Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə15/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   11   12   13   14   15   16   17   18   ...   150
Madam Koklakov gidince, Aliyoşa Liz’in kapısını açıp Allah’a ısmarladık demek istedi. Fakat Liz, en hırçın sesiyle:
-Sizin yüzünüzü ne pahasına olursa olsun, görmek istemiyorum... Sakın içeri girmeyiniz. Kapının dışından konuşunuz. Merak ettiğim bir tek şey var. O da şu , nasıl oluyor da siz bir melek gibi hareket ediyorsunuz. Yaptığınız meleklik nedir?
-Korkunç budalalığıma bu sıfatı veriyorlar... Allah’a ısmarladık Liz!
-Böyle yarı dargın mı ayrılacağız?
-Kuzum Liz, affet... Büyük bir kederle ezilmiş bir haldeyim... En yakın bir zamanda gelirim... Allah’a ısmarladık!
Delikanlı koşarak çıktı...
 
                                                          6
 
                                              İzbedeki facia
 
Aliyoşa, bugünkü kadar şiddetli bir ıstırabı ömründe pek az kere duymuştu. Mevzu kendisine tamamıyla yabancı bir his ve ruh işi idi. Kendi kendine: “Ben bunlardan ne anlarım!.. Duyduğum utanç benim için hissettiğim bir cezadır. Felakete bakın ki, yeni dedikodulara da sebep olmuş bulunuyorum. Steraç de beni güya bunları uzlaştırmak için göndermişti... İnsanlar böyle mi uzlaştırılır? Böyle mi onların araları bulunur? Diyordu.
Yaptıklarını düşününce kızardı. Daha akıllıca hareket etmem gerek, diye söylendi.
Katerina’nın angaryası onu Gül sokağına sürükledi. Ağabeyi de hemen bu sokağın yanıbaşındaki bir evde oturuyordu. Aliyoşa, her ihtimale karşı bir kere de ona uğramayı kararlaştırdı. Evet, her ihtimale karşı... Çünkü Dimitri’yi evinde bulacağını umuyordu. Belki de Dimitri, ona görünmek de istemiyordu. Fakat ne pahasına olursa osun, onu bulması lazımdı. Zaman geçiriyor ve manastırdan çıktığından beri Stareç’in ölüm halinde olduğu aklından çıkmıyordu.
Katerina’nın anlattıkları arasında bir nokta onu pek yakından ilgilendirmişti. Genç kızın bahsettiği küçük okullu, hani şu babası dayak yerken çırpınan ve etraftan yardım isteyen çocuk... Aliyoşa Katerina’yı dinlerken, bu çocuğun kendi parmağını ısıran yumurcak olacağını düşünmüştü. Artık mutlaka bu çocuğun o yüzbaşının oğlu olduğuna kanaat getiriyordu.
Ağabeyinin oturduğu sokağa gelince, acıktığını hissetti ve cebindeki babasının sofrasından aldığı ekmek dilimini hatırladı. Yiyerek yoluna devam etti. Açlığı geçince kuvvetinin arttığını duyuyordu.
Dimitri, orada yoktu. Ev sahipleri, Aliyoşa’ya şüpheli şüpheli bakarak, üç geceden beri kiracılarının görünmediğini, belki de dışarıya gitmiş olacağını söylediler. Aliyoşa, bunların verilmiş bir emre itaat ederek böyle konuştuklarını anlamıştı. Gruşinika’da ya da eski emirbeyi “Foma”nın evinde Salı olmasın sakın deyince, karşısındakiler korkulu gözlerle bakıştılar. Delikanlı kendi kendine:
-Evet, bunlar onu seviyorlar... Ondan yana çıkıyorlar. Ne ala!..
Diye düşündü.
Aliyoşa, oradan çıkarak yüzbaşının oturduğu evi buldu. İçinde bir inek bağlı duran pis bir avludan geçti. Aralığa bu avludan geçiliyordu. Ev sahipleri ana kız, ikisi de sağıra benziyorlardı. Çünkü “Yüzbaşı nerede oturuyor?” sorusunu birçok defa tekrarladıktan sonra, ancak derdini anlatabilmişti. Kadınların biri, parmağıyla bir kapı gösterdi. Buradan izbenin en güzel köşesine giriliyordu.
Aliyoşa, kapının rezesine elini koyunca, içerde hüküm süren derin sessizlikten vücudu ürperdi. Katerina’nın anlattığına göre, yüzbaşının karısı ve çocukları vardı. Acaba hepsi de uyuyorlar mı? Yoksa benim geldiğimi gördüler de, girmemi mi bekliyorlar? Diye düşündü. Sonra:
-Kapıyı çalsam daha iyi olur.
Dedi ve eliyle vurdu. Neden sonra hırın kalın bir ses duyuldu:
-Kim o?
Aliyoşa, kanadı iterek eşiği geçti. Burası büyükçe fakat karmakarışık bir odaydı. Ortada bir Rus sobası vardı. Duvardan duvara üstünde bezler sarkan bir ip gerilmişti. Her köşede bir yatak görülüyordu. Hepsinin üstlerine elle örülmüş örtüler serilmişti. Karşı tarafta bir sandalye ile bir masa üstüne uzatılmış kalaslarla yapılmış bir karyola göze çarpıyordu. Bu yatağın yanında çömelmiş çok zayıf ve sapsarı bir kadın duruyordu. Daha ötede kızıl saçlı ve nankör yüzlü, basit, fakat tertemiz kılıklı bir genç kız ayakta bekliyordu. Gözleri, tatlılaşarak Aliyoşa’ya takıldı kaldı. Yüzü genç, fakat yanında koltuk değnekleri duran bir başka kambur kız daha vardı.
Kırk beş yaşlarında kadar görünen ufak tefek, cılız yapılı bir adam havlusuyla ağzını silerek kalktı. Genç kız:
-Kilisesi için sadaha istemeye gelmiş bir papaz olacak... Tam bal alacak çiçeği buldu işte...
Diye söylendi.
Aliyoşa’ya yaklaşan adam:
-Hayır “Varvara” yanılıyorsun... dedi. Bu zatın bizi ziyaretinin her halde bir başka sebebi var.
Aliyoşa, buna dikkatle baktı. Herifin halinde hayasızlıkla birlikte garip bir sıcakkanlılık seziliyordu.
Delikanlı:
-Ben, Aleksi Karamazof’um, dedi.
-Evet, biliyorum. Yalnız ziyaretinizin sebebi nedir?
-Size bir şey söylemek için gelmiştim.
-Öyle mi? Buyurun oturun...
Yüzbaşı böyle diyerek delikanlıya bir sandalye verdi. Bir sandalye de kendine çekerek oturdu ve:
-Ben fenalıkları yüzünden açığa çıkarılmış yüzbaşı Nikola’yım. Berbat bir halde olduğum için ziyaret kabul edemiyorum. Şimdi lütfen zahmete sokan merakın ne olduğunu öğrenebilir miyim?
-Ben, mahut mesele için geliyorum.
Yüzbaşı sabırsızlığını bildiren bir tavırla:
-Hangi mesele?
Diye sordu.
Aliyoşa, sıkılarak:
-Ağabeyim Dimitri ile aranızda geçen olay... dedi.
-Şu alaylı lakap davası mı?
-Hangi alaylı lakap?
Bu aralık köşedeki perde açıldı ve bir baş uzanarak:
-Benden şikayete gelmiş olacak baba... Bugün onun parmağını ısırmıştım...
Dedi. Aliyoşa’ya parlak, sıtmalı gözlerle bakıyor ve sanki: “Burada bana dokunamazsın!” demek istiyordu.
Yüzbaşı yerinden sıçrayarak:
-Nasıl nasıl? Diye bağırdı... Kimin parmağını ısırmış... Sizin mi?
-Evet benim parmağımı... Sokakta arkadaşlarıyla taş dövüşü yapıyordu. Ona karşı altı kişi hücum ediyorlardı. Aralarına girip ayırdım. Bu, tuttu bana biri sırtıma değen, biri de yüzümü sıyırarak geçen iki taş savurdu. Niçin attığını, kendine ne yaptığımı sorunca da gelip haince parmağımı ısırdı.
Sandalyesinden sıçrayan yüzbaşı:
-Keratayı kırbaç altında tepeleyeceğim.
Diye köpürdü. Aliyoşa, tatlı, sakin sesiyle:
-Ama, benim bir şikayetim yok. Sadece olayı anlatıyorum. Ona dayak atmanıza razı değilim. Hem galiba yavrucuk hasta.
Yüzbaşı, Aliyoşa’ya doğru adeta saldıracakmış gibi tehditli bir tavırla dönerek:
-Çocuğu kırbaçlamadan önce ister misiniz ki, şu bıçakla kendi dört parmağımı keseyim ve yüreğinizin hıncını söndüreyim? Bu kadar yeter değil mi? Beşinci parmağımı da kopartmak istemezsiniz sanırım...
dedi. Yüzünün bütün çizgileri oynuyor, dudakları seyiriyordu. Kendinden geçmiş bir halde idi. Aliyoşa, tatlı ve mahzun bir sesle:
-Şimdi herşeyi anlıyorum, dedi. Babasını seven cevherli bir oğlunuz var yüzbaşı. Size tecavüz eden adamın kardeşini karşısında görünce, üzerime atıldı... – Sonra delikanlı dalgınlaşarak, ağır ağır – evet şimdi anlıyorum... Fakat Dimitri yaptığına çoktan pişmandır. Eminim ki eğer buraya gelse, hatta olayı yerinde sizinle karşılaşsa, mutlaka herkesin huzurunda affınızı diler.
-Yani, beni elaleme maskara ettikten sonra, bir pardonla işi geçiştirmek istiyor değil mi?
-Hayır, tarziyenin bütün şartlarını size bırakıyor.
-Ya ondan aynı meyhaneye gelip diz çökmesini istersem?
-Onu da yapacaktır!
-Ağabeyinizin duyduğu teessür, beni de üzdü... Durun size ev halkını takdim edeyim. İki kızım, karım ve oğlum... eğer ben ölürsem, onlara kim bakar ve eğer onlar olmazsa, bu dünyada bunca fenalıklarımdan sonra beni kim sever? Malum ya, hiç kimse sevilmek ihtiyacından sıyrılamamıştır. Allah yarattıklarını bu ihtiyaçla birlikte dünyaya getirir.
Aliyoşa:
-Ne doğru, ne güzel!
Dedi. Bu sırada pencere önünde duran genç kız, hırçın yüzünü bir kata çirkinleştiren bir utanmazlıkla buruşturdu ve hırçın hırçın babasına çıkıştı:
-         Sende, her önüne çıkan budalaya bizi maskara edersin.
Yüzbaşı gözlerindeki sevgi sönmeden amir bir sesle:
-Dur hele Varvara, bırak da sözümü bitireyim.
İhtarını savurdu ve sonra Aliyoşa’ya dönerek:
-Onun huyu bu işte!
Dedi. Sonra karısına seslenerek:
-İren, hadi mümkün olduğu kadar güzelleş de seni Aleksi Karamazof’a takdim edeyim.
Zavallı kadın yürüyemiyordu. Bir ayak hastalığına uğramıştı. Kendisi kurumuş, gıdığı çıkmıştı. Değnek gibi ince bacakları kova kadar şiş bir çift ayağı kaldıramıyordu.
           -Vaktiyle dalyanlar gibi idim. Ama şimdi... İğne yutmuşa döndüm. Mösyö Çermanazof, dedi.
           Penceredeki mendebur kız:
-Anne anne! Diye homurdandı. Karamazof deyiniz... Sonra bizi bayağı insanlardan sayacak.
Yüzbaşı:
-Sanki yalan mı?
Dedi. Kız:
-Soytarı!
Sözünü savurdu. Kadıncağız da:
-Ne halde olduğumuzu görüyorsunuz... Diye başladı. Vaktiyle, orduda olduğumuz zamanlar bize de sizin gibi muhterem misafirler gelirdi.
Anne bu sözlerinden sonra geçmişin hasretiyle ağlamaya başladı.
Yüzbaşı usulca:
-Gördünüz ve duydunuz ya?
Dedi. Aliyoşa dalgın dalgın:
-Evet gördüm ve duydum!
Cevabını verdi.
Nihayet adacağız delikanlının koluna girerek dışarıya çıktılar.
 
                                                                      7
 
                                                          Açık havada
-Evimdeki havanın berbatlığı ile dışarının temiz serinliği arasında ne kadar fark var değil mi? Hadi biraz yürüyelim. Kendimi sevdirmek istiyorum.
Aliyoşa:
-Size mahrem bir şeyden bahsedeceğim, dedi; fakat nereden başlayacağımı belimeyiorum.
-Ben de öyle tahmin etmiştim. Her halde yalnız, oğlumdan şikayet için bu zahmete katlanacak değilsiniz ya... Bu çocuk hakkında affınızı dilemeden önce, olayı size açıklamalıyım. Çünkü içerde, herkesin yanında anlatamadım. Kardeşiniz, beni sakalımdan yakalayarak sürüklemeye başladığı zaman, tam çocukların okuldan çıktıkları saate rastlamıştı. Benim ki de arkadaşlarıyla birlikte oradan geçiyorlarmış. Beni o halde görünce, koşup sarıldı. Dimitri’ye de:
-Bırakınız Mösyö! Bırakınız, o benim babamdır!.. Affediniz... Affediniz!..
Diye yalvardı ve hısmımım elini öptü. O eli ki... Oğlumun o saniyedeki yüzünün manzarasını ölünceye kadar unutmayacağım.
Aliyoşa heyecanla:
-Sizi temin ederim ki, istediğiniz şekilde, istediğiniz yerde ve dilediğiniz şartlarda Dimitri size tarziye verecek... Ben, ona bunu kabul ettireceğim. Aksi taktirde o benim kardeşim değildir, dedi.
-Ya, demek bu teklif, henüz kararlaşmış bir şeyin ifadesi değil. Sizin asil kalbinizde doğmuş bir insanlık eseri... Öyle mi? Durun öyle ise, size kardeşinizin bir kahramanlığını da anlatayım. Beni bıraktıktan sonra: “Sen, sözüm ona askersin. Ben de askerim. Seni tahkir ettim. Eğer şerefli bir şahit bulabilirsen, yolla bana... Namusunu kurtarmak için sana düello imkanını vereceğim.” Demişti. Yüksek tabakaya mensup olmak neye yarar. İşte benim evimden çıkıyorsunuz. Ne gördünüz? Biri sakat, biri hasta iki kadın ve çirkin fakat pek zeki bir kız ki, tahsil aşkıyla yanıp tutuşuyor. “Neva” kıyılarındaki üniversiteye can atıyor. Oradan Rus kadınlığının hukukunu kurtarmak davasını güder. Oğlumdan bahsetmeyeceğim. Daha dokuz yaşındadır... Benden başka bütün bu ailemin bir tek dayanacak dalı yok. Bu halde ben, nasıl kuvvetli ağabeyinizin düello teklifini kabul edebilirim?
Aliyoşa, gözleri ateşler içinde:
-Gelip ayaklarımıza kapanacak! Af dileyecek. Hem istedtiğiniz yerde.
Diye bağırdı.
Yüzbaşı devam etti:
-İlkin dava etmek istedim. Fakat sonra vazgeçtim. Çünkü kanun kitaplarımızı açınız. O maddelerle uğradığım hakaretin intikamını almak kabil midir? Daha var. Gruşinika, beni çağırttı ve eğer mahkemeye gidersem, sahtekarlığımdan ötürü bu hale düştüğümü söyleyeceğini bildirdi. Bu sahtekarlığın asıl faili kim olduğu da Allah’a malumdur. Beni kovacaklarını, iş vermeyeceklerini, acımdan ölmeye mahkum olacağımı söylediler. Patronum olan tüccarların üstünde bu kadının müthiş bir etkisi vardır. Ne isterse yaptırabilir. Babanızın da elinde senetlerim var. O da ayrı bir tehlike.
Bütün bunlar bir araya gelince bana susmak, hakareti sineye çekmek düştü. Çocuğumuzun size karşı yaptığı işin hangi sebeplerden ileri geldiğini şimdi anladınız.
İçeride soramazdım, oğlum çok canınızı yaktı mı?
-Evet, canım çok yandı. Fakat çocuk kızmıştı. Bir Karamazof’un hissini tamamıyla anlıyorum. Ama çocuklarla yaptığı taş dövüşünü görseydiniz, korkardınız. Öldürebilirlerdi, yavruyu... o yaşta gözleri hiçbir şeyi görmüyor. Bir taş, bazen kafayı parçalar.
-Başına değil, ama göğsüne, tam kalbinin üstüne bir taş yemiş. Orası mosmor duruyor. İşte şimdi de hasta.
-İlk önce onun hücum ettiğini biliyor musunuz? Arkadaşlarından birini çakı ile kolundan yaralamış. Sebebi de sizsiniz.
-Biliyorum... Bu çocuğun babası da burada memurdur. Başımıza bu yüzden bir iş açılabilir.
-Size tavsiyem şu ki, onu bir süre okula göndermeyiniz. Olaylar biraz unutulsun. Hiddeti geçsin.
-Evet doğru söylediniz. Onda küçük bir vücuda dolmuş büyük bir hiddet var. Siz işin içyüzünü bilmezsiniz. Durun da ben anlatayım. Çocuklar tek tek birer melektirler. Fakat bir araya gelince, hele sınıfta toplanınca, müthiş bir şey olurlar... İşte kimbilir niçin benim sakalımı alay mevzuu yapmışlar, eğlenmeye başlamışlar. Başka biri olsaydı, bu birlik karşısında yılacak, susacaktı. Fakat benimki susmadı. Topuna birden karşı durdu. Benim için, hak ve adalet için böyle yaptı. Fakir çocuklar pek küçük yaşta hayatı anlıyorlar... Zenginlerinki öyle değil azizim... Istırap en büyük hocadır.
Olayın ertesi günü duyduğum utanç ve acıdan kurtulmak için içtim. Oğlumu okulda arkadaşları tahrik etmişler:
-Baban dayak yerken, sen af dileyerek etraflarında dolaşıyordun, demişler. Akşamüstü sapsarı eve döndü. Nen var? Dedim. Cevap vermedi. Evde konuşmak mümkün değildi. Kadınlar lafa karışacaklar, işin sonu gelmeyecekti. Akşamüstü küçükle beraber gezmeye çıktık. Her akşam bu gezintiyi yaparız. O tenha yerlerde yine elele yürüyorduk. Onun ince parmakla küçücük bir eli var. Bu ellerş, göğsünden mustarip olduğu için daima buz gibidir. Ansızın:
-Baba, dedi. Babacığım!
Gözlerinin kıvılcımlandığını görmüştüm.
-Ne var yavrum?
-Sana ne kadar fenalık etti o adam!
-Ne yapalım yavrum!
-Onunla sakın barışma baba... Çocuklar diyorlar ki, o sana o ruble vererek gönlünü yapmak istemiş.
-Hayır yavrum, bu dünyada hiçbir şey pahasına ondan para kabul edemem.
Oğlum bu cevap üzerine, titredi, beni kucaklayıp öptü, sonra:
-Baba, diye fısıldadı, onu düelloya çağır. Okulda senin korkak ve haysiyetsiz bir adam olduğunu söylüyorlar. Vuruşamaz ama on rubleyi almaktan çekinmezmişsin.
Çocuğa:
-Onu düelloya çağıramam yavrum, dedim ve biraz önce size anlattığım sebepleri, birer birer ona da anlattım. Sonuna kadar dinledi ve:
-Evet ama, dedi, sen yine bu adamla asla barışma. Büyüdüğüm zaman onu ben düelloda öldüreceğim.
Gözleri alev alev yanıyordu. Babası olduğum için ona doğru yolu göstermek istedim:
-Düelloda bile olsa, adam öldürmek günahtır tosunum!
Dedim.
-Peki öyle ise... Büyüyünce, onu yakalayıp, yerlere çalarak sakalını yolacağım. Gırtlağına basacağım. Sonra. “Seni gebertebilirdim, fakat affediyorum!” diyeceğim.
Şu iki günde onun minimini başı ne kadar yorulmuş görüyorsunuz ya... İntikamdan başka düşündüğü bir şey yok... Bu gece de hep bunları sayıklıyordu. Dün okuldan, fena halde dayak yemiş geldi. Hepsini öğrendim. Hakkınız var. Bir süre onu arkadaşlarından uzaklaştırmak lazım. Orada bütün sınıfa karşı geliyor. Herkesle kavga ediyor. İçi dışı hınçla dolu yavrucağın. Onun halinden korkuyorum.
Tekrar gezintimize başladık. Beş on adım atınca, dudakları titreyerek:
-Baba, dedi; bu dünyada zenginlerin fakirlerden daha kuvvetli oldukları doğru mu?
-Evet yavrum!
-Ben de zengin, zabit olacağım. Düşmanları ezerek hizmet edeceğim. Çar bana mükafat verecek. Sonra senin yanına döneceğim. O zaman hiç kimse...
Çocuk sözünün burasında durdu. Ne demek istediğini anlamıştım. Nitekim o da, lafını değiştirdi:
-Babacığım burası ne kötü bir kasaba değil mi?
-Evet oğlum!
-Baba, başka bir memlekete gidelim... Bizi kimsenin tanımadığı bir yere.
-Ben de senin fikrindeyim yavrum, ama para toplamak lazım.
Bu meseleyi fırsat bilerek, çocuğun kafasındaki karanlık ve tehlikeli şeyleri silmek istiyordum. Bir hayal ufku açarak projeler yapmaya, planlar kurmaya başladık. Başka bir kasabada yerleşecektik. Bir araba ile bir de at alacaktık.
-Annenle, ablaların ona binerler. İyice sarınıp örtünürler... Biz yaya yürürüz. Çünkü altı idare etmek lazımdır. Sen de yorulunca binersin, diyordum. Bir ata sahip olmak düşüncesi, bilhassa onu çok sevindirmişti. Malum ya, bütün Rus çocukları atlara bayılırlar. Uzun uzadıya laf ettik. Kendi kendime:
-Allah’a şükürler olsun avundu yavrucak!
Diye düşünüyordum.
Fakat dün akşam, okuldan küskün dönmüştü. Gezintimizde sözü yine at ve araba meselesine getirerek:
-Eh, söyle bakalım Liyuşa, bizim seyahat nasıl olacak?
Dedim. Cevap vermedi. Yalnız avucundaki küçücük parmakların titreyerek büzüldüğünü duydum. Güneş batmış, rüzgar çıkmıştı. Güzün kokusu ortalığa yayılmıştı.
-Yine bir fenalık var galiba!
Sözleri zihnimden geçti. Bu taşın yanına kadar gelmiştik. Havada yirmi, otuz uçurtma süzülüyordu.
-Lyuşa, keşke biz de uçurtmamızı alsaydık. Havalandırırdık şimdi!
Dedim. Yine cevap vermedi. Bu sırada rüzgar da ansızın sertleşerek tozları kaldırdı. Artık dönmek üzere idik. Ansızın Liyuşa kucağıma atıldı. Küçücük kollarını boynuma doladı.. Mağrur ve azimkar çocuklar, uzun zaman ağlamamaya çalışırlar. Fakat bir kere de coştular mı, hıçkırıktan boğulacak hale gelirler. Büyük ve derin kedere onların gözyaşlarını damlalıktan çıkarır, sel haline kor. Liyuşa da gözlerinden çağlayan kaynar yaşlar, yüzümü ıslattı. Bütün vücudu titriyordu.
-Baba, babacığım, o adam seni ne fena tahkir etmişti!
Diye haykırdı. Artık ben de kendimi tutamadım. İkimiz de kucak kucağa bu taşın üstünde hüngür hüngür ağlamaya başladık. İşte azizim Aleksi Fiyodoroviç, kardeşinizin ne yaptığını görüyorsunuz... Sizin parmağınızı ısırdığı için ben, nasıl ona kırbaç atabilirim?
Aliyoşa’nın gözleri yaşarmıştı. Bu adamın ne derin bir samimiyetle kendisine açıldığını duyuyordu.
-Oğlunuzla barışmaya ne kadar candan istediğimi bilseniz... Eğer razı olursanız...
Dedi. Yüzbaşı:
-Elbette, elbette!
Cevabını verdi. Delikanlı:
-Fakat şimdi, ben başka bir şey teklif edeceğim. Ağabeyim şu bildiğiniz Dimitri, pek asil bir kız olan kendi nişanlısını da sizden daha beter bir şekilde tahkir etti. Bu aile sırrını size acıyorum. Çünkü uğradığınız hakareti ve bulunduğunuz fena hayat şartlarını öğrenince, sizi bir dert ortağı saydı. İşte bu duygularladır ki, size yardım etmek istiyor ve kabulünü rica ediyor. İkiniz de aynı zulme uğramış bulunuyorsunuz. Size bir hemşire gibi elini uzatıyor. Bu hüviyetle şu iki yüz rubleyi reddetmemenizi diliyor. Dünyada bunu bizden başka hiç kimse bilmeyecek. İşte rubleler. Lütfen alınız. Eğer almazsanız, bu topraklar üstünde insanlık ve şefkatin bir damlası bile kalmadığına hükmetmek gerekecek.... “Kardeşlik” duyguları da var... Asil ruhlar da var. Bu fani dünyada...
Aliyoşa, böyle dedi ve paraları ona uzattı. Banknotlar yepyeniydi. İkisi de mahut taşın yanında idiler. Görünürlerde kimsecikler yoktu. Rubleler, yüzbaşının üstünde derin bir tesir bırakmıştı. Titredi. Fakat bu titreyiş, ihtirastan değil, beklenmedik olaylar karşısında kalmaktan ötürü idi. Yüzbaşı, böyle bir şey ummuyor, aklından geçirmiyordu. Parayı aldı ve belki bir dakika hiçbir şey söylemeden durdu.
-İki yüz ruble ha?... Bütün bu para hep bana mı? İnanınız ki, dört yıldan beri, bu kadar toplu parayı bir arada görmedim... Bir hemşire gibi gönderdiğini söylüyorsunuz... Doğru mu bu?
Size yemin ederim ki, söylediklerimin hepsi dosdoğrudur.
Yüzbaşı, kızardı ve:
-Beni dinleyiniz azizim, dedi. Eğer bunu kabul edersem, alçak bir adam olmaz mıyım, ben? Mesela, siz bana bu gözle bakmayacak mısınız? Gerçi bunun bir hemşire hissiyle gönderildiğini söylüyorsunuz fakat aldığım dakikada bana karşı bir nefret duymayacak mısınız?
-Hayır, bin kere hayır! Şerefim, dinim adına ant içerim ki, aklımdan böyle bir şey geçmez. Hiç kimse de bunu bilmeyecek!
-Bu iki yüz rublenin benim için en demek olduğunu mümkün değil tahmin edemezsiniz. Dinleyiniz beni... “Yüzbaşı bunları söylerken derin bir heyecana kapılıyordu.” Bir hemşireden geldiğini söylediğiniz bu para, bana karımla kızımı tedavi etmek imkanını da veriyor. İkisi de hastadırlar. Doktorun verdiği reçeteler pahalı oldukları için evde ocağın üstünde duruyor.
Hem sonra, bu para ile şu hayali projelerimizi de gerçekleştirebiliriz. Bir araba ve bir at alıp yakın kasabalardan birine kapağı atmak olmayacak şey değil. Tanıdığım bir avukat var ki, eğer kendisine başvurursam, bana iş bulabilirmiş... Kızımı Petersburg’a da gönderirim. Ah azizim bu rüya gibi bir gerçek...
Aliyoşa, bir yuvaya bu kadar saadet getirebildiğinden dolayı büyük bir sevinç duyuyordu.
-Mükemmel! Dedi. Çok güzel düşünüyorsunuz. Gerekirse Katerin İvanovva, size daha da para gönderir. Ben de verebilirim. Tıpkı bir kardeş gibi... Bunu bir borç olarak kabul edersiniz... Sonra ödemesi kolay. Çünkü ilerde zengin olacaksınız.
Aliyoşa, daha bir şeyler söyleyecekti. Fakat birdenbire sustu. Çünkü yüzbaşının yüzü ansızın değişmiş, berbat bir hal almıştı. Dudakları bir şeyler söylemek ister gibi kıpırdıyor, ama bir türlü ağzından ses çıkmıyordu. Aliyoşa, şaşkın şaşkın:
-Neniz var? Ne oldunuz böyle? Diye sordu.
Yüzbaşı uçurama atılmaya koşan bir adamın deli bakışlarıyla onu süzdü ve ıslıklaşan bir sesle:
-Aleksi Fiyodoroviç, dedi, size bir şey göstereyim mi?
-Ne göstereceksiniz?
Yüzbaşı ağzı açılarak ve sol gözü seyirerek:
-Şimdi görürsünüz dedi; bakın, bakın”!
Aliyoşa ürkek bir halde:
-Canım neniz var? Niçin böyle tuhaf konuşuyorsunuz?
Diye sordu. Yüzbaşı:
-İşte, işte!
Dedi ve sonra ona baş ve şahadet parmakları arasında tuttuğu iki banka kaimesini göstererek kudurmuş gibi avucunda buruşturdu:
-Gördünüz ya, gördünüz ya... diye bağırdı ve elinin bütün hızıyla paraları yere fırlattı. Çiğnedi, çiğnedi, çiğnedi; soluk soluğa:
-İşte sizin paranıza karşı yapacağım şey budur!
Diye uluyordu. Halinde anlatılmaz bir gurur ve büyüklük vardı. Kolunu uzatarak haykırdı:
-Hadi, sizi gönderenlere gidip deyiniz ki, ben namus ve haysiyetini satan alçaklardan değilim.
Yürüdü. Beş adım sonra, tekrar dönerek Aliyoşa’ya bir veda işareti yaptı. Yüzünde karanlık gülüş vardı. Beş adım daha attı, bir kere daha döndü. Fakat bu defa yüzünde akan yaşlarının parıltısı vardı. Hıçkırıklar içinde:
-Eğer haysiyetimi satarak bu parayı alsaydım, zavallı oğluma ne cevap verecektim!..
Dedi ve koşa koşa uzaklaştı.
Aliyoşa şaşkındı. Derin bir kederle vurulmuştu. Yüzbaşının son dakikaya kadar böyle bir şey yapacağına emindi. Adam, gözden kaybolunca eğilip paraları aldı, tekrar katlarken yeni banknotların hışırdadığını duyuyordu. Cebine koydu ve Katerina’ya meseleyi anlatmak üzere yola koyuldu.
 
                                                          BEŞİNCİ BÖLÜM
 
                                                                      1
 
                                                        Nişan törenleri
 
Aliyoşa’yı karşılayan yine Madam Koklakov oldu. Pek telaşlı ve meşguldü. Katerina’nın geçirdiği buhran bir baygınlıkla bitmişti. Şimdi hummalar içinde sayıklıyordu. Doktora ve teyzelerine adam gönderilmişti. Hepsi meraklanarak koşmuşlardı. Genç kız dalgın yatarken, onun ateşinin düşmesine ve hastalığın önemli bir şey olmamasına dua ediyorlardı.
Kadınlara göre mesele bu defa pek ağırdı. Sanki bugüne kadar Katerina hiçbir olay yaşamamış gibi sürekli:
-Bu kere pek ağır!
Deyip duruyorlardı.
Aliyoşa, içi yanarak dinliyordu. Madama başından geçenleri anlatmak istedi. Fakat daha ağzını açar açmaz, genç kadın onu susturdu. Zaman yoktu. Kendisi ile uğraşırken delikanlının da Liz’e yoldaşlık etmesi ricasında bulunuyordu.


Dostları ilə paylaş:
1   ...   11   12   13   14   15   16   17   18   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə