KirkçEŞme tesisleri



Yüklə 8.15 Mb.
səhifə34/140
tarix27.12.2018
ölçüsü8.15 Mb.
1   ...   30   31   32   33   34   35   36   37   ...   140

KUŞATMALAR

138

139

KUŞDİLİ ÇAYIM

si diye de anılan iETT Müzesi'nin güneyinde Fenerbahçe Stadı'mn batısında, Salı Pa-zarı'nın kurulduğu yerde kalan bölge.

19. yy'ın sonu, 20. yy'ın başlarında Kur
bağalı Dere kıyılarında derenin Kalamış
Koyu'na döküldüğü güney tarafındaki Yo
ğurtçu ve kuzeydeki Kuşdili çayırları Ka
dıköy'ün bellibaşlı mesireleriydi. Kurbağa
lı Dere, bu bölgeden geçerken Kuşdili De
resi adını alırdı.

Günümüzde hemen hemen tek bir ağacın ve yeşilliğin kalmadığı, binalar, kalabalık pazar yeri, kavşaklar ve yollarla kaplı olan Kuşdili Çayın 19. yy'ın ikinci yarısında ağaçlık bir bölgeydi. Bugünkü Salı Pazarı'nın karşısında halen de bulunan Mahmud Baba Mezarlığı'nın servileri de çayırdaki ağaçların devamı gibi olduğundan, bölge tam bir kuş cenneti halindeydi. Çayır ve mesire adım bu kuş bolluğundan ve kuş seslerinden almış olmalıdır.

20. yy'dan önce de Kadıköy tarafının se
vilen bir mesiresi olan, deresinde sandal se
faları yapılan ve derenin karşı yakasındaki
Yoğurtçu Çayırı aşılarak Kalamış Koyu'na
çıkılan Kuşdili'nin asıl canlanması 1900'ler-
de, özellikle de 1908'den sonra oldu.

Kuşdili Çayırı'nın yüzyıl başındaki görünümü. A. Eken, Kartpostallarda İstanbul, ist., 1992

Bunun üzerine Bulgarlar kuşatmayı kaldırarak geri çekildiler.

Konstantinopolis 864, 904 ve 936'da Rusların hücumuna da uğramış ancak bu hücumlar bir kuşatma mahiyeti kazanmamıştır.

959'daki Macar kuşatması ise kara surlarıyla sınırlı kalmış ve kısa sürede başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Peçeneklerin 11. yy'da Konstantinopolis'i hedefleyen seferleri ise kente ulaşamadan Bizans ordusunca Meriç Irmağı kıyılarında bozguna uğratılmıştır.

Arap Kuşatmaları: Arapların, Bizans'ın doğudaki rakibi Sasani Imparatorluğu'nu yıkmasından sonra islamiyet sonrası Arap dünyası ile Hıristiyan Bizans imparatorluğu karşı karşıya kalmışlardı. Bizans İmparatorluğu bu sırada Mısır ve Suriye'yi kaybederek Anadolu'ya çekilmek zorunda kalmasına rağmen Islamı kılıç yardımıyla yayma hedefi güden Arapların önünde hâlâ önemli bir engel oluşturuyordu. Bu engelin ortadan kaldırılması ve Konstantiniy-ye(-») dedikleri Konstantinopolis'in zaptı daha Hz Muhammed zamanında bazı hadislerle Islamiyetin önüne bir hedef olarak konulmuştu. Bu nedenlerle Konstan-tinopolis'e yönelmiş birçok Arap girişimi ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir bölümü kentin kuşatılması hedefine ulaşamamış ve sadece bir sefer mahiyetinde kalmıştır.

Bazı kaynaklarda 663'te Arapların Konstantinopolis'i kuşattığı belirtilmekteyse de bunu doğrulayacak bir bilgi yoktur. Arapların ilk Konstantinopolis kuşatması 668' de gerçekleşmiştir. Bu sırada Emevi Halifesi I. Muaviye (hd 661-680) imparator II. Konstans'a (hd 641-668) isyan etmiş olan Ermenistan Valisi Saborios'a yardım etmesi için Fadalet ibn Ubeyd el-Ensari kumandasındaki bir Arap ordusunu Anadolu'ya göndermişti. Ancak bu arada Saborios ölmüş, olaylar yatışmış ve IV. Konstantinos tahta geçmişti. Fadalet, Konstantinopolis önlerine gelerek Kadıköy'de kışladı ve Muaviye'den takviye göndermesini istedi. Muaviye'nin oğlu Yezid'in kumandasındaki Arap ordusu Konstantinopolis'e ulaşarak kenti kuşattı. Kuşatma 669'un bahar ayları boyunca sürdürüldü ve yaz aylarında kaldırıldı. Bazı kaynaklar bu kuşatmanın bir Kadıköy kuşatmasından ibaret olduğunu bildirmektedir. Hz Muhammed'in bayraktarlanndan Ebu Eyyub el-Ensarî(-») de ilerlemiş yaşına rağmen bu kuşatmaya katılmış, ancak kuşatma sırasında hastalanarak, efsaneye göre Arap ordularının kente sokulabildikleri en ileri noktada toprağa verilmiştir,

Muaviye 673'te Konstantinopolis'e bir donanma gönderdi. Nisan-Eylül 674'te Konstantinopolis önlerine gelen donanma bir basan elde edemedi ve Kapıdağı civarına çekildi. Araplar 7 yıl boyunca kışları Kapıdağı'nda geçirip, baharda yeniden harekete geçmek suretiyle Bizans Imparatorluğu'nu rahatsız ettilerse de büyük bir başarı elde edemediler.

Arap akınları Muaviye'den sonra da devam etmesine rağmen hiçbiri bir kuşatma mertebesine ulaşamamıştır. 715'te tahta çı-

kan Süleyman bin Abdülmelik, kendisinden önce I. Velid'in başlattığı hazırlıkları genişleterek kardeşi Mesleme bin Abdülmelik komutasındaki bir Arap ordusu ile Ömer komutasındaki bir Arap donanmasını Konstantinopolis'e yolladı.

împaratorll. Anastasios'un (hd 713-715) Arap ordularını Anadolu'da karşılamak üzere Teodosios'un komutası altındaki bir Bizans ordusunu gönderme girişimi Teodosios'un isyan ederek III. Teodosios (hd 715-717) adıyla kendini imparator ilan etmesi nedeniyle sonuçsuz kaldı.

Mesleme, Teodosios'un imparatorluğunu kabul etmeyen Bizans'ın Anadolu kuvveden kumandam Leon'la işbirliği yapmaya çalıştıysa da ilişki kurmayı başaramadı. Leon kendi kuvvetleriyle Nikomedia (izmit) üzerinden Konstantinopolis'e yürüdü ve Teodosios'un yerine III. Leon (717-741) adıyla imparator ilan edildi. Bu arada Mesleme Ağustos 7l6'da Konstantinopolis'i kuşatmış ve bu kuşatmayı Eylül 717'ye kadar sürdürmüştür. Mesleme'yi desteklemek için gönderilen Arap donanması Eylül 7l6'da kent önlerine ulaşmış, ancak gemilerin çoğu Rum ateşi ile yakılmıştır. Çok şiddetli geçen kıştan sonra Süfyan'ın kumandasındaki Mısır donanması ile Yezid' in idaresindeki bir Afrika donanması Mesleme'ye takviye kuvvetleri getirmiştir. Karadan ilerleyen Mardasan'ın komutasındaki Arap ordusu ise izmit'te pusuya düşürülerek yok edilmiştir. Arap orduları hava koşullan, açlık ve veba salgını ile Bulgar çetelerinin saldırılarından dolayı da çok zayiat vermiş ve 71Tde Süleyman bin Ab-dülmelik'in halefi Ömer bin Abdülaziz'in geri dönme emri üzerine kuşatmayı kaldırmışlardır. Bir söylenceye göre bu kuşatma sırasında imparator III. Leon, Mesleme'nin isteği üzerine kentteki Arap esirler için kendi sarayının yakınındaki bir konağı cami olarak kullanılmak üzere tahsis etmiştir. Başka bir söylenceye göre kuşatmanın kaldırılmasına karar verildikten sonra Mesleme'nin kenti ziyaret arzusu imparatorca uygun bulunmuş ve Arap orduları kumandanı kentin güzelliğine hayran kalmıştır.

Arapların Abbasi Halifesi el-Mehdi döneminde (775-785) gerçekleştirdikleri bir Konstantinopolis seferi daha vardır. Bu sefer bazı kaynaklara göre 781'de, bazı kaynaklara göre ise 782'de başlamıştır. Arap ordularının kumandanı el-Mehdi'nin oğlu Harun'du. Bir Arap tarihçi, Harun'un bu sefer üzerine veliaht olup er-Reşid unvanını aldığını kaydeder. Arap ordusu izmit'te Bizans ordusunu mağlup ederek Üsküdar'a kadar ilerledi. Bu sırada oğlu VI. Konstantinos (hd 780-797) adına saltanat naipliğinde bulunan Imparatoriçe Eirene yıllık vergi karşılığında Harun'la barış yapmayı başardı. Bir Bizans tarihçiye göre Harun, Anadolu'daki Bizans kuvvetlerinin Arap ordusunun ricat yolunu kesmeleri üzerine barış yapmaya mecbur olmuştur.

Harun'un bu seferinden sonra gerçekleşen tüm Arap seferleri İstanbul önlerine ulaşamadan geri dönmüşlerdir. Bazı kaynaklarda kuşatma ile Konstantinopolis önlerine bile varamayan Arap seferleri

birbirine karıştırıldığı için 7 ya da 9 Arap kuşatmasından söz edilir. Oysa istanbul önlerine ulaşmış toplam 4 Arap seferi vardır. Bunlardan 668 ve 674'tekiler Muaviye döneminde, 715'teki Süleyman bin Abdülmelik döneminde ve 78İ ya da 782'de-ki sefer de el-Mehdi döneminde gerçekleşmiştir. Bu seferlerden yalnızca ikisinde (668 ve 715) istanbul fiilen kuşatılmıştır.



Haçlı Seferleri ve istanbul: Haçlı Seferleri "kutsal topraklan kurtarmak" gerekçesiyle yapıldığı halde bunlardan dördüncüsünde Latinler Konstantinopolis'i ele geçirmişlerdir. Böyle bir şey beklenmediği için Bizanslılar savunma önlemleri almamışlar ve Haçlılar gerçek anlamda bir kent kuşatmasına gerek duymadan birkaç çarpışma ile Konstantinopolis'i ele geçirmişlerdir (bak. Haçlı seferleri).

Osmanlı Kuşatmaları: Konstantinopolis'in Osmanlılar tarafından ilk kez kuşatılması 14. yy'ın sonlarına rastlar. Ama tüm 14. yy boyunca Osmanlı kuvvetleri istanbul önlerinde birkaç kez görünmüşlerdir. Bazı kaynaklar 1340'ta Osmanlı kuvvetlerinin istanbul kapılarına kadar ilerlediğini, Bizans imparatorunun bu tehlikeyi Aydın beyi tarafından gönderilen 4.000 Türkmen askerini hizmetine alarak savuşturduğunu kaydeder. Orhan Bey ise Bizans İmparatoru VI. loannes Kantakuzenos'un damadı olmasına rağmen Konstantinopolis önlerinde ordusuna manevralar yaptırarak Bizans üzerinde belirli bir baskı kurmuştur. I. Murad'ın 1375'te Çatalca üzerinden Konstantinopolis'e karşı başlattığı seferin Avrupa'da Osmanlılara karşı bir ittifak oluşması nedeniyle durdurulduğu da bilinmektedir.

Osmanlı padişahları tüm bu dönem boyunca Bizans'ın iç işlerine karışmışlar, iktidar çekişmelerine taraf olmuşlardır. Ama Osmanlıların Konstantinopolis'i ilk kuşatma girişimi I. Bayezid dönemine (1389-1402) rastlar (bak. Bayezid I). Bizans kaynaklan bu kuşatma sırasında kentte büyük bir yiyecek ve yakacak sıkıntısı çekildiğini, para darlığı nedeniyle faiz oranlarının çok yükseldiğini, Avrupa'dan yardım sağlayamayan Bizans yönetiminin kentin amtlarındaki altınları söktürdüğünü ve kent dışına doğru büyük bir nüfus kaçışı olduğunu yazmaktadır.

Konstantinopolis'in Osmanlılarca bundan sonraki kuşatması, I. Bayezid'in oğlu Musa Çelebi döneminde, I4ll'de gerçekleşti. Kuşatma sırasında Musa Çelebi'nin donanması Yassıada önlerinde Bizans do-nanmasınca yok edildi, imparator II. Ma-nuel Paleologos (hd 1391-1425) Konstantinopolis çevresindeki tüm Bizans köylerini boşaltmış ve taşınamayan mahsuller yaktmlmıştı. Ancak Osmanlı kuvvetlerinin üst üste başarılar kazanması Bizans diplomasisini harekete geçirdi ve Musa Çelebi' nin Bursa'da bulunan kardeşi Çelebi Meh-med'in desteği sağlanarak kuşatma kaldırıldı. Çelebi Mehmed bir süre sonra Osmanlı Devleti'nin tek hâkimi haline geldi ve hükümdarlığı boyunca Bizans'ı rahatsız etmedi.

Fetihten önceki son Konstantinopolis

Bizanslıların Konstantinopolis savunmasında sıkça kullandıkları Rum ateşi.

Skilüezes Yazması, 13- yy, Ulusal Galeri, Madrid

kuşatması II. Murad dönemine (1421-1451) rastlar. 1422'deki bu kuşatmanın dikkat çekici tarafı kendinden öncekilerden daha sağlam bir hazırlık dönemine dayanması, daha tutarlı bir strateji ile yürütülmesidir. Topçu kuvvetleri bir Konstantinopolis kuşatmasında ilk kez bu kadar etkili olarak kullanılacaktı. Kuşatma, II. Murad'ın akıncı beylerinden Mihaloğlu Mehmed Bey' in 10.000 akıncısının Konstantinopolis'i taşraya bağlayan yolları kesmesi ile 15 Haziran 1422'de başladı. II. Murad da kısa bir süre sonra ordusuyla gelerek kenti tam bir kuşatma altına aldı. Bizans tarihçilerinin bildirdiğine göre II. Murad surlardan bir ok atımı mesafede kalın tahtalardan bir siper inşa ettirip üzerlerim toprakla kapatmıştı. Bu siperler Osmanlı askerlerini Bizans mancınıklarından koruyordu. II. Murad sur yüksekliğinde ahşap kuleler de yaptırmış ve bu kuleleri demir tekerlekler üzerinde surların bitişiğine kadar yak-laştırtmıştı. Osmanlı ordusu harp araçları taşıyan arabalar kullanmak, surların altında lağım açtırmak gibi yöntemlerle savaşıyordu. O dönemde pek büyük bir dini otoritesi olan Emir Buhari de Bursa'dan Konstantinopolis önlerine getirilmişti. Kuşatmanın en şiddetli saldırısı 24 Ağustos'ta gerçekleştirilmiş ama kent ahalisinin büyük gayretleri karşısında başarılı olamamıştı.

II. Murad'ın belki de kentin fethi ile sonuçlanacak bu kuşatma girişimi, kardeşi Şehzade Mustafa'nın isyanı yüzünden kaldırıldı. Artık Konstantinopolis'in fethi II. Mehmed'e(->) kalmıştı (bak. fetih).

Bibi. M. Canard, "Tarih ve Efsaneye Göre Arapların istanbul Seferleri", istanbul Enstitüsü Dergisi, S. 2 (1956), s. 185-212; I. Kafesoglu, "XII. Asra Kadar istanbul'un Türkler Tarafından Muhasaraları", ae, S. 3 (1957), s. 1-16; N. Ne-cipoğlu, "Yıldırım Bayezid'in Kuşatması Sırasında Bizans Başkenti", istanbul, S. 2 (1992), s. 103-107; Ostrogorsky, Bizans-, M. T. Gökbilgin, "Şehrin Muhasaraları", M, V/2, 1173-1185.

İSTANBUL


KUŞDİLİ ÇAYIRI

Kadıköy'de, Kurbağalı Dere(->) boyunca uzanan Yoğurtçu Çayırı'nın kuzeyinde ve hemen bitişiğinde yer alan eski mesire yeri ve geniş çayırlık alan. Günümüzde, Sö-ğütlüçeşme Camii'nin ve Tramvay Müze-

Kuşdili Çayırı, yüzyılın başından itibaren Kadıköy'ün civar semtlerinde oturan ailelerin özellikle perşembe ve cuma günleri akın ettikleri başlıca mesire ve piyasa yeri haline geldi. İstanbul'da araba modasının ve araba sefalarının en belirgince gözlendiği yerlerden biri de Kuşdili Çayırı idi. Özel arabaları olan beyzadeler, paşazadeler, konakların hanımefendileri, kızları, kendi özel faytonları, arabalarıyla, diğerleri kiralık arabalarıyla Kuşdili'ne gelirlerdi. Çevre halkı da ağaçların altına yayılır, yer içer, eğlenir; küçük beyefendiler, küçük hanımefendiler uzaktan birbirlerini süzer, dolaylı ve kibar laf atmalar olurdu.

Çayır şerbetçiler, sucular, muhallebiciler, dondurmacılar, oyuncakçılar vb seyyar satıcılarla tam bir panayır havasındaydı. 1900'lerde bunlara bir de yavaş yavaş moda olan bisiklete binmiş tur atan gençler eklenmişti.

Kuşdili Çayırı'nın ünlü ve sevilen bir yeri de Kuşdili Tiyatrosu'ydu. Kuşdili Tiyatrosu 20. yy'ın başından Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar Kadıköy yakasında, hattâ bütün istanbul'da tuluat tiyatrosunun merkezlerinden biriydi. Dönemin en önemli ve ünlü komikleri Kel Hasan Efendi, Na-şid, Fahri Bey, ismail Dümbüllü vb Kuşdili Tiyatrosu'nda sahneye çıkmışlardı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında, tiyatronun yanındaki yazlık bahçede de temsiller verilirdi. Bir ara sinema olarak da kullanılan Kuşdili Tiyatrosu daha sonra İETT'nin Tramvay Müzesi haline geldi.

Kır kahvelerinin de bulunduğu Kuşdili Çayırı'nda Hamdi'nin sazlı, içkili 1926' dan sonra danslı gazinosu; bitişiğinde Fenerbahçe kulübünün lokali, tenis kortu ve kayıkhanesi vardı.

20. yy'ın başlarında çevredeki diğer çayırlarda olduğu gibi Kuşdili Çayırı'nda da, özellikle ingiliz ve Rum gençleri futbol maçı yaparlardı. Yazar Ahnıed Rasim'in çok sevdiği ve Mütareke yıllarında bir süre bahçesindeki bir kulübeye sığındığı Papazın Bağı diye bilinen açık hava gazinosu,

KUTMANİ, İSKENDER

140

141

KUTSAL EMANETLER

bugünkü Fenerbahçe Stadyumu'nun(-0 arkasında, Kuşdili Çayın'nın yakımndaydı.

II. Meşrutiyetin ilanından hemen sonra kurulan Union Club, Papazın Bağı'm kiralayıp, futbol sahası haline getirdi, saha 1929'da Fenerbahçe Stadyumu'na dönüştü. Kuşdili Çayın'nın yok edilmesi ilk kez böyle başladı, sonra onu yapılaşma izledi.

Bir dönemler Kadıköy yakasının en hareketli ve sevilen mesirelerinden olan Kuşdili Çayırı günümüzde hiçbir yeşilin görülmediği bir iskân ve yol bölgesidir. Burada, geniş bir alanda haftanın hemen her günü kurulan Salı Pazarı(->) ise istanbul'un en geniş ve zengin pazarı sayılmaktadır.



Bibi. S. M. Alus, "Eski Kuşdili, Yoğurtçu, Kur-bağalıdere", Resimli Tarih Mecmuası, c. I, S. 14 (Şubat 1951); A. Giz, Bir Zamanlar Kadıköy, ist., 1988.

istanbul kutmani, iskender



(1876, Şam -1950?, İstanbul) Müzik yayımcısı.

Udcu Şamlı iskender diye de bilinirdi. Kutmani soyadının yanısıra Kazmanizade lakabını da kullandı. Süryani asıllıdır. Babası kanun yapımcısı Davut Efendi'dir. İskender Kutmani, kendisi gibi İstanbul'a gelerek müzik yayımcılığı yapmış Selim ve Tevfik kardeşlerin en küçüğüdür.

Müziğe ud öğrenerek başlayan İskender Kutmani Vezneciler'deki dükkânında çalgı yapımcılığının yanısıra, müzik aletleri ile tel, yay, anahtar gibi aksesuvar da satmıştır. 1910'lu yıllarda başladığı müzik yayımcılığını ölümüne kadar sürdüren Kutmani kısa bir dönem kardeşi Tevfik ile birlikte çalıştı. Oğlu Ferid Kutmani'den (ö. 1966) sonra mağaza, Haçik Öner ve oğlu Dikran Öner'in yönetimine geçti. Bugün torun Haçik Öner, yine Vezneciler'de ama başka bir adreste, yalnızca müzik aletleri ticareti yaparak, "Öner Müzik Aletleri" adı altında faaliyet göstermektedir.

İskender Kutmani, müzik yayınlarını çok değişik diziler halinde yaptı. Ağırlığını Türk müziği notalarının oluşturduğu bu dizilerin dışında, Batı müziği eserleri, müzik kitapları ve çalgı metotları da yayımladı.

Kendisine büyük ün sağlayan küçük boy iki yapraklık Müntehabat dizisinde yaklaşık 1.600 eser yayımladı. Bir bölümü eski harflerle basılan bu dizide, devrin popüler şarkıları, türküler, oyun havaları, tangolar piyasa tavrıyla notaya alındı, bazıları birkaç baskı yaptı. Kutmani ayrıca 50 kadar fasıl ile çok sayıda saz eseri yayımladı. Bunlar da değişik baskılar yaptı. Bimen Efendi (Şen), Leyla Hanım (Saz), Muallim İsmail Hakkı Bey, Tanburi Refik Bey (Fersan), Kanuni Nazım Bey gibi bestecilerin eserlerini külliyat olarak; ayrıca pek çok operet, marş ve okul şarkısı notasını tek yaprak veya toplu olarak yayımladı.

Kitap yayınları arasında kardeşi Tevfik i-le yayımladığı Nuhbe-i Elhan (saz eserleri külliyatı) dışında, Ali Salahi'nin ilaveli Ud Muallimi (1924), Tanburi Cemil'in Rehber-i Musiki (1924), Mustafa Sunar'in Alaturka Keman Muallimi (1924) adlı e-serleri yer alır.

züyle bakılmış ve büyük değer verilmiştir. Bazıları 1517'de I. Selim (Yavuz) tarafından Mısır'dan İstanbul'a getirilen kutsal emanetler için Topkapı Sarayı'mn hasoda denen köşkü tahsis edilmiştir. Topkapı Sarayı'mn 1924'te müze olmasından sonra, daha 3 yıl geleneksel düzende korunan kutsal emanetler, sonuncu Hırka-i Saadet Baş-memuru Rasim Efendi'nin 1927'de daire anahtarlarını müze müdürlüğüne teslim etmesinden sonra tasnif edilmiştir. Aynı yer günümüzde, müzenin kutsal emaneüer seksiyonu olarak teşhire açık bulunmaktadır.

Hasoda ya da Hırka-i Saadet Dairesi, II. Mehmed (Fatih) döneminde (1451-1481) yapılan, dört kubbeli çevresi revaklı bir saray köşküdür. Padişahın dinlenmesine ve çalışmasına mahsus olan hasodanın, Şadırvanlı Sofa, Arzhane, Taht Odası (Hırka-i Saadet Odası) ve Dest-i Mal Odası denen bölümleri vardır. Halifeliğin kaldırılmasına kadar kutsal emanetler, Taht Oda-sı'nda ve sarayın Hazine Dairesi'nde korunmakta iken seksiyon düzenlemesi ile Şadırvanlı Sofa, Arzhane ve Taht Odası'nda özel vitrinlerde teşhir edilmeye başlanmıştır.

Kutsal emanetlerin bulunduğu Hırka-i Saadet Dairesi ile çevresindeki bölüm ve eklentiler, Osmanlı padişahları tarafından bir ibadet ve dini-resmi tören yeri olarak kabul edilmiş; tahta geçen yeni padişah için "iç biat" burada düzenlendiği gibi, her yıl ramazanın 15. günü hırka-i saadet zi-yareti(->) yapılmış, gerektiğinde sancak-ı şerif törenle buradan çıkarılmış, padişahlar kimi zaman günlük çalışmalarını ve i-badetlerini burada yerine getirmişler, ha-sodalılar, 400 yıl boyunca burada Kuran okumuşlardır. Bu mekânın, Sofa-i Hüma-yun'a bakan hacet pencereleri arasındaki çeşmenin önünde, ölen padişahların ve şehzadelerin cenazeleri yıkandığı gibi, daire kapısı önündeki taş sekiye de tabut-

Bibi. E. Borrel, "Contribution a la bibliograp-hie de la Musique Turque au XXe siecle", Re-vue deş Etudes Islamiques, defter IV, 1928; E. R. Üngör, "Nota Basımında 100. Yıl", Musiki Mecmuası, S. 338 (Aralık 1977); B. Alaner, Osmanlı imparatorluğu 'ndan Günümüze Belgelerle Müzik Yayıncılığı (1876-1986), Ankara, 1986.

FERRUH GENÇER



İskender Kutmani

Ferruh Gençer arşivi

KUTSAL EMANETLER

"Emanat-ı celile", "emanat-ı mukaddese", "emanat-ı mübareke", "teberrükât-ı mukaddese", "mukaddes emanetler" olarak da bilinir.

Topkapı Sarayı'nda Hırka-i Saadet Da-iresi'nde koruma altına alınan ve Osmanlı padişahlarının halifelik sanlarıyla da ilgisi olan, Hz Muhammed'e, peygamberlere ve sahabeye ait eşya ve silahlardır. Bunların 'bir bölümüne "emanat", bazılarına da "te-berrükât" denir. Hırka-i Saadet Dairesi'nde-ki kutsal emanetlerden ayrı olarak Hırka-i Şerif Camii'nde(->), İstanbul camilerinin birçoğunda, bazı türbelerde ve eski tekkelerde de kutsal emanet sayılan eşya ve parçalar bulunmaktadır. Tarih boyunca halifelerin ve İslam hükümdarlarının korumaları altında tutulan kutsal emanetlere, halifelik ve hükümdarlık alametleri gö-

Topkapı Sarayı'ndaki kutsal emanetlerden liva-i şerif-i nebevi (solda) ve nakş-ı kadem-i şerif Hayat Ansiklopedisi

lan konmaktaydı. Kutsal emanetlerin en değerli parçası sayılan Hz Muhammed'in hırkası, eskiden beri Taht Odası'ndaki ö-zel gümüş şebeke içinde altın kaplı çekmecede saklanmakta, bu odanın duvarlarına da Kabe kuşakları ve kutsal sancaklar asılı bulunmaktadır. Bu mekânın düzenlenmesi ve Arzodası'ndan(-0 daha önemli bir makam konumuna getirilmesi III. Murad dönemindedir (1574-1595).

16. yy'ın başından beri burada toplanan kutsal emanetlerin her birinin ne zaman ve nasıl saraya alındığı bilinmemektedir. 1517'te Mısır'ı fetheden L Selim'in (Yavuz) İstanbul'a "emanat-ı şerife ile nevâdir ve nefâis eşya ile" döndüğü, tarihlerde yazılı ise de bunların neler olduğu konusunda bir açıklık yoktur.

Sonraki birikimlerle sayısı artan kutsal emanetlerin bazılarının ise ait oldukları ileri sürülen kişiler ve dönemlerle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Bu açıdan, mevcut koleksiyon, farklı yaklaşımlarla manevi, maddi değerlerine, sanat ve teknik özelliklerine, tarih açısından belgesel niteliklerine göre sınıflandınlabilmektedir. Gerçekten Hz Muhammed'e ve sahabelere ait olan eşya, silah ve parçalar ise İslami açıdan büyük değer taşımaktadır.

Kutsal emanetlerin en değerli parçası, "hırka-i saadet", "bürde-i nebevî" denen, Hz Muhammed'in, Kâ'b ibn Züheyr'e armağan ettiği kendi hırkasıdır. Muallâkat-ı Seb'a'nın üçüncü kasidesinin ozanı olan Kâ'b, Mekke'nin alınışına değin, İslamiye-te karşı çıkmış, 631'de Medine'ye giderek Hz Muhammed'in huzurunda tövbe etmiş ve Müslüman olmuştu. Bu ziyaret sırasında okuduğu ve peygamberi "Resul-i Ekrem, kınından çıkmış parlak ve ilahi bir kılıçtır. Evren onun ışığıyla aydınlandı" dizeleriyle öven Arapça şiiri Hz Muhammed'i duygulandırmış ve sırtındaki hırkayı çıkarıp Kâ'b'a armağan etmişti. İslam tarihinde ve edebiyatında "Kaside-i Bürde" adıyla çok değer verilen söz konusu şiir gibi, bürde de halifelerce Hz Muhammed'in yolunda gitmenin simgesi sayılmıştı. Bu hırkayı, Emevi Halifesi Muaviye'nin (hd 661-680) çok yüksek bir bedel karşılığında satın aldığı, daha sonra da Emevi ve Abbasi halifelerinin, önemli dini törenlerde giydiği rivayet edilir.

Hasodaya ne zaman getirildiği bilinmeyen hırka-i saadet için Osmanlı padişah-larınca her yıl hırka-i saadet alayı düzenleniyordu. Dışı siyah yünlü, içi kaba dokunmuş krem renginde yün kumaştan, geniş kollu, sağ kolunda ve önünde eksiği o-lan bu hırkanın muhafızlığını Osmanlı padişahları üstlenmişlerdi. Padişah adına bakımını ve korunmasını önceleri tülbenda-ğası, son dönemlerde de hazine kethüdası yapmaktaydı. Hırka-i saadetin bulunduğu hasoda ve buradaki tüm kutsal eşya, haso-dalılarca haftada iki kez ve "pars" denen bir gelenekle temizlenmekteydi. Hz Muhammed'in Üveys el-Karanî'ye (Veysel Ka-ranî) verdiği rivayet edilen ikinci bir hırka da Hırka-i Şerif Camii'ndedir.

Manevi ve tarihi değerlerine göre öteki kutsal emanetler ise sırasıyla şunlardır:



Liva-i Şerif-i Nebevi: "Sancak-ı şerif' de denen bu bayrağın, Hz Muhammed'in gazalara götürdüğü Ukab olduğu rivayet e-dilir. Bir çekmecede saklanan yeşil ibrişimden dokunmuş mevcut sancak-ı şerif 38x 113 cm boyutunda olup sonraki dönemlere aittir. Aynı çekmecede bir torbada bulunan tamamen akmış esmer renkli bir parçanın ise Ukab'ın kalıntısı olduğu sanılmaktadır. Fakat Osmanlı tarihinde sıkça sözü edilen, yeşil üzerine kırmızı atlas ve sırmalarla işli ve üzerinde fetih ayeti yazılı olan, geç döneme ait sancak-ı şeriftir.

Name-i Saadet: Hz Muhammed'in, Mısır Mukavkası (hükümdar) Cârih bin Met-tel Kıbtî'ye gönderdiği 23 Nisan 627 tarihli İslamiyete davet mektubudur. 16x19 cm boyutunda kahverengi deri üzerine yazılmış Arapça ve kufi yazıyla 12 satırlık bu mektup, Mısır'da Saide'de Ahmin yakınlarındaki bir manastırda, eski bir İncil'in kapağına yapışık olarak bulunmuş, uzmanlarca yapılan araştırmalardan sonra Hz Muhammed'in mektubu olduğu kesinlik kazanmıştır.

Süyuf-ı Nebevî: Hz Muhammed'e ait olduğu kabul edilen iki kılıçtan, yılan biçiminde olanının, kabzaya yakın tabanında kufi yazıyla "Resulullah" sözcüğü okunmaktadır. Biri 99 cm, diğeri 100 cm olan iki kılıç da 16. yy'da Osmanlı sanatkârlannca, kabzaları, kınları yenilenerek balçaklarına gümüş kakma kelime-i tevhidler yazılarak zenginleştirilmiştir.

istanbul'daki kutsal

emanetlerden

süyuf-ı nebevi

ve name-i

saadet.


Palais de Topkapı,

Leş Saintes

Reliques

Kemân-ı Peygamberi: Kamıştan 117 cm boyunda, iki ucu sivri bir ağaç olup altın bir mahfazası vardır.

Mühr-i Saadet: Üzerinde "Muhammed Resulullah" yazılı kırmızı akik bir mühür o-lup Hz Muhammed'den birkaç yüzyıl sonraya aittir. Bağdat'ta bulunmuş ve İstanbul'a gönderilmiştir.

Dendân-ı Saadet: Hz Muhammed'in Uhud Savaşı'nda kırılan dişinin parçası o-larak kabul edilen bu diş, silindirik bir mahfaza içinde, altın çerçeveli, zümrüt, yakut, zebercet işli bir kutudadır.

Lihye-i Saadet: "Sakal-ı şerif de denir. Hz Muhammed'in sakal kırpıklarından o-lup özenli mahfazalarda korunmaktadır. Birinin de Halife Hz Ebubekir'e ait olduğu söylenir. İstanbul camilerinin birçoğunda da özel biçimde saklanan sakal-ı şerifler vardır.

Nakş-ı Kadem-i Şerif: İkisi tuğladan, dördü taştan, üzerlerinde Hz Muhammed' in ayak izi işli parçalardır. Bunlardan taş olan teki, peygamberin, miraç sırasında bastığı, yükselirken ayağının izi kalan taş olarak gösterilir.

Gasl-i Nebevi Suyu-. Kırılmış ve boş bir şişedir. Kırılmadan önce içinde, Hz Muhammed'in naaşının yıkandığı sudan bulunduğu, bir pars (temizlik) sırasında şişenin kırıldığı söylenir.

Na'lin-iSaadet:Tahtadan, üzerinde "a-yete'l-kürsî" yazılı, yakın zamanlarda yapılmış bir nalındır. Bunun tekinin Canik'te


Dostları ilə paylaş:
1   ...   30   31   32   33   34   35   36   37   ...   140


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə