Bilinmeyen Osmanlı Özet o simsek



Yüklə 470.84 Kb.
səhifə7/11
tarix29.10.2017
ölçüsü470.84 Kb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11

Osmanlı Devleti’ni I. Cihan Harbine sokan Enver, Tal’at ve Cemal Paşa üçlüsü vatan hâinleri midir?

İnsanları hemen vatan hâini ve devlet düşmanı diye vasıflandırmak doğru değildir. Her olayda, insanların iradesinin yanında bir de Allah’ın külli iradesi düşünülmelidir. Meseleyi iki açıdan ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.

Enver Bey, tam bir Müslüman, cesur ve aşırı derecede korkusuz bir insandır. Asla vatan hâini değildir. Ancak alay komutanlığı bile yapmadan Yarbay sıfatıyla bedavadan tümgeneral yapılarak Harbiye Nazırlığına getirilmiştir (Ocak 1914).

Şehzade Süleyman Efendi’nin kızı Naciye Sultân ile evlenerek Dâmâd olmuştur. I. Cihan Harbi öncesi Harbiye Nâzırı olarak ordunun başıdır. Aşırı derecede Alman hayranı oluvermiştir. Maalesef, Padişah’a, hükümete ve Meclis’e haber vermeden harbe girilmesinde bu hayranlığın büyük rolü vardır. Yapılan araştırmalar, Enver Bey’in mason olmadığı yolundadır.

Tal’at Bey, aşırı Türk milliyetçisi, dinî hayatı zayıf, câhil ama cin gibi kurnaz ve korkusuz olan bir posta memurudur.

Harbin başında hem İttihâd ve Terakki Partisinin Genel Başkanı ve hem de Dâhiliye Nâzırıdır. 1915 Ermeni Tehcirine karar veren bakandır. İttihâdcı olmayanlara karşı merhametsiz bir çete başı; aşırı Alman hayranı ve masondu. 1921’de Berlin’de bir Ermeni komitecisi tarafından öldürülmüştür.

Cemal Paşa, Fransız hayranıdır, dindar değildir ve aşırı Türkçüdür. Mason olduğu kesindir.

İşte vasıfları kısaca böyle özetlenebilecek olan bu ittihâdcı genç çete başları, Padişah, hükümet ve Meclis’e haber vermeden 28 Temmuz 1914’de başlayan I. Cihan Harbine Almanların yanında girmek üzere gizlice ittifak andlaşmaları yapmışlardır. Resmi sebep olarak ise, Alman gemilerinin izinsiz olarak Karadeniz’e girmesini göstermişlerdir. Bu, tamamen yalandır. Üçlünün bu kararı Osmanlı Devleti’ni tamamen tarihten silmiştir. Zahiri sebep budur.

İkinci cihet, kader yönüdür. Osmanlı Devleti’ni tamamen bu üçlü harbe attı ve felakete sürükledi demek doğru değildir. Bunlar vatan hâini değillerdir. Her musibet, bir cinayetin neticesi ve bir mükâfatın da mukaddimesidir. Bu musibete fetva verdirten cinayet, başta komuta kademesi olarak, Osmanlı ordusunun dinen ve ahlaken perişan halde olmasıdır. Ayrıca 1913’ten itibaren, Osmanlı’da hâkim olan siyâset İslâm kardeşliği değil, milliyetçileri bile rahatsız edecek derecede olan aşırı Turancılıktır. Devletin başını temsil edenlerin bu siyâseti, Müslümanları kurt saldıran sürüler gibi, Osmanlı Devleti’nin çevresinden dağıtmıştır. Musibetin mükâfatı ise, 5 milyon Müslümanın şehid veya gazi olarak evliya mertebesine yükselmesi olmuştur.

M. F. Gülen: Üstad’ın mülahazaları bunlar. Tarihi değerlendirirken meseleye öyle yaklaşmayız da, fakat bir dindar olarak meseleleri analiz ederken öyle yaklaşmamız lazım.

Soru: Bir yüzbaşının hatıralarından bahsetmiştiniz.

M. F. Gülen: Başımıza gelenlerde Mehmet Arif Bey öyle anlatıyor, çok dikkatimi çekti orada. İslami hayattan hiç bahsedilmiyor o askeri sergüzeştinin içinde.

Soru: Vatan haini değildir

M. F. Gülen: Vatan haini kime deriz.. Onların durumu biraz karışık. Açıktan açığa, İslamı bilmiyorlar. İslama ihanet ediyorlar; Turancılığı, ırkçılığı öne çıkarıyorlar. Batı’da hususiyle Almanya’da gelişmeye başlamış ırkçılığı öne çıkarıyorlar. Belki daha sonraki dönemlerde o Ziya Gökalp, kendisi Diyarbakırlı, fakat önce Kürtçe Kamus yazmaya çalışıyor. Bu, Kürtlerde bir aydınlanma hissi uyarmıyor, sonra Türkçe yazınca... Meryem Cemil de Batı Materyalizmi karşısında İslam’ı yazıyor.

1915 tarihli Ermeni Tehciri’ni “Ermeni soykırımı” olarak görmek mümkün müdür? Bu konuda Ermenilerin ve Batılı bazı yazarların iddialarına nasıl cevap verebiliriz?

Tarih boyu Ermeniler, millet-i sâdıka sıfatıyla Osmanlı ülkesinde zimmî tabir edilen statüde yani Müslüman bir ülkenin gayr-i müslim vatandaşı sıfatıyla yaşamışlar ve Osmanlı Devleti, vatandaşlarına tanıdığı bütün hak ve hürriyetleri onlara da tanımışlardır.

Nihayet 29 Ekim 1914’te I. Cihan Harbine giren Osmanlı Devleti’ni, Doğudaki Ermeniler, Ruslarla birlikte arkadan vurmaya başlamıştır. Hatta Van’ı boşaltan Ruslar, burayı Ermenilere teslim edince, 1915 senesinde şarkta Müslüman katliamı başlatmışlardır. İşte bu dönemde Doğu ve Güneydoğuda, 1.300.000 Ermeni yaşamaktadır ve nüfusun da sadece %5’ini teşkil etmektedir. Bütün tedbirlere rağmen Ermenilerin Müslümanlara uyguladıkları katliam durdurulamayınca, Nisan 1915’te Dâhiliye Nâzın Tal’at Bey, Doğu ve Güneydoğudaki 500.000 Ermeninin, mecburi göçe zorlanması (tehcir) kararını almıştır. Gaye, Rus ordularının yollarından Ermenileri uzaklaştırmaktır. Asker himayesinde Irak, Suriye ve Lübnan’a sürgün edilen Ermenilerden bazıları yolda ağır yol şartlarından ve açlıktan ve bazıları da daha evvel yakınları Ermeniler tarafından katledilen bazı sivil ahali tarafından telef edilmişlerdir. Ermenilerce katledilen Müslüman sayısı ise 1.000.000 kadardır.

Kısaca, Müslüman Türk milletinin, neredeyse bir asırdır, aslı astarı olmamasına rağmen Ermeni katliamı iddialarıyla suçlanması, tarihî ve ilmî değil, sadece siyâsidir. Osmanlı Arşivlerini açan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu iddialara en güzel cevabı vermiştir.



M. F. Gülen: Nenemden dinlemiştim: Böyle Ruslar geriye çekiliyorlardı, kapının aralığından bakıyorduk. Onlar silahlarını Ermenilere teslim ediyorlardı. Bizzat nenemden dinlemiştim. Ben Edirne’deyken vefat etmişti, askerden evvel.

Soru: 3-5 Ermeni onlarca insanı alır götürürdü diyorlar, doğru mu aslı var mı?

M. F. Gülen: Doğru, silah var ellerinde, şimdi gelse buraya Allah korusun, iki tane silahlı siz ne yapacaksınız, sizi alır götürürler bir yere, ellerinizi bağlarlar. Oluyor ya dizilerde görüyorsunuz. Bir milyon diyor da, o kayıtta az olabilir. Sonra Doğu’da, Güneydoğu’da diyor sadece, doğru değil, ta Kayseri’den başlayarak Yozgat falan… Asıl katliamın en fazla olduğu yer, Kars, Ardahan, Erzurum. Çünkü Erzurum’a da zaten onlar Ermenistan nazarıyla bakıyorlar. Palandöken dağlarına Ermeniye deniyor eski kitaplarda. Müslümanlar Anadolu’ya geldiklerinde esas oralar Ermeni ülkesi. Kastalani, şerhinde Kur’an-ı Kerim mevzuunda çıkan ihtilafın Palandöken çevresinde çıktığını söylüyor, fakat Ermenistan olarak bahsediyor oradan.

Soru: Sahabilerin bazılarının da Ermenistan’da vefat ettiği söyleniyor. Olabilir mi?

M. F. Gülen: Olabilir. Aramız iyiyken böyle sadık reaya iken daha başka salih zatlar da gitmiş olabilirler. Ama o çetelere karşı Üstad bizzat savaşmış.

Suriyelilerin Fransızlar tarafından kandırılmasını ve Cemal Paşa’nın hatalı kararı ile kurulan harp mahkemelerinin Araplarla Türklerin arasını açmasını kısaca izah eder misiniz?

Osmanlı Devleti, son yıllarında bile Mahmûd Şevket Paşa ve Said Hâlim Paşa gibi iki Arap asıllı sadrazamı istihdam etmesine ve temelde Müslüman bir devlet olduğundan Müslümanlar arasında ırk ayırımı yapmamasına rağmen,

İttihâdcıların ve özellikle de Cemal Paşa’nın, 1913’ten itibaren Turancılık denecek kadar aşırı Türkçülük yapmaları; Cemal Paşa’nın, kurdurduğu askeri mahkemenin kararlarını apolitik olarak icra etmesi; İngiliz ve Fransızların zaten bir asra yakındır Arapları müstakil devlet kurma noktasında tahrik ediyor olması ve nihayet özellikle Hıristiyan asıllı Araplar arasında ırkçılık derecesinde Arap Milliyetçiliğinin gelişmesi, Cemal Paşa’nın işlediği bu hatayı, Araplar ile Türkler arasında nefrete vesile olacak bir olay niteliğinde tarih sayfalarına işletmiştir. Cemal Paşa’nın keyfî idamlar yaptığını, onun kurmay başkanı olan Ali Fuad Paşa kabul ettiği halde, Emir Subayı olan Falih Rıfkı Atay ise, kendi komutanını savunarak idam edilenlerin ajan olduklarını ileri sürer.

Yazara göre, Cemal Paşa haksız idamlar yapmış olsa dahi, onun bu hatası Arap kardeşlerimizin ihanetlerini mazur gösteremez. Zira bu ihanetin cezasını Müslümanlar yani Araplar ve Türkler beraberce çekmişlerdir. Maalesef bu soğukluk sebebiyle, Suriyeli müslümanlar 1918’den sonra Fransızlara karşı yürüttükleri istiklal mücadelesinde, Müslüman Türklerden destek istemek mecburiyetinde kalmışlar ise de, Müslüman Türkler bu yardım talebini reddetmişlerdir. İslâm âleminin iki kahraman evladı olan Arap ve Türklerin arasını açmada ve sonra da ikisini de ezmede, İngilizler ve Fransızlar muvaffak olmuşlardır. Bu ihtilâflar neticesinde, olan yine Müslüman Araplara oldu; zira Osmanlı Devleti’nin eşit hukuka hâiz vatandaşları olan Araplar, birer sömürge tebaası haline geldiler.



Sultân Vahîdüddin’in şahsiyeti ve zamanındaki mühim olayları özetler misiniz?

Sultân VI. Mehmed Vahîdüddin Hân, Şubat 1918 tarihinde Osmanlı tahtına oturdu. İyi bir İslâm hukukçusu, Almanya İmparatorluk mareşali ve Osmanlı müşiri unvanlarına sahip iyi bir asker ve de musikiye âşık bir bestekâr idi. Almanya ve Avusturya seyahatlerinde kendisinin yaveri olan Mustafa Kemal, Padişah olduktan sonra da bir süre fahrî yaverliğini sürdürdü.

Sultân Vahîdüddin’in saltanatından 4 ay geçmeden 30 Ekim 1918 tarihinde uğursuz Mondros Mütârekesi imzalandı. Bunu Osmanlı topraklarının i’tilaf devletleri tarafından işgali takip etti. İngilizler Kasım 1918’de Musul’u işgal ettiler; müttefik filo Kasım 1918’de İstanbul’a geldi ve 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edildi. Bu tarihten sonra sâdır olan Padişah İrâdelerini ve hatta hükümet kararlarını, sanki Sultân Vahidüddin’in arzusu ve kararı gibi görmek, tarihi yanlış yorumlamak demektir.

Sultân Vahidüddin, filonun geldiği Kasım 1918’den Mayıs 1919’a kadar devam eden müzâkereler sonucunda, Mustafa Kemal ile defalarca görüşmüş ve Yıldız Sarayı’ndaki son ve gizli görüşmede, Anadolu’ya görevli olarak gitmesine ve milli bir idare kurulmasına karar verilmiştir. Neticede İtilaf Devletleri Yüksek Komiserliğinden Mustafa Kemal’in vizesini alan, elindeki imkânlarla onu destekleyen ve Samsun’a çıkması için yeterli bir vapur hazırlatan Sultân Vahidüddin, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ulaşmasından sonra da, hükümetleri vasıtasıyla ve şifrelerle Mustafa Kemal’i desteklemeye devam etmiştir.

Cumhuriyet İdaresi kurarak Cumhurreisi olmak isteyen Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisine 1 Kasım 1922’de saltanatı ilga ettirmiştir. Ankara’nın niyetini anlayan Sultân Vahidüddin, hem yeni kurulacak olan devlete zorluk çıkarmamak ve hem de daha fazla hakaretlere maruz kalmamak için, 18 Kasım 1922’de İstanbul’u terk etmiştir. İtalya’nın San Remo şehrine giden Sultân Vahidüddin, 16 Mayıs 1926 tarihinde aynı şehirde, kederinden vefat etmiştir.

Dolayısıyla Sultân Vahidüddin vatan hâini değil; vatanın istiklali için tacını ve tahtını terk eden bir vatanperverdir. Bütün gayretlerine rağmen İstanbul’u işgalden kurtaramayınca, Kuvay-ı Milliye’ye de köstek olmamıştır. İstanbul’u terk ettikten sonra, İngilizler ve İtalyanlar, bütün gayretleriyle onun taşıdığı hilâfet sıfatını Anadolu’daki Kuvay-ı Milliye aleyhine kullanmak istemişlerse de, Sultân Vahidüddin’in iman kuvveti ve vatan sevgisi buna mani olabilmiştir.

Bu anlatılanların en büyük delili, bazı ifadeleri, sürgündeki insanın halet-i ruhiyesine aksetmiş olsa bile, yetmiş sene sonra kısmen yayınlanan hatıralarındaki şu satırlardır:

“Mütâlâalarından ortaya çıkacağı gibi, Mütâreke günlerinde (1918) I. Cihan Harbinin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan (Devleti harbe sokan İttihâdcıları kasdetmektedir) bana miras kalan ve birbirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim.

Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilâfet merkezinde savaştan galib çıkan İ’tilâf Devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıygaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu’yu istila eden Yunanlılara mukabele için mümkün ve mahrem vasıtalarla Anadolu’ya memur eylediğimiz Yaverlerimizden Mustafa Kemal’in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankâr tavrı karşısında kalmıştım.

Bununla beraber aziz vatanımın menfaatleri için Kuvay-ı Milliye’nin sonradan şekil ve mahiyetinin değişeceği hususunda bende meydana gelen fikir ve kanaatlerime rağmen, yine fedâkârlık mesleğini tercih ve takip eyledim. Sırf bu sebep ve hikmet ile, millî gayelere itaatkâr kabineleri iktidara getirdim ve senelerce Kuvay-ı Milliyeyi takviye ettim ve gelişmesi için çalıştım.”

Nitekim vefatını duyan Mustafa Kemal’in şu sözleri de, bu cümleleri destekler mahiyettedir: “Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi, Topkapı Sarayı’nın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup dönerdi ki...”

M. F. Gülen: Doğru… İnsanın mücadele edeceği şeylerin en tehlikelisi nifaktır. Münafıklar kafirlerin altındadır. Hazreti Üstad da, Anadolu’daki oluşuma nifak şebekesi nazarıyla bakıyor. Diğer yerlerdekiler açıktan açığa mertçe kafirdirler, din düşmanıdırlar. Fakat dünden bugüne Türkiye’nin kaderine hükmeden bazı kimseler açıkça söylemezler, inançlarını gizli tutarlar. Cenazede bayramda açıktan açığa ellerini kaldırır dua ederler, fakat katiyen inanmıyorlardır. Namaz kılarlar ama abdest alıyorlar mı ona bakmak lazım. Vücudun o kadar jimnastiğe ihtiyacı var!..

Halife Abdülmecid Efendi’nin şahsiyeti, çocukları ve zamanındaki mühim olaylar hakkında kısa bilgiler verir misiniz? Halifeliğin ilgası nasıl olmuştur?

II. Abdülmecid, 18 Kasım 1922’de Halife Abdülmecid Efendi unvanıyla hilâfet makamına oturmuştur. 1 yıl 3 ay kadar süren hilâfeti, saltanat yetkileri bulunmayan hükmî bir hilâfettir.

Kuvay-ı Milliye 6 Kasım 1922’de İstanbul’a girmiş ve 29 Ekim 1923 tarihinde de Cumhuriyet ilan edilmiştir. Cumhuriyet’in ilanında, Ankara Türkiye Cumhuriyeti’nin ve İstanbul ise Hilâfetin merkezidir. Ancak İngilizler, hilâfetin İslâm birliğini sağlayan tek sebep olduğunu bildiklerinden, ısrarla hilâfet müessesesinin ilga edilmesini istemektedirler. İşte bu ısrarlı tutumlara, I. Büyük Millet Meclisinden onay çıkmamıştır. Erken seçime götürülen Meclis, yeni üyeleri ile 3 Mart 1924 tarihinde Hilâfeti ilga etmişlerdir. Hilâfetin ilgasının tamamen İngilizlerin baskısı ile olduğu, bütün yönleriyle ortaya çıkmış bulunmaktadır. Böylece İslâm’ın ilk halifesi Hz. Ebubekir, son ve 102. halifesi de Halife Abdülmecid olmuştur.

M. F. Gülen: Sadece İngilizlerin baskısı değil. Bazı idareciler de istiyor. Fakat İsmet Paşa hilafeti müdafaa ediyor. “Başımız sıkıştığı zaman İslam dünyasına müracaat ederiz.” diyor. Orada Seyyit Beyin sözleri var: “Hilafet gerçek manada Hulefa-i Raşidin dönemindeydi, Emeviler de, Abbasiler de, Osmanlılar da hiç kullanmamışlar o meseleyi. Hakiki hilafet değil zaten, hakiki hilafet halkın intihabıyla olur, sevad-ı azamın intihabıyla olur. Oysa ki babadan oğula devam eden bir saltanat esas, hilafetin mahiyetine aykırı” diyor. İsmet Paşa gereği üzerinde duruyor. Sonra deniliyor ki “Bu iş bitmiştir, hilafet kalkmıştır.” İngilizlerin isteği olabilir, fakat onu TBMM’de sözü nafiz, söz kesen insanların müdafaası önemlidir. Seyyit Bey de alet olmuştur o meseleye.

Hilâfet makamı Osmanlı Hanedanından alınınca, Hicaz Meliki Şerif Hüseyin ile Mısır Meliki Fuad, bu unvanı elde etmenin yollarını aradılar; ancak İngilizler, bu makamın hiç bir şekilde ihya edilmesine taraftar olmadığından muvaffak olamadılar. Büyük Millet Meclisi ise, hilâfet vazifesini kendisi üstlendi. Dolayısıyla, hala hilâfet unvanı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi şahsiyeti üzerinde bulunmaktadır.



M. F. Gülen: Evet, kanun öyle; hilafet TBMM şahs-ı manevisinde meknuzdur, deniyor. Kenz.. yani bir kennaz lazım ki çıkarsın. Fakat bazıları onu kolay zannediyor.. hilafeti ihya etme mevzuu, âleme söz dinletme mevzuu.. bütün o kitlelerin psikolojisi.. bütün İslam alemi o mevzuda hazır hale gelmeyince, İslami usule göre intihab olmayınca, bütün müslümanların katkısı olmayınca, herkesin hissiyatı çok ciddi bir empatiyle nazar-ı itibara alınmayınca... meseleye tesir etmek mümkün değil. Bir düşünün, siz hilafeti ilan edin, Mısır kabul edecek, Suriye kabul edecek, Sudan, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Afganistan kabul edecek. Hikaye bunlar… Vehimden korkuyor bu adamlar.. hiç gelmez o. Bir kere “Allaha ısmarladık” dedi gitti.

Halife Abdülmecid, sıkıntı ve yokluklar içinde 23 Ağustos 1944 tarihinde Paris’te vefat etti. Vasiyetine rağmen cenazesi kabul edilmeyince, Paris’te 10 yıl bekledi ve sonra da Medine’de Cennetü’l-Bakî’e defnedildi. Son oturduğu evde kira ile ikamet ediyordu.



M. F. Gülen: Mezarı belli değil. Orada Hazreti Fatıma Hazreti Hasan, Hazreti Osman ve Halime validemiz gibi birkaç kişinin mezarları belli, diğerleri belli değil. Kocaman bir arsa, fakat o arsada belli olan mezarlar sayılı.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışını hazırlayan İttihâdcı kadronun çoğunlukla mason oldukları ve bu sebeple de dış güçlerin kuklası haline geldikleri söylenmektedir. Bu iddia doğru mudur ve kimler masondur?

Bu zamana kadar gizliliğini koruyan Mason Teşkilatının özelliği sebebiyle, bu tür iddialar kolay isbat edilemiyor ve her şahsın masonluk belgesinin ortaya konması gerekiyordu. Ancak Mayıs 1999’da Masonlar, Osmanlı Devleti zamanından beri localarına üye olan ünlü kişileri deşifre ettiklerinden dolayı, bugün bunların kimler olduğunu daha rahat öğrenebiliyoruz.

Baştan önemle ifade edelim ki, Mason Localarının açıkladığı bu listelere de tam inanmamak gerekiyor. Zira propaganda gayesiyle bu listeleri abartıyor olabilirler.

İşte verilen listeden bazı şahsiyetler:

Padişah, Devlet Adamları ve Askerler: V. Murad, Şehzade Kemâleddin Efendi, Şehzade Nureddin Efendi, Mustafa Reşid Paşa, Keçeci-zâde Fuad Paşa, Mithad Paşa, İttihâdcıların üçlüsünden Sadrazam Tal’at Paşa ve Bahriye Nâzırı Cemal Paşa, Maliye Nâzırı Cavid Bey ve Gâzi Osman Paşa. Önemle ifade edelim ki, listede Enver Paşa yoktur. Zira Enver Paşa, samimi bir dindar, Osmanlı Paşasıdır. Gâzî Osman Paşa’nın bulunması ise, bizi de şaşırtmıştır.

Filozoflar, Yazarlar ve Gazeteciler: Rıza Tevfik, Ömer Rıza Doğrul, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmed Râsim, Mehmed Emin Yurdakul, Hüseyin Cahid Yalçın, Ziya Gökalp, Ahmed Midhat Efendi, Midhat Cemal Kuntay, Reşat Nuri Güntekin, Enver Ziya Karal. Dikkat edilirse, İttihâdcıların bütün fikir babaları masondurlar.

Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi ve Şeyhülislâm Hayri Efendi. Bu arada Muhammed Abdüh ve Cemâleddin Efgâni’nin de mason oldukları belgeleriyle sabittir.

Yazar, bu açıklamadan sonra şu üç hususun belirtilmesini de zaruri görüyor: Birincisi; Her mason olan din düşmanı demek değildir. Ancak bir kısmı makam için ve bir kısmı da menfaat için bu localara kayıt yaptırmışlardır. İkincisi; Mason localarının beyânları da tam doğru olarak kabul edilmemelidir. Zira bu iddialarına kendi kayıtları dışında delil yoktur. Üçüncüsü; çok büyük bilinen şahsiyetlerin bile kimlere alet oldukları ve Osmanlı Devleti’ni nasıl yıktıkları gün gibi ortadadır.



Kölelik ve cariyelik kavramlarını açıklar mısınız? İslâm Hukukunda cariyelerin hukukî statüleri nasıldır? Efendiler cariyeleri ile karı koca hayatı yaşayabilirler mi? Bunun kaynağı nedir?

Kölelik ve cariyelik kavramlarının, toplumumuzda ayrı kavramlar olarak algılandığını ve özellikle câriye kelimesinin çok yanlış manalarda kullanıldığını söyleyen yazar önce bu kelimeler üzerinde durmakta ve mevzuyu şöyle özetlemektedir: Köle tabiri ile câriye tabiri arasında hukukî muhteva itibariyle hiçbir mana farklılığı yoktur. Her ikisi de rıkkıyet yani kölelik manasını ifade etmek üzere kullanılmıştır. Sadece köleliğe maruz erkekler için kul veya köle tabiri kullanılırken, köleliğe maruz kadınlar hakkında da câriye veya eme tabiri kullanılmaktadır.

İslâmiyet, daha evvelki toplumlarda yok iken köleliği getirmiş değildir. Belki daha önceki toplumlarda var olan köleliği tadil eylemiştir. Gerçekten de İslâmiyet geldiği zaman Arap Yarım Adasında yaşayan insanların yarıya yakını köle idi. Eğer İslâmiyet, kölelik müessesesini birden kaldırsaydı, hem köle sahibi efendiler ve hem de kölelerin kendileri açısından çok büyük sıkıntılar meydana gelecekti.

M. F. Gülen: Orada da mübalağalı bir tabir var. Yarısı değil. İlk müslümanlar, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in etrafında toplananlar o kölelerdi. Kaç tane onların sayısı? Orada mübalağa var. O daha ziyade muharib milletlerde öyleydi, savaşıp esir alarak köleleri oluyordu. O gün kölelik var idiyse İran’da daha çoktu. Sasani devletinde, Roma imparatorluğunda daha çoktu. Arapların öyle bir şeyleri yoktu, birbirleriyle savaşıyorlardı. Evs Hazrec birbiriyle savaşacak, birbirinden onlar esir aldıklarını köle olarak kullanamazlar ki, İslam tarihi göstermiyor öyle bir şeyi. Buas vakaları vardı, Mekke’de dıştan gelenlerle Mekke halkının savaşı, o savaşlarda alınan kölelerden, cariyelerden çok bahsedilmiyor. Bir bu köle mevzuu orada, bir de bu çocuklarını öldürme, gömme meselesinde bütün Mekke halkına ta’n ediliyor. Çok değil, bazı kabilelerde câriydi o. Öyle olsaydı şayet onca kadınlar var olmazlardı, olamazdı. Bazı meselelerde ulu orta oluyor, kulak dolması. Haşa Ahmet bey için kulak dolması demiyorum da ben, o kaynaklar doğru değil.

Efendilerin, asırlardır alıştıkları bu işten birden bire vazgeçmeleri fıtratlarını değiştirmek kadar zor olacaktı; belki de İslâmiyetin kaldırıcı emrine itiraz ettikleri gibi bazı zulümlere de yol açacaklardı. Köleler ise, çoğunlukla aile hayatından kopuk ve uzak bir hayat yaşadıklarından dolayı, sokağa atılmış sahipsiz yetim çocuklar gibi olacaklardı. Bu da sosyal ve ekonomik bir felâket demekti.

İslâmiyet, daha önceki hukuk sistemlerinde bulunan kölelik müessessini iki açıdan medenî bir kalıba sokmuştur:

Evvelâ; Köleliğin sebeplerini hafifleştirmiştir. İnsanlığın fıtratına ters olan bu müesseseyi ortadan kaldırmak için çeşitli tedbirler almıştır. Köle âzâd etmenin manen teşvik edilmesi; kölelere imkân tanınarak bedelini ödemek şartıyla âzâd olabilme imkânının verilmesi (mükâtebe); kölelerin bu durumdan kurtarılması için onlara zekât verilmesinin tavsiye edilmesi ve zıhâr, yemin bozma ve benzeri bazı suçlardan dolayı dinî bir müeyyide olarak konulan keffâretlerin birinci alternatifi olarak köle âzâd etmeyi şart koşması bunlara misâl olarak verilebilir.

Saniyen; İslam, mevcut kölelelere meşru dairede iyi mu’âmele edilmesini ısrarla tavsiye buyurmuştur. O halde İslâm hukukundaki kölelik müessesesini, esirlik ve kölelikten hürriyete geçiş safhası olarak vasıflandırabiliriz. İslâmiyetteki kölelik ve cariyelik müessesesi, Hıristiyan âleminde bilinen köleliğe benzememektedir ve İslâmı bilmeyen insanların anlattıkları gibi değildir. Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle “Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır”.

Cariyeler de diğer köleler gibi, İslâm Hukukunun köleler için tesbit ettiği hukukî statüye sahiptir. İslâm Hukukundaki cariyelerin çoğunluğu, asrımızdaki işçi kadınlar veya evlere gelen hizmetçi kadınlar gibidir. Değişen sadece isimleridir. Yani her câriye ile illa da karı koca münasebeti akla gelmemelidir. Başkalarının hanımı olan ve sadece efendisinin evindeki hizmetleri görmekle mükellef bulunan cariyelerin sayısı, belli şartlar çerçevesinde karı-koca hayatı yaşanılan cariyelere nisbetle en az on katıdır. Bugün hizmetli kadınlar ile işverenleri arasında hangi münâsebet varsa, İslâm Hukukunda da başkasıyla evli câriye ile efendi arasında o münâsebet vardır.



M. F. Gülen: Çocuğu olunca ona İslam Hukukunda ümmü’l-veled diyorlar, bu çocuk aynı zamanda annesinin hürriyete kavuşması demek oluyor. Cariye de isteyebilir onu, Hristiyan da kalsa, Yahudi de kalsa, onu isteyebilir.

Câriye denilen kadın köleler ile efendilerinin, İslâm Hukukunun aradığı şartlara uymak kuralıyla karı-koca münâsebetine girmeleri ve meşru dairede bunu bir evlilik müessesesi gibi yürütmeleri mümkündür. İslâm hukukunda, câriye ile karı-koca hayatı yaşama hakkına istifraş hakkı veya teserrî denmektedir. Şer’î şartlar ve hükümler çerçevesinde, bu statüde olan cariyeler de vardır. Ancak bunlar, evli kadınlardan bazı hükümlerle ayrılmaktadır; efendinin istihdam hakkıyla beraber istifraş hakkı da bulunan cariyelerin hususî statüleri vardır.

Diğer taraftan ise, Kur’ân, cariyeleri mümkün mertebe evlendirmeyi ve onları aile hayatına kavuşturmayı tavsiye ve teşvik eylemektedir. Cariyesi başkası ile evli ve nikâhlı olan Efendi’nin câriye üzerindeki istihdam hakkı ortadan kalkmaz. Böyle bir câriye, kocasına karşı sorumlulukları olduğu kadar, bugünkü tabirle hizmetçisi ve o günkü tabirle cariyesi olması hasebiyle efendisi ile de bir iş münâsebeti vardır.

Hanefi hukukçular, hür bir erkeğin câriye ile evlenebilmesi için, hür bir kadınla evlenmeye imkânının bulunmamasını, aksi takdirde evlenmenin gayr-ı sahih ve bazılarına göre de mekruh görüldüğünü beyân etmektedirler. (Daha çok mekruh tabiri doğru.) Bir kısım hukukçular ise, bu durumun hür erkeğin birinci Hanımı’nın hür bir kadın olması halinde söz konusu olduğunu, halbuki hür bir kadınla evlenme imkânı varken, önceden hür bir kadınla evli olmamak şartıyla, câriye ile evlenmesinin sahih ve caiz olduğunu ifade etmektedirler. Fetvaya esas olan da bu olduğundan dolayı, Osmanlı Padişahları, hür bir kadınla evlenme imkânları bulunmasına rağmen, cariyelerle evlenmeyi âdet haline getirmişlerdir.



M. F. Gülen: Bir kısım Osmanlı padişahları, bir kısım…

Soru: Onlarda da bazı ülkelerle temas kurma?

M. F. Gülen: Evet, önemli. Hep diyorum, Yıldırım Han Bizans’tan evlenmiş; saraya yakın olmaları itibarıyla Kostantiniyye’yi doğru okumayı istemiş belki.. başka yolu yok bunun. O hadiselerin içinde olmayınca çok defa vereceğimiz hükümlerde yanılmış olabiliriz. Fatih’in analığı da öyle. O bir şeyde gaye ne kadar yüksekse, yapılan iş meşru olmak kaydıyla, o insan onunla değer kazanır. Katlanma gibi bir şey o.


Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə