GöNÜlden esiNTİler. A’YÂn-i sâBİte kazâ ve kader necdet ardiç terzi baba necdet ardiç


Üçüncü Vasl: Hakikat-i Âdem ve Havva



Yüklə 2,1 Mb.
səhifə14/32
tarix03.01.2019
ölçüsü2,1 Mb.
#88712
1   ...   10   11   12   13   14   15   16   17   ...   32

Üçüncü Vasl: Hakikat-i Âdem ve Havva

16.10.2011 Pazar, İzmir

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Ma’lûm olsun ki, vücut hakikat-ı insaniye olan mertebe-i Vahidiyetten mertebe-i Ruh’a tenezzül ettiği vakit üç marifet hasıl oldu ki birisi marifet-i Nefs, yani kendini zâtını ve hakikatini bilmek, diğeri marifet-i mübdi, yani kendisinin mucidini bilmek üçüncüsü mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir. Bu marifet gayriyet-i mutazammındır. Ve bu Ruh, Ruh-u Muhammedi (s.a.v.) dir. Şimdi tekrar başa gelelim bunları bir daha görelim.

Ma’lûm olsun ki, yani bir çok bilgilerden sonra bu hususa yani Âdem ve Havva hakikati içerisinde şunu da bilelim ki vücut, bakın buradaki vücuttan kasıt gördüğümüz mevcut varlık değil, vucud-u Mutlaktır, peki Mutlak Vücud dendiği zaman neyi anlıyorduk, hani üç vücud tabiri vardı, biri Vücud-u Mutlak, Vücud-u İzafi, Vücud-u Şuhudi. Mevcut Vücud dediğimiz şuhudi Vücud dediğimiz bu âlemlerdir. Şu gördüğümüz kevn Mükevvenattır. İzafi Vücud dediğimiz esma-ı İlâhiyenin bütün varlıktaki tesiratı yani lâtif olan bu âlemin lâtif vücudu ve onun üzerinde olan Mutlak Vücud da Allah’ın İlm-i İlâhisindeki kendi ilmi vücududur.

Yani kendine ait olan Zât’ı ile ilgili Zât’ının mevcudiyeti isim Sıfat, ef’âl mertebelerinden tecrit edilmiş olarak salt saf olarak ilm-i İlâhideki Allah’ın Mutlak Vücududur. Buradaki vücutlar mukayyed vücutlardır, kayıtlı vücutlardır. Ma’lûm olsun ki vücut bu Vücud-u Mutlak hakikat-ı insaniye olan mertebe-i Vahidiyetten, Ahadiyet mertebesinde olan bu Vücud-u Mutlak orada sadece İnniyeti ve hüvviyeti ile ma’lûm olmuş, ortaya çıkmış olan vücud-u Mutlak Hakikat-ı İnsaniye olan Mertebe-i Vahidiyet, yani Vahidiyet Mertebesinin bir ismi de Hakikat-ı İnsaniyedir. Diğer ismi de Hakikat-ı Muhammediye, İnsân-ı Kâmil dedikleri yer burasıdır.

Bütün âlemleri sarmış içten ve dıştan ihata etmiş, Hakikat-ı Muhammediye, Hakikat-ı İnsaniye. İnsanlar içerisinde olan İnsân-ı Kâmil diye tabir edilen yanlıştır, tersten başa kâmil İnsânlardır. İnsân-ı Kâmil diye belirtilen bu mertebedir. Sıfat mertebesi, Vahidiyet mertebesi, Hakikat-ı İnsâniye, bakın ne kadar açık net tariflerdir. Bunları yazmak için bir yere getirmek için bunları çok güzel aynı makamında yaşanması ve mutlaka ilhami olması lâzımdır başka türlü yazılmaz bunlar. Bunlar beşer bilgileri değildir. Allah hepsinden razı olsun.

Cenâb-ı Hakk razı olmuş ki bunları izin vermiş, Allah bizlere de bunu anlamamız için her birerlerimize birer idrak irfan gönül genişliği gayretkeşlik versin inşeallah. İşte ben bir okudum, anlamadım, dinledim anlamadım, yok okuyacağız, okuyacağız, dinleyeceğiz, dinleyeceğiz, bıkmayacağız, her okuyuşta bir iki kelime açılacak fermuarı açarken nasıl o fermuar hep tek diş olarak açılıyor, biz seri olarak açıveriyoruz ama öyle açılmıyor, tek tek diş olarak açılıyor, kapanırken de tek diş olarak kapanıyor. İşte bunlar da öyle birer diş, birer diş birer harf birer kelime, olmayacak bir şey yoktur.

İşte hakikat-ı İnsâniye olan mertebe-i vahidiyete mertebe-i Ruh’a tenezzül ettiği vakit üç marifet hasıl oldu. Peki bunu daha bir başka yönde düşünürsek nedir, Mertebe-i Rahmaniyet. Mertebe-i Rahmaniyette Ruh faaliyete geçmeye başlıyor. Oradan sonra oradaki Ruh-u A’zâm, daha sonraki Sıfat mertebesinde Ruh-ul Kuds, daha sonraki Esma mertebesinde Âdem (a.s.) a üflenen Ruh-ul Sultanidir. Ruh-ul Sultani yani Âdem (a.s.) a üflenen ruh-u Sultaninin tarifi ise Ruh-u A’zâm ve Ruh-ul Kuds’ün mahlûka dönük yüzü “Venefahtü” dür. Bakın mahlûka dönük yüzüdür. Eğer “Venefahtü” olmasaydı, yani zuhura dönük diğer itibariyle halk edilmiş, zuhura dönük olmasaydı bugün hiç birimiz olmazdık.

Yani o nefha mahlûka dönük olmasaydı, Ruh, Ruh-u A’zâm ve Ruh-ul Kuds olarak kendi makamında kudsiyet makamında kalırdı. İşte Ruh-u Sultani olarak “venefahtü” ismi ile belirtilen mahlûka dönük yüzü üflendiğinde Âdem (a.s.) nesilleri ve bütün bu âlemde zuhura gelmiş oldu, aksi halde bugün hiç birimiz burada olmazdık. Şimdi bu ruhta bu ruha tenezzül ettiği vakit ruhta üç marifet hasıl oldu. Bakın daha evvel ilm-i ilâhiyede Ruh vardı batındaydı, faaliyeti yoktu. Yani Hakk’ın Zât’ında vardı, nuru da vardı hepsi vardı ama faaliyette değildi. İşte onun faaliyete geçmesi Vahidiyet sahasında belirginleşmeye başladı.

Şimdi bir kimse bir yere gönderildiği zaman veya tayin edildiği zaman o işi yapacak olan evvelâ kendisinin o eğitimi alması lâzımdır. Yani işi kim yapacaksa o eğitimi evvelâ kendisi alması lâzımdır. Daha sonra da kendisi eğitim verebilsin. Bakın ne müthiş bir ifade tarzıdır. İşte Rahman suresinde bu hakikati bildiriyor. 55/1-2-3-4 âyetlerinde buyurur

﴿١﴾ اَلرَّحْمَنُ ﴿٢﴾ عَلَّمَ الْقُرْاَنَ ﴿٣﴾ خَلَقَ الاِنْسَانَ ﴿٤﴾ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

Bu hadiseyi orada açıklıyor Cenab-ı Hakk. اَلرَّحْمَنُ Öyle bir Rahman ki, عَلَّمَ الْقُرْاَنَ Kur’ân’ı talim etti. Rahman; Rahmaniyetinin ne olduğunu anlaması için, yani ben Rahman olarak ne yapacağım bu âlemlerde bunu talim etti öğrendi, عَلَّمَ الْقُرْاَنَ Kur’an’ı talim etti. Ama tefsirlere bakarsanız “Rahman Kur’an’ı öğretti” derler. O da oldu ama o sonraki hâdisedir. Bir öğretmen Kur’ân okumayı kendisi öğrenmezse bunu nasıl öğretecek. Evvelâ Rahman Kur’ân’dan talim etti, çünkü Kur’ân Zat, Rahman sıfat mertebesidir. Sıfat mertebesi Zat mertebesinden ne yapacağını evvelâ kendi talim etti, burada belirtilen hususta kendisinde üç marifet hasıl oldu. Bakın öğrenmeye başladı, birincisi Marifet-i Nefs, yani kendi Zat’ını ve hakikatini bilmek oldu. İşte bizim de yapmamız gereken ilk iş marifet-i nefs olmalıdır. Yani nefsimizi bilmek, nefsimizi tanımak, “ben neyim” sorusunun cevabını verebilmektir.

Bunu veriyor isek diğerleri daha kolaydır. Ama bunu veremiyorsak, diyorsak ben falan anneden, falan babadan şu senede doğdum, dünyaya geldim, şu burçtanım, boyum şu kadar, enim bu kadar, dersek bunlar kendimizi tanıma değildir. Zâhiren tanıttı tamam o da kendisini öyle biliyor, ona diyecek bir şey yoktur. Ama hakikati itibariyle kendi kendini sorgulamaya başlarsa bende bir akıl var göremiyorum, ruhum var göremiyorum, nurum var bunları göremiyorum, nasıl bunlar nedir acaba beni kim konuşturuyor, kim gözümden gördürüyor, annem babam bana kulak mı takmış, ayak mı takmış, biz bunları satın almadık o halde bu beden de bizim değil, benim dediğin beden de bize ait değildir. Alırken bir karşılık vermedik ki.

İşte kişi bunları düşündüğü zaman kendisinde ilk yapacağı şey marifet-i nefs yani nefsini tanımak, ki onun başlangıcı da emmâre ye gelerek emmâreden yola çıkmaktır. Bunun başka hiç bir yolu da yoktur. İster hayel ve vehimde zâhiren her hangi bir tarikat mensubu olsun, ister okullarda öğretmen olsun, dini okullarda ister şu veya bu şekilde olsun, nefsi ma’nâda bir eğitimi yok ise eğer kendisini tanıması bilmesi mümkün değildir. Çok büyük âlim olabilir, şeriat âlimi olabilir, fıkıh âlimi olabilir, ama orası onlar ayrı konudur, nefs marifeti ayrı konudur. İşte gerçek ma’nâda ehlullahların tamamı bu yoldan, marifet-i nefs yolundan geçmiştir.

Başka türlü de zâten ârif olamazlar. Onun için de Efendimiz buyuruyorlar; “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” kim ki nefsine ârif oldu, bakın nefsini tanıdı, o rabbını tanıdı. Bakın Allah’ı tanıdı demiyor, daha Allah’ı tanımış olmuyor. Yani Hakk’ı tanıdı, Rahmanı tanıdı, dediği, rabbını tanıdı, o rab da daha önceki derslerimizde bir çok defalar geçti, rabb-ı hayali, rabb-ı has ve rabb-ı gerçek hangisi rabbım dediği, kendi hayalinde var ettiği rabbına mı yöneldi, o da ayrı işte onun için ne nefsi tanıma yönüyle ne de daha ilerki yollarda kişi yalnız başına ben bunları okurum da tatbik ederim derse o da hayel ve vehmin işidir, daha da tehlikeli olur Allah korusun.

Birinci ma’rifet yani idrak etmek marifet-i nefs; kendini ve zatını hakikatini bilmektir. Diğeri marifet-i Mübdi; yani kendisinin mucidini bilmek, kendisini var eden icat eden ortaya getireni bilmek, üçüncüsü ise mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmek. Yani ona karşı acziyetini ve onun vermesi devam etmezse kendisinin yaşayamayacağını bilmesidir. Bu marifet gayriyet-i mutazammın dır. Yani bu marifet gayriyeti gerektirir. Yani kendini bilme gayriyeti, gayr olmayı gerektirir. Ve bu Ruh Ruh-u Muhammedi (s.a.v.) dir. Hakikat-i Muhammedi dedikleri Ceberut mertebesi diye de ifade ettikleri ve bir çok daha isimleri olduğu bir mertebedir.

Ama hakikat-i İnsaniye olan mertebe-i Vahidiyet diğer bütün kapsamı olan insanlık hakikatidir. Ama buradaki insan beşeri ma’nâda olan insan değil gerçek ma’nâda insân-ı Kâmildir. Şöyle düşünebiliriz, yüksek bir oranda muhtemeldir ki, belki zaman zaman da mevzu oluyor, bu âlemin tamamını tanımak mümkün olsa, yani gelecekte bir çok daha güçlü araçlar yapılmış olsa, muhtemeldir ki, ben zannediyorum, bütün bu âlemler insan suretinde bir gök yüzü olma ihtimali çok yüksektir. Yani bizim suretimizde bir âlem, bir feza olma ihtimali çok yüksektir. İşte belki “Elif, Lâm, Mim” dedikleri ma’nâ da bu olabilir, bu hurufların âlemlerin koordinatı olduğu da söylenmektedir, bir ilim olarak tahayyül olarak, gerçi Allah’ın sınırı yoktur, yalnız buradaki tahayyül hayel vehmi iblisi bir hayel değildir, ilâhi bir hayeldir.

İyi niyetle yapılan Hakkani bir hayeldir. İşte onun içindir ki bu âlemlere İnsân-ı kâmil, yani kâmil olan büyük insan diye ifade edilmektedir. “evvelu ma halakallahu el kalemi verruhi” bir rivayete göre de “evvela ma halakallahul akli ve nefsi” yani Allah evvelâ benim aklımı ve ruhumu, kalemi ve ruhumu halk etti, diğerinde de aklımı ve nefsimi halk etti. Diğer ervah O’nun ruh-u şerifinin cüzziyatıdır. Şimdi hadis-i şeriflere bakıldığında bir çok öncelik tanınmakta bazı hususlara peygamber efendimiz burada da belirtildiği gibi “Allah evvela kalemi halk etti”, “Allah sonra benim ruhumu halk etti”, “Allah sonra benim Nur’umu halk etti”, “Allah benim nefsimi halk etti” diye halkiyeti ifade eden bir çok birbirinden farklı olarak ön kelimeler vardır.

Acaba en önce halk edilen hangisidir? O zaman o akla geliyor evvelâ, evvelâ diyor ama dört beş tane evvel olduğundan hangisi en evvel, hangisi en evvel diye bir şey söz konusu değildir. neden, her mertebenin evvelinden bahsedilmektedir. yani Her mertebenin evveli bana aittir diyor. nefis mertebelerinin de evveli benimdir, Ruh mertebelerinin evveli de benimdir, benim ruhumu halk etti dediği o mertebedeki hakimiyetidir. Benim ruhumu halk etti demesi de odur. bunu da böyle hatırımızda tutalım.

Diğer ervah O’nun Ruh-u Şerif’inin cüzziyatıdır. Yani O’nun Ruh’unun bölümleridir. Onun için (s.a.v.) Efendimize Eb-ul Ervah dahi derler. Ruhların babasıdır derler. Şimdi bütün ruhların babası olduğuna göre o zaman bizim de tabi olarak ruhen babamız Hz peygamber (s.a.v.) olmaktadır. Ruh-u külliden ruh-u cüzler olarak zuhura geldiğimizden gerçek babamız dünyadaki babamız değildir. O bizim fiziki babamızdır, dünyadaki babalar dünyanın düzeni içindir, buraya ait babalık analık evlatlık çocukluktur, aslında biz burada her birerlerimiz anne de olsun, baba da olsun çocuk da kız da olsun, Hakk’ın birer zuhurlarıyız, hepimiz aynı haklara sahibiz.

Bir insan baba olmak üzere oğlundan daha büyük hakka sahip değildir, Allah’ın indinde ama, babalık vasfıyla oğluna kızına hizmeti olduğundan büyüktür, o konu ayrıdır, ama o bu dünyanın hukukudur, Allah'ın indinde hiçbir insan bir birinden ayrı değildir. Şimdi Ruh babamız Hz peygamber olduğuna göre, genel olarak cesed babamız kimdir, toprak babamız kimdir? Ruhlar âleminde babamız var, o belli ama bedenler âleminde de bir babamız olması lâzımdır o da Hz Ali (k,a.v.) efendimizdir, çünkü kendisi peygamber efendimizin ismiyle verdiği tasdikle “Ebut Turab” toprak babası, işte gerçek ma’nâda alevi olan ki, bizler onlardanız ama hem de Muhammedi olan, yani sünni ve Alevi, diye gerçek bir Müslüman hem sünni hem alevidir. İkisini bir birinden ayırmadığından tevhid ettiğinden Müslümandır sadece. İşte Hz Ali efendimize sahip çıkmaktalar ya o gruplar, halbuki biz onlardan çok daha fazla sahibiz ve de babamız, toprak babamız, asaleten Hz Ali (r.a.) Efendimiz dir ki peygamberimizin tasdiği ile “Ebut Turab” toprak babamızdır. İşte bedenlerimiz de toprak kaynaklı olduğundan ve onlara olan tabiyetimizden de, tâbi olmamızdan da, biz onlara evlât olmaktayız, evlât olunca da tabi olarak babamız olmaktadır.

Yani Hz Rasulullah (s.a.v.) Ruh babamız, manevi babamız, Hz Ali (r.a.) Efendimiz de bizim toprak babamızdır. Şöyle diyelim şeriat zâhir babamız diğeri de Hakikat manevi babamızdır. İşte böyle iki sağlam babamız varken biz neden korkarız, neden üzülürüz, neden bu dünyanın cefasını ezasını çekeriz? ufak tefek şeyleri oğlum gitti, kızım geldi, bırak nereye giderse gitsin, canı sağ olsun, zâten bizim değil ki neden derdine düşmüş olalım, sahibi ne yaparsa yapsın, neden O daha bizden muhabbetli, kuluna anadan babadan Rabbı daha muhabbetlidir. Neden O zuhur ettiriyor, O’nun isimleri zuhur ettiriyor, tabi ki onu düzenleyecek istediği gibi düzenleyecek, ama dur Allah sen karışma bu benim oğlum benim istediğim gibi yapacak bunu deyip işte Allah’ın malına sahip çıktık.

Allah bağışlasın her kese Allah üzüntülerini göstermesin yani hepimiz aynı konumdayız, aile dünyanın sistemi budur, tabi canımız biraz yanacaktır, neden o da nefsaniyetimizdendir, nefsaniyetimiz olmasa canımız da yanmaz, ama bu da doğru olmaz. Şimdi bir insanın oğlu kızı var, onlara bir hal geldi bize hiçbir üzüntü gelmedi, o gafletin ta kendisidir, fıtrata uygun değildir, tabi ki biraz üzüleceğiz, sevineceğiz onlar dolayısıyla, ama kendimizi yakacak dökecek kıracak kadar değil, ya rabbi bu senin malın sen verdin sen bunu gerekeni yaparsın bizden daha iyisini bilirsin malın, mülkün sahibi sensin sen bize acılarını gösterme, ya rabbi senin olsun zâten sen verdin sana emanet ediyorum, sen en güzelini yaparsın deyip bıraktık mı inşeallah tahmin ettiğimizden daha iyi neticeler olacaktır. Ama olmadı kötü oldu, işte kader-i mutlak orada devreye girdi, o zaman yapacağımız bir şey yoktur.

Diğer ervah O’nun Ruh-u şerifinin cüzziyatıdır, onun için (s.a.v.) Efendimize Eb-ul Ervah dahi derler, bu Ruh suret-i Akl-ı Kül dür. Bakın bu Ruh aynı zamanda Akl-ı Kül’ün de suretidir, Âdem-i Hakiki dir, Vücut Akl-ı Kül’ün sağ tarafı ve imkân sol tarafıdır . Ve Havva Nefs-i Kül’ün suretidir, Akl-ı Evvel’in dıyl-ı eyserinden yani kaburga kemiğinden mütekevvin oldu, bu taayyunat-ı muhtelifenin zuhuru yani muhtelif varlıkların zuhuru ve suver-i mütenevviyanın tevellüdatı yani türlü türlü neviinden ortada olan bu suretlerin doğması Akl-ı Kül ile Nefs-i Kül’ün izdivacından hasıl oldu. Yani bütün bu âlemde görülen her şey Akl-ı Kül ve Nefs-i Kül’ün iştirakinden zuhur etti.

Âdem Akl-ı Kül-ün zuhuru, Havva ise Nefs-i Kül’ün zuhurudur. Vücudun sağı Akl-ı Kül solu da Nefs-i Kül’dür, bu durum her vücutta aynı şeydir, mevcut olan diğer vücutlarda da aşağıya indikçe sağ tarafından kasıt RUH, sol tarafından kasıt NUR’dur aslında, yani RUH hayat verici, NUR da alıcıdır. Sağ RUH dur, onun için islama sağcılar denir bu yüzden, solcular da batılılardır, işte bu hakikate binaen Mûsâ (a.s.) hangi elini göğsüne koynuna soktu, dendiği zaman zâhiri âlimler, sağ kolunu soktu çünkü sağ ile iyi iş yapılır diye yorumlarlar, ama bu ümmet-i Muhammed’e ait olan hükümdür. Yani sağcılara ait olan hükümdür, Hz peygamber olsaydı sağ elini sokardı. Mûsâ (a.s.) sol elini soktu göğsüne. Sağ tarafa doğru çünkü O’na Tur dağının sağından nida olundu, soldaki Mûsâ’ya sağ tarafa gel diye. İşte RUH ile NUR’un faaliyetinden atomlar meydana geldi, atomlardan da değerlerine göre diğer varlıklar meydana geldi.

-------------------

Kaza ve kader bahsine devam ediyoruz,



Fusus-ul Hikem 3. Cilt 81. Sayfa Fass-ı Kelime-i Üzeyiride Mündemiç olan Hikmet-i kaderiye beyanındadır.

Kader hikmeti beyanındadır kitabın yazarı Muhiddin-i Arabi Hz leri Üzeyir (a.s.) a kaderiye bahsini vermiştir. İşte bunlar dahi çok irfaniyet isteyen her peygamberin üzerinde olan bir esmanın hususiyetlerini bize bildiriyor. İşte bunun Rabb-ı Hassı kaderiyye yani hayatında en tesirli olan hal budur. Hikmet-i Kaderiyye. Bu Fasta kelime-i Üzeyiriyye has olan hikmet-i kaderiye mevzu bahis olur.



Zîrâ cenâb-ı Üzeyr'in muktezâ-yı hakikati bu olup, sırr-ı kaderin ma'rifeti tarafına râğıb olmuştur. Yani Üzeyir (a.s.) kader sırrına doğru yönelmiştir hayatında bunu anlamaya çalışmıştır. Onun için Hikmet-i Kaderiye ile isimlendirilmiştir. İşte kader ile ilgili mevzu olduğu için burada bu açılımlar var, ondan faydalanalım inşeallah. Kaderin irfaniyeti hakikati tarafına ragıp olmuştur. Yani bunu anlamaya rağbet etmiştir, hani Regaip gecesi var ya, hakikatine rağbet etme, dünyaya gelmeye rağbet etme, o da kaderin hakikatini idrak etmeye rağbet etmiştir. Hz. Üzeyr, kudretin makdûra taalluku keyfiyyetinden taaccüb ve Hirbe karyesinin olduğu hâl üzere iadesini istib'âd etmiş uzak görme ve (Bakara, 2/259) ya'nî "Bu hârâbatı bu halden sonra Allah Teâlâ nasıl ihya eder?" demişti.

Hak Teâlâ onun isti'zâm ve istib'âdı sebebiyle yani uzak görmesi sebebiyle suver-i iadenin yani suretlerin iadesinin ve ahkâm-i kudretin envâ'ını meydana çıkardı . Ya'nî onu yüz yıl imâte ve sonra ihya kıldı. yani O’nu yüz yıl ölü bıraktı, sonra tekrar hayat verdi. Binâenaleyh bu hikmet, Üzeyr (a.s.)a mukârin yani onun haline yakin olarak, kılınarak kazâ ve kader hükümleri bu hikmette îrâd olundu. Ve "melk" ve şiddet, yani melek ve şiddet, Hakk'ın ve esmâ-i ilâhiyyenin olup, sırr-ı kadere ıttıla' Hakk'a mahsûs bulunduğundan, bu " kaderiye hikmeti ", "hikmet-i melkiyye"yi ta'kîb etti. Melk sadece yardımcı latif varlıklar değil aynı zamanda şiddet anlamındadır da.

Cebrail (a.s) ın iki ismi var birisi “Cibril” diğeri “Cebrail” dir. Cebrail olan işini cebren yaptırması, kanadını sokup her tarafı alt üst etmesi, hani melek yumuşaktı güzeldi, “Cibril” ise ilmi ma’nâdaki faaliyetidir. Bakın Cibril ve Cebrail kelimelerinin sonunda “il” takısı vardır, bu “elif lâm” takısıdır, Ahadiyetin, Uluhiyetin faaliyeti demektir bu dört büyük melekte de vardır, ayrıca “elif lâm” “ilâ” hükmünde, “Cebril” , “ilâ” yani aslına gidiş, Allah’a gidiş “ilâllahi” deniyor ya Allah’a yöneliş, melk ve şiddet Hakkın ve esma-ı İlâhiyyenin olup sırrı kadere ıttıla yani kader sırrını idrak etmek Hakk’a mahsus buyurduğundan ve bu hikmet-i kaderiyye Hikmet-i melkiyeyi takip etti. Ve bunda, fânî-fillah olup rükn-i şe-did olan Hakk'a iltica eyleyen kimsenin, vücûd-ı hakkâni ile mevcûd olduktan sonra sırr-ı kadere ve hikmet-i kaderiyyeye muttali' olacağına işaret vardır.

Nitekim Üzeyr (a.s.) imâte ve İhya olunduktan sonra, kader sırrına vâkıf oldu. Bakın işte islâmın içerisinde anlatılan anlaşılan ve yaşanan mevzu kader sırrıdır. Gerçekten Muhiddin-i Arabi Hz leri bu hususları harikulâde anlatıyor, çok da güzel tam bir irfaniyet tam bir hakikati ile anlatıyor. Bunların dışında kader sırrını gerçek ma’nâda idrak edip anlamak çok zordur. Birine bakıyorsunuz bir yönü eksik, birine bakıyorsunuz başka bir yönü eksik, ama burada ve muhtelif yerlerde kaderden bahseden, Muhiddin-i Arabi Hz leri onu da şerh eden, Ahmed Avni Konuk, onlardan Allah hepsinden razı olsun, baskısını yapanlardan da buralara kadar fotokopisini çekenlerden de razı olsun, bu yazılar çoğaltılabiliyor, çoğaltılabildiği kadar da okunabiliyor okunduğu kadar da insanlara faydası oluyor.

Muhiddin-i Arabi Hz leri gene diyor ki, Cenâb-ı Hakk peygamberlerine kader sırrını peygamberliğin evvelinde açmaz. Peygamberlerine kader sırrını bildirmez, açmaz. Eğer kader sırrını bilmiş olsalar, tekliften aciz kalırlar. Hakk’ı tebliğden aciz kalırlar. Tebliğ yapamazlar diyor. nihayet tebliği yaparlar, yaparlar ömürlerinin sonuna doğru kader sırrını onlara açar diyor. İşte burada da Üzeyir (a.s.) Hırbe diye bir kasaba varmış, o kasabaya baktığı zaman o kasaba ya bir istila neticesinde ya bir zelzele neticesinde harab olmuş gitmiş “uruşiha” diye oranın bazı tefsirlerde Kudüs olduğunu da söylerler, arşları yani çatıları harab olmuş, uzak bir yerden bakıyor ki, bu nasıl ihya olacak bu kasaba nasıl tekrardan imar edilecek ihya olacak diye düşünüyor işte o anda Cenâb-ı Hakk O’nun ruhunu kabz ediyor, ölü hükmüne getiriyor, yüz sene öyle yaşıyor, yani bâtında kalıyor, ism-i batına geçmiş oluyor, yüz sene sonra ism-i zâhire geçmiş oluyor. Cenâb-ı Hakk onu tekrar zâhire çıkarıp hayat veriyor. İşte burada onun hakikatinden bahsediliyor. Kazâ ve kader ile ilgili olduğu için biz de bu mevzunun içine aldık faydalı olur inşeallah.

Şimdi Muhiddin-i Arabi Hz lerinin paragraf olarak izahına geçiyor, 1. Paragraf:

Bil ki, "kazâ" Allah'ın eşyada hükmüdür. Bakın kader hükmüdür demiyor, evvelâ kazâ onun tafsili olan kaderdir. Evvela kazâ yani hüküm program, a’yân-ı sâbite kazâ, bunun senelere bölünerek günlere bölünerek yavaş yavaş açılması kader, miktar miktar, meselâ bir senelik 365 günlük yapraklı takvim var, bunlar üst üste duruyor, bunun kapalı bütün hali içerisinde hükümler var, tümü kazâdır, hükümdür, eskiden hâkimlerin yerine kadılar vardı, işte kadı kazi kazâ demek hükmeden demektir. Hüküm yani program ma’nâsına’dır. Kader de, diyelim ki bir kişiye kazâ oldu yani hüküm verildi on sene hapis, bu hapsin bir iki, üç diye günlerin geçmesi kaderdir. Yani hükmün zamana bölünerek tatbik edilmesi kaderdir. İşte bu kader içerisinde küçük küçük oluşumlar meydana getirildiği zaman ona ayrıca kaza da denmekte ama bu kaza ef’al âleminde fiili ma’nâda “kaderin kazâsı” olan bir tatbikattır, diğeri ise ma’nâ âleminde kazâ olan programdır. Çünkü o kaza da bir hüküm ile meydana geliyor. Şimdi birinci kazâ, kazânın zuhuru kader, kaderin tatbiki kaza, işte onlar kaderin tatbiki olan kazâyı mutlak kazâ zannediyorlar, tersten yukarıya doğru çıkmak ki, böyle bir şey de olmaz. Tabi burada herhangi kimseleri suçlama, yahut çürütme ma’nâsına değil, biz araştırıcıyız, irfan ehli olmaya çalışıyoruz, idiiamız yok onlar başımızın üstündedir, dilediği gibi yaparlar tatbik ederler o ayrı konudur.



Kazâ Allah'ın eşyada hükmü, Allah'ın eşyaya ve eşyada olan ilminin haddi üzeredir. Hududları sınırları üzeredir. Ve Allah'ın eşyada olan ilmi dahi, ma'lûmât nefislerinde ne hâl üzere sâbit idiyseler, o ma'lûmâtın Hakk'a i'tâ ettikleri şeyin haddi üzeredir. Yani Hakk Zât’ı Ahadiyetinden mündemiç olan Ahadiyet Zât’ının içinde mevcut olan bil cümle yani bütün sıfat ve esma-ı İlâhiyesinin kuvveden fiile zuhurunu murâd eyledikde, yani iç bünyedeki oluşumundan zuhura çıkmasını murad eylediğinde, nefesi rahmânî ile, o esmanın mazharlarının suretleri ilm-i ilâhîde peyda ve her birerleri ilmen zâhir olup, birbirinden ayrılmış oldular, belirgin hale geldiler, daha evvel bir bünyede bütün iken sonra ayrıldılar ve belirgin hallere geldiler. Ve esmâ-ı İlâhiyyeden her birinin isti'dâdı ve hususiyeti ne ise, o suretlerin her biri de tâbi olduğu ismin İsti'dâd ve hâssıyyetini hâiz oldu. Yani hangi varlık hangi esmanın kontrolü altında ise o varlık o ismin hususiyeti ile zuhura geldi veya gelmeye başladı.

Ve o eşya, saâdet ve şakâvetten ve îman ve küfürden ve ikbâl ve yükseklikten ve düşmekten ve kemâl ve noksandan ve sâir ahvâl ve levazımından yani sair lüzumlu şeylerinden ilmi ilâhîde ne suret üzerine zâhir oldular ve Hak onları ne suret üzerine bildi ise, onlar hakkında ol vech ile hükm eyledi. yani her esma-ı İlahiyenin hususiyeti ile hüküm etti. Demek ki Hakk'ın eşyâ-yı ma'lûme üzerindeki hükmü, o eşya isti'dâdât-ı zâtiyyeleriyle Hakk'a ne vermiş iseler, o verdikleri ilmin haddi üzeredir. İşte "kazâ" budur; ve bu hükümde tevkît yani vakit yoktur. Yani vakit ile kayıtlı değildir bu hüküm ezeldedir. Zîrâ bu hüküm, zât-ı Hakk'ın aynı olan ilm-i ilâhîde nefisleriyle a’demde yani yoklukta olan eşya üzerinedir. O mertebede ise zaman ve mekân yoktur.

Yani Hakk Zât-ı Ahadiyetinde yani Ahadiyet Zât’ında mündemiç olan Ahadiyet Zât’ının içinde mevcut olan, içinde bulunan bil cümle yani bütün sıfat ve esmaiyesinin, yani isim ve sıfatlarının kuvveden fiile zuhurunu murad eylediğinde, şimdi her birerlerimizin içinde fiile çıkmayan özelliklerimiz vardır. Bu içimizde zuhura çıkmayan özellik ve hakikatlerin ismi kuvvede olanlar deniyor. Yani kuvvelerimiz, bizim kuvvede derken elle tutulur gözle görülür değil hissettiğimiz içimizde var olan kuvvede var olan özelliklerimizin fiile yani maddeye yani faaliyete geçmesini murad eylediğinde nefes-i Rahmani ile Rahmanın nefesi ile o esmanın mezâhirinin suretleri İlm-i İlâhide peyda ve her birerleri ilmen müteayyin olup birbirinden mümtaz oldular. Yani esma-ı İlâhiyenin her birerleri nefes-i Rahmanide fezayi namütenahiyede Huu diye salındığında, diğer bir ifade ile serbest bırakıldığında bunlar birer, bölüm bölüm sehab-ı muzi, parlak bulut, halinde gezegenlerin kaynaklarını oluşturdular. Onlar da kendi yerlerinde yoğunlaştıkça maddeleştiler ve gezegenler meydana geldi. Yani fezadaki varlıklar meydana geldi.

İşte o esmanın mezâhirinin suretleri, yani zâhirinin suretleri İlm-i İlâhide peyda, ve birbirleri ilmen müteayin olup, her birerleri ilmen ilmi ma’nâda birbirlerinden ayrılmış olup, sınırları her varlığın belirtilmiş olup, bir birinden mümtaz oldular, ayrıldılar. Daha evvelce bir bütün halde iken nefes-i Rahmanide ilmen birbirlerin den ayrıldılar. Esma-i İlâhiyeden yani İlâhi isimlerden her birinin istidadı ve haysiyeti ne ise istidadı, hususiyeti ne ise, yani Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden her birinin hepsinin de aynı şekilde birlikte istidadı ve hususiyeti ne ise, o suretlerin her biri de tabi olduğu ismin, yani o suretlerin her biri, hangi isme tabi ise, hangi ismin zuhurunu meydana getirecek ise olduğu ismin istidat ve haysiyetine haiz oldu.

Yani o ismin meselâ “Kahhar” isminin istidadı ve hususiyeti orada meydana geldi. Cebbar isminin, Rahman isminin Rahim isminin Veli isminin, Vali isminin ne varsa hangi isim olursa olsun onun istidad yani hakikiyeti ve hususiyetine haiz oldu. Bu nefes-i Rahmaniden çıkan suretler. Ve o eşya nefes-i Rahmani ile meydana gelen eşya saadet ve şekavetten yani iyi halden ve kötü halden ve iman ve küfürden yani tam zıt hallerinden ikbal ve idbardan, yani yücelik ve düşüklükten, ve kemâl ve noksandan ve sair ahval ve levazımından yani sâir hallerin ve lüzumlu hallerinden ilm-i İlâhide ne suret üzerine mütayin oldular, ilm-i İlâhide bu esma-ı ilâhiler hangi suret ile tayin yani programları yapılmış iseler, mütayin oldular ve Hakk onları ne suret üzerine bildi ise, yani Hakk onları ne suret üzerine düzenledi ise, onlar hakkında ol vecihle hüküm eyledi. Yani o yönde hüküm eyledi.

Yani her bir ismin hususiyeti hakkında, onlar böyle olacak, diye üzerinde hükmetti. Demek ki Hakk’ın eşyayı ma’lûme üzerindeki hükmü, yani zuhura gelen ma’lûm olan eşyanın üzerindeki hükmü o eşya istidad-ı zâtiyeleriyle Hakk’a ne vermiş iseler o verdikleri ilmin haddi üzeredirler. Şimdi, Hakk onları ne suret üzerine bildi ise, yani Hakk onları sonradan bildi değil, ne suret üzere hükmeti ise o şekilde olduğunu bildi. Yani sonradan bildi değil, öyle olduğunu zaten biliyordu. Yani hangi kıvamda hangi yönde hangi meyilde hangi büyüklükte küçüklükte hangi ahlâkta, diğer bir ifade ile eşyanın ahlâkında bildi.

Onlar hakkında o vecih ile hüküm eyledi. yani onların hakikat-leri itibariyle hükmetti. Eğer bir şeyi bir başka türlü hükmetseydi, o zaman haksızlık olurdu, yani o esmanın kendi zâtındaki hakikati ne ise öyle bildi. Demek ki Hakk’ın eşyayı ma’lûme üzerindeki hükmü, yani Cenâb-ı Hakk’ın ma’lûm olan eşya üzerindeki hükmü, o eşya istidad-ı zâtileri ile Hakk’a ne vermiş iseler, o verdikleri ilmin haddi üzeredirler. Eşyanın hakikati zuhura çıktığı zaman ne tür bir vasıf göstermişler ise, nasıl bir hal göstermişler iseler ki, onlarda istidad-ı zâtilerine göre o hali ortaya koymaktalar, kendilerinden bir şey yapmış değiller. O eşya istidad-ı zâtiyeleri ile Hakk’a ne vermiş iseler.

Şimdi diyelim ki şurada bir kuş meydana geldi, kuş olmak onun istidad-ı zâtisinde vardı. Yani Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu o ismin zuhurunda o ismin faaliyetinde bir istidadı vardır. O istidadı dolayısı ile kuş olarak zuhura geldi. Yahut karınca olarak zuhura geldi. Bir böcek görüyoruz minicik, insan hayret ediyor bunun kanadı, ayağı nerede diye, ne yer ne içer, midesi iç organları nerede, ne ile uçuyor, işte Cenâb-ı Hakk onun programını evvelâ öyle yaptı sonra o istidadı üzere o şekilde meydana geldi, onun meydana gelişi de Hakk’a nasıl gelmiş olduğunu vermiş oldu, göstermiş oldu.

Demek ki Hakk’ın eşyayı ma’lûme üzerindeki hükmü, o eşya istidad-ı zâtiyeleri Hakk’a ne vermiş iseler zâti istidadları Hakk’a ne vermiş iseler nasıl görünmüş iseler, verdikleri ilmin haddi üzeredir. Yani o böceğin o kuşun o sineğin verdiği şey, hududları üzeredir onu aşamaz daha az da gösteremez fazla da gösteremez. İşte kazâ budur, hüküm budur. Nerede basitçe anlatılan kazâ ve kader hükmü nerede, aslına doğru, aslına kadar çıkarak kaynağına kadar çıkarak, kazânın başlangıcı ve hükmünün olduğu yer nerede. Hakk’a ne vermiş iseler o verdikleri ilmin haddi üzeredir, hududları üzeredir. İşte kazâ, hüküm budur. O böcek orada bu şekilde olacak demek böceğin böcek şeklinde zuhura gelmesi Hakk’a kendisini göstermesi ezeli istidadta onun kabiliyetinin o olduğu hüküm onun böyle olacağı hükmü budur işte bu kazâdır.

Sadece insanlar üzerinde değil bütün âlemdeki varlıklar üzerindeki hüküm böyledir. Bu âlemin bir bütün kazâsı vardır, tümden İlm-i İlâhi ilmi külli olarak, bir de varlıkların nefes-i rahmani ile sonsuz âleme yayıldığı ve birey varlık olarak nefes-i rahmaninin yayılmasından her zuhurun aldığı isim nefs olmasından o nefisler işte böcek te bir nefstir, kuş da bir nefstir, insan da hayvan da bir nefstir. Ama nefs olarak sadece insandan bahsedilmektedir ki nefslerin kemâlidir. Yani zuhurların kemâli olduğundan nefs olarak insandan bahsedilir.

İşte onun programı ne ise o öyle görünmekte, yani istidadı vechiyle zuhura gelmekte, onun öyle gelmesi de onun hükmüdür. Yani kazâsıdır demek isteniyor. İşte kazâ budur, bu hükümde tevkit yoktur yani vakit yoktur, vakit efâl âleminde meydana gelmektedir. O âlemde lâtif olan bu varlıklar, zamana tabi olmadıklarından kazâ da sadece bir hüküm olduğundan, orada vakit yoktur. Vakit nerede var, vakit kaderde vardır. Kazâda vakit yoktur, vakti evvele alıp vakitsizliği devretmiş oluyor. Yani hükmü altına almış oluyor. Evvelâ kader sonra kazâ dendiği zaman Vakitsizliği vaktin hükmü altına almış oluyor ki, bu mümkün değildir.

Kazâ hüküm, ilm-i İlâhide bunlar lâtif varlıklar, ilim olarak tesbit edilmiş durumdadır, daha zuhura gelmeden bu âlemlere tenezzül etmeden, işte nefes-i Rahmani ile o programlar bu âlemde açılıyor, böcek, böcek olarak kuş, kuş olarak a’yân-ı sâbitesindeki istidad, istidad-ı ezeli hangi miktarsa ne şekilde ise öyle zuhura geliyor. Onun için bunlar sonradan olma değildir. asıldan gelmedir, bütün varlıkların hakikati. O ilmin haddi üzeredir, yani sınırları üzeredir ki kazâ budur, bu hükümde vakit yoktur. Zira bu hüküm Zât-ı Hakk’ın aynı olan yani Hakk’ın Zât’ının aynı olan ilm-i ilâhide, ilâhi ilimde bu hüküm, bu kazâ, nefisleriyle ma’dum/bâtın da olan eşya üzerinedir.


Yüklə 2,1 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   10   11   12   13   14   15   16   17   ...   32




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə