ancak, bir derece gevşeme olmuştur: üniversite düzeyinde seçimlik Kürtçe dil dersleri için dilekçe verenlere karşı adli kovuşturmalar ve idari yaptırımlar durdurulmuş; Kürt müzik gruplarının katılımıyla çeşitli kültürel şenlikler düzenlenmiş; ve yayıncılık şirketleri tarafından çok çeşitli Kürtçe dinsel kitaplar ve kasetler çıkarılmıştır.

Türk vatandaşlarınca günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullanılan farklı diller ve lehçelerin öğrenilmesine ilişkin Ağustos 2002 reform paketinin uygulanmasında ilerleme olmamıştır. Bu türden dil kursları açmak için yapılan başvurular, müfredatın dil öğretimi değil kültür ve tarih üzerinde odaklanması gerekçesiyle, yetkili makamlarca geri çevrilmiştir. Ayrıca, pratikte kursların açılmasına engel olan bazı katı yönetmelik şartları vardır. Bunlar, özellikle, öğretmenlerin milliyeti ve sahip olmaları gereken nitelikler ve öğrencilerde aranan eğitim düzeyi ile ilgilidirler.

Yedinci reform paketi, öğretim kurumlarının yeri üzerindeki kısıtlamaları gevşetmiştir. Ayrıca, hangi dillerin öğretileceğini (Milli Güvenlik Kurulu’nun onayını almak zorunda olmaksızın) yalnızca Bakanlar Kurulu’nun düzenleyeceği ve tespit edeceğini öngörmek suretiyle, yabancı dillerin öğretilmesi ve farklı diller ve lehçelerin öğrenilmesine ilişkin mevzuatı da tadil etmiştir. Tadil edilen yasayı uygulamak için bir yönetmelik çıkarılacaktır.

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Üzerine BM Sözleşmesi’ni onaylarken, Türkiye, eğitim hakkıyla ilgili 13. maddenin 3. ve 4. fıkralarına bir çekince koymuştur. Bu nedenle, anne ve babaların, çocukları için (resmi makamlarca kurulmuş olanlardan başka) okullar seçme ve (kendi inançlarına uygun olarak) çocuklarının dinsel ve ahlaksal eğitimini sağlama hakkının kapsamı sınırlandırılmıştır.


Azınlık hakları ve azınlıkların korunması

Ocak 2003’te, AGİT Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiseri’nin, ilk defa olarak, ulusal azınlıkların durumu üzerine bir diyalog başlatmak amacıyla Türkiye’yi ziyaret etmesine izin verildi. Ancak, bu ilk toplantının ardından böyle bir diyalog başlamış değildir.

Medeni ve Siyasi Haklar Üzerine BM Sözleşmesi’ni onaylarken, Türkiye, 27. maddeye bir çekince koymuştur. Bu nedenle, etnik, dinsel veya dilsel azınlıkların, kendi kültürlerini yaşama, kendi dinlerini açıklama ve icra etme, veya kendi dillerini kullanma hakkının kapsamı sınırlanmıştır. Ayrıca, söz konusu çekince, bu hakkın Türk Anayasası ve 1923 Lozan Antlaşması’nın ilgili hükümleri uyarınca yorumlanması ve uygulanmasını öngörmektedir.

Seçim sistemi, azınlıkların Parlamento’da temsil edilmelerini zorlaştırmaktadır. Örneğin, Kasım 2002 seçimlerinde, Demokratik Halkın Partisi (DEHAP), Türkiye’nin 81 vilayetinin beşinde oyların %45’ten çoğunu almasına rağmen, %10 barajını geçemedi.



Azınlıklar, resmi makamların bazı ayrımcı uygulamalarına tabi olmuşlardır. Devletçe çıkarılan tarih ders kitaplarının azınlık gruplara karşı düşmanlık duygularına yol açtıkları şeklinde yakınmalar olmuştur. Ayrıca, Nisan 2003’te Eğitim Bakanlığı, okullarda Ermeniler, Pontus Rumları ve Süryaniler ile ilgili tartışmalı tarihsel olaylar üzerine konferanslar ve kompozisyon yarışmaları düzenlenmesini isteyen bir genelge yayınlamıştır.

Rum okulları, öğretmenlerin işe alınmasında ve öğretim malzemelerinin onaylanmasında kısıtlamalar ile karşılaşmış olup, bu durum dilin öğretilmesini olumsuz etkilemiştir. Lozan Antlaşmasında adı geçmeyen dinsel azınlıklar (Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar dışındaki dinsel azınlıklar) hâlâ kendi okullarını açma olanağına sahip değildirler. Bu durum, özellikle Süryani cemaati için bir sorundur.

Farklı dinsel azınlıklara mensup anne ve babalar, çocuklarını dinsel azınlık okullarına yazdırmakta zorluklar ile karşılaşmışlardır. Bir çocuğun böyle bir okula gidebilmesi, babanın o dinsel azınlığa mensup olduğunun tescil edilmiş olması şartına bağlıdır.



Romanlar konusunda, göçebe çingenelerin Türkiye’ye göçmen olarak kabul edilmeyen beş insan kategorisi arasında olduklarını belirten mevzuat hâlâ yürürlüktedir. Bazı Roman cemaatleri, toplumsal dışlanmaya yol açan güçlü önyargı var olduğunu bildirmektedir.

Olağanüstü halin geçerli olduğu son iki vilayet olan Diyarbakır ve Şırnak’ta olağanüstü halin 30 Kasım 2002’de kaldırılmasıyla, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde neredeyse 15 yıl süren olağanüstü hal yönetimi sona erdi. Olağanüstü halin kaldırılmasından sonra, İdare’nin bütçeleri, kaynakları ve personeli valiliklere devredildi. Şubat 2003’te çıkarılan bir hükümet kararnamesiyle, bölgede yeni valiler tayin edildi.

Nisan ayında, Anayasa Mahkemesi, olağanüstü hal bölge valisinin kararlarına karşı yargı yoluna başvurulmasını önleyen Olağanüstü Hal İdaresi hakkında 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yi iptal etti.

Olağanüstü halin kaldırılması, Irak sınırında askeri birlikler konuşlandırılmasıyla ve terörizmin yeniden başlayabileceği kaygısıyla Irak savaşına ilişkin olayların yol açtığı artan gerilime rağmen, bölgede olumlu bir psikolojik etki yaptı. Son aylarda güvenlik durumu iyileşmeye devam etmiş olmakla birlikte, ölümler dahil zayiata yol açan birtakım silahlı çatışmalar olmuştur. Bölgede kontrol noktaları hâlâ vardır fakat kontroller geçmişe kıyasla daha seyrektir ve askeri mevcudiyet daha az belirgindir.

Bölgede toplumsal barışı güçlendirmek için, Parlamento bir “topluma kazandırma” yasasını kabul etti. 6 Ağustos 2003’te yürürlüğe giren bu yasa, illegal bir örgütün faaliyetlerine karışmış kişiler için kısmi bir af ve ceza indirimi öngörmektedir. Örgütün liderleri ve suç işlemiş olanlar yasanın kapsamına girmez. Eylül 2003 tarihli resmi rakamlara göre, başvuruda bulunan 2067 mahkumdan 524’ü tahliye edilmiştir. Aynı kaynaklara göre, illegal örgütlerden yaklaşık iki yüz militan teslim olmuştur.

Durumun tedricen normale dönmekte olduğu Mardin ve, Mayıs’taki depremin vurduğu, binaların zarar gördüğü, toplumsal kargaşanın yaşandığı Bingöl veya durumun pek az değişmiş göründüğü Şırnak gibi iller arasında önemli farklar vardır.

İyileşen güvenlik durumu sayesinde, artan sayıda kültürel faaliyetlere izin verildi ve bunlar yüksek düzeylerde halk katılımıyla gerçekleşti. Diyarbakır, Hakkari ve Tunceli Festivalleri’nin kutlanması özellikle dikkat çekiciydi. Ancak, bir kaç durumda, etkinlikler yasaklandı ve güvenlik güçleriyle olaylar meydana geldi. Şimdi daha sınırlı bir kapsamda olsa da, temel özgürlüklerin ihlaline dair haberler devam etmektedir.

Yurt içinde yerlerinden edilmiş kişilerin durumu hâlâ kritiktir. Bu kişilerin birçoğu, şehirlerin çevresinde ve daha büyük köylerde son derece sefil şartlar içinde yaşamaktadır. Sosyal ve ekonomik problemler had safhada olmaya devam etmekte olup, işsizlik oranları çok yüksektir. İlgi gösterilmesi gereken konular arasında, konut şartlarının iyileştirilmesi, eğitim ve sağlık olanaklarına daha fazla erişim sağlanması ve kadınlar ile çocuklar için psikolojik hizmet verilmesi bulunmaktadır. Çocuklar, polis zalimliğinden başka, fiziksel, cinsel ve madde istismarına özellikle maruzdurlar. Diyarbakır bölgesinde 10 000 “sokak çocuğu” olduğu tahmin edilmektedir.

Bazı bölgelerin ötekilerden daha hızlı ilerlemesiyle, düzensiz bir biçimde ve çok yavaş bir tempoda olmakla birlikte, Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi’nin uygulanmasına devam edilmiştir. Resmi kaynaklara göre, Ocak 2000 ve Ocak 2003 arasındaki dönemde, 82 000 kişinin köylerine dönmelerine izin verilmiştir. Ancak, bu projenin geliştirilmesinde yeterli istişare ve şeffaflık olmayışına dair endişe ve proje hedeflerini, kapsamını ve mali sonuçlarını açıklayan net bir stratejinin olmaması hakkında rahatsızlık vardır. Girmenin hâlâ yasak olduğu yerlerin sayısı azaltılmıştır, fakat dönüş izni almak hâlâ zordur. Geri dönen bazı kişilere sınırlı mali yardım sağlanmış olmakla beraber, köylere dönüşü desteklemek, evlerin veya konutların tahrip edilmesinden dolayı köylüleri tazmin etmek ve daha önce silahlı çatışmalara maruz kalmış yerlerde temel altyapıyı geliştirmek için mali kaynakların genel bir yetersizliği söz konusudur.

Bildirildiğine göre, bölgede birçok mayın vardır ve bunlar yaralanma ve ölümlere yol açmıştır.

Köy korucuları sistemi daha bir çözüme bağlanmamıştır. Köylerine dönmelerine izin verilmiş olan bazı kişilerin ölümleri dahil, zayiatla sonuçlanan bazı olaylar meydana gelmiştir. Cinayetlere karışmış bazı köy korucuları aleyhine adli takibat açılmıştır. Resmi rakamlar, 58 551 köy korucusunun hâlâ görevde olduklarını belirtiyor.

25 Aralık 2002’de alınan bir karar uyarınca, İnsan Hakları Araştırma Komisyonu, altı şehirdeki insan hakları durumu dahil, olağanüstü halin kaldırılmasından sonra bölgedeki durumu incelemek üzere güneydoğudaki bazı illeri ziyaret etti. Komisyon, 17 ve 20 Ocak 2003 arasında yapılan saha ziyaretleri temelinde, bu iller üzerine raporlar ve tavsiyeler yayımladı.

Önemli güçlükler devam etmekte olsa da, olağanüstü halin kaldırılması, bölgedeki genel şartlarda göreli bir iyileşmeye yol açmıştır. Mayıs 2002’deki Türkiye ziyareti üzerine rapor veren, BM Genel Sekreteri’nin Yerlerinden Edilmiş Kişiler Özel Temsilcisi, uluslararası topluluğun yerlerinden edilmiş kişilerle ilgili problemler konusunda Türk hükümetiyle birlikte çalışması için bir fırsat var olduğunu kaydetmiştir. Söz konusu raporda, konu üzerine daha kapsamlı bir yaklaşım için temel oluşturabilecek bir dizi tavsiyeler ifade edilmektedir. Türk hükümeti, uluslararası partnerleri ve STK’leri içine alacak bazı ümit verici girişimler yoluyla bu tavsiyeleri izlemeye başlamıştır.

    1. Kıbrıs


Türk hükümeti, muhtelif vesileler ile, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonunun devam etmesi ve onun önerileri temelinde müzakereler yoluyla Kıbrıs problemine kapsamlı bir çözüm bulma çabaları için desteğini teyit etmiştir. Türkiye ile güçlendirilmiş siyasi diyalog sürecinde ve BM nezareti altında Lahey’deki görüşmelerin başarısızlığa uğramasından kısa bir zaman sonra, Nisan 2003’teki AT-Türkiye Ortaklık Konseyi toplantısında, Türk hükümeti, Mayıs 2004 öncesinde bir çözüme varılması ümidini ifade etmiştir.

19-20 Haziran 2003 tarihlerinde Selanik’te toplanan AB Konseyi, ilgili bütün tarafları, özellikle de Türkiye ve Kıbrıs Türk liderliğini, BM Genel Sekreteri’nin çabalarını güçlü biçimde desteklemeye davet etti ve onun önerileri temelinde görüşmelerin erken bir tarihte yeniden başlatılması için çağrıda bulundu.

8 Ağustos’ta, Türkiye, Kıbrıs’ın kuzey kesimiyle bir gümrük birliği kurmayı amaçlayan bir çerçeve anlaşmayı imza etti. Uluslararası hukukta hiçbir geçerliliği olmayan böyle bir anlaşma, Türkiye’nin AT ile gümrük birliğindeki taahhütlerine aykırı olurdu. Türk hükümeti, daha sonra, bu anlaşmanın onaylanmayacağını ve yürürlüğe girmeyeceğini belirtti.

Başvuranın mülkiyet hakkıyla ve Mahkeme tarafından kararlaştırılan adil tazminatın ödenmemesiyle ilgili Loizidou davasında, Türkiye, Haziran 2003’te, AİHM’nin 1998 yılındaki kararına Ekim 2003’e kadar uymaya niyetli olduğunu beyan etti (ayrıca bkz. Bölüm B.1.3. – İnsan hakları ve azınlıkların korunması).


    1. Sınır anlaşmazlıklarının barışçıl çözümü


Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler olumlu yönde gelişmeye devam etmekte olup, her iki hükümet yakınlaşma sürecinin devam etmesi için en yüksek düzeyde açık taahhütlerde bulunmuşlardır. İki ülke arasındaki işbirliğini derinleştirmeyi hedefleyen iki taraflı anlaşmaların imzalanmasında da ilerleme olmuştur.

Ege Denizi konusunda araştırıcı müzakereler çerçevesinde, özellikle de kıta sahanlığının belirlenmesi konusunda, iki ülkenin Dışişleri Bakanlıkları arasında, yüksek memurlar düzeyinde çeşitli toplantılar yapılmıştır. Gelecek yıl Aralık ayında toplanacak olan AB Konseyi, çözülmemiş anlaşmazlıklar ile ilgili durumu gözden geçirecektir.

26 Mayıs’ta Girit’te yaptıkları görüşmede, Gül ve Papandreu, askeri akademiler ve askeri hastaneler arasında değişimler dahil, birtakım güven arttırıcı tedbirler üzerinde anlaştılar. Temmuz ayında, her iki ülkenin Barış İçin Ortaklık eğitim merkezleri arasında personel teati etme kararıyla, başka bazı güven arttırıcı tedbirler kararlaştırıldı. Güneydoğu Avrupa’daki hava koridorları, her iki ülke tarafından iyileştirilmiştir. İki ülke, 2003 sonbaharı için planlanmış olan askeri tatbikatları iptal etmeye de karar vermişlerdir. Anti-personel mayınlar konusunda Ottawa Sözleşmesi’nin ve Olimpik mütarekenin imzalanması da gerçekleşmiştir.

Ticari ve ekonomik bağlar derinleşmeye devam etmektedir. Şubat 2003’te, iki ülke, Türkiye’den Yunanistan’a doğal gaz tedarik edilmesi konusunda bir anlaşmayı imza ettiler. Aralık 2002’de, iki ülkenin ticari ilişkileri arttırmak için araştırma yapmalarını öngören bir anlaşma imza edildi. Ayrıca, çifte vergileme konusunda iki taraflı bir anlaşma imzalandı.

Bir Yunan görev kuvveti, müktesebat ile ilgili konularda Türkiye’ye teknik uzmanlık sunmaya devam etmektedir.

1.6. Genel değerlendirme


Geçen bir yılda, Türk hükümeti, siyasi ve hukuki düzende kapsamlı değişimler getirmiş olan reformların temposunu hızlandırmada büyük kararlılık göstermiştir. Ayrıca, Türk vatandaşlarının Avrupa standartlarına uygun olarak temel özgürlüklerden ve insan haklarından yararlanmalarına olanak vermek için, bu reformların etkili şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla önemli adımlar atmıştır. Farklı mevzuat konularında değişiklikler getiren dört önemli reform paketi kabul edilmiştir. Reformlardan bazıları, ifade özgürlüğü, gösteri özgürlüğü, kültürel haklar ve ordunun sivil denetimi gibi Türkiye bağlamında duyarlı konularla ilgili olduklarından, büyük siyasi anlam taşırlar.

Kamu yönetiminin ve idarenin işleyişini ıslah etme yönünde ilerleme kaydedilmektedir. Hükümet, kamu hizmetinde insan kaynaklarının daha saydam bir yönetimini sağlamak amacıyla reformlar başlatmıştır. Bu, yolsuzluğa karşı mücadelenin güçlendirilmesine de hizmet etmektedir.

Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) görevleri, yetkileri ve işleyişi, önemli derecede değiştirilmiş olup, sivil-asker ilişkilerinin çerçevesi AB üye devletlerindeki uygulamaya daha fazla yaklaştırılmıştır. MGK Genel Sekreteri’nin rolünde değişiklik yapılmış ve icra yetkileri kaldırılmıştır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ve Yüksek Öğrenim Kurulu (YÖK) gibi sivil kurullarda hâlâ MGK temsilcileri vardır. Hem bütçenin onaylanması, hem de denetim yönünden, askeri harcamalar üzerinde tam parlamento kontrolü sağlanmalıdır.

Yargının etkinliğini ve bağımsızlığını arttırmak için daha fazla gayret gereklidir. Şimdiden, yeni bir aile mahkemeleri sisteminin kurulmasıyla, yargı sistemi güçlendirilmiştir. Askeri mahkemelerin sivilleri yargılama yetkisi kaldırılmıştır. Kapalı gözaltının kaldırılması başta olmak üzere, Devlet Güvenlik Mahkemeleri sisteminde olumlu değişiklikler yapılmıştır. Ancak, bu mahkemelerin işleyişi, özellikle savunmanın hakları ve adil yargılama ilkesi yönünden, Avrupa standartlarıyla tam olarak uyumlu hale getirilmelidir.

Pratikte, reformların uygulanması düzensizdir. Bazı durumlarda, temel özgürlüklerle ilgili olarak Parlamento tarafından kabul edilen siyasi reformların uygulanmasıyla görevli yürütme ve yargı makamları, kısıtlayıcı şartlar koyarak bu reformların kapsamını daraltmışlardır. Böylece, ilk başta izlenen amaçlar engellenmiştir. Hükümet, reformların sistemli biçimde uygulanmadıklarını fark etmiş ve bunların uygulanmasını sağlamak için bir Reform İzleme Grubu kurmuştur.

Yolsuzluğa ilişkin Medeni Hukuk Sözleşmesi’ni onaylamış olan Türkiye, 1 Ocak 2004’te yolsuzluğa karşı Avrupa Konseyi Devletler Grubu’nun (GRECO) üyesi olacaktır. Ancak, çeşitli girişimlere karşın, yolsuzluk sürekli olarak yüksek bir düzeyde kalmakta ve kamu hayatının birçok alanını etkilemektedir.

Türkiye, Medeni ve Siyasi Haklar Üzerine Uluslararası Sözleşme, Sosyal ve Ekonomik Haklar Üzerine Uluslararası Sözleşme ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 6 numaralı protokol gibi önemli uluslararası ve Avrupa sözleşmelerini onaylamıştır.

Bununla birlikte, Türkiye, adil tazminat ödenmesini sağlayarak veya AİHS’ye aykırı kararları iptal ederek AİHM’nin birçok kararını icra etmiş değildir. Bunun bir örneği Loizidou davasıdır. AİHM’nin bu konuda karar vermesinden bu yana beş yıl geçmiştir.

İşkence ve kötü muameleye karşı mücadele güçlendirilmiş ve Türk hukuk sistemi bu yönden Avrupa standartlarına daha fazla yaklaşmıştır. İşkencenin ölçeği azalmıştır, fakat spesifik olgular hakkında haberler devam etmekte olup bu durum kaygı vermektedir.

Cezaevi sisteminde reform devam etmiş ve tutukluların hakları iyileştirilmiştir. Pratikte, avukata erişim hakkı her zaman sağlanmamaktadır.

Yeniden yargılama olanağı getirilmiştir fakat pratikte pek az dava yeniden yargılamaya tabi olmuştur. Zana ve ötekiler davasında, yeniden yargılama esas olarak önceki yargılamanın tekrarlanması sonucunu vermiş olup, savunmanın haklarına saygı konusunda devam eden kaygılara yol açmıştır.

Reform paketlerinin kabul edilmesi, ifade özgürlüğünün kullanımı üzerindeki birtakım yasal kısıtlamaların kaldırılmasına yol açmıştır. Ceza Kanunu’nun değiştirilen hükümlerinin uygulanması birçok beraat getirmiştir, ancak şiddet içermeyen görüş ifade eden kişilere karşı davalar açılmaya devam etmektedir. Şimdi kaldırılmış olan hükümler uyarınca, şiddet içermeyen görüş ifade ettikleri için hapsedilen bazı kişiler tahliye edilmiştir.

Gösteri ve barışçıl toplantı özgürlüğü alanında önemli ilerleme kaydedilmiş, bu konudaki bazı kısıtlamalar kaldırılmıştır. Yine de, kimi barışçıl gösteri hallerinde, yetkililer aşırı güç kullanmışlardır.

Örgütlenme özgürlüğü konusunda, bazı kısıtlamalar gevşetilmiştir, fakat dernekler hâlâ zahmetli prosedürler ile karşı karşıyadırlar. Derneklere ve özellikle insan hakları savunucularına karşı davalar açılmaya devam etmektedir.

Siyasi partiler yasası değiştirilmiş, siyasi partilerin kapatılması zorlaştırılmıştır. Bununla birlikte, HADEP Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış olup, DEHAP onun kapatılmasına yönelik bir davayla karşı karşıyadır.

Din özgürlüğü ile ilgili olarak, reform paketleriyle getirilen değişiklikler henüz arzu edilen sonuçları vermemiştir. Yürütme organları, ilgili hükümleri çok kısıtlayıcı bir biçimde yorumlamaya devam etmektedir. Bu nedenle, din özgürlüğü, Avrupa standartlarına kıyasla ciddi sınırlamalara tabidir. Özellikle, tüzel kişiliğin olmaması, ruhani personelin eğitim ve öğretimi, ve dinsel cemaatlerce mülkiyet haklarının kullanımı açılarından durum böyledir.

Türkçe’den başka dillerde radyo ve TV yayıncılığı ve öğrenim üzerindeki yasağı kaldırmak için düzenlemeler yapılmıştır. Bugüne kadar, bu alanlarda kabul edilen reformlar, pek fazla pratik sonuç vermemiştir.

Güneydoğuda olağanüstü halin kaldırılması, genel olarak, halk arasındaki gerilimleri azaltmıştır. Kültürel etkinliklere daha çok hoşgörü gösterilmiştir. Köylere dönüş programı, çok yavaş bir tempoda ilerlemektedir. Yerlerinden edilmiş kişilerin problemlerini ve bölgenin sosyo-ekonomik gelişmesini kapsamlı bir biçimde çözmek ve genel olarak kültürel haklar konusunu halletmek için ciddi çabalar gereklidir.

Selanik AB Konseyi’nin sonuçlarında ve Katılım Ortaklığında, Türkiye, Kıbrıs probleminin çözülmesine yönelik BM Genel Sekreteri’nin çabalarını güçlü bir biçimde desteklemeye teşvik edilmektedir. Türkiye, çeşitli vesileler ile, Kıbrıs probleminin çözülmesine desteğini ifade etmiştir. Türkiye, Kıbrıs’ın kuzey kesimiyle bir gümrük birliği kurmayı hedefleyen bir anlaşmanın yürürlüğe girmeyeceğini belirtmiştir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler düzelmeye devam etmiştir. Yeni güven arttırıcı tedbirler yürürlüğe koymak için çabalar sürmektedir. İki dışişleri bakanı arasında Ege üzerine araştırıcı temaslar da devam etmiştir.

Türkiye, bir NATO üyesi olarak, NATO varlıklarını kullanan AB öncülüğünde operasyonlara AB üyesi olmayan Avrupalı müttefiklerin katılma tarzlarına mutabakatını vermeyi kararlaştırmıştır. Böylece, şimdiye kadar Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın fiilen başlatılmasını engellemiş olan bir problem çözülmüştür.

Genel olarak, son 12 ayda, Türkiye, Kopenhag siyasi kriterlerine uyum sağlanması yönünde anlamlı ilerleme oluşturan, etkileyici yeni yasal düzenleme çalışmaları yapmıştır. Türkiye, yargının bağımsızlığı ve işleyişinin güçlendirilmesi, temel özgürlüklerin (örgütlenme, ifade ve din özgürlükleri) kullanılmasına ilişkin genel çerçeve, asker-sivil ilişkilerinin Avrupa’daki uygulama ile daha fazla uyumlulaştırılması, güneydoğudaki durum ve kültürel haklar konularına özel dikkat göstererek, bu raporda vurgulanan çözülmemiş konuları çözüme bağlamalıdır. Türkiye, Türk vatandaşlarının Avrupa standartlarına uygun olarak insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanabilmesini sağlamak için reformların tam ve etkili biçimde uygulanmasını sağlamalıdır.

Ayrıca, Türkiye, Kıbrıs probleminin kapsamlı bir çözümüne yönelik çabalara kararlı destek vermelidir.


  1. Yüklə 1,02 Mb.

    Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   27




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin