Demirel ya da kendi gerçEĞİNİ Örtmenin siyasi tezahüRÜ Yazan Dr. Sıtkı karaca



Yüklə 1,81 Mb.
səhifə1/20
tarix06.03.2018
ölçüsü1,81 Mb.
#44413
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   20

DEMİREL

YA DA

KENDİ GERÇEĞİNİ ÖRTMENİN

SİYASİ

TEZAHÜRÜ

Yazan

Dr. Sıtkı KARACA



© 2011

Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir, izinsiz çoğaltılamaz, basılamaz.

Tüm Yayın hakları Dr. Sıtkı Karaca’ya aittir.

ISNB: 978-605-61865-2-3

Sertifika No: 16448




Kitabın Adı:

Demirel


Ya da

Kendi gerçeğini örtmenin

Siyasi

Tezahürü


Yazarı:

Dr. Sıtkı Karaca


www.drsitkikaraca.net

Gsm: 0 505 347 47 35
İç Tasarım

Filiz Aydınbeyli



Kapak Tasarımı

Serdar Kilitci



Baskı ve cilt

Özdemir Ofset

Arifiye Mh. Belediye Sk. No:11/A

Eskişehir

Tel: 0 222 221 09 90

Dağıtım


İnsancıl Sahaf

Tel: 0 222 233 82 64

2011

Dr. Sıtkı KARACA

1962 yılında Balıkesir’in Savaştepe ilçesinde dünya-ya geldi. Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesinde bir yıl okudu. Daha sonra  Anadolu Üniversitesi Tıp Fa-kültesi’nde tıp eğitimini tamamladı. Uzmanlığını Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesinde psikiyatri bölümünde yaptı. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu İl Müdürlü-ğü’nde ruh sağlığı uzmanı olarak görev aldı. Eskişehir Devlet Hastanesi psikiyatri bölümünde ise on yıl uz-man doktor olarak çalıştı. Özel sağlık kuruluşlarında yö-netim kurulu üyeliği ve yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Çeşitli Sivil Toplum Kuruluşlarında sorumluluklar aldı. Çok sayıda bilimsel yayını ile değişik dergi ve gazete-lerde yayınlanmış yazıları vardır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Kendi Gerçeğinin Üstünü Örtmek ya da Fâsıklık” isimli kitabı 2009 yılında Hayat Yayınlarından çıkmıştır. Ayrıca “Dikkati Dağınık, Haşarı Çocuklar” ve “Herkes İçin 7 Sayfada Ruhsal Hastalıklar” adlı psikiyatri ala-nında yazdığı kitapları bulunmaktadır.

Teşekkür,

Bu yazıların kaynaklarının tasnifinde, düzenlenme-sinde yaptıkları yardım nedeniyle Lale İlik’e ve bilgisayar konusunda yaşadığım sorunlar için gerekli çabaları gösteren Zafer Keskin’e teşekkür ederim.

Bu eserin dilinin akıcılığı, konunun anlaşılırlığını sağlama adına her cümle için dikkat gerektiren düzeltmelerle günlerce uğraşan kardeşim Dr. Abdullah Özel’e teşekkür ederim.

Eserin bazı bölümlerinin tekrar ele alınmasında hatta eserin akışında temel bir değişim yaptırma gereğine yol açacak şekilde katkısı bulunan arkadaşım Aydın Işık özel bir teşekkürü hak etmektedir.

Bu eserin yazılımı sırasında suskunluğuma HER ZAMANDAN daha çok katlanan canım çocuklarıma ve bunun da ötesinde desteğini veren, teşvik eden ve gergin tavırlarıma tahammül eden eşime şükranlarımı sunarım.

Dostluğun, vefanın, kadirşinaslığın insanı olan ve inandığı gibi yaşayan ağabeyim İsmail’e…

İÇİNDEKİLER

Önsöz …………………………………………….

Giriş………………………………….…………..

Bir Bilinçli Yetersiz Kişilik Demirel...................

Sıradan Bir Öykü…………………………………...

Demirel’de İktidar ve Güç Tutkunluğu………..

Devr-i Süleyman’a Bir Giriş Pir Giriş…….........

Siyasette Bir Demagog-Laf Ebesi……………….

Bizim Su Müdürü” ve “Benim Memurum”......



Demirel Ya da İlkesizliği Aramak………………

Böyyük Demirel Ailesi…………………….….....

Yeni Bir Aile Fotoğrafı Çektiriyor….….……….

Asıl ‘Aile Fotoğrafı’ ……………………..………

İdeal! Siyasetçi “Baba” Demirel………..….......

Emanet Solcu ve Kürtçü Demirel……………....

Derin Devletin Sözcüsü………………………….

Demokrasi’nin Havarisi…………………………

Demirel Seçkin Olmaya Evrilmenin İnsanıdır…

İlkeden Değil Çıkardan Çıkan Dostluklar……...

12 Mart Kapıdan Baktırıyor…………………….

Yollar Yürümekle Aşınmaz”…………………..



Demirel’in Dış Siyasetteki Tavrı………………..

12 Mart Hükümetleri……………………………

Demirel Her Şeyi İstismar Edebilmiştir………..

İktidarı İçin Toplumu Kamplara Bölme………

12 Eylül Döneminin Demirel’i………………….

Cumhurbaşkanlığına Giden Yol……………......

Sessiz Darbe……………………………………...

28 Şubat’ın Demirel’i……………………………

Havada İkmal-Yere Çakılan Hükümet…............

Türkiye’nin Hacı Yatmazı…………….…….......

Bu Ülkenin Elli Yılında İzi mi? ............................

Demirel ve Asker...................................................

Siyasette Patronaj ve Demirel…………………..

İmam-Hatip Liseleri ve Demirel İktidarı………

Demirel’in Dine Bakışı…………………..………

Sonsöz Yerine……..………………………..……

Süleymanname…………………………………..Kaynaklar…………………………………….

9

15

37

39

41

63

79

87

99

109

145

151

155

159

163

181

231

255

259

317

321

341

361

365

375

381

399

403

409

437

439

445

459

465

471

489

491

493



ÖNSÖZ

İnsan tüm varlığı ile yabancılaştığı doğayı kendince tasarımlar. İnsan aklı hissedilir, elle tutulur, gözle görü-lür, kısacası somut olan şeylerden soyuta geçer. Doğada bulunmayan somutu dillendirirken de kendi soyut anlayı-şını da bu somuta giydirir. Tasarımlama ile kendi soyut anlayışını doğada derç olmamış sayılar ve geometrik şekiller halinde tuvallerden mekânlara, giyeceklerden yiyeceklere, taşlardan araçlara kadar yansıtır. İnsanın doğayı dönüştürerek ürettiği şeyler özgürlüğünün, kendi-sinin ürünüdür. Zihinsel tasarım insana aittir. Doğadan etkilense de dönüşümü önce zihinde başarır. Onun için doğanın zorlayıcı yapısı insana yönelik bir zorunluluk taşımaz.

İnsan, yeryüzünde kendi soyutuyla, tasarımıyla doğa-yı yeniden tecessüm ettirmeye çalışır. Ancak bu tasarım ve cisimleştirme masumiyetini kaybetmiştir; yaralıdır, öfkelidir, taşkındır tüm insanlığı girdabına almıştır. Bu-nun önüne erdem-ahlak, değer-din, iktidar-siyasetle baraj örmek ister. Bazen ördüğü baraj onu kuşatır ve hapseder.

İnsanın çevresini masumiyetle donatmak isterken kendini kuşatan alanlardan birisi siyasettir. Siyaset ya da politika kelimenin asli anlamına gittiğimizde yaşadığımız yere ait olan şeylerin düzenlenmesi, yönetilmesi anlamı-na gelir.

Siyaset bazı Kilise Babaları ile bazı Müslüman Âlim-ler tarafından şeytanın müdahil olduğu “şeytani bir ku-rum” olarak değerlendirilmiştir.1 Hayatımızın her alanını, hatta son yüz yılda din alanını bile işgal ettiğini düşün-düğümüzde, siyasetin önemi ortadadır. Asıl siyasetten uzak durmak insana ait olanın şeytana terki anlamına gelecektir. Bu durumu ve yaklaşımı isteyen siyasi aktör-ler, iktidar rekabetinden değer sahibi kişileri uzak tutarak siyasi olanın kendilerine bırakılmasını ve değerlerin bu alanda etkisiz kalmasını sağlamış olmaktadır. Değerler siyaset olanın dışına atılmadığı takdirde, insanlıktan nasi-bini al(a)mamış ve sadece güç-iktidar temelli yaşayan kişiler istedikleri gibi at oynatamayacaklarını bilmektedir. Bu ise iktidara yapışmış ve ne olursa olsun bırakmama azminde olanların isteyeceği bir şey değildir.

Fâsıklık İslam’ın kutsal kitabında kendini gösteren bir kavramdır. Bu kavram ilk kez Farabi tarafından felse-fi ve sosyal boyutuyla siyaset felsefesinde yer edinmiştir. Farabi bu kelimeyi Arap dilinin incelikleri ve Kur’an’ın kavramı tanımlama özelliğini dikkate alarak siyaset felse-fesinde sosyolojik bir kavrama dönüştürmüştür. İnsanın oluşturduğu veya doğruluğuna inandığı değerleri yaşama geçirmeme “fâsıklık”tır. Fâsık olmak, yapması gereken-lerle ilgili yeterli bilgiye sahip olan ancak bunları eyleme koymayan ya da bir kısmını ihlal eden kişiye denilir. Bazı kişiler mutluluğu ve ona götürecek yolları bildikleri halde, buna göre hayatlarını düzenlemezler, cahillerin fiillerini ve ahlaksızlıklarını yaşarlar.

Bu kitap serisinde ‘fâsıklık’ın bireysel tezahürü, psi-kolojik özellikleri ve bunun bizim etik anlayışımız üze-rine etkileri incelenmiştir. “Fâsık” ve “Fâsıklık” kavramı ile sadece dini bir gönderme amaçlanmamıştır. Bu terim-ler daha çok felsefik, sosyolojik ve psikolojik bir kavram olarak ele alınmıştır. Bu kavramdan yola çıkılarak bir siyasetçi örneklemiyle bireysel boyutta etik değerlerin yozlaşması ortaya konulmak istenilmiştir.

Önceki kitapta bilginin, bilmenin ve değerlerin, gös-terilen çabadan bağlantısız olduğunda hiçbir anlamının olmadığı bir medeniyet üzerinden değerlendirilmiştir. Bu kitabımda ise ‘Fasıklık’ açısından siyasete yansıyan yönü ve bireysel açıdan pratik örneklemeyi sağlayacağını dü-şündüğüm bir şahsiyet üzerinden değerlendirme yaptım. Siyasetin her basamağında yer almış olan bir Cumhurbaş-kanının, bildiğini ya da inandığını iddia ettiği değerle-rinin, uygulamalarında yer bulmaması hatta tersine dav-ranışların ortaya çıkması ele alınmıştır. Bu ele alma esna-sında siyasetçinin yanı sıra aydının ve gazetecinin de kendi gerçeğini ret etme davranışı ortaya konulmuştur. Siyasetçinin davranışlarını incelerken, Türk aydını ve yazarlarının sadece tutumları ile kendi gerçekliğini red-dedişi kendiliğinden görülecektir.

Bu “müşahhaslaşmış” kişilik olarak, kendi ifadesi ile “altı defa gidip yedi defa” iktidara gelebilmiş hatta cum-hurbaşkanlığına -sıçra-mış birisini ele almayı uygun gör-düm. Hırs ve ihtiraslarını “memleket sorunu” gibi göster-me becerisinde, çağımızdaki politikacılar arasında “birin-ci” mevkide Sayın Demirel’i arzı endam ederken bulun-ca, başka bir örneğe gerek var mıdır, diye kendi kendime sordum. Fransa Kralı XIV. Lui’nin “Devlet Benim” sözü-nün de ötesinde devletin her şeyine sahiplenen “vermiş-sem ben vermişim” sözleri ile kendini “ülkenin sahibi yerine” koymada bir başka benzeri olmayan nev-i şahsına münhasır bir kişiliktir.

Kitabın girişindeki konuları ele almadaki temel ayrım Sayın Demirel’in bu konulara yaptığı göndermeleridir. Ayrıca ahlaki ilke ve tutumlarla siyasi tutumların ayrıl-masının gerekliliğinin düşünce temellerini oluşturan Machiavelli olduğu ve bu anlayışa Makyavelizm denil-diği için kitabın ikinci ağırlıklı noktası olacaktır. Ayrıca güç merkezli meşruiyet konusunda yazı yazan 19. ve 20. yüzyılın bazı düşünürlerinin ve özellikle Carl Schmitt’in siyaset ve devlet görüşlerine değinilme gerekliliği ortaya çıkmıştır.*

Eserin yazılış nedeni olan Demirel’in siyaset içinde söylediği sözler ile yaşadığı siyasi alan arasında ortaya çıkan ilişkiler ele alınmış ve bunların siyasi, psikolojik tahlilleri yapılmaya çalışılmıştır.

Kısacası kitabımızda bir siyasetçi olarak Sayın Süleyman Demirel’in pratik tercihi ile söylemleri ele alınmış ve kişiliği irdelenmiştir. Sayın Demirel hakkında -birkaç bilimsel eser dışında- ya fanatikçe taraflı ya da fanatikçe karşıt yazılar bilimsel esaslardan ayrılarak ya-zılmıştır. Kitabımızda bundan uzak kalma gayretini gös-terdik. Ancak kişisel tutumlarımızın yazılara yansımama-sının mümkün olmadığı unutulmamalıdır.

Burada okuyucunun aşırı teorik bilgi ile sıkılmaması için siyaset biliminin ve felsefesinin konumuzla ilgili noktalarına değinilmiştir. Daha ayrıntılı bilgiler için dip-notlarda geçen kaynaklara başvurulmasını öneririm. Yine de yazmaktan kaçınamadığım siyaset felsefesinin bazı konularındaki bilgilerin sıkıcı olduğunu düşünen kişiler giriş kısmını atlayabilirler. Ancak tekrar Demirel’in ve dönemi olaylarının iç yüzünü anlamak isteyenlere teorik bilgilere dönmelerini öneririm. Çünkü Kitap bittiğinde siyaseti ve siyasetçiyi olması gereken noktaya getirmek için siyasetin ve siyasetçinin bulunduğu yeri anlamada gerekli bilgiyi insanımızın yakalayacağını umut ediyo-rum.

Kendi deyişiyle “Cumhuriyetin elli yılında ben varım” diyen bir “şecaatini arz eden merd-i kıpti” ile karşılaştığını görmenin hüznünü tüm duygularınızla yaşa-yacağınızı sanıyorum.

Demirel’in iktidar anlayışı, siyasetin ge­nel kaidele-rinden ve değerlerinden epeyce farklıdır. Şüphesiz Demi-rel iktidar olduğu zaman, iyi ve güzel pek çok şey yapmıştır. Ancak bu iyi ve gü­zel şeyleri yaparken sarf ettiği zaman ve enerjinin çok daha büyük bir kısmını, politik hırslarını tatmin etmek, rakipleri­ni anormal yollar-la ortadan kaldırmak, her şeyin kendisin­den kaynaklandı-ğının reklâmını yapmak ve yakınlarının bir­takım dediko-dulu işlerinden gelecek tehlikeleri önlemek için sarf et-mektedir. Ayrıca, iktidarda faydalı olma imkâ­nı ve iş yapma gücü kalmadığı zamanlar bile, iktidardan gitme-mek ve yerinde inatla oturmak için, iyi veya kötü deme­den, doğru veya yanlışa bakmadan, ahlaklı veya ahlaksız ol­duğunu düşünmeden hemen her yola başvurduğu bilin­mektedir.2

Demirel’i en özlü anlatan sözler, Adnan Menderes’in oğlu Yüksel Menderes’ten gelecektir:

“Türkiye bugün kendi menfaatlerini her şeyin üstüne çıkartan bir başbakan yönetiminde derin endişe ve ıstı-raplar diyarı haline getirilmiştir. Evvelce söylemiş oldu-ğum bir temenniyi yüksek huzurlarınızda tekrara müsaa-denizi rica edeceğim:

Allah Türk siyasi tarihine, BÖYLE BİR SİYASİYİ BİR KERE DAHA KAYDETTİRMESİN”.3

İlkesiz, ülkesiz bir iktidar hırsıyla ne yapacağı belirsiz, serseri mayın tipi politikacıların bir daha ülkemi-zin sınırlarında ve karasularında görünmemesi dileğiy-le… İnsanın içinden binlerce kez âmin demek geliyor.

“Bir gün “sanal gerçek” kaybolacak ve hakiki Demi-rel’i samimi düşünceleriyle birlikte karşımızda göreceğiz. Umudumu henüz kaybetmedim.”4

Ben de umudumu kaybetmedim (!) aslında hakiki Demirel’in samimi düşünceleriyle karşımızda olduğunu düşünüyorum.

Machiavelli Hükümdar kitabını yazabilmek için onlarca insanın ömürlerini araştırarak örnek bulmaya çalışmıştır. Demirel’in yaşamına şahit olsaydı başka bir örnek arama zahmetine gireceğini sanmıyorum.



Buyrun Sayın Demirel’in gerçek yüzüne…

“Onlar ki verir laf ile dünyaya nizamat, Bin türlü teseyyüp* bulunur hanelerinde”

Ziya Paşa

GİRİŞ

Siyaset, iktidar olmanın, hükmetmenin ötesinde kemiklerimize kadar işlediği bir dünya oluşturmuştur. Herhangi bir siyasi olay doğrudan ya da dolaylı olarak hayatımızı etkiler. Günümüzde siyaset, kendisinden kaçı-labilecek, sığınılacak bir mekân bırakmamıştır. 27 Mayıs, 12 Eylül ihtilalleri, 12 Mart Muhtırası ve 28 Şubat süre-cinde olduğu gibi bazen fırtına olup üstümüzdeki çatıyı alıp götürmüştür. Ruhlarımıza hükmedip öğrenmemiz, inanmamız ve düşünmemiz gerekeni söylemiştir.

Kendimiz ve eserlerimiz üzerindeki bilgisizliğimizin karşılığını, başkalarına ve olaylara tutsak olmakla, edilgen kalmakla öderiz. Var olan kendi sorunlarımız üzerinde düşünmemekle yönetilenler olarak kendimizi yöneten-lerin insafına terk etmiş oluruz.

İktidar veya iktidar olmak arzusu, insan tabiatının de-ğişmez ve çok önemli bir vasfıdır.5 İnsandaki iktidar tutkusunu Machiavelli’den önce ele alan İbn-i Haldun’a göre, insan doğuştan başka­larına hükmetmek, kudretli olmak isteğindedir ve bunu gerçekleştirebilecek şartlar oluşur oluşmaz bu kudret iradesinin tatminine yönelir.6 Machiavelli, Batı siyasal düşüncesinde Platon ve Aris-to’dan sonra gelen en önemli düşünürdür.7 Machiavelli’i retrospektif bir bakışla Siyasi Tarih’in ilk modern siyasal teoricisi olarak gösterebiliriz.8 Machiavelli’e göre, insan-lar hiçbir zaman “kendi özkaynaklarıyla yaşamaktan hoşnut değildir”; hep “başkalarını yö­netme eğilimi” içindedirler.9

Siyasal iktidarı, bir kişiyi (hükümdar) başka kişiler karşısında etkili kılan eşitsiz somut bir güç ilişkisi çerçe-vesinde düşünen ilk tarihçi Machiavelli’dir.10 Siyasal ikti-darı, insanın insana uygulayabileceği diğer tüm güçlerden ayıran şeyin, boyut ya da rakamlar değil de, bu gücün sahip olduğu özel bir nitelik ile güttüğü belirli bir amaç olduğunu ekler. Bu amaç adaletin, yani, insanlar arasında belli şartları temin eden ve yasalar tarafından belirlenen bir ilişkiler sisteminin sağlanmasıdır.11 Siyaseti insanlar arasında oluşan iktidar ilişkilerinin bütünü olarak ele alan Machiavelli ile 20. Yüzyılda ise Michels, Mosca ve Pare-to gibi yazarlar olmuştur.12 Siyasetin konusu iktidardır. Siyaseti, kısaca iktidar ilişkileri olarak tanımlayabiliriz.13 İktidar, siyasetin anahtar kavramıdır. Fizik için enerji, ekonomi için para ne ise siyaset için de iktidar odur. İktidar, devlet örgütlenmesinin çerçevesinde sınırlan-mayan ve toplumların tümünde var olan evrensel bir olgudur.14

Bizim yaptığımız, geliştirdiğimiz ama sonunda gelip hayatımızı boydan boya belirleyen bir olgudur, siyaset. Siyaset bizim yarattığımız bir dünyadır. Öyle bir dünya ki, orada hayatı kendimize zehir edebiliriz, modern çağla-rın kölelerine dönebiliriz veya tersine barış, huzur ve adalet içinde yaşaya­biliriz. Siyaset; barışın, huzurun, uzlaş-manın verimli toprağı da olabilir, baskı ve kargaşanın üretildiği bir cadı kazanı da.15

Herhangi bir siyasi olay ne kadar dolambaçlı olursa olsun, ne kadar uzak görünürse görünsün dönüp dolaşıp hayatımızı etkiler. Kendimiz ve eserlerimiz üzerindeki bilgisizliğimizin karşılığını, başkalarına ve olaylara tutsak olmakla, edilgen kalmakla öderiz. Var olan kendi sorun-larımızdan uzak düşmek, yönetilenler olarak yönetenlerin merhamet duygusuna terk edilmektir.16

Siyasetin hayatımız üzerine olabilecek olumsuz etki-sini önleyebilmek ve olumlu etkisini yansıtabilmek için öncelikle siyasetin doğasını anlamamız gerekiyor. Siyaset üzerine düşünmenin amacı, insanın siyasal kişiliğinin ve farkındalığının geliştirilmesi ile yaşam düzeyinin yüksel-tilmesidir.17 Politika, amaçlarından bağımsız olarak, insan davranışlarının bütünsel ahlak ekonomisi içinde nasıl bir görev duygusunu tatmin ediyor olabilir?18 İnsanlar neden siyaset mesleğini seçerler? Siyasetçiyi anlamak, siyasetin doğasını da anla­mayı getirdiğinden bu soruların cevabı önemlidir. Siyasetin toplum tarafından algılanmasını, siyasi kültürü, siyasetin kişisel amaçlarla kullanımını anlamak için siyasetçileri anlamak gerekir.

Değerlendirme insanın bir varolma şartıdır. Kişi, insanları, kendisini, olayları ve durumları değerlendirme-den yaşayamaz.19 17. yy’dan başlayan ve 19. yy’da iyice belirginleşen insanın kendini özne olarak konumlayıp, doğayı nesne kılışı beraberinde pek çok sorunu getirmiş-tir. Öyle ki bu özne, tüm politik ve ahlaki olanın kaynağı-nı kendinde bulundurduğunu ilan etti. Böylece değer ve olgu arasında kesin ayrıma gidilmişti.20 Siyasetle ahlak arasındaki ilişki, siyasi düşüncenin tartışma konularından biridir. Ahlakla siyaset arasındaki gerçek ilişki nedir? Kimi zaman söylendiği gibi ikisi arasında hiçbir ilişki yok mudur? Siyasal davranış ahlakı diğer alanlar­daki ah-lakla aynı mıdır? Ahlaki ilkeler, siyasetin doğasını anla-ma konusunda bize neden yardımcı olmamakta ya da ola-mamaktadır?21 Politikacı için başlıca üç niteliğin belirle-yici olduğu söylene­bilir: hırs, sorumluluk duygusu ve denge.

Hırstan kasıt, bir “dava”ya hırsla sarılmak, emrine girilen tanrıya ya da şeytana bağlanmaktır. Bir davaya adanmışlık duygusu, o davanın sorumluluğunu yüklen-meyi eyleme yön veren etmen haline de getirmedikçe, salt tutku insanı politikacı yapmaya yetmez. Politikacının belirleyici psikolo­jik niteliği, gerçekleri sakin bir biçimde içsel olarak özümleme ye­teneğidir. Siyaset ka­fayla yürü-tülür, ruhla ya da vücudun başka organlarıyla değil. Yine de siyaset tutkusu, havai bir entelektüel oyun değil de ciddi bir insan davranışı olacaksa, ancak hırstan doğar ve onunla besle­nir. Ruhun sağlam biçimde evcilleştirilmesi ise -ki tutkulu poli­tikacıyı yalnızca “kısır heyecan”a kapılmış salt siyasal amatörden ayırt eden de budur- ancak sözcüğün her anlamıyla dengeli olmaya alışmakla mümkündür. Siyasal “kişiliğin gücü”, her şey­den önce, saydığımız hırs, sorumluluk duygusu ve denge özellikle­ri demektir.22

Önemli olan şey, iktidarın neden ve ne için arzu edil-miş olduğudur. Daha açık ve net olarak, önemli olan İktidarın bir gaye, bir hedef olarak mı, yoksa başka bir gayeye ve başka bir hedefe ulaşmak için bir vası­ta olarak mı kullanılmak istendiğidir.23 Politikacının, hizmetinde iktidar mücadelesi yaptığı ve iktidarı kullandığı davanın tam ne olduğu ise bir inanç sorunudur. Politikacı ulusal, insancıl, toplumsal, ahlaki, kültürel, dünyevi ya da dini amaçlara hizmet edebilir. Politikacı, hangi an­lamda olur-sa olsun, “ilerleme”ye kuvvetle inanabilir ya da bu tür bir inancı soğukkanlılıkla reddedebilir. Bir “düşünce”nin hizme­tinde bulunduğunu iddia edebilir ya da bunu ilke olarak yadsıyıp günlük yaşamın dışsal amaçlarına hizmet etmek isteyebilir. Ne var ki, bir çeşit inanç hep olmalıdır. Yoksa insanoğlunun üstünde ki değersizlik laneti, görü-nürde en güçlü siyasal başarılara bile gölge düşürebilir.24

Politikacı her gün ve her saat oldukça basit ve be­şeri bir düşmanı kendi içinde alt etmek durumundadır: Bir davaya bağlanmanın ve her şeye karşı, özellikle de kendi-ne karşı, mesa­fe koymanın ölümcül düşmanı olan kendini beğenmişliği. Kendini beğenmişlik çok yaygın bir özel-liktir; belki de kimse bundan tümüyle arınamamıştır. Akademik ve bilimsel çevrelerde kendini beğenmişlik bir tür meslek hastalığıdır; ama bilim adamı­nın kendini beğenmişliği -ne denli itici olursa olsun- görece zararsız-dır, çünkü kural olarak bilimsel çalışmayı olumsuz etkile­mez. Politikacının durumu farklıdır. İktidar mücadelesi onun için kaçınılmaz bir uğraştır. “İktidar içgüdüsü”nün onun normal özel­likleri arasında olduğu söylenir. Ama politikacının mesleğinin yü­ce esprisine karşı günah işlemesi, iktidar için yaptığı mücadelenin nesnel olmak-tan çıkıp salt kişisel sarhoşluğa dönüştüğü ve “dava”nın hizmetine girmekle ilgisi kalmadığı noktada başlar. Çünkü sonuçta politika alanında yalnızca iki tür ölümcül günah vardır: Nesnellikten yoksunluk ve -her zaman değil ama bazen aynı şey olan- sorumsuzluk. Kendini beğenmişlik, kişi olarak olabildiğin­ce öne çıkma gereksi-nimi, politikacıyı bu iki günahtan birini işle­meye kuvvet-le iter. Bir demagogun “etki” yaratmaya çalışması duru-munda, bu özellikle geçerlidir. Onun için de hep bir aktör haline gelme tehlikesiyle karşı karşıyadır; hem de eylem-lerinin sonuçla­rının sorumluluğunu hafife alır ve yalnızca bıraktığı “izlenim”le ilgilenir. Nesnelliğini yitirdiği için, gerçek iktidar yerine parlak iktidar görüntüleri peşinde koşar. Ama sorumsuzluğundan anlaşılır ki, iktidar için iktidardan hoşlanmaktadır; esaslı bir amacı yok­tur. Politikada iktidar kaçınılmaz bir araç, iktidar mücadelesi de tüm siyasetin itici güçlerinden biri olmakla birlikte, ya da böyle olduğu için, siyasal gücün en zararlı yozlaşması, iktidarla görgü­süzce övünme, kudret duygusuyla kendini tatmin etme ve genel olarak iktidar için iktidara tapınma-dır. Salt “güç politikacısı” güçlü etkiler yapabilir, ama gerçekte hiçbir yere varamaz ve eylemleri anlamsızdır. Bu zihniyetin tipik temsilcilerinin birden­bire ve içten çöküşlerinde, bu övüngeç fakat tümüyle boş gösteri­şin ardında nasıl bir iç zayıflık ve iktidarsızlığın gizlendiğini gö­rebiliriz. Bu zihniyet insan davranışlarının anlamına karşı bayağı, yüzeysel ve bıkkın bir tutumun ürünüdür; bütün eylemlerin, ama özellikle siyasal eylemlerin övgü-süne sinmiş olan trajedinin bilincinden tümüyle uzaktır.25

Machiavelli ilk defa olarak toplumsal gerçekliliğin bizatihi siyasal boyutundan bahseden kişidir. İlk kez Machiavelli bir kalabalığı ya da bir grup insanı toplum yapan, ona toplum olma niteliğini kazandıran hususun siyaset olduğunu söylemiştir. Ona göre, siyasetin olma-dığı yerde toplumdan bahsetmek mümkün değildir.

Machiavelli’e göre, siyasetin amacı toplumda önlene-mez ve vazgeçilmesi mümkün olmayan yöneten/yöneti-len arasındaki bölünmüşlüğü ve çatışmayı yönetmektir. Yöneten/yönetilen ayrılığı ilkçağda Aristo’nun siyaset anlayışında da temeldir.26 20. yüzyılda Mosca da benzeri bir yaklaşım ileri sürmektedir.27 Mosca’ya göre, “uygarlı-ğın doğuşundan beri, en ilkelinden en ilerisine kadar bütün toplumlarda birisi iktidarda ve egemen, diğeri de bunun dışında olan iki sınıf vardır.”28 Machiavelli’in yöneten/yönetilen ayrılığına getirdiği farklılık bunun kaldırılamazlığı ve siyasetin bunun üzerine oturduğu id-diasıdır. Foucault’ya göre de siyaset, iktidara sahip olanla tabi olan arasındaki ilişkinin düzenlenme ve işleyiş biçimidir.29

Machiavelli dört yüz elli yılı aşkın bir süre önce ölmesine rağmen adı, siyasal arenada kurnazlığın, ikiyüz-lülüğün ve art niyetin simgesi olarak yaşamaya devam ediyor.30 Machiavelli söz konusu olduğunda, onun fesle-fesini eleştirmek ve olumsuz bir yargıya varma arzusu, genel olarak karşı durulmaz bir gelenek haline gelmiştir.

Machiavelli’in uyandırdığı kinin asıl sebebi de politikacının sırlarını ifşa edişi de olabilir. Machiavelli’in bazı ilk eleştirmenleri, örneğin Francis Bacon, şu itirafta bulunmayı başarmıştır; “insanların yapması gerekeni değil, fiilen yaptıklarını yazanlar arasında Machiavelli’yi daha çok görüyoruz.” İnsanlık yapılagelen entrikalardan çok onun bu şekilde ifade ediliş tarzından dehşete düşmüştür.31 Hoşa giden bu “gerçeklerden söz etme” düşüncesi, yanlış olmasına rağmen bir hikmet keşfedil-miş gibi söylenmektedir.32 Machiavelli, şüphesiz dürüst bir adam değildi ve söylediklerinin çoğu gerçekten şoke edici ve utanç verici idi.33 Voltaire “Büyük Frederik’in Makyavel’i çürütme denemesi” adlı eserine yazdığı ön-sözde Machiavelli’nin zulümden nefret ettiği iddiasına “elbette, kim etmez ki! Ama hem nefret etmek hem de öğretmek çok alçakça ve çok çirkin bir davranıştır.34 Fredrik, eserinin girişinde Machiavelli'i kutsal ahlâkın temellerini sarsmakla suçlamaktadır. Machiavelli'i "kut-sal ahlakı" yıkmaya teşebbüs etmekten dolayı da "canavar" olarak nitelemektedir. Özellikle kişisel nitelik-leri ve faziletleri ile kral olmaları gereken hükümdarların, ahlâkını ifsad etmek, "cinayet ve zulmü öğretip yaymaya" niyet etmek nedeniyle Prince'i "tehlikeli" olarak nitelemektedir.35 Machiavelli’in modern yorumcu-larının çoğu, onun en dehşet verici doktrinlerini bile, bilinçli bir dünyevi edayla karşılamışlardır. Ancak modern yorumcuların bir kısmı, özellikle de Leo Strauss ve onun takipçileri, Machiavelli’in olsa olsa (Strauss tarafından ifade edildiği gibi) “bir kötülük öğretmeni” olarak tanımlanabileceği biçimindeki geleneksel yakla­şımı hiçbir zaman terk etmemişlerdir.36

Machiavelli’in hiçbir insani değer taşımadığını, hatta söylendiğinin tersine bir vatandaşlık duygusunun ve vatanseverliğinin olduğunu ben de düşünmüyorum. Onun nazarında kendi iktidarı için acımasız ve katliam yapan Katolik Kral Ferdinand önemlidir. Onun için Roma’nın ezeli düşmanı Kartaca’lı Hannibal’ler önemlidir. Onun cumhuriyet anlayışı emperyalist olmalı ve sınırlarını genişletmelidir.37 Eserleri bazılarının iddia ettiği gibi masum değildir. Şahsi iktidar… ne olursa olsun şahsi iktidar… Machiavelli budur… Machiavelli’in iki amacı; İktidar ya da Hükümdar için tehlikeleri belirlemek ve güç ilişkilerini manipüle etme sanatını geliştirmektir.38 Onun düşünce biçimine göre, hedefleri çıkar ve tutku oldu mu, en haksız, en canavarca davranışlar meşru olmaktadır.39

Aristo hocası Platon’un ‘İdeal Devlet’inden ‘Politika’ adlı eserinde gerçek devlete geçtiğinde o dev-letin değerlerden uzaklaşacağı düşüncesiyle kitabın son bölümlerinde tekrar dengeleyebilme düşüncesiyle ideal devlete döner. Aristo gerçek devletin tikelliği ile ideal devletin tümelliğini bir noktada bir araya getirmek ister. Machiavelli de ise bunu bir parça ve belirsiz şekilde ‘Söylevler’de görürüz.

O halde insanlar nefret edilen bir iş olarak görülen politikacı olmayı neden isterler? Siyasetçiyi anlamak, siyasetin doğasını da anlamayı getirdiğinden bu sorunun cevabı önemlidir. Her şeyden önce, siyaset mesleği insa-na bir kudret duygusu verir. Siyasetçinin görevi çok önemli olmasa da insanları etkilediğini bilmesi, onlar üstünde egemenlik kur­ması, hepsinden önemlisi tarihsel olayların bir sinir lifini elinde tuttuğunu hissetmesi, profesyonel politikacıyı günlük yaşamın üs­tüne yük-seltir.40

Siyasetçi karar vermek zorundadır. Bazen gecikmiş doğru bir karar, zamanında verilmiş yanlış karardan daha kötü sonuçlar verebilir. Siyaset derin teorik bilgilerden çok süratli intikal ve baskı altında doğru karar verme yeteneği gerektirmektedir. Siyasetçi, futbol yorumcusu gibidir. Futbolun kurallarını kavrayacak bir zekâya sahip olmak gibi, güç oyununun kurallarını bilmek yeterlidir.41 Ancak teorik bilgi futbol oynamak için üstünlük sağla-madığı gibi, siyaset yapmak için de bir üstünlük verme-mektedir. Bilginin elde edilmesi kuralla­rın bilinmesiyle ilgili değildir; çünkü “... hiç kimse, iyi yemek pişirmeye ilişkin bilginin bir kitapta yazılı olanlardan ibaret olduğu-nu veya olabileceğini düşünmez”. Teknik bilgi bir kitap-tan öğrenilebilir, ezberlenebilir ve me­kanik bir biçimde uygulanabilir. “Kısacası teknik bilgi, kelimenin en basit anlamıyla öğrenilebilir ve öğretilebilir”. Ancak bilginin ikinci bir türü daha vardır ki “pratik bilgi” dediğimiz bu bilgi türü ancak uygulamada bu­lunur; “... düşünsel değil-dir ve teknik bilgiden farklı olarak kurallar hâlinde for-müle edilemez.”42 Nitekim felsefe tarihinde Platon’dan Hobbes’a oradan da Rawls’a gelinene dek çok büyük ölçüde kavramsal ve normatif soru(n)larla ilgilenilmiş olması, uygulamalarda karşılaşılan pratik sorunların göz ardı edilmesi gibi olumsuz bir sonuç doğurmuştur.43 Spinoza’ya göre, bir uygulaması olan bütün bilimler ara-sında, kuramın pratikten en çok ayrıldığı dal siyasettir ve devlet yönetmek açısından kuramcılardan ya da filozof-lardan daha uygunsuzu bulunamaz.44 Şimdiye kadar siyasete bulaşan düşünürlerin özellikle de Platon’un başarısızlığı çok bilinen bir örnektir.45

Bilgi hissedilir şeylerle başlar. İnsan aklının hisse-dilir, elle tutulur, gözle görülür, kısacası somut şeylerden öteye geçmesini mümkün kılan, zihnin hissedilir şeyi yakalayıp zapt etmesi ve onun üzerindeki kudretidir.46 İnsanın doğayı dönüştürerek ürettiği şeyler özgürlüğü-nün, kendisinin ürünüdür. Çünkü zihinsel tasarım işin yapılması için gereklidir. Zihinsel tasarım insana aittir. Doğadan etkilense de dönüşümü önce zihinde başarır. Onun için insana yönelik bir zorunluluk taşımaz. Burada insanın etik alan ya da küre oluşturması gereklidir. Aksi takdirde bu dönüşüm doğalı dışlayan ve insanlıktan uzak bir hale gelir.

Sokrat’a göre, insanın bilgisine hareketini uydurması lazım geldiği ve ancak bu suretle faziletli olabileceği hal-de Farabi’ye göre, bilgili insan bilgisine aykırı hareket edebilir, böyle bir adam Sokrat nazarında bilgisiz veya eksik bilgilidir, Farabi nazarında ise faziletsiz oluyor. Bilgili olduğu halde iyi işler yapmaya meyil gösterme-yen, kötü fiiller yapan kimse şakidir.47 İnsanlarının mut-luluğu ve ona götürecek yolları bildikleri halde, buna göre hayatlarını düzenlemedikleri, cahillerin fiillerini ve ahlaksızlıklarını benimsemeleri anlayışından yola çıka-rak, Fârâbi’nin, ahlaksızlığın veya mutsuzluğun bilgisiz-likten kaynaklandığı hakkındaki Sokrat’ça gelenekten ayrıldığını, bir bakıma, bunu reddettiğini söyleyebiliriz.48 Kötülük yalnız bilgisizliğin sonucu değildir, aynı zaman-da kasıtlı ve iradi olabilir.49

Bir bilgi olarak; ortaya çıkan doğru değerlendirme-ler bağımsız bir eylem veya eser için şartsa da, doğru bir değerlendirmenin sonucu, bağımsız bir eylem veya eser olmayabilir. Bu da şu demektir: yaptığı değerlen-dirme doğru olsa bile kişi, eylem söz konusu ise, bir çıkar veya eğilimden dolayı ilgili eylemiyle hem değer-lendirmesinin gerektirdiğini yapmayabilir, hem de geçerlikte olan moral değer yargılarının istediği şekilde davranmayabilir.50 Kişinin değerlendirmeleri söz konu-su olunca, ezbere yapılan bağımlı değerlendirmeler bir yana, doğru değerlendirmeler de dile getirildiğinde veya bir eylemi gerektirdiğinde, bir çıkardan v.b.den dolayı, bağımlı değerlendirmeler olarak karşımıza çıkabilir. O zaman kişi, tutarsız bir kişi olarak görünür; yani değerlemeleriyle değerlendirmeleri arasında bir tutarsızlık görülür.

Dile getirdiği bağımlı değerlendirmeleri, onun doğru değerlendiremediğini değil, belli bir eylemi gerektirecek -bir değerlemeye dönüşecek- olan bir değerlendirmeden bazı nedenler yüzünden kaçındığını gösterir.51 Oysa bağımlı değerlendirmenin kişiyi bağımlı değerlemelere götürmesi kaçınılmazdır. Kişinin değerlendirmeleri ile değerleme­leri arasındaki bağlantıda, doğru bir değerlen-dirmenin kişiyi bağımlı bir değerlemeye veya bağımsız bir değerlemeye götürmesi, kişinin yapı bütünlüğüyle ilgilidir.

Dile getirilen ilgili değer yargılarının değerlemelerle tutarlılığı veya tutarsızlığı bazen nedensel şartlarla da ilgili olduğundan ve kişilerarası ilişkiler çok yönlü şart-lar içinde olup bittiğinden, bir kişiyi ele veren değer yargıları değil, değerlemeleri, fiilen yaptıkları, ortaya koydukları ve yaşadıklarıdır. Geriye kalan, ister “pozitif değer yargıları” isterse de “negatif değer yargıları” veya bunlara çevrilebilecek ters yönlüleri olsun, boş kelime-lerden başka bir şey değildir.52 Burada bir sorun olarak bir başka şey de karşımıza çıkar. Kişi kendisini ve çevresini değerlendirirken eylemleri ile değerleri arasın-da ayırıma gider ya da kendi görünüşteki tutarlılığını korumak için inandığı değerlerini saklar.53 Bu tutum demagoji veya diyalektik bir ilişki olarak karşımıza çıkar.

Siyasetin içinde kişi iki şekilde bulunabilir: insan ya siyaset için yaşar; ya da siyaset sayesinde yaşar. Bu zıt varoluşlar bir arada bulunabilir. Siyasetçiler hem düşün-cede hem de pratik hayatlarında ikisini de yaparlar. Siya-set “için” yaşayan kimse, siyaseti hayat tarzı haline getirir. Ya sahip olduğu iktidarın çıplak uygulamasından doyumla mutlu olur; ya da hayatının bir gayeye adanma-sıyla anlam kazandığı bilinci ile iç dengesini ve özsaygı-sını korur. Bir dava için yaşayan her samimi kişi, aynı zamanda bu dava sayesinde yaşar. Siyaseti sürekli bir geçim kaynağı olarak gören kişi siyaset sayesinde yaşar; bunu yapmayan ise siyaset “için” yaşar.54

19. yy. hem dünya siyaseti hem de İngiliz siyaseti üzerinde etkili olmuş Disraeli’nin şu sözleri bir siyaset-çinin samimi itirafıdır: “Hiç şüphe yok ki baylar kendisini halka hizmet için aday olarak öneren herkes değişik saik-lere sahiptir. Ben samimi olarak kendi saiklerimin neler olduğunu söyleyeceğim: Şöhreti seviyorum. Halkın gözü önünde yaşamayı seviyorum.”55

Profesyonel bir siyasetçi sadece kendisi için değil; çevresinde onu destekleyen, onun zaferi için çaba harca-yanların da sorumluluğunu taşır. Siyaset, tarih boyunca sadece çıplak güce sahip olmanın değil, aynı zamanda maddi zenginliğin de kapısı olarak görülmektedir. Bu kapı sadece siyasetçiye değil, çevresinde yer alan ve ona destek verenlere de açılmaktadır. 56

Bugün ise parti liderleri sadık adamlarına, hizmetleri karşılığı her türden makam dağıtmaktadır. Bütün parti mücadeleleri, aynı zamanda makam patronajı* için yürütülmektedir.57 Siyasetçinin destekçisi bir müşteri ol-makta, kazanan siyasetçi bu desteğin karşılığını, elde etti-ği kamu kaynaklarından ödemektedir. Bu ilişkide siyaset-çi bir patron konumundadır. Bu konumu gereği çevresin-dekilere çıkar dağıtmaktadır. Bunun bu topraklar üzerin-de en iyi şekilde uygulayanı ise Sayın Demirel’dir.58

Devlet her toplumda büyük bir ekonomik zenginlik kaynağıdır. Türkiye için bu güç daha da önemli hale gel-mektedir: Batı toplumlarında GSMH’nin %25’i devlete ait iken, bu oran bizde çok daha yüksektir. Aradığınız her şey devlette mevcuttur. Güç isteyen için güç, zenginlik isteyen için zenginlik buradadır. Politikacı, maddi gücün peşinde olmasa, manevi tatmin arayışıyla iktifa etse bile, iktidar olduğu zaman eline bu güç geçmekte, bu gücü tasarruf etmektedir. Sahip olduğu bu gücü istismar etme imkânına her zaman sahip olduğu gibi; sırf elinde bu güç olduğu için kolaylıkla şaibe altında kalacak durumlarla da karşılaşabilir. Siyasetçiyi, sahip olduğu gücü istismar etmekle, yolsuzluk yapmakla kolaylıkla suçlayabili­riz. Ancak basit bir gerçek var: Siyasetçi, özellikle demokra-tik toplumlardaki siyasetçi, yaşadığı toplumu biçimlen-dirmekten çok, toplum tarafından biçimlendirilmektedir. Siyasetçi, toplumun aynası gibidir. Onda bulunan haslet-ler de gücü istismar eden özellikler de toplumun eseridir. Öncelikle toplum, tercihleriyle siyasetçiyi biçimlendirir. Siyasetçi, başarılı olmak için topluma duyarlı olmak zorundadır. Şayet toplum, normal hayatını yolsuz ve usulsüz bir düzen içinde yürütüyorsa, siyasetçi de öyle olacaktır. Toplumun aynası olan siyasetçiye yönelttiği-miz eleştiriler, gerçekte bir bütün olarak toplumun eleştirisidir.59

Siyasal etkinlikler sadece aklın ürünü olmazlar. İnsa-nın iç dünyasında var olan her şey siyasette de buluna-bilir: Tutku, irade, sevgi, açgözlülük, tiksinme, öğrenme, muhakeme, mantık yoluyla düşünme, duygularla hareket etme gibi.60 Tutum almak, hırs göstermek politikacının, özellikle siyasal liderin özünde vardır. Siyasal önderin onuru, yaptıkları için kişisel sorumluluğu gerektirir ve sorumluluğunu ne reddedebilir ne de devredebilir.61

Günlük rutinin dışına taşan her türlü talebin karşılan-ması kural olarak, tümüyle türdeşlikten uzak, başka bir deyişle karizmatik temele dayanır. Tarihte ne denli geri gidersek, bu gerçeği o denli iyi görürüz. Bu demektir ki, psikolojik, fiziksel, ekonomik, ahlaki, dini, siyasi buna-lım dönemlerinin “doğal” önderleri ne resmi görevliler ne de bugünkü anlamında “meslek” sahipleri, yani uzman-laşmış bilgi kazanmış ve para için çalışan kişiler, olmuş-tur. Bunalım dönemlerinin doğal önderleri, bedence ve ruh­ça özel yeteneklere sahiptirler; onlardaki bu yetenek-lerin herkese nasip olmayan doğaüstü yetenekler olduğu-na inanılmıştır.62

Kitabımızda Sayın Demirel’i ele almamın temel sebebi, halkımızın yozlaşan siyaseti ve siyaset insanını tanımanın en iyi örneği ile olaylara bakmasını sağlamak-tır. Halkımızın, Sayın Demirel gibi siyaseti edeniyet hali-ne getiren insanlardan uzak durabilmeyi başarmasına yardımcı olma çabası içindeyim.

Sadun Tanju, “Tepedeki 4 Adam” kitabında Demirel’in portresini şöyle anlatıyordu:

“Bir pragmatist, tüm düşünce ve eylemleri günlük çıkarlara dö­nük, çıkarları uğruna her şeyi yapabilen, yaptığı her şeyi doğru gören, başka kural ve doğru tanımayan, kendi gerçeğini üreten, başka gerçek­lerin olabileceğini aklına bile getirmeyen bir sosyal tiptir. Böyle bir tip 19. yüzyılda belki yaşayabilirdi, politika yapabilir, iş adamı olabi­lirdi; ama böylelerinin bir müze eşyası gibi günümüze kadar ulaşması kabul edilse bile, sosyal ve toplumsal yaşama egemen olabilmeleri düşü-nülemez.”63

Son elli yılın siyasal olayların ço­ğunda Demirel’in izi vardır. Ne gariptir ki Süleyman Demirel’i, bu izleri sürerek tanımak ve tanımlamak hiç de kolay değildir. Tam tanıdım dediğiniz bir sıra­da, karşınızdaki Süleyman Demirel bir başka Süleyman Demirel oluverecektir.64 Demi­rel’in, sadece ona ve yaptıklarına bakarak anlaşıl-ması ve değerlendi­rilmesi pek kolay değildir. Kararları ve davranışları hiçbir zaman, belli ilkelerin dışa vurumu olmamıştır. Karar ve davranışlarına ba­karak değerlendi-rirseniz, karşınıza çok alacalı-bulacalı, bir gün şöy­le bir gün böyle bir Süleyman Demirel çıkacaktır.65

“Dönüp geriye baktığımızda acaba Demirel bunlar-dan hangisiydi? Kalkınmacı mı, cepheci mi, milliyetçi-lerin kalkanı komünistlerin düşmanı mı, demokrat mı, “verdimse ben verdim” diyen bir Baba mı? Ya da “dün dündür, bugün bugündür; Demirel ise her gündür” mü? Yoksa bu söz ile dünü ve geleceği olmayan bir Demirel mi karşımıza çıkıyor? Sadece o anı kurtaran, o anı yaşayan bir Demirel mi var? Dün yaptığından vazgeçen, o iddiasını bir kenara bırakan, bugünün şartları neyi yapmayı gerektiriyorsa onu yapmaya hazır olan bir Demirel’i mi karşımıza çıkartıyor? Sonuçta tek doğru şe-yi o anın gerektirdiği ne ise onu yapmak olan bir Demirel ile mi karşı karşıya kalıyoruz? Durum her gün değişirse analiz de, tespit de, ihtiyaç da değişiyor. Dolayısıyla dün dündür, bugün bugündür oluyor”.66

Oktay Ekşi Hürriyet gazetesinin de başyazarıydı. Kutsal devlet savunuculuğuna rağmen Ekşi, 20 Eylül 1993 tari-hindeki yazısında şöyle diyordu:

‘Yarınki kuşaklar da eğer, bir gün önce dediğinin tam tersini er­tesi gün savunan bir liderle karşılaşırsa, kendile-rini bizim gibi azaba sokmasınlar. O zaman teknoloji her-halde izin verir: Gitsinler, hafızala­rının o liderle ilgili kayıtlarını silsinler. Ya da mümkün olursa hafıza­larının o kısmını ameliyatla alıp kurtulsunlar. Böylece Sayın Süley­man Demirel’in bizlere çektirdiğini, boşu boşuna çekmesinler.” 67

Mantıkçı pozitivizme göre, bir önerme ileri sürül-düğünde ya da sözcelendiğinde doğruluk değeri ya da gerçeklikle ilişkisi sorgulanır. Bir tümcenin anlamı o tümce sözcelenirken yerine getirilen edimin başarı koşullarında aranmalıdır.68 Bir anlatımın anlamsal içeri-ği, eylem bağlamlarından bağımsız olarak açıklığa kavuş-maz.69 Tümceyi söylemek edimde bulunmaktır.70 Bu söz-leri söylerken ‘o şey’i betimleme ve aktarma değil ‘o bir şey’i yapmaktayız.71 Sözcelemde bulunmanın amacı edi­min yerine getirilmesidir, ama genellikle, hatta hiçbir zaman, söz­celemde bulunmak, edimin yerine getirilmiş sayılması için atılma­sı gereken tek adım olmaz.72

Bir şeyin yapılmasını arzulamadığı halde ricada bulu-nan ya da yapacak gücü olma­dığı halde söz veren kişi, içtenlik durumunu ihlâl etmektedir.73 Demirel’in şu söz-leri fiilin söze anlam kattığının örneğini açıklar tarzdadır; “Türkiye’yi Özal değil, biz yönetiyoruz. Ülkeyi kimin yönettiğini anlamak için konuşmalara değil eylemlere bakın. Biri (Cumhurbaşkanı) şunu yapın der de bu yapımlıyorsa, ülkeyi o yönetmiyor demektir.”74 İçtenlik koşulunun gereği uylaşımların gerektiği duygu ve düşün-celer yapılmadan yapılırsa “sahte” olurlar.75 Edimsöz ediminde bulunan kişi, söylediklerinin gerçek düşünce-sini yansıttığını, olsa olsa eylemlerinin tutarlılığı ile gösterebilir. Anlatımların içtenliği temellendirilemez, sadece gösterilebilir; içtensizlik bir sözceyle, onunla içsel bağı bulunan eylemler arasındaki tutarlılık ilişkisi eksikliğiyle belli eder.76

İnsanlar bir sözü anlam çerçevesine oturtmak ister. Mevlana’nın “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşıdakinin anladığı kadardır” sözü ile ifadesini bulan felsefe ve mantıktaki anlam tartışması kişinin ‘kendisinin anlatmak istediği’ ve ‘karşıdakinin o kişinin söyledikle-rinden ne anladığı’ çerçevesinde yapılmalıdır. Demirel sürekli 50 yıl boyunca kendi zikzaklarını anlatmak için çırpınan ancak bir anlam yakalayamamış olduğundan anlaşılamamış (!) gurebadan birisidir.

Ruhsuz ve dirayetsiz liderlerin zamanlarında, hele bu zamanlar, bir memleketin hızlı kalkınma yılları ise, her zamandan fazla ihtiyaç duyulan devlet adamlığı, yerini adi politikaya bırakır, politika ise partizanlık, imtiyaz ve rüşvet çukuruna düşer.”



Yüklə 1,81 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   20




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə