Danıel Defoe Robınson Crusoe



Yüklə 1,09 Mb.
səhifə25/26
tarix26.08.2018
ölçüsü1,09 Mb.
#75006
1   ...   18   19   20   21   22   23   24   25   26

Böylece işlerimi yoluna koymuş, eşyalarımı satıp parayı da sağlam poliçelere çevirmiştim; bundan sonraki sorunum İngiltere'ye hangi yoldan gideceğime karar vermekti. Denize yeterince alışıktım, ama o sıralar İngiltere'ye deniz yoluyla gitme fikrine karşı her nedense garip bir isteksizlik duyuyordum; bu güçlük gözümde öyle büyüdü ki, bir ara gitmek üzere eşyalarımı gemiye vermiş olduğum halde fikrimi değiştirdim; üstelik bu bir değil, iki üç kez oldu.

Deniz yolculuklarında talihsiz olduğum doğru; isteksizliğimin sebeplerinden biri bu olabilirdi; ama kimse böyle anlarda içindeki kuvvetli hisleri görmezden gelmemeli. Binmek üzere seçtiğim -diğerleri yerine bunları tercih ettiğimi söylemek istiyorum- gemilerden ikisini 6-

nin başına da felaketler geldi; birine eşyalarımı yerleştirmiş, diğerinin de kaptanıyla anlaşıp sonra vazgeçmiştim. Bu gemilerden biri Cezayir korsanlarının saldırısına uğramış, diğeri de Torbay* yakınlarında, Start'ta kazaya uğramış, üç kişi dışında içindekilerin hepsi boğulmuştu. Bu gemilerden birine binseydim, sonum kötü olacaktı; yalnız hangisinin daha kötü olduğunu söylemek zordu.

Ben bu düşünceler içinde bocalarken kendisiyle her şeyi konuştuğum yaşlı dostum da denizyoluyla gitmemem konusunda ısrar etti; İspanya'nın kuzeybatısına gidebileceğimi, Gaskonya Körfezi'nden Rochelle'e geçebileceğimi, oradan karayoluyla Paris'e, Paris'ten de Calais ya da Dover'a gitmenin de hem kolay hem de güvenli olacağını söyledi; ya da Madrid'e gidip bütün Fransa'yı karadan geçebilirdim.

Kısacası, Calais'ten Dover'a geçmek dışında bir deniz yolculuğu yapmamayı öyle kafama takmıştım ki, bütün yolculuğu karadan yapmaya karar verdim. Zaten acelem de yoktu ve ne kadara mal olacağına da aldırış etmediğimden bu benim için güzel bir yolculuk olacaktı. Bu yolculuğu daha hoş bir hale getirmek için eski dostum yaşlı kaptan, benimle yolculuk etmeye istekli, Lizbon'daki bir tüccarın oğlu olan bir İngiliz buldu. Ondan sonra iki İngiliz tüccar ve iki genç Portekizli beyefendi daha bulduk; Portekizliler yalnız Paris'e kadar geleceklerdi. Böylece toplam altı kişi olmuştuk, beş de uşak vardı. İngiliz

* Devon kıyısında bir yer.

-417-


tüccarlarla Portekizliler fazla masraf olmasın diye iki kişiye bir uşak tutmakla yetinmişlerdi; ben adamım Cuma'nın yanı sıra uşak olarak yanıma İngiliz bir denizci almıştım; Cuma yolda uşaklık yapamayacak kadar buralara yabancıydı.

Bu şekilde Lizbon'dan yola çıktım; hem araç gereç, hem de silah bakımından çok iyi donanmış olduğumuz için küçük bir askeri alay gibi olmuştuk. Aralarında hem en yaşlı ben olduğum, hem iki hizmetkârım bulunduğu, hem de bu yolculuk fikri benden çıktığı için bir saygı belirtisi olarak bana 'kaptan' diyorlardı.

Daha önce sizi sıkmamak için deniz günlüklerimi anlatmadığım gibi şimdi de kara yolculuğumu anlatarak canınızı sıkmayacağım; ama bu uzun ve zor yolculukta başımıza gelen bazı serüvenlerden de bahsetmeden geçemeyeceğim.

Madrid'e geldiğimizde, hepimiz İspanya'nın yabancısı olduğumuz için İspanya Sa-rayı'nı ve görmeye değer diğer yerleri görecek kadar uzun kalmak istiyorduk; ama yazın sonları olduğu için çabuk ayrıldık; yani ekimin ortasında Madrid'den ayrıldık. Bununla birlikte, Navarre'ye vardığımızda birkaç kasabada, dağların Fransa kesimine çok kar yağdığını, birkaç yolcunun büyük tehlikeler atlattıktan sonra beklemek için Pampeluna'ya geri dönmek zorunda kaldığını duyduk.

Pampeluna'ya geldiğimizde bunun gerçekten de böyle olduğunu gördük. Ben sıcak havaya ve neredeyse elbise giymeye bile katla-

-418-


namadığımız ülkelere alışık olduğum için bu soğuk bana dayanılmaz geldi. Havanın ılık bile değil gerçekten sıcak olduğu Eski Kas-til'den* yola çıkışımızdan yalnız on gün sonra, şimdi birdenbire, Pirene Dağlan'ndan gelen dayanılmaz, el ve ayak parmaklarımızı don-durabilecek kadar sert, soğuk rüzgârı hissetmek yalnız şaşırtıcı değil, acı verici bir şeydi.

Zavallı Cuma daha önce böyle bir şey görmediği için dağların karla kaplı olduğunu görüp soğuk rüzgârı hissedince büyük bir korkuya kapıldı.

Lafı uzatmayalım, Pampeluna'ya vardığımızda kar büyük bir şiddetle o kadar uzun süre devam etti ki, insanlar kışın vaktinden önce geldiğini, zaten geçilmesi zor olan yolları geçmenin şimdi iyice olanaksızlaştığını söylüyorlardı; uzun sözün kısası, geçeceğimiz bazı yerlere çok fazla kar düşmüştü ve bunlar kuzey ülkelerinde olduğu gibi donup sert-leşmediği için de attığımız her adımda canlı canlı karın içine gömülme tehlikesiyle karşı karşıyaydık. Pampeluna'da en az yirmi gün kaldık; kışın geldiğini, bu Avrupa'daki gelmiş geçmiş en sert kış olduğundan havaların düzelme ihtimalinin olmadığını görünce arkadaşlarıma, Fontarabia'ya" giderek oradan da gemiyle Bordeaux'ya geçmeyi önerdim; bu çok kısa bir deniz yolculuğuydu.

Biz bunu düşünürken şehre dört Fransız geldi; bizim, dağların İspanya kesiminde kal-

* İspanya'nın bir eyaleti. Yeni Kastil'in kuzeyinde kalır ve

Gaskonya Körfezine kadar uzanır. ** Fuenterrabia; Fransız sının yakınlarında, Gaskonya

Körfezi'ndeki İspanyol limanı.

-419-


dığımız gibi onlar da Fransa kesiminde durduklarında bir rehber bulmuşlardı. Bu rehber onlan Languedoc yakınlarından geçirerek dağların arasından öyle bir yoldan getirmişti ki, kardan dolayı pek zahmet çekmemişlerdi; karların çok olduğu yerlerin de hem kendilerinin, hem de atlarının geçmesine elverecek kadar donduğunu söylüyorlardı.

Bu rehberi çağırttık; kar tehlikesi olmadan bizi de aynı yollardan geçirebileceğini söyledi; ancak yanımıza vahşi hayvanlardan kendimizi koruyabilecek kadar silah almamız gerekiyormuş. Çünkü bu kadar çok kar yağdığında aç kurtlar dağların eteklerine iniyor-muş. Bu türden hayvanlara karşı çok hazırlıklı olduğumuzu, ama kendisinin iki ayaklı kurtlarla karşılaşmayacağımıza dair garanti vermesi gerektiğini söyledik; çünkü özellikle dağların Fransız kesiminde böyle bir tehlike olduğunu duymuştuk.

Bizim gideceğimiz yolda böyle bir şey olmadığını söyledi; bunun üzerine onunla gitmeyi hemen kabul ettik. Daha önce gitmeyi deneyip de geri dönmek zorunda kalan kimisi Fransız, kimisi İspanyol on iki beyefendi de uşaklanyla birlikte bize katıldı.

Böylece kasımın 15'inde rehberimizle birlikte Pampeluna'dan ayrıldık. İleri doğru yol almak yerine, rehber bizi, doğruca Madrid'den geldiğimiz tarafa, aşağı yukarı yirmi mü geri götürünce gerçekten çok şaşırdım. İki nehir geçip düzlük bir araziye çıkınca kendimizi yine ılıman bir iklimde bulduk; burası çok güzel bir yerdi ve ortalıkta kar falan da yoktu.

-420-

Ama sola dönerek yine başka bir yoldan birdenbire dağların oraya çıktık. Dağların ve uçurumların çok korkunç göründüğü doğru, ama rehber bizi öyle bir döndürdü dolaştırdı, dolambaçlı yollardan geçirdi ki, kar yüzünden pek fazla zorluk çekmeden, hatta hiç fark etmeden dağların tepesini aşıverdik; birden bize verimli, yemyeşil Languedoc ile Gaskonya illerini gösteriverdi; ama hâlâ uzakta olduğumuz için geçecek zorlu yollar vardı.



Bununla birlikte, bütün bir gün ve gece boyunca yağan kar yüzünden yola devam edemeyince huzursuzlanmaya başladık; ama bize sakin olmamızı, her şeyin bitmesine çok az kaldığını söyledi. Gerçekten de dağlardan her gün biraz daha inip kuzeye doğru geldiğimizi görünce rehberimize güvenerek yola devam ettik.

Gece olmasına aşağı yukarı iki saat vardı; rehberimiz biraz önümüzdeydi, onu göremi-yorduk; ormana bitişik kuytu bir yoldan üç kocaman kurt, sonra da bir ayı fırlamış. Kurtların ikisi rehberin üzerine atılmış; bizden yarım mil kadar önde olduğu için biz yardıma yetişene kadar hayvanlar adamcağızı parçalayıp yiyecekmiş az kalsın. Kurtlardan biri atın üzerine atılmış, diğeri de adama öyle azgınca saldırmış ki, tabancasını çekmeye ne vakit bulabilmiş, ne de bunu akıl edebilmiş; yalnız çılgın gibi bağırıp bizden yardım istiyordu. Yanımda duran adamım Cuma'ya gidip neler olduğuna bakmasını söyledim. Cuma adamı görür görmez rehber gibi avazı çıktığı kadar bağırdı: "Hey, efendi! Efendi!"

-421-

Ama gözü pek bir delikanlı olduğu için atını doğruca zavallı adamın yanına sürüp tabancasıyla kurdu kafasından vurdu.



Neler olduğuna bakmaya gidenin adamım Cuma olması zavallı rehber için hayırlı oldu; çünkü ülkesinde vahşi hayvanlara alışık olduğu için Cuma'nın hiç korkusu yoktu; yukarıda dediğim gibi hemen yanlarına gidip hayvanı vurmuş; oysa bizden biri olsaydı, uzaktan ateş eder, ya kurdu vuramaz, ya da yanlışlıkla rehberi vururdu.

Ama bu durum benden daha cesur bir adamı bile korkutmaya yeterdi; gerçekten de Cuma'nın tabancasının çıkardığı gürültüyle dört bir yandan kurtların en ürkütücü sesleriyle uluduklarını duyunca hepimiz dehşete düştük; bu uluma sesleri dağlarda yankılandığı için bize etrafta binlerce kurt varmış gibi geliyordu; belki sayılan gerçekten de korkmamızı gerektirecek kadar çoktu.

Bununla birlikte, Cuma bu kurdu öldürünce ata saldıran kurt da hemen kaçtı; neyse ki, atın kafasına saldırmıştı; böylece dişleri yularının zincirine geçtiği için hayvana pek zarar verememişti. Ama rehberimiz daha kötü yaralanmıştı, çünkü azgın kurt, kolundan ve dizinin üstünden olmak üzere onu iki yerinden ısırmıştı; Cuma yetişip kurdu vurduğunda da atın tepinip durması yüzünden adamcağız aşağı yuvarlanmak üzereymiş.

Cuma'nın ateş ettiğini duyar duymaz hızımızı artırdığımızı, neler olduğunu görmek için yolun elverdiği ölçüde, zorla da olsa, elimizden geldiğince çabuk ilerlediğimizi tahmin edebi-

-422-

lirsiniz. Rehberi görmemizi engelleyen ağaçları geçer geçmez öldürdüğünün ne tür bir yaratık olduğunu seçemesek de neler olup bittiğini, Cuma'nın zavallı rehberi kurtardığını anladık.



Ama hiçbir boğuşma Cuma'yla ayı arasındaki kadar gözü pekçe yürütülmemiş, bu kadar şaşırtıcı olmamıştır. Bu boğuşma, ilk başta şaşırıp Cuma için endişelenmemize sebep olduysa da sonradan bizim için akla gelebilecek en büyük eğlenceye dönüştü. Bilindiği gibi ayılar ağır, hantal yaratıklardır; hafif ve çevik olan kurtlar kadar hızlı koşamazlar. Ayrıca davranışlarına yön veren iki önemli özellikleri vardır: Birincisi, insanlar çoğunlukla avları arasında değildir, çoğunlukla diyorum, çünkü şimdi olduğu'gibi her yer karla örtül-düğünde fazla aç kalırlarsa ne yapacaklarını bilemiyorum. Ama kendilerine saldınlmadığı sürece çoğunlukla insanlara saldırmazlar. Aksine, ormanda bir ayıyla karşılaştığınızda siz ona dokunmazsanız, o da size dokunmayacaktır. Ama kendisine karşı çok nazik davranmalı, yol vermelisiniz, çünkü pek titiz bir beyefendidir. Bir prens için bile yolunu bir adım değiştirmez; yok, gerçekten korktuysa-nız, sizin için en iyisi başka bir yol bulmak, oradan devam etmektir; çünkü olur da durup ona dik dik bakarsanız bunu bir hakaret olarak kabul edecektir. Ona bir şey atarsanız ve bu kendisine değerse, attığınız şey parmak büyüklüğünde ufacık bir çırpı bile olsa bunu da hakaret olarak kabul edecek, bütün işini gücünü bir kenara bırakarak şerefine sürdü-

-423-


günüz lekenin intikamını almak için sizi kovalayacaktır, tik özelliği bu; ikincisi ise, bir kez kendisine hakaret ettiğinizde peşinizi asla bırakmayacak, intikamını alana kadar gece gündüz demeden sizi kovalayacaktır.

Adamım Cuma, rehberimizi kurtarmıştı, yanına vardığımızda attan inmesine yardım ediyordu; çünkü adam hem yaralanmış, hem de korkmuştu; aslına bakılırsa yaralarından çok, duyduğu korkunun etkisi altındaydı. Tam bu sırada ormandan bir ayının çıktığını gördük; kocaman, o zamana kadar gördüğüm en büyük ayıydı. Onu görünce hepimiz irkil-dik, ama Cuma'nm yüzünden neşe ve cesaret okunuyordu. "Oh! Oh! Oh!" diyerek eliyle üç kez ayıyı işaret etti. "Hey, Efendi! Sen var onu bana bırakmak; ben onunla el sıkışmak, sizi bol bol güldürmek!"

Cuma'nın bu kadar sevinmesine şaşırdım. "Seni budala," dedim, "o seni bir lokmada yu-tuverir." "Beni yutmak! Beni yutmak!" dedi Cuma iki kez; "Ben onu yutmak; sizi güldürmek; siz hepiniz burada kalmak, ben sizi iyi güldürmek." Sonra oturup çizmelerini çıkarıverdi, cebinden çıkardığı çarık gibi düz tabanlı bir ayakkabı giydi, atını diğer uşağa bırakarak tüfeğiyle rüzgâr gibi koşup gitti.

Ayı yavaş yavaş yürüyor, kimseye dokunacak gibi görünmüyordu, ama Cuma iyice yanına yaklaşıp sanki dediklerini anlayacak-mış gibi seslendi: "Hey, baksana, sana söylüyorum, duymuyor musun?" dedi. Biz de biraz ilerden izliyorduk; şimdi dağların Gaskonya tarafına indiğimiz için geniş bir ormana gel-

-424-

miştik; orada burada bir sürü ağaç olmasına rağmen dümdüz ve açık bir arazideydik.



Daha önce de söylediğim gibi ayıdan daha hızlı koşan Cuma çabucak ona yetişti, yerden büyük bir taş alıp hayvana fırlattı; taş ayının kafasına çarptı, ama sanki duvara çarpmış gibi hayvana hiçbir şey olmadı. Ama Cuma'nın istediği oldu, serserinin içinde korku denilen bir şey olmadığı için bu taşı, ayı kendisini kovalasın, biz de gülelim diye atmıştı.

Taş kafasına değer değmez ayı dönüp Cu-ma'yı gördü ve koca koca adımlarla, garip bir biçimde sallana sallana, hantal bir at gibi onu kovalamaya başladı. Cuma kaçarken sanki yardım istiyormuş gibi bize doğru koşmaya başlayınca hep birden ayıya ateş edip adamımı kurtarmaya karar verdik. Ama kendi yoluna giden ayıyı durup dururken üstüne saldırttığı için ona çok kızmıştım; özellikle de ayıyı bize doğru getirip kendisi kaçtığı için daha da kızgındım; "Seni köpek seni," dedim, "böyle mi güldürecektin bizi? Gel buraya, atına bin de şu hayvanı vuralım." Bu dediklerimi duyup bağırdı: "Vurmak yok, vurmak yok, siz durmak orada, gülmek çok." Çok çevik olduğu için hayvan bir adım atana kadar o iki adım atıyordu. Aniden bize doğru döndü ve amacına uygun bir meşe ağacı görerek onu takip etmemizi işaret etti. İki kat daha hızlanarak ağaca çabucak tırmandı; tüfeğini ağaçtan beş altı metre ötede yere bırakmıştı.

Biraz sonra ayı ağacın yanına geldi, biz de uzaktan izliyorduk. Yaptığı ilk şey tüfeğin yanında durmak oldu; tüfeği kokladı ve olduğu

-425-


yerde bırakarak ağaca çıktı; çok ağır bir hayvan olmasına rağmen bir kedi gibi tırmanabiliyordu. Adamım Cuma'nın tam bir akılsızlık ettiğini düşündüğümden bunu nasıl yaptığına hayret ediyor, henüz bunda gülünecek bir şey göremiyordum; ayının da ağaca çıktığını görünce hepimiz atlarımızı o tarafa sürdük.

Ağacın yanına vardığımızda Cuma büyük bir dalın ince ucuna kadar gitmişti, ayı da dalın yansındaydı. Ayı dalın zayıf kısmına varır varmaz, Cuma, "Hah!" dedi, "şimdi siz görecek, ben ayıya dans öğretecek," diyerek zıplamaya, dalı sarsmaya başladı. Ayı sendeliyor, ama olduğu yerde duruyordu, sonra nasıl geri döneceğini görmek için dönüp dönüp arkasına bakmaya başladı. İşte buna gerçekten katıla katıla güldük. Ama Cuma onunla fazla uğraşmadı. Ayının tekrar olduğu yerde durduğunu görünce sanki ayı İngilizce anlayabilecekmiş gibi tekrar seslendi: "Neden yakına gelmemek? Lütfen biraz yaklaşmak, siz." Böylece zıplayıp dalı sallamayı bıraktı; ayı da sanki dediklerini anlamış gibi biraz daha yaklaştı; bunun üzerine Cuma tekrar zıpladı ve ayı da durdu.

Bunun ayıyı kafasından vurmanın tam zamanı olduğunu düşünüyorduk; Cuma'ya kıpırdamamasını, ayıyı vuracağımızı söyledik. Ama o büyük bir coşkuyla, "Ah lütfen! Lütfen! Vurmayın, ben vurmak onu birazdan sonra," dedi; biraz sonra demek istiyordu. Her neyse, sözü uzatmayalım, Cuma o kadar çok dans etti, ayı o kadar çok olduğu yerde kalakaldı ki, gerçekten de çok güldük; ama Cuma'nın ne yapmaya çalıştığını hâlâ bilemi-

-426-


yorduk; ilk başta dalı sarsarak ayıyı ağaçtan düşüreceğini sandık; ama ayı bu tuzağa düşmeyecek kadar kurnazdı, düşebileceğini bildiğinden daha ileri gitmiyor, koca pençeleri ve ayaklarıyla ağaca sımsıkı tutunuyordu. Dolayısıyla bu oyunun sonunun nereye varacağını tahmin edemiyorduk.

Ama Cuma bizi şüpheden çabuk kurtardı. Ayının dala sıkıca tutunduğunu, daha fazla ilerleyemeyeceğini görünce, "Peki, tamam," dedi. "Sen yaklaşma, ben gelecek, ben gelirim; sen bana gelmez, ben sana gelir." Bunun üzerine daim en ince ucuna gitti, dal ağırlığından bükülünce dala tutunarak yere atlayabileceği kadar aşağı doğru kaydı ve usulca atladı; hemen koşup silahını aldı ve olduğu yerde durdu.

"Peki, Cuma," dedim, "şimdi ne yapacaksın, bakalım? Neden onu vurmuyorsun?" "Vurmak yok," dedi, "daha değil; ben şimdi vurmamak, öldürmemek; ben duracak, siz daha çok gülecek." Şimdi göreceğiniz üzere gerçekten de böyle yaptı; çünkü düşmanının gittiğini gören ayı durduğu daldan geri döndü; ama ağacın gövdesine varana kadar her adımda arkasına dönüp baktığından bu çok vakit aldı; sonra pençeleriyle tutunup ağaçtan inerken yine bu şekilde her adımını çok yavaş attı. Tam arka ayaklarını yere bastığı sırada Cuma yanına sokuldu, tüfeğin namlusunu ayının kulağına dayayarak ateş etti ve hayvan taş gibi yere devrilip öldü.

Bizimki sonra gülüp gülmediğimizi görmek için bakındı; çok eğlendiğimizi görünce

-427-

kendisi de bir kahkaha patlattı. "Biz işte ayıları böyle öldürmek bizim orada," dedi. "Böyle mi öldürüyorsunuz?" dedim. "Sizde tüfek yok ki." "Hayır," dedi, "tüfek yok ama çok uzun oklarla öldürmek."



Bu bizim için gerçekten de güzel bir eğlence olmuştu; ama hâlâ vahşi bir ormanda bulunuyorduk; rehberimiz de kötü yaralanmıştı ve biz ne yapacağımızı bilemiyorduk. Kurtların ulumaları hâlâ aklımdaydı; daha önce Afrika kıyılarında duyduğumdan bahsettiğim o sesler dışında hiçbir gürültü beni gerçekten bu kadar korkutmamıştı.

Bu durum yüzünden ve gece de yaklaştığı için daha fazla oyalanmadan ormandan çıkmamız gerekiyordu; Cuma'ya kalsa, ayının gerçekten de değerli olan derisini yüzüp öyle gidecektik; ama daha gidecek üç fersah yolumuz olduğundan, rehberimiz de çabuk olmamızı söylediğinden ayıyı orada bırakıp yolumuza devam ettik.

Dağlardaki kadar derin ve tehlikeli olmasa da yerler hâlâ karla kaplıydı; sonradan duyduğumuza göre açlıktan kuduran kurtlar yiyecek aramak için ormanlara, ovalara inmişler, köylere çok zarar vermişlerdi; koyunları, atlan ve birkaç kişiyi parçalamışlardı.

Rehber geçeceğimiz tehlikeli bir yer daha olduğunu, bölgede başka kurt varsa, orada karşımıza çıkabileceklerini söylemişti; burası dört bir yanı ormanlarla çevrili, küçük bir ovaydı; ormanın içindeki dar bir geçitten de geceyi geçirebileceğimiz bir köye varacaktık.

İlk ormana girdiğimizde güneşin batması-

-428-


na yarım saat vardı; güneş battıktan biraz sonra da ovaya vardık. İlk ormanda karşımıza hiçbir şey çıkmadı; yalnız, ormanın içindeki küçük bir ovada, aşağı yukarı dört yüz metre ötemizden, sanki bir av kovalıyormuş gibi birbiri ardına beş koca kurdun bütün güçleriyle koşarak geçtiklerini gördük; bizi fark etmediler ve birkaç saniye içinde gözden kayboldular. Bunun üzerine, çok ödlek bir adam olan rehberimiz başka kurtlar da gelebileceğinden tetikte olmamızı söyledi.

Silahlarımızı hazırlayıp gözlerimizi dört açtık; ama aşağı yukarı yarım fersah tutan ormanı geçip ovaya girene kadar tek bir kurt bile görmedik. Ovaya girer girmez, gerçekten de gözlerimizi dört açmamız gerektiğini iyice anladık. Karşılaştığımız ilk şey kurtların parçaladığı bir at leşi oldu; en azından bir düzine kurt başına üşüşmüştü; yedikleri de söylenemezdi; çünkü bütün etlerini bitirdiklerinden şimdi kemiklerini kemiriyorlardı.

Ziyafetleri başında onları rahatsız etmenin uygun olmayacağını düşündük; onlar da bize pek aldırış etmemişlerdi. Cuma onlara ateş açmak istedi, ama ben buna kesinlikle izin veremezdim; çünkü henüz farkında olmasak da başımıza daha büyük bir dert açılacakmış gibi geliyordu bana. Daha ovanın yansını bile geçmeden sol tarafımızdaki ağaçlıktan korkunç kurt ulumalan işitmeye başladık ve hemen sonra da yaklaşık yüz kurdun topluca üzerimize geldiğini gördük; tecrübeli subayla-nn komutasındaki düzenli bir ordu gibi arka arkaya dizilmişlerdi. Bunlara nasıl karşı ko-

-429-


yacağımızı bilemiyordum; ama tek çıkar yolun bir araya toplanıp yan yana dizilmek olduğunu düşündüm; böylelikle hemen toplandık. Çok fazla ara veremeyeceğimiz için her iki kişiden birinin ateş etmesini, ateş etmeyenlerin de, kurtlar üzerimize doğru ilerlemeye devam ederlerse hemen ikinci bir yaylım ateşi açmaya hazır olmasını; ilk ateş edenlerin tüfeklerini hemen doldurmaya kalkışmamalarını, tabancalarıyla tetikte durmalarını söyledim; çünkü hepimizde birer tüfek, ikişer de tabanca vardı. Bu yöntemle bir seferde altı yaylım ateşi açabilecektik. Ama şimdilik buna gerek yoktu; çünkü ilk yaylım ateşi üzerine düşman, ateşten olduğu kadar gürültüden de korkarak durdu. Kafasından vurulan dördü yere düşmüş, birkaçı da yaralanmıştı, karda bıraktıkları izlerden yaralan kanaya-rak kaçtıklarını gördük. Durdular ama hemen geri çekilmediler; bunun üzerine, en vahşi hayvanların bile insan sesinden korktuğunu hatırlayarak herkese sesleri yettiğince bağırmalarını söyledim; bu düşüncenin pek de yanlış olmadığını gördüm; çünkü biz bağırınca geri çekilmeye, arkalarını dönüp gitmeye başladılar. Sonra arkalarından bir yaylım ateşi daha açılmasını emrettim; bunun üzerine koşarak ormana doğru kaçtılar. Böylece tüfeklerimizi doldurma fırsatı bulduk; kaybedecek vaktimiz olmadığından hemen yola koyulduk. Ama tüfeklerimizi doldurup yola çıkmaya hazırlanmamızın üzerinden çok geçmeden sol tarafımızda, yine aynı ormanda korkunç bir gürültü koptu; yalnız bu

-430-


sefer ses biraz daha ileriden, bizim gideceğimiz yönden geliyordu.

Gece bastırıyor, ortalık karanyordu; bu bizim için daha kötüydü. Ama gürültü artınca bunun o cehennem yaratıklarının uluyup bağırmaları olduğunu kolayca anladık. Birdenbire biri önümüzde, biri arkamızda, diğeri de solumuzda olmak üzere üç kurt sürüsü gördük; anlaşılan, etrafımız kuşatılmıştı. Bununla birlikte, üzerimize saldırmadıklarından atlarımızı elimizden geldiğince hızlı sürerek ilerledik; ama yol çok kötü olduğundan atlan ancak tinsa kaldırabilmiştik. Bu şekilde ovanın sonundaki, geçmemiz gereken ormanın girişine geldik; ama ormanın içinden geçen yola yaklaştığımızda çok kalabalık bir kurt sürüsünün yolun girişinde durduğunu görünce çok şaşırdık.

Birdenbire ormanın başka bir girişinde bir silah sesi duyduk. O yöne baktığımızda eyerli, gemli bir atın rüzgâr gibi koşarak ormandan çıktığım gördük; arkasında da on altı on yedi kurt olanca hızıyla koşuyordu; aslına bakılırsa at onlardan çok daha hızlıydı, ama bu şekilde devam edemeyeceğini tahmin ediyor, kurtlann sonunda ona yetişeceğine hiç şüphe etmiyorduk; nitekim, kesinlikle yetişmişlerdir. Ama az ilerde, görüp görebileceğimiz en korkunç manzara vardı; atın çıktığı yerden ormana girince başka bir at ve iki adamın le-şiyle karşılaştık; aç kurtlara yem olmuşlardı; adamlardan biri de hiç şüphesiz ateş ettiğini duyduğumuz adamdı; çünkü hemen yanında boş bir tüfek duruyordu. Adama gelince, ka-

-431-


fası ve vücudunun üst kısmı tamamıyla parçalanıp yenilmişti.

Bu durum karşısında büyük bir korkuya kapıldık; ne gibi bir yol tutacağımızı bilmiyorduk. Ama kurtlar hemen üzerimize doğru geldiler; yeni bir av umuduyla etrafımıza toplanmışlardı ve inanıyorum ki sayıları en az üç yüzdü. Şansımıza, ormanın girişinde, az ötede kocaman kerestelik ağaçlar duruyordu; yazın kesilmiş, nakliye için oraya bırakılmış olmalıydılar. Küçük bölüğümü ağaçların arasına çektim; uzun bir kerestenin arkasına dizildik, attan inerek bu ağacı kendimize siper edinmeyi, bir üçgen ya da üç cephe oluşturmayı, atlarımızı da ortamızda tutmayı önerdim.

Böyle yaptık; iyi de oldu. Çünkü bu yaratıklar üzerimize öyle bir saldırdılar ki, bundan korkunç bir saldın görülmemiştir herhalde. Hırıltılar çıkararak üzerimize geldiler ve kendimize siper edindiğimiz kerestenin üzerine çıktılar, sanki avlarının üzerine atılacak gibiydiler; bu azgınlıklarının başlıca sebebi, anlaşılan arkamızda duran atlardı; av olarak atlan hedef almışlardı. Adamlanmıza önceki gibi sırayla ateş etmelerini söyledim; o kadar iyi nişan aldılar ki, ilk yaylım ateşinde birkaç kurdu öldürdüler; ama sürekli ateş etmek zorundaydık; çünkü itişe kakışa şeytanlar gibi üzerimize geliyorlardı.

İkinci yaylım ateşini açtığımızda biraz durakladıklannı sandık, artık kaçıp gideceklerini umuyordum; ama bu bir anlık duraklamaydı, arkalarından diğerleri geldi. Bunun üzerine tabancalanmızla ikişer yaylım ateşi

-432-

daha açtık ve bu dört atışta on yedi on sekiz kurdu öldürdüğümüze inanıyorum; iki katı kadannı da sakatladık; ama yine gelmeye devam ediyorlardı.


Yüklə 1,09 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   18   19   20   21   22   23   24   25   26




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin