Bir tutam sevgi ariyorum II



Yüklə 1,27 Mb.
səhifə18/23
tarix31.10.2017
ölçüsü1,27 Mb.
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   23

“Teyze, hadi öyleyse. Kollarını sıva. “Kız bul evlen” diye başımın etini yedin.işte sana kız. Bir dünür gite, kızı bana bitir bakalım.”

“Elbette giderim kuzum. Senin için dünür gitmem de kimin için giderim?”

Sultan teyzem çok sevindi. Az kalsın ayağa kalkıp şıkır şıkır oynayacaktı.

“Peki, ne zaman dünür gitmemi istiyorsun?”

“Bundan sonrası beni ilgilendirmez.”

“Ulan sen daha kimin kızı olduğunu söylemedin çocuk.”

“Haa. Babasına “Kara Dayı” diyorlarmış. Onun öğretmen kızı.”

Bu konuşmalardan sonra çarşıya çıktım. Arkadaşlarla domino ve tavla oynayarak akşama kadar epey vakit geçirdik. Ben, geç kalıp da Sultan Teyze den fırça yememek için eve erken geldim.

Evde hiç ummadığım bir olayla karşılaştım. Sultan Teyzem iki gözü, iki çeşme ağlıyordu. Hemen onun yanına koşarak ellerini öptüm.

“Hatun Teyzem, elini öptüğüm teyzem niçin ağlıyorsun?” dedim.

“Kızlar beni kovdu. Benimle alay ettiler.”

“Hatın teyzem, hangi kız seni kovdu? Söyle onların saçlarını yolayım.”

“Bu gün akşam üstü Kara Dayı’nın evine gittim. Kızlarla bir vakit sohbet ettik. Onlardan ben de çok hoşlanmıştım. Bir fırsatını bulup, senin için dünürlük ettim. Bunu üzerine küçük kız benimle iyice alay ederek “Niçin sen kızını vermiyorsun? Senin de oğlun var. Bizi niçin oğluna istemiyorsun? Sen oğluna istersen koşa koşa geliriz.” diyerek benimle alay edip onurumu kırdılar.”

“Vay Hatın teyzem vay. Yarın onların saçlarını yolarım. Yeter ki sen üzülme. Bir daha da gitmezsin olur, biter. Onlardan başka kız mı yok sanki.” diyerek Sultan Teyze’mi zorla sakinleştirip, evlenme defterini kapattım.

Bu olaydan sonra iyice rahatladım. Öğlen sonrası çarşıya çıkıyor ve parka gelip arkadaşlarımla gönlümce eğleniyordum. Bu park, gençlerin eğlence yeriydi. Çünkü başka gidecek yerleri yoktu. Ancak parkın yan tarafında park kadar güzel bir bahçe vardı. Ben, bağ ve bahçeyi çok sevdiğim için masaya otururken bahçeyi daima karşıma alırdım.

Bir akşam vaktiydi. Yine bahçeyi karşıma almış, arkadaşlarla “fitil” denen kağıt oyununu oynuyorduk. Oyun esnasında bir an bahçeye baktım. Orada, bahçeden daha güzel bir hanım oturuyordu. Kucağında küçük bir çocuk, bir eliyle çocuğu tutuyor, öbür eliyle de bana “gel” işareti yapıyordu. Ben, yanıldığımı sanarak oyunuma devam ettim. Bir süre bahçeye tekrar baktım. Hanım hala oradaydı ve tekrar tekrar işaret edip, ısrarla “gel” diyordu. Bu çağrıya dayanamayıp hanıma doğru hem yürüyor hem de korkuyordum. Hiç tanımadığım hanım ısrarla neden beni çağırıyordu? Dolambaçlı yollardan giderek o meçhul hanımın yanına vardım. Ona:

“Buyurun efendim. Niçin beni ısrarla çağırıyorsunuz.” Dedim.

“Ben dünür gönderdiğin kızın ablasıyım. Kocam subay. Amasya’da asker. Ben kısa bir süre için bacılarımın yanına geldim. Babamın ve bacılarımın ihtiyaçlarını temin edip, geri döneceğim.” dedi. Bana kendimi tanıtmamı istedi. Ben de dilimin döndüğünce ve heyecanla kendimi tanıttım. O anlattıklarımdan ötürü bana inanmış olmalı ki;

“Aslan kardeşim. Ben seni sevdim ve sana inandım. Eğer bacımı istemekte ciddi isen bu işin peşini bırakma. Bu iş için ben de elimden geleni yapacağım. Şimdiden sana güveniyorum. Onu sana emanet ediyorum.” dedi.

“Teşekkür derim efendim. Malum, bu konuda asla şaka olmaz.”

“Konuşmamız bitince onun yanından ayrıldım. Sağ olsun bana büyük bir güven verdi. Bende o güven duygusu içinde arkadaşlarımın yanına gittim.

Arkadaşlarımın yanına gelince kendime bir masa alıp başka bir masaya oturdum. Orada uzunca düşündüm. Bu güzel kadın şimdiden bana bir mesuliyet yükledi. Bunun altından nasıl kalkarım diye kafa yormaya başladım. Bu ağır yükü sırtıma alarak eve doğru yürümeye başladım.

Aradan üç dört gün geçmişti. Parkta arkadaşlarla otururken postacı geldi.

“Yusuf Karakaş’ı tanıyan var mı?” dedi.

“Benim” diyerek ayağa kalktım.

“Postacı bana imza karşılığında bir zarf verdi. Zarfı hemen açıp içimden çıkan yazıyı okudum. Taa Siirt’in bir köyüne tayinim çıkmış. “En kısa zamanda gelip, görevinize başlayın” yazıyordu.

Bu haber üzerine hemen harekete geçtim ve tanıdığım herkesle vedalaştım. Karadayı ailesini ise en sona bıraktım. Eşyalarımı toplayıp garaja gelince de o, güzel ablalara gittim. O’na:

“Tayinim çıktı. Buradan ayrılıyorum. Hoşçakalın efendim.” dedim. O da;

“Güle güle git kardeşim. Ama bu işin peşini sakın bırakma. Bu konuyu babama da sıkıca tembihledim.” dedi.

Köyüme doğru gitmek için şehirden ayrıldım. Fakat gözüm arkada kalarak.

Köyüme, ancak iki günde geldim. Burada bir gün dinlendim. Ağabeylerime de “Benim Siirt’e tayinim çıktı. Bana bolca para bulun.” dedim. Onlar da güçleri kadar para ayarladılar.

Köyümde kaldığım son gün ise büyük abim beni erkenden uyandırdı. Sonra da kardeşim Ahmet’i. Biz elimizi, yüzümüzü yıkarken, o; “Biraz çabuk olun. Sabah olacak” diyordu. İşimiz bitince de bizi bahçeye çıkartıp elimize yolda yemek için bir şeyler verdi. Ardından da beni ata bindirip, “Yollarda eğlenmeyin. Ahmet’i sık sık terkine al . Şehre varır varmaz çocuğu hemen geri gönder.” deyip alnımdan öperek beni yolcu etti.

Ortaokula gittiğim ve yaz ayları harçlık için çalıştığım bu şehre, öğleden önce geldik. Uygun bir yerde durup atımızı bir süre dinlendirdik. Atımız yeterince dinlendikten sonra, kardeşimi bindirip, geri yolladım. Ben de Siirt Milli Eğitim Müdürlüğüne, göreve başlamak için yola çıktığımı belirten bir telgraf çekmek için postaneye gittim. Burada bizim köyden bir Aysel Abla vardı. Önce ona uğradım. Burada umulmadık bir durumla karşılaştım. Benim dünür gönderdiğim kız oradaydı. Donup kalmıştım. Aysel Abla devreye girip, bizi tanıştırdı. Bu ise belki bir taktikti.

Aysel Abla’ya Siirt’in Şimiz bucağına tayinimin çıktığını ve o ilin milli eğitim müdürlüğüne yolda olduğumu bildiren bir telgraf çekmek istediğimi söyledim. O da gerekli işlemi yaptı.

Aysel abla bizler için çay istemişti. Bir çay içimi hep birlikte oturduk. Çay bitince ben ayağa kalkıyordum ki Aysel abla kolumdan tutup, tekrar oturttu ve şakayla karışık;

“Hey, bu kız ta uzaktan gelmiş. Ayrıca bizim Gülsen’in de okul arkadaşıymış.”

“Peki abla, sen ne demek istiyorsun yani?”

“Demesi memesi yok. Seni tanımak istiyor.”

“İyi ya sen beni iyice tanıt. Hem de kötü taraflarımı da tanıt ki ilerde problem olmasın.”

“Vay vay. Demek ki senin kötü tarafların da var.”

“Eğer kötü yanımı bilmiyorsan, bişeyler uydur be abla.”

Aysel Ablay’la hoş bir sohbetten sonra ben, ikisiyle de vedalaşıp postaneden ayrıldım zira yapmam gereken bir sürü işim vardı. Ayrıca da hiç kimseye bağlanmak istemiyordum.

Kızlardan ayrıldıktan sonra şehirdeki ilerimi bitirip, Rahime anneye gittim. O, beni çok özlemişti. Bir müddet sohbet ettik. Ben hemen yola çıkacağımı söyleyince “Kuzum önce karnını doyur. Aç acına yola gidilmez.” deyip bana yemek hazırladı. Yemek faslı bitince “Güzel anne, hoşça kal” dedim ve valizimi alıp yola koyuldum. Üç saat sonra da istasyondaydım. İstasyondan Kurtalan için bir bilet alıp Kara Trene bindim.

Her kurduğum hayal yıkılıyor ve önüme çıkan setleri bir türlü aşamıyordum. Şu an ise önümde yeni bir hayal seriliyordu. Ufkuma da yeni bir hayal tarlası veriliyordu. Kara trene binmiş bilmediğim diyarlara biteviye gidiyordum. Giderken de oradaki yaşamımın hayal temellerini kuruyordum. Bu temeller ise kafamı yoruyor ben de bol bol uyuyordum. Kaç saat uyudum bilmiyorum. “Tak,tak” diye kapı vuruldu. Uyuşmuş vücudumla kalkıp kapıyı açtım. Kapıyı çalan kondüktördü. Genç adam “Hadi hazırlan. Yolun sonuna geldik” dedi. “Abi ben yabancıyım. Siirt’e nasıl gidebilirim” diye sordum.

“Delikanlı, az ilerde otobüsler bekler. Oraya kadar git ve otobüslerin birine bin. Hepsi de Siirt’e gider.” dedi.

O, kocaman valizimi alıp, tarif edilen yere gittim. Orada çok çarpık bir otobüs duruyordu. Bir genç de devamlı bağırıp duruyordu. Merak edip etrafındaki birine sordum. “Bu adam ne diyor” dedim.“Kürtçe konuşuyor.” dedi.

“Öyleyse Kürtçe ne diyor?”

“Yolcuların otobüse binmesini istiyor.”

Bunun üzerine anlamadığım çağrıya uyarak çarpık otobüse bindim. Gün batarken şehre vardık. Otobüs durduğunda ise etrafı saran kişiler aynı dilde bir şeyler söylüyordu. Oradaki birine;

“Bu adamlar ne diyor?” dedim.

“Hammal boş, hammal boş” diyorlarmış.

Benim hambala verecek ağır bir yüküm yoktu. Valizimi alarak bir otel bulmak için şehre doğru yürüdüm. Bulduğum otelde de birkaç gün kaldım. Bu süre içinde sık sık milli eğitim müdürlüğüne gittim. Gideceğim yer hakkında gerekli bilgiyi edindim.

Burası her şeyi ile garip bir şehirdi. Zira bütün daireler başka dil konuşuyordu. Konuşulan dilin kimi Arapça, kimi de Kürtçe’ymiş. Fakat ben dairelere gittiğim an Türkçe konuşuyorlardı.

Milli eğitimde göreve başlamış ilk maaşımı almıştım. Bu şehirde işim kalmayınca pazartesi günü atandığım köye gitmek için yola çıktım. Daha teferruatlı bilgi edinmek için de köyün bağlı olduğu ilçeye geldim. Fakat gözlerime inanamadım. Böyle bir şehir, böyle bir ilçe hiç görmedim. Burada beş on tane dam, devletin yaptığı ilk ve ortaokul, karakol ve kaymakamlık. Burasının nasıl ilçe yapıldığını bir türlü anlayamadım. Yatıp, dinlenecek bir otel de yok. Bu ilçe, boz bir tepenin eteğine kurulmuş, küçücük bir köy. Vakit akşam olduğu için mecburen burada kalmaya karar verdim. Bunun için de milli eğitim müdürlüğüne başvurdum. O da yanıma odacıyı verip bir yere gönderdi. Geldiğimiz yer çok ilginç bir yerdi. İçi karanlık, duvarları simsiyah bir oda. İçinde de üç somya. Evet, bu gece burada kalacaktım. Valizimi somyaların birinin üzerine koyup, dışarı çıktım. Odacı da kapıyı kilitleyip anahtarı bana verdi.

İlçede büyükçe bir dükkan bulup, bir şeyler alarak karnımı doyurdum. Konuşacak ve sohbet edecek kimseyi tanımadığım için erkenden yattım.

Uykumu iyice almıştım. O yüzden erken kalkıp milli eğitime gittim. “Ben, Şimiz bucağına nasıl giderim?” dedim. Gideceğim yeri bilenler bana detaylı olarak tarif ettiler. Bu tarif üzerine yola çıktım. Yolda rastladığım herkese, uğradığım köylere ŞİMİZ bucağını soruyordum ve onların gösterdiği yönde hiç durmadan yürüyordum. Korkacak, şaşıracak bir durumda yoktu. Zira her yer ormansız ve bozkırdı. Bu uçsuz, bucaksız uzun bir zaman yürüdüm. Artık iyice yorulmuştum. Can havliyle ve ümitle bir tepeye çıktım. Tepeden, kuş bakışı etrafa baktım. Gözüm ta uzakta dalgalanan bayrağımıza takıldı. Aradığım yerin burası olduğuna çok sevindim. Çünkü sabahtan beri yürümek bütün gücümü tüketmişti. İçimden “buna da şükür” deyip, bayrağımıza doğru yürüdüm. Biraz aşağıya doğru inince bayrağın orda bir dam, damın etrafında da askerler göründü. Onların görünmesine sevindim ve heyecanlandım. Güvenle onlara doğru yürürken kendi kendime sormaya başladım. “Burada asker var, bayrak var, ama niçin ev yoktu?” Bayrağın yanına yaklaştıkça önceki damın yanında küçük bir dam daha göründü. Az ilerde küçük bir kaya vardı. Kayaya çıkıp bayrağın oralara tekrar baktım. Ama hiçbir ev görünmüyordu. Fakat o damların ön tarafında bin beş yüz, iki bin metre kare dikdörtgen ve ortadan ikiye yarılmış bir düzlük vardı.

Kafam iyice karışmış bir halde yavaş yavaş yürüyerek askerlerin olduğu yere geldim. Meğer burası bir karakolmuş. Bayrak direğinin yanındaki büyükçe dam, askerlerin koğuşu ve odaların birisi resmi daire, küçük dam da komutana ait yermiş.

Askerler beni, merakla bekliyorlarmış. Çünkü, milli eğitimden telefon açılıp “Şimiz’e tayin edilen okul müdürü yola çıktı. Gerektiği gibi ilgilenin” demişler. Askerler o yüzden dışarıdaymış ve sağa sola bakıyorlarmış.

Askerler, beni çok sıcak karşıladılar ve hemen bir sıcak çay servisi yaptılar. Bir yandan çay içiyor, bir yandan da kendimizi tanıtıyorduk. Onların kimileri Karadenizli, kimileri Egeli, kimileri de Trakyalıymış. Onlar sanki yıllarca beni bekliyor gibiydiler. Hele de uzman komutan Mehmet Onbaşı var ya. O, sık sık beni kucaklıyor ve boynuma sarılıyordu. Askerler, konuşup, sohbet edecek birine hasret gibiydiler.

Sımsıcak askerlerin, sımsıcak çayını içtikten sonra komutanın makamından dışarı çıktık. Güneş yavaş yavaş batıyordu. Bir süredir kafamı karıştıran düzlüklere baktım. Düzlüğün altından yer yer dumanlar çıkıyordu. Komutan Mehmet Onbaşıya:

“Komutanım bu düzlükler nedir? Altından duman çıkıyor. Buralar yoksa yanardağ yöresi midir?” diye sordum. Benim bu soruma askerler neşeyle gülerken, komutan:

“Yusuf Bey, bu düzlüklerin altı hep evdir. İnsanlar oralarda mallarıyla birlikte yaşarlar” dedi.

Bu soruya aldığım cevap karşısında çok utandım. Merakımı gidermek için de o, yeraltı evlerini gezmeye karar verdim.

İlk gece ,Mehmet komutanın evinde yattım. Çok yorgun olduğum için, dünyadan bihaber uyumuşum. Ben uyumaya devam ederken sabah olmuş. Komutan sabah kahvaltısı hazırlatmış. Beni uyandırmak istememiş. Fakat, askerin biri;

“Komutanım, öğretmen bizimle yemezse aç kalır. Onu uyandırırsak daha iyi olur.”demiş. Komutan da:

“Madem öyle, git öğretmeni uyandır” demiş.

Bu konuşma sonrasında asker de gelip, zorla da olsa beni uyandırdı. Askerin;

“Hocam, hadi gel seni yemeğe bekliyoruz” dediği an, güneş tepeye doğru tırmanmıştı.

Kahvaltı faslı bitince Mehmet Onbaşı’ya;

“Komutanım, sizden bir ricam var. Şu düzlüğün altını çok merak ettim. Birlikte buraları gezelim mi?”

“Elbette hocam. Neden olmasın? Buyurun birlikte gezelim.”

Mehmet Onbaşı’yla birlikte yola çıktık. Önce, köyün ŞIHI nın evine gittik. Adı “Miro” imiş. O, bizi içeri buyur etti. Aman tanrım! Bu ne biçim içeriydi böyle? Kapıdan girer girmez, burnuma öyle bir koku geldi ki, başım döndü. Hemen burnumu kapattım. Burası ev değil kapkaranlık bir mağaraydı. Buraya bir taka ve puharadan azar azar ışık giriyordu. Biraz ayakta bekledik. Kısa bir süre zarfında gözüm içerinin ışığına uydu. Böyle olunca da mağaranın içerisine bir göz gezdirdim. Etrafın manzarasını görünce de şaşa kaldım.

Bu mağarada bir sürü direk vardı. Fakat hiçbir oda yoktu. Böyle olunca da insanlar ve hayvanların iç içe yaşadığı anlaşılıyordu. Büyükbaş hayvanları bağlarlarmış ama küçükbaş hayvanları bağlamazlarmış. Onlar da dilediği yerde yatıp, kalkarmış.

Biz sabah vakti dolaşıyorduk. Oysaki vatandaşın yatağı hala seriliydi. Yatağın üstünde koyun pislikleri ve ayak tarafında da at pislikleri vardı. Bu kokuya, bu pis manzaraya daha fazla dayanamadım, hemen komutanın kolunu tutup, dışarı çektim. Miro’nun ısrarına aldırmayıp, dışarı çıktık.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bucağındaki bu durumdan utanç duydum. Burası nice yıllık Cumhuriyetin bir bucağı. ŞİMİZ bucağı. Utandım, gerçekten utandım. Hani bir şair;

“Orda bir köy var uzakta

O köy bizim köyümüzdür

Varmasak da, görmesek de

O köy bizim köyümüzdür” demiş ya gerçekten de bu köye ne gelinmiş, ne gidilmiştir.

Bu durumu gördükten sonra uzun süre konuşmadım. Gördüklerim karşısında sanki dilim tutulmuştu. Hep düşündüm. Burası VATAN değil miydi?

Sessizliği Mehmet Onbaşı bozdu.

“Hocam, herhalde çok şaşırdınız?”

“Neden?”


“Çünkü hiç konuşmuyorsunuz.”

“Evet onbaşım. Çok şaşırdım. Gördüğüm olay beni derinden yaraladı. Buranın insanları da vatan için kan dökmedi mi? Niçin bu kadar ihmal edilmişler?”

“Haklısın Yusuf Bey. Ama şunu bil ki buraları devlet ihmal etmedi.”

“Peki devlet değilse kim ihmal etti?”

“Hocam, bu yörelerde köylerin sorumlusu ağalar ve Şıh’lardır. Bu adamlar güçlerine göre köyleri parsellemişler. Buna göre bazlarının on, bazılarının yirmi, bazılarının da kırk-elli köyü vardır.”

“Komutanım, biz hangi çağda yaşıyoruz? Bu zamanda ağa köyü, şıh köyü olur mu?”

“Yusuf Bey, ben derebeylikten, mere beylikten anlamam. Bu bölgelerde ağalık çağı yaşanmaktadır. Böyle olunca da hiç kimse halinden şikayetçi olmaz. Eğer biri şikayetçi olursa ağa onu buldurur, kaybettirir.”

“Peki, şimdiye kadar ağa zulmüne karşı koyan olmadı mı?”

“Elbette oldu. Ama, haksızlığı açıklayanların pek çoğu ağalar tarafından yok edildi. Zulmünden korkarak, dağa çıkmak zorunda kaldı.”

“Şu an dağda olanlar var mı?”

“Elbette var. Şu anda Koçero ve Hamido dağda. Hala onları kesin olarak “yakala” emiri var.”

“Peki bunlar niçin yakalanmıyorlar?”

“Halk, o adamlara sahip çıkıyor. Çünkü halk onları seviyor ve besliyor.”

“Merak ettim komutanım. Halk onları niçin koruyor?”

“Dediğim gibi, halk onları seviyor.”

“Peki, sizce halk korkuyor mu, seviyor mu?”

“Halk, Hamido’ya acıyor, durumuna üzülüyor.”

“Hayrola komutanım. Adama eşkıya diyorsunuz. Buna karşılık halk, bu adam için üzüntü çekiyor. Doğrusu ben bir şey anlamadım.”

“Yusuf Bey, işin esası şu: Koçero’nun çok güzel bir karısı varmış. Köyün ağası ona göz koymuş. Koçero’nun olmadığı vakit ona tecavüz etmiş. Tüm çevredeki köylerin halkı bu olayı biliyor. Koçero, bu olay üzerine bir ağanın silahını çalmış ve dağa çıkmış. Tek amacı karısına tecavüz eden adamı öldürmek. Bu yüzden tüm çevre köyler Koçero’yu hem besliyor, hem de saklıyor.”

“Bu durum karşısında ağalar devletten yardım istemiyor mu?”

“Elbette istiyor. Ama, olayı tüm çevre karakollar bildiği için Koçero’yu ciddi olarak yakalamak istemiyorlar. O da zaten halka bir zarar vermiyor. Hatta ararken görsek de görmüyoruz.”

“Peki komutanım. Görürsek de, görmüyoruz ne demek?”

“Bizler Koçero’nun nerde olduğunu biliyoruz ama, yakalamaya vicdanımız el vermiyor. Çünkü, suçlu olan Koçero değil.”

Mehmet Onbaşıyla sohbetimiz çok uzamış ve öğlen olmuştu. Bu arada komutan:

“Çocuklar, yemek hazır mı?” diye bağırdı.

“Hazır komutanım” diye yanıt geldi.

Askerlerle öğlen yemeğine oturduk.

Yemek faslından sonra okulu görmek istiyordum. Gerçi çevrede okula benzer bir şey yoktu; ama ben gene de okula gitmek istiyordum.” Bu fikrimi komutanıma açtım. O da:

“Hocam, biraz sabırlı ol bakalım. Önce kaymakam beyi arayıp sizin geldiğinizi haber vereyim. O, ne emir verirse ona göre hareket ederiz.” dedi.

Mehmet Onbaşı vakit geçirmeden kaymakamlığı aradı.

“Efendim, bucağımıza tayin edilen okul müdürü geldi.” dedi. Kısa bir sessizlik oldu. Tabi kaymakam beyin ne dediğini ben duymuyordum. Komutanım konuşmayı bitirdikten sonra:

“Hocam, önce bucak müdürlüğüne gideceğiz.”

“Komutanım, benim müdürün yanında ne işim var?”

“Müdürlükte müdür yok. Orayı ben idare ediyorum. Siz gelince benim işim bitiyor. Görevi siz yapacaksınız.”

“Şimdi, bucak müdürlüğünü de mi ben yürüteceğim?”

“Evet ya. Çünkü siz tahsillisiniz.”

“Hayda! Desene başıma bir püsküllü bela sarıyorsun.”

“Yok hocam, yok. Ben senin başına bir şey sarmıyorum. Kaymakam beyin emrini söylüyorum.” dedi.

Konuşmamız bitince müdürlüğe doğru yürüdük. Geldiğimiz yer küçücük bir damdı. Boyası, badanası olmayan, taş ve topraktan yapılmış, iki küçük odalı bir yer. Müdürün makam odasında bir masa ve üç, dört sandalye. Duvarda asılı bir raf. Ama her yer toz içinde. Ben diyeyim bir ay, siz deyin bir yıl. Bu süre içinde burası hiç açılmamış.

Burayı açıp, gördükten sonra komutan kapıyı kilitleyip, anahtarı bana verdi. Buradaki iş bitince ben:

“Komutanım, şimdi sırada benim okul var. Eğer zahmet olmazsa okula doğru da bir gidelim” dedim. Komutan da:

“Olur Yusuf Bey. Sana okulunu da teslim edeyim de bu yükler üzerimden kalksın.”

Komutan önde, ben arkada köyün dışına doğru yürüdük. Yürüdükçe de merakım arttı. Zira bu bozkır arazide okul falan görünmüyordu. Bir süre sonra bir mezarlığa, az sonra da bir tepeliğe geldik. Tepenin aşağısında tek başına bir bina duruyordu. Komutana merakla sordum.

“Onbaşım, öksüz gibi tek başına duran bu bina nedir?”

“Hocam bu öksüz bina senin okulun. O, garip garip seni bekliyor.”

Komutanın bu cevabı karşısında dilim tutuldu. Mehmet Onbaşı:

“Ne oldu hocam? Korktun mu yoksa?”

“Elbette korktum, komutanım. Burada adamı bağırta bağırta kessen kimsenin ruhu duymaz. Ne köylü duyar, ne de karakol. Doğru söylemek gerekirse çok korktum.”

“Yusuf Hocam, bu okul öğretmenler korksun diye buraya yaptırmışlar.”

“Onbaşım, öğretmeni niçin korkutmak istiyorlar? Yurdun bir ucundan bir ucuna, yani buraya onlara hizmet etmek için gelen öğretmenin günahı ne?”

“Buraya gelen tüm öğretmenler günahkardır, hem de çok.”

Benim korkum iyice artıyordu. Yoksa komutanda mı öğretmen düşmanıydı? Bu arada da okula gelmiştik. Komutana sordum:

“Öğretmenin günahını hiç anlayamadım. Lütfen açıklar mısınız?”

Komutan okulu açtı. İki tozlu sandalye alıp dışarı çıktık. Sandalyelerin tozunu aldıktan sonra üzerine oturduk. Mehmet onbaşı da:

“Şimdi rahat rahat konuşabilirsiniz.”

“Tekrar soruyorum komutanım. Günahımız ne?”

Yusuf Bey. Ben de bu soruyu sormanı bekliyordum. Şimdi sana öğretmenin günahını açıklayayım.”

“Seni dinliyorum komutanım.”

“Ben önce bu bölgelerde ağaların hükmü geçer demiştim, hatırlardın. İşte o insanlar, köylülerin okumasını, aydınlanmasını istemiyorlar. Eğer halk okuyup, aydınlanırsa ağaların borusu ötmez olur. Adamlar bundan korkuyorlar. Halkı aydınlatacak, onlara doğruyu öğretecek kim? Öğretmen. Öyle olunca da onların en büyük düşmanları öğretmenlerdir. Eşkıyadan hiçbir öğretmene kötülük geldiğini duymadım. Ama ağalar her zaman öğretmen için tehlikelidir. Bu yüzden de bir yolunu bulup, okulları köyden uzağa yaptırırlar ki, öğretmen görev yapmayıp geldiği gibi geri gitsin.”

“Vay be! Demek ki hükümetler yıllarca bu düzeni değiştirememiş. Komutanım, ağayı bırak, ağa olmasa bile ben bu okulda kalmaktan korkarım. Çünkü, kesilsen bile kimsenin haberi olmaz.”

Bu konuşmadan sonra komutan lojmanı da açtı. Lojman da okul kadar bakımsız ve kirliydi. Zira buraya gelen öğretmenin hiç biri lojmanda kalmamış. Burada kalmak için ya deli olmak, yada canından bezmiş olmak gerekti.

Okul ve lojmanın bu halini gördükten sonra:

“Komutanım, herhalde bu lojmanda hiçbir öğretmen kalmamış. Yanılıyor muyum?”

“Hocam, bu ıssız ve köyden uzakta hangi akıllı kalır? Bir yanda eşkıyalar, bir yandan ağalar. Adamı “Kim Vurduya” götürürler vallahi.”

“Komutanım, ben ne yapacağım peki?”

“Sen bir süre bizimle kalırsın. Eğer buraya alışır ve kendine güvenirsen lojmana taşınırsın.” dedi.

Komutan, okulun ve lojmanın anahtarlarını bana verdi. Ben de her iki yeri kilitledim. Birlikte karakola döndük.

Karakola dönerken dünyam paramparçaydı.Ayrıca ağır da bir yük almıştım. Bucak müdürlüğü ve okul müdürlüğü. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi büyük bir korku alanına da girmiştim. Zira okulla köyün hiçbir bağlantısı yoktu. Bu da beni oldukça korkutuyordu. Herhangi bir olayda, garip bir şekilde öğretmen yok edilebilirdi. Kimsenin kulağı duymazdı. Böyle olunca da korkum katmer katmer artıyordu.

Kendi kendime düşünüyordum. Komutanın anlattığı doğru muydu? Gelen öğretmen korksun halka hizmet etmesin diye mi okulu ıssız bir yere yapmışlardı. Ya doğruysa deyip öğretmenlik hevesim gittikçe azalıyordu.

Karakolda bir süre misafir kaldım. Bol bol karpuzla ekmek yedik. Bu çok mahmuriyetli bir yerdi. Ancak bir ayağım bucak müdürlüğünde, öbür ayağım da bir tepenin arkasına saklanmış olan okulumdaydı. Kendi çapımda harıl jharıl çalışıyordum. Önce sınıfın ve lojmanın iç duvarlarını badana yaptım. Sınıfı ve lojmanı düzenledikten sonra da “Eğitimin başı sevgidir” diye büyük bir levha yazıp, duvara astım. Bu işleri bitirdikten sonra şehre gittim. Oradan bolca kalem, silgi ve türlü çeşitli şeker aldım. İşim bitince de postaneye uğradım. Orada adıma gelmiş bir mektup buldum. Mektup P.T.T. memuru Aysel Abla’dan geliyordu. Mektubu açıp okudum. O; “Gülsen’in arkadaşı olan öğretmen senin için olumlu düşünüyor. Müjdemi isterim.” diyordu.

Bu haber kaygılarıma sünger çekip, yaşamıma umut ekiyordu. Şehirden aldığım eşyaları alıp, umut dolu hayallerle okula doğru yola çıktım. Bir iki saat yürüdükten sonra yorulup, oturmuştum. İşte o an beynim şu dizeleri üretiyor ve kalemim de kağıda döküyordu:

SENİ


Bir su olsan içiversem

Kalbime nur saçıversen

Bir gül olup açıversen

Koparıp koklasam seni

Kalbime saklasam seni



Yüklə 1,27 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   23




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə