Bram Stoker Drakula



Yüklə 1,63 Mb.
səhifə8/38
tarix22.08.2018
ölçüsü1,63 Mb.
#74295
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   38

-122-


I

BEŞİNCİ BÖLÜM

Mektup, Bayan Mina Murray'den Bayan Lucy Westenra'ya

9 Mayıs


Sevgili Lucy,

Yazmakta bu kadar geciktiğim için beni bağışla, ama işim başımdan aşkındı. Öğretmen yardımcısı olarak hayat bazen zor olabiliyor. Seninle birlikte, serbestçe konuşabileceğimiz ve hayal kurabileceğimiz bir deniz kenarında olmak için can atıyorum. Son günlerde çok çalışıyordum, çünkü Jonathan'ın çalışmalarına ayak uydurmak istiyorum ve sürekli steno alıştırmaları yapıyorum. Evlendiğimizde Jonathan'a yardımcı olabilirim ve yeteri kadar iyi steno yazabilirsem, onun söylediklerini bu şekilde not alabilir ve bunları onun için daktiloya* geçebilirim. Bu nedenle daktiloya da çok sıkı çalışıyorum. Mektuplarımızı bazen steno ile yazıyoruz ve o yurtdışı seyahatlerinde stenoyla günlük tutuyor. Seninle birlikte olduğumuz zaman ben de bu şekilde bir günlük tutacağım. Bir haftanın iki güne sığdınldı-ğı ve pazarın da bir köşeye sıkıştınldığı o günlüklerden değil, ne zaman istersem yazabileceğim bir günlükten bahsediyorum. Bunun için-

• Daktilo 1867'de Amerika'da icat edilmiştir. -123-

de başka insanların ilgisini çekecek pek fazla bir şey olacağını sanmıyorum, ama zaten onlar düşünülerek tutulmayacak. İçinde paylaşmaya değer bir şey görürsem, bunları bir gün Jonathan'a da gösterebilirim, ama aslında bir alıştırma defteri olacak. Kadın gazetecilerin yaptığı şeyi yapmaya çalışacağım: röportajlar, tasvirler ve konuşmaları hatırlatmaya yarayacak şeyler. Biraz alıştırma ile insanın bütün bir gün boyunca olanlan ya da söylenenleri hatırlayabileceğim duydum. Neyse, göreceğiz. Buluştuğumuzda sana bütün küçük planlarımı anlatacağım. Transilvanya'dan, Jonat-han'dan yalnızca alelacele karalanmış birkaç satırlık bir mektup aldım. İyiymiş ve bir hafta içinde geri dönüyormuş. Anlatacaklarını dinlemek için sabırsızlanıyorum. Yabancı ülkeleri görmek çok hoş olmalı. Acaba biz -Jonathan ve ben, yani- oraları birlikte görebilecek miyiz? Saat 10 zili çalıyor. Hoşça kal. Seni seven,

Mina

Yazdığın zaman bana her şeyi anlat. Bana uzun zamandır bir şey anlatmıyorsun. Bazı söylentiler duydum, özellikle de uzun boylu, yakışıklı, kıvırcık saçlı bir adam hakkında???



Mektup, Lucy Westenra'dan Mina Murray'e

17 Chatham Caddesi, Çarşamba

Sevgili Mina,

Kötü bir mektup arkadaşı olduğumu belirterek bana çok haksızlık ettiğim söylemek zo-

-124-

rundayım. Ayrıldığımızdan beri sana iki kez yazdım, oysa senin son mektubun ikinci mektubundu. Ayrıca sana anlatacak hiçbir şeyim yok. Gerçekten ilgini çekecek hiçbir şey yok. Kasaba bugünlerde çok güzel ve sık sık resim galerilerine gidiyor, yürüyüşlere ve parkta gezintiye çıkıyoruz. Uzun boylu, kıvırcık saçlı adama gelince, sanırım son konserde benimle birlikte olandan bahsediyorsun. Anlaşılan birisi masal anlatmış sana. O, Bay Holmwood idi. Kendisi sık sık bizi ziyarete geliyor; annemle çok iyi anlaşıyorlar; konuşacak çok fazla ortak şeyleri var. Bir süre önce, Jonathan'la nişanlanmamış olsaydın, tam sana uygun olacak bir adamla tanıştık derdim. Kendisi mükemmel bir parti;* yakışıklı, hali vakti yerinde ve iyi bir aileden. Bir doktor ve gerçekten çok zeki. Bir düşün! Yalnızca yirmi dokuz yaşında ve bütün her şeyiyle kendisinin ilgilendiği büyük bir akıl hastanesi var. Bizi Bay Holmwood tanıştırdı ve kendisi bizi görmek için buraya geldi, artık sık sık geliyor. Sanırım, o gördüğüm en kararlı ve aynı zamanda en sakin erkek. Kesinlikle soğukkanlı birine benziyor. Hastalan üzerinde harikulade bir gücü olmalı, diye düşünüyorum. Sanki düşüncelerini okumaya çalışıyormuş gibi doğrudan insanın yüzüne bakmak gibi ilginç bir alışkanlığı var. Bunu bana da sık sık uyguluyor, ama ben çetin cevize çattığını düşünerek kendi kendimle gurur duyuyorum. Aynadan biliyorum bunu. Sen hiç kendi yüzünü okumayı denedin mi?



• Evlenilebilecek biri, özellikle de gelir durumu vs. göz önüne alındığında.

-125-


Ben deniyorum ve sana hiç de fena bir çalışma olmadığını, hiç denemediysen, tahmin edebileceğinden bile daha zor bir şey olduğunu söyleyebilirim. Bana ilginç bir psikolojik çalışma konusu olabileceğimi söylüyor ve ben de tevazuyla ona katılıyorum. Bildiğin gibi, en yeni modaları anlatabilecek kadar giyime ilgi duymuyorum. Giysiler baş belasından başka bir şey değil. İşte yine argo, ama takma kafana; Arthur bunu her gün söylüyor. İşte, her şeyi açıkladım. Mina, çocukluğumuzdan beri birbirimize bütün sırlarımızı anlattık; beraber uyuduk, beraber yedik içtik ve beraber gülüp beraber ağladık ve şimdi zaten söylemiş olsam da daha fazlasını anlatmak istiyorum. Ah, Mina tahmin edemiyor musun? Onu seviyorum. Bunları yazarken yüzüm kızarıyor; çünkü onun da beni sevdiğini düşünmeme rağmen, henüz bunu dile getirmedi. Ama, ah, Mina, onu seviyorum; onu seviyorum; onu seviyorum! İşte, bu bana iyi geliyor. Keşke yanımda olsaydın, canım; her zaman yaptığımız gibi ev kıyafetleriyle ateşin başında oturuyor olsaydık ve hissettiklerimi sana anlatmaya çalışsay-dım. Bunu sana bile olsa nasıl yazabildiğimi merak ediyorum. Durmaktan korkuyorum, yoksa mektubu yırtıp atabilirim ve durmak istemiyorum çünkü sana her şeyi anlatmayı öyle istiyorum ki... Bana hemen yazmanı ve bu konuda düşündüğün her şeyi anlatmanı umuyorum. Mina, artık bitirmek zorundayım. İyi geceler. Dualarını benden eksik etme ve mutlu olmam için dua et.

Lucy


-126-

Not: Bunun bir sır olduğunu sana söylememe gerek yok. Tekrar iyi geceler.

L.

Mektup, Lucy Westenra'dan Buna Murray'e



24 Mayıs

Sevgili Mina,

Tatlı mektubun için teşekkürler, teşekkürler ve yine teşekkürler! Sana anlatabilmek ve duygudaşlığını görmek çok güzel oldu.

Hayatım, yağmaz yağmaz da sel gibi iner-miş. Eski atasözleri ne kadar da doğru. İşte eylülde yirmi yaşımda olacağım ve bugüne kadar bir tek evlenme teklifi, gerçek bir teklif almamıştım, tek bir tane bile ve bugün üç tane birden aldım. Bir düşün! Bir günde üç teklif! Korkunç değil mi! Zavallı adamlardan ikisi için üzülüyorum, gerçekten ve içtenlikle üzülüyorum. Ah, Mina o kadar mutluyum ki, ne yapacağımı bilemiyorum. Üç teklif! Ama, lütfen, kızlara söyleme, yoksa türlü türlü abartılı fikirlere kapılabilirler ve eve döndükleri ilk gün en azından altı teklif almazlarsa, kendilerini incinmiş ve küçük düşmüş hissedebilirler. Bazı kızlar o kadar kibirli oluyorlar ki! Sen ve ben, sevgili Mina, nişanlanmış ve kısa bir süre sonra ev bark sahibi olup yaşlı, evli kadınlar gibi yaşayacak olanlar, kibiri küçümseyebiliriz. Şimdi sana bu üç kişiden bahsetmeliyim ama bunu herkesten, -elbette, Jonathan dışında- bir sır olarak saklamak zorundasın, canım. Ona anlatacaksındır, çünkü ben senin yerinde olsaydım, Arthur'a

-127-

kesinlikle anlatırdım. Bir kadın kocasına her şeyi anlatmalı -sen de öyle düşünmüyor musun, hayatım?- ve ben de adil olmalıyım. Erkekler kadınların, özellikle de karılarının kendileri kadar adil olmasını isterler ve kadınlar, korkarım, kadınlar her zaman gerektiği kadar adil değillerdir. Peki, hayatım, bir numara öğle yemeğinden hemen önce geldi. Sana ondan bahsetmiştim; Dr. John Seward, güçlü bir çenesi ve güzel bir alnı olan tımar-haneci adam. Görünüşte çok soğukkanlıydı, ama aynı zamanda gergindi de. Anlaşılan bütün o küçük şeyler hakkında alıştırma yapıp duruyormuş ve onları hatırladı; ama neredeyse ipek şapkasının üzerine oturacaktı. Erkekler bunu sakin olduklarında genellikle yapmazlar ve sonra rahat görünmeye çalışarak bir neşterle öyle bir oynamaya başladı ki, çığlık atmak-geldi içimden. Benimle çok açık konuştu, Mina. Beni çok az tanımasına rağmen, onun için ne kadar değerli olduğumu ve ona yardım etmek ve onu neşelendirmek üzere yanında bulunursam, hayatın ne kadar da güzel olacağını söyledi. Bana onu sevmiyorsam, ne kadar mutsuz olacağını söylemek üzereydi ki, ağladığımı görünce kaba bir insan olduğunu ve o anki üzüntümü daha da artırmayacağını söyledi. Sonra birdenbire sustu ve onu zamanla sevip sevemeyeceğimi sordu ve ben başımı iki yana salladığım zaman elleri titredi, sonra biraz tereddüt ederek başka biriyle ilgilenip ilgilenmediğimi sordu. Bunu, benden sırrımı almak istediğinden değil, yalnızca bilmek istediği için sorduğunu;



-128-

çünkü bir kadının kalbi boşsa, erkeğin hâlâ umut besleyebileceğini çok nazik bir şekilde dile getirdi. Sonra Mina, ona birisi olduğunu söyledim. Ayağa kalktı ve ellerimi tutarken çok güçlü ve ciddi görünüyordu. Mutlu olmamı umduğunu ve eğer bir dosta ihtiyacım olursa, onu en iyi dostlarımdan biri olarak görebileceğimi söyledi. Ah, Mina, canım, ağlamaktan kendimi alamıyorum; mektuptaki lekeler için kusuruma bakma. Evlenme teklifi almak çok güzel, ama seni içtenlikle sevdiğini bildiğin zavallı bir adamın kalbi kırılmış bir şekilde gittiğini görmek zorunda olmak ve o anda ne söylerse söylesin, onun hayatından çıktığını görmek pek o kadar mutluluk verici bir şey değil. Tatlım, şimdi ara vermek zorundayım, o kadar mutlu olmama rağmen kendimi çok üzgün hissediyorum.

Akşam

Arthur biraz önce gitti ve ben kendimi, mektubu bıraktığım zamankinden daha iyi hissediyorum, dolayısıyla sana bugünü anlatmaya devam edebilirim. Eh, hayatım, iki numara öğle yemeğinden sonra geldi. Çok hoş bir delikanlı -Teksas'tan gelen bir Amerikalı- öyle genç ve canlı görünüyor ki, o kadar çok yere gitmiş ve o kadar çok macera yaşamış olması neredeyse olanaksız. Siyah bir adam tarafından bile olsa, kulağına onca tehlikeli sözler akıtılan zavallı Desdemona'yı* anlayabiliyorum. Sanırım, biz kadınlar öyle korkak yaratıklarız ki, bir adamın bizi kor-



• Shakespeare'in trajedisi Othello'daki kadın kahraman. -129-

kularımızdan kurtaracağını sanarak onunla evleniyoruz. Bir erkek olsaydım ve bir kızın beni sevmesini isteseydim, ne yapmam gerektiğini biliyorum. Hayır, bilmiyorum aslında, çünkü işte Bay Morris bana bir sürü hikâye anlattı ve Arthur şimdiye kadar hiç anlatmadı ve yine de -Canım, biraz önden gidiyorum. Bay Quincey P. Morris beni yalnız yakaladı. Öyle görünüyor ki, bir erkek bir kızı her zaman yalnız yakalar. Hayır, yakalamaz, çünkü Arthur iki kez fırsat yaratmaya çalıştı ve ben de ona elimden geldiğince yardım ediyordum; artık bunu söylemeye utanmıyorum. Öncelikle sana Bay Morris'in her zaman argo konuşmadığını söylemek zorundayım -yani, yabancılarla ya da onların önünde hiçbir zaman konuşmuyor, çünkü gerçekten iyi eğitimli biri ve tavırları da çok nazik- Amerikan argosu konuştuğunda benim eğlendiğimi fark etmiş ve eğer orada şok olacak kimse yoksa bana çok komik şeyler söylüyor. Korkarım, hayatım, bunların hepsini kendisi uyduruyordu, çünkü her söylediği, ne söylemesi gerekiyorsa, mükemmel bir şekilde uygun düşüyordu. Ama argo da böyle bir şey zaten. Ben kendim hiç argo konuşacak mıyım, bilmiyorum; Arthur'un bundan hoşlanıp hoşlanmadığını da bilmiyorum, çünkü şu ana kadar onun argo konuştuğunu hiç duymadım. İşte, Bay Morris yanıma oturdu, elinden geldiğince mutlu ve neşeli görünmeye çalışıyordu, ama ben aslında çok gergin olduğunu görebiliyordum. Elimi eline aldı ve çok tatlı bir şekilde şunları söyledi:

-130-

"Bayan Lucy, küçük ayakkabılarınızın bağcıklarını bağlayacak kadar iyi bir adam olmadığımı biliyorum, ama sanırım istediğiniz gibi bir adam beklemeye kalkarsanız, pes ettiğinizde, Kont'un şatosundaki geline katılmak zorunda kalırsınız. Eteklerinizi toplayıp benimle gelmez misiniz, çifte koşumları takar, o uzun yola birlikte çıkarız?"



O kadar neşeli, o kadar iyi niyetli görünüyordu ki onu reddetmek zavallı Dr. Seward'i reddetmek kadar zor olmayacağa benziyordu, bu yüzden elimden geldiğince neşeli bir şekilde etek toplamaktan anlamadığımı ve henüz koşuma gelecek kadar evcilleşmediği-mi söyledim. Sonra ciddiyetsiz bir tavırla konuştuğunu ve kendisi için bu kadar ciddi, bu kadar önemli bir konuda böyle davranarak hata ettiyse, onu bağışlayacağımı umduğunu söyledi. Bunu söylerken o kadar ciddi görünüyordu ki, ben de biraz ciddileşmekten kendimi alamadım. Biliyorum, Mina, benim korkunç bir çapkın olduğumu düşüneceksin, ama bir günde ikinci teklif olmasından dolayı kendimle biraz övünmekten geri duramı-yordum. Ve sonra, hayatım, ben daha tek kelime edemeden kalbini ve ruhunu ayaklarımın dibine serdiğini söyleyerek kusursuz bir aşk sözcükleri seli dökmeye başladı. O kadar içten görünüyordu ki, bir daha asla zaman zaman neşeli olan bir erkeğin, her zaman şakacı olması gerektiğini, hiçbir zaman içten olamayacağını düşünmeyeceğim. Sanırım yüzümde kendisini dizginlemesine sebep olan bir şeyler gördü, çünkü aniden durdu ve

-131-


mertçe bir tutkuyla, kalbim boş olsaydı, onu sevip sevemeyeceğimi sordu:

"Lucy, sen dürüst bir kızsın, biliyorum. Senin ruhunun en derin yerlerine kadar bütünüyle temiz bir yüreğe sahip olduğuna inanmasaydım, şimdi burada seninle konuşuyor olmazdım. İyi birer dostmuşuz gibi, söyle bana: İlgilendiğin başka biri var mı? Eğer varsa, seni bir daha zerre kadar rahatsız etmeyeceğim, ama eğer sen izin verirsen, çok sadık bir dostun olacağım."

Sevgili Mina, kadınlar onlara neredeyse hiç layık değillerken erkekler neden bu kadar soylu oluyor? İşte ben, bu açık yürekli, gerçek beyefendiyle neredeyse dalga geçiyordum. Gözyaşlarına boğuldum -korkarım, canım, bunun bir sürü açıdan sulu bir mektup olduğunu düşüneceksin- ve gerçekten kendimi çok kötü hissediyorum. Neden bir kız üç erkekle ya da o an kaç kişi istiyorsa o kadar kişiyle evlenemiyor ve bunca dertten kurtulamıyor? Ama bu kutsal şeylere saygısızlık ve böyle konuşmamam gerekiyor. O sırada ağlıyor olsam da Bay Morris'in cesur gözlerinin içine bakıp açıksözlülükle şunları söylediğime memnunum:

"Evet, sevdiğim biri var, ama o bana henüz beni sevdiğini bile söylemedi." Onunla bu kadar açık konuşmakla iyi etmişim çünkü yüzü aydınlandı ve iki elini birden uzatıp ellerimi tuttu -sanırım ben ellerimi onunkilerin üzerine koydum- ve çok yürekten şunları söyledi:

"İşte benim cesur kızım. Dünyadaki baş-

-132-


ka herhangi bir kızı kazanmak için zamanında orada olmaktansa, seni kazanma şansı için geç kalmak daha iyi. Ağlama, hayatım. Gözyaşların benim içinse, ben çetin cevizim-dir ve bunu yıkılmadan kabul edebilirim. Ve eğer diğer adam yaşayacağı mutluluğu henüz bilmiyorsa, acele etse iyi olur, yoksa benimle uğraşmak zorunda kalacak. Küçük kız, dürüstlüğün ve cesaretinle bir dost edindin, bu bir sevgiliden daha az bulunur ve her halü kârda daha az bencilcedir. Canım, bu dünyayla öbür taraf arasında oldukça yalnız bir yürüyüş yapacağım. Bana bir öpücük vermez misin? Bu, ara sıra karanlığı başımdan uzaklaştıracak bir şey olacaktır. İstersen, yapabilirsin, biliyorsun, çünkü diğer iyi adam -iyi bir adam olmalı hayatım ve nazik bir adam, aksi halde onu sevmezdin- henüz seninle konuşmamış." Bu beni ikna etti, Mina, çünkü bir rakibe göre cesur ve tatlı ve de soylu bir hareketti -öyle değil mi?- ayrıca çok üzgündü; bu yüzden eğildim ve onu öptüm. İki elimi de ellerine alarak ayağa kalktı ve yüzüme bakarak -korkarım, fena halde kızarmıştım- şöyle dedi:

"Küçük kız, elini tutuyorum ve sen beni öptün; eğer bu şeyler bizi arkadaş yapmıyorsa, başka hiçbir şey yapamaz. Bana karşı takındığın tatlı dürüstlüğün için teşekkür ederim, hoşça kal." Elimi sıktı ve şapkasını alarak, bir kez bile arkasına bakmadan, bir damla bile gözyaşı dökmeden, bir kez bile titremeden ya da duraksamadan doğruca odadan çıktığında ben bir bebek gibi ağlıyordum.

-133-

Ah, bastığı toprağa bile tapacak bir sürü kız varken böyle bir adam neden mutsuz olmak zorundadır ki? Kalbim boş olsaydı, ben ona tapınırdım, biliyorum -ancak kalbimin boş olmasını istemiyorum. Hayatım, bu beni oldukça altüst etti ve sana bunu anlattıktan sonra aynı zamanda mutluluktan bahsede-meyecekmişim gibi geliyor ve bütünüyle mutlu olmadan sana üç numaradan bahsetmek istemiyorum. Seni her zaman seven,



Lucy

Not: Ah, üç numaraya gelince -sana üç numarayı anlatmama gerek yok, öyle değil mi? Ayrıca, o kadar karışık bir durum oldu ki, odaya girişiyle, bana sarılıp öpmeye başlaması bir oldu sanki. Çok, çok mutluyum ve bunu hak edecek ne yaptım, bilmiyorum. Ancak gelecekte, bana böyle bir sevgili, böyle bir koca ve böyle bir dost verdiği için Tann'ya, bütün iyiliğinden dolayı şükrettiğimi göstermek üzere elimden geleni yapmalıyım.

Hoşça kal.

DR. SEWARDIN GÜNLÜĞÜ

(Fonografla tutulmuştur)*

25 Nisan - Bugün iştahsızım. Yemek yiyemiyorum, uyuyamıyorum, bu yüzden, bunların yerine günlük tutuyorum. Dünkü reddedilmeden sonra, içimde öyle bir boşluk var ki, hayatta hiçbir şey yeterli derecede önemli gel-

* Thomas Edison tarafıadan 1877'de icat edilen, özel bir madde üzerine tespit edilmiş sesleri tekrarlayan cihaz, ses yazan, gramofon.

-134-


miyor... Böyle bir şeye çare olabilecek en iyi şeyin çalışmak olduğunu bildiğim için hastaların arasına indim. Bana çok ilginç bir çalışma konusu oluşturan içlerinden birini seçtim. O kadar değişik düşünceleri var ve sıradan delilerden o kadar farklı ki, onu elimden geldiğince iyi anlamaya karar verdim. Bugün gizeminin özüne her zaman olduğundan daha fazla yaklaşmışım gibi geliyor.

Ona her zamankinden daha ayrıntılı sorular sordum, sanrılarının gerçeklerine hâkim olmayı hedefliyordum. Şimdi fark ediyorum da bunu yaparken tavırlarımda zalimce bir şeyler vardı. Sanki onu deliliğinin eşiğinde tutmak istiyordum -hastalar konusunda, cehennemin ağzıymış gibi yapmaktan kaçındığım bir şeydir bu. {Not: Hangi şartlar altında cehennem çukurundan kaçınmazdım?) Om-nia Romse vernalia sunt* Cehennemin de bir bedeli var! verb. Sap." eğer bu içgüdünün arkasında dikkate değer herhangi bir şey varsa, daha sonra bunu tam anlamıyla araştırmakta fayda var, dolayısıyla buna hemen başlasam iyi olur, bu yüzden...

R. M. Renfıeld, aetat. 59*" Neşeli mizaç; büyük bir fiziksel güç; ürkütücü derecede çabuk heyecanlanıyor; çözemediğim bir sabit fikirle son bulan karamsarlık dönemleri. Neşeli yapısı ile kaygı verici şeyin zihinsel olarak birbirini tamamladığını sanıyorum; muhtemelen tehlikeli bir adam, bencil değilse tehli-

• Latince. Bütün Romalılar rüşvetçidir.

** Latince. Verbum sapienti sat est'in kısaltması, "bilge

bir adama bir söz yeter," anlamına gelir. *** setat. "yaş"ın Latincesi.

-135-

keli olması mümkün. Bencil adamlar düşmanlarına karşı bir zırh kuşanmış kadar dikkatlidirler. Bu noktada şöyle düşünüyorum; sabit nokta benlik olduğunda, merkez kuvvet ile merkezkaç kuvveti dengelidir; görev, amaç vs. sabit bir nokta olduğunda ikinci kuvvet üstündür ve yalnızca bir tesadüf ya da tesadüfler dizisi bunu dengeleyebilir.



Mektup, Quincey P. Morris'ten Sayın Arthur Holmwood'a

25 Mayıs


Sevgili Art,

Bozkırlardaki kamp ateşinin başında hikâyeler anlattık ve Marquesa'lara* çıkmayı denedikten sonra birbirimizin yaralarını sardık ve Titicaca** kıyılarında birbirimizin sağlığına içtik. Anlatılacak başka hikâyeler, sarılacak başka yaralar ve şerefine kadeh kaldırılacak bir başkasının sağlığı var. Bunun yarın gece benim kamp ateşimin orada olmasına izin vermez misin? Sana bunu sormakta hiç tereddüt etmiyorum, çünkü malum hanımın malum bir akşam yemeğine sözü olduğunu ve senin de boş olduğunu biliyorum. Yalnızca bir kişi daha olacak, Kore'deki*** eski dostumuz, Jack Seward. O da geliyor ve ikimiz de

Güney Pasifik'teki Tahiti'nin kuzeydoğusundaki volkanik adalar.

And Dağlan'ndaki büyük göl.

Birleşik Devletler ve Avrupa on dokuzuncu yüzyılın başlarında, Japonya'nın Kore'de filiz vermeye başlayan ticari denetimini engellemeye çalışmışlar ve başarısız olmuşlardı.

-136-


şarap kadehinin üzerinde gözyaşlanmızın birbirine karışmasını ve tüm yüreğimizle, Tan-n'nın yarattığı en soylu ve kazanılmaya en layık olan yüreği kazanan, dünyadaki en mutlu adamın sağlığına içmek istiyoruz. Sana yürekten hoş geldin diyeceğimize, seni sevgiyle selamlayacağımıza ve sağ elin kadar sadık olacağımıza söz veriyoruz. İkimiz de malum gözler için fazla içersen seni eve bırakmaya yemin ediyoruz. Gel!

Seni her zaman seven,

Quincey P. Morris

Arthur Holmwood'dan Quincey P. Morris'e Telgraf

Bana her zaman güvenebilirsin. İkinizin de kulaklarını çınlatacak haberler getiriyorum.

Art


-137-

ALTINCI BÖLÜM

MINA MURRAYİN GÜNLÜĞÜ

24 Temmuz. Whitby* - İstasyonda beni Lucy karşıladı; her zamankinden daha tatlı ve sevimli görünüyordu. Arabayla Cres-cent'teki eve gittik; bu evde fazla odaları var. Burası güzel bir yer. Küçük Esk ırmağı, limana yaklaştıkça genişleyen derin bir vadide akıyor. Üzerinde yüksek payandaları olan, büyük bir köprüden bakınca manzara, her nasılsa, olduğundan da uzak görünüyor. Vadi harika bir yeşillikte ve öyle dik ki, iki taraftan da yukarı çıktığınızda, aşağıyı görecek kadar kenara gitmediğiniz sürece yalnızca tam karşıyı görüyorsunuz. Eski kasabadaki evlerin -bizden uzaktaki yakada- kırmızı çatılan Nuremberg'te gördüğümüz resimlerdeki gibi gelişigüzel bir biçimde birbirlerinin üzerine yığılmış gibi görünüyorlar. Kasabanın hemen üstünde Danimarkalıların yağmaladığı Whitby Manastın** var, burası kızın duvann içine yerleştirildiği "Marmion"*** parçasının

Yorkshire'daki -İngiltere'nin Kuzey Denizi sahilinde-dir- liman şehri.

658 yılında kurulan Whitby Manastın, 867 yılında Danimarkalılar tarafından yağmalanmıştır. 1808'de yayınlanan. Sir Walter Scott'in yazdığı aynı isimli anlatıya ve şövalye Marmion'un aşkı için rahibelik andından vazgeçen Constance de Beverley'nin kaderine gönderme yapılıyor.

-139-

geçtiği yer. Burası fevkalade genişlikte, güzel ve romantik parçalarla dolu, çok soylu bir harabe; pencerelerden birinde beyaz bir hanımefendinin görüldüğüne dair bir söylence var. Burayla kasaba arasında başka bir kilise daha var -kasaba kilisesi- mezar taşlarıyla dolu büyük bir mezarlığı olan bir taşra kilisesi. Bana göre burası Whitby'deki en güzel yer; çünkü tam kasabanın üstünde ve bütün limanı, Kettleness Burnu'nun denize sokulduğu bütün koyu görüyor. Limana o kadar dik iniyor ki, kıyının o kısmı yıkılmış ve mezarlardan birkaçı da harap olmuş. Bir yerde mezar taşlarının parçalan, aşağı doğru inen kumlu patika yolun üzerine saçılmış. Kilise avlusunda yanlarında oturacak sıralar bulunan yürüyüş yerleri var; insanlar gidip bütün gün orada oturuyor, güzel manzarayı seyredip meltemin tadını çıkarıyorlar. Ben de buraya sık sık gelip oturacağım ve çalışacağım. Aslında şimdi, defterimi dizlerimin üzerine koymuş yazıyor ve yanımda oturan üç yaşlı adamın konuşmalarını dinliyorum. Bütün gün burada oturmak ve konuşmaktan başka hiçbir şey yapmıyor gibiler.



Aşağıda liman uzanıyor, en ucunda, uzun granit bir duvar denize doğru sokuluyor ve en sonundaki kavisin ortasında bir deniz feneri var. Dış tarafında büyük bir deniz duvarı uzanıyor. Deniz duvarı, kıyıya yakın tarafından ters yöne kıvrılan bir dirsek yapıyor ve bunun sonunda da bir deniz feneri bulunuyor. İki iskele arasında limanın

-140-


içine doğru daralan, sonradan ansızın genişleyen dar bir açıklık göze çarpıyor.

Gelgitle deniz yükselince güzel oluyor, ama gelgit çekildiğinde deniz sığla şıyor ve pek bir şeye benzemiyor; yalnız, üzerlerine saçılmış birkaç kayayla, iki kumlu kıyı arasında akan Esk ırmağı kalıyor. Limanın dışında, bu tarafta, aşağı yukarı yarım mil boyunca büyük, sığ bir mercan resifi yükseliyor, sivri ucu güney fenerinin hemen arkasından başlıyor. En ucunda, kötü havalarda sallanan ve rüzgârla etrafa hüzünlü sesler gönderen çıngıraklı bir şamandıra var. Burada, bir söylenceye göre, bir gemi kaybolduğu zaman açık denizde çanlar duyulurmuş. Bu konuyu yaşlı adama sormalıyım; bu tarafa geliyor...

Kendisi komik, yaşlı bir adam. Korkunç derecede yaşlı olmalı çünkü yüzü bir ağaç kabuğu gibi boğum boğum ve kırışmış. Bana neredeyse yüz yaşında olduğunu ve Waterloo Savaşı* sırasında Grönland balıkçılık filosunda denizci olduğunu anlattı. Korkarım, kendisi çok kuşkucu bir insan, çünkü ona denizdeki çıngıraklar ve manastırdaki Beyaz Hanım'ı sorduğumda bana aksi aksi şunları söyledi:

"Ben böyle şeylere kafa yormam,** küçük-

* 18 Haziran 1815'te yapılan Waterloo Savaşı'nda İngiliz komutan Wellington. Belçika'daki Waterloo köyü yakınlarında Fransız İmparatoru Napolyon'u yenmiştir. Savaşın son safhalarında. General Blücher önderliğindeki Prusyalılar da Wellington^ desteklemişlerdir.


Yüklə 1,63 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   38




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin